Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 7

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 7

78
0
PAYLAŞ

 

Şehâbeddin Süleyman
“Bütün Hatâsı Vaktinden Evvel Doğmasındaydı”

İstanbul Belediyesi Genel Meclisi Dâimî Komisyonu’nun 1 Haziran 1951 T.’li ve 7164 / 7599 S.’lı kararı şöyledir:

” Belediyemizin yardımlarıyla Erenköy Sanatoryumu’nda tedâvî edilmekte iken 31 Mayıs 1951 günü vefât ettiği ve kimsesinin de olmadığı bildirilen muharrir Rıza Çavdarlı’nın teçhiz ve tekfini için 100 liralık yardım yapılmasına Dâimî Komisyon’un 1 Haziran 1951 tarihli toplantısında karar veridi.”

Kimsesi olmadığından tedâvîsi için İstanbul Belediyesi’nin delâlet ve yardımlarıyla Erenköy Sanatoryumu’na yatırılan, vefât ettiğindeyse cenâzesi İstanbul Belediyesi tarafından kaldırılan muharrir Rıza Çavdarlı’nın kim olduğunu biliyor musunuz?

Tam ismiyle Rıza Süleyman Çavdarlı, maalesef edebî değeri ve önemi günümüze kadar anlaşılamamış olan Şehâbeddin Süleyman ile ülkemizin ilk dîn felsefecisi sayılan “materyalist” yazar Memdûh Süleyman’ın kardeşleriydi. Ricâl-i devletten bir ailenin çocuğunun, bir kimsesiz olarak vefât etmesi ve cenâzesinin ancak belediyenin tahsîs ettiği parayla kaldırılabilmesi nasıl da hazîndir!

Rıza Süleyman Çavdar ve Memdûh Süleyman elbette ayrı ayrı yazı konusu olacak kadar önemli isimlerdir ama, bu metindeki mevzû-i bahsimiz sadece onların ağabeyleri olan Şehâbeddin Süleyman’a dâirdir.

Ailesi ve Tahsîli
Şehâbeddin Süleyman fikren muharrir arkadaşlarının bazılarından bir asır ileride olduğundan, dönemin edebiyat mahfillerinde eserleriyle ve yaşam tarzıyla sevildiği pek söylenemez; ama, çeşitli nedenlerle dönemin birkaç nâmdârî güzelinin ona aşkla bağlı oldukları muhakkaktır. Selâhaddin Enis’in dediği gibi, Şehâbeddin Süleyman’ın bütün hatası vaktinden evvel doğmasındadır veya eserlerini semâmız altında yazmasındadır ( Kaplan, 14 Teşrîn-i Sâni 1335 ). Bu nedenle devrin yazarları arasında inhisâr-ı şöhretin en az nasîbdârı Şehâbeddin Süleyman olmuştur.

Şehâbeddin Süleyman’ın pederi bir dönem İzmir Defter-i Hâkanî Müdürlüğü’nü yapmış olan Süleyman Şevket Bey’dir. Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi‘nde bu zâtın, Karesi sâbık mutasarrıflarından Şerîf Paşa’nın oğlu olduğu belirtilir ( C. II, s. 755, 2001 ). Mehmet Öklü’nün Kimseye Etmem Şikâyet isimli romanında da, Şehâbeddin Süleyman zevcesi Ayşe İhsan Râif Hanım’a şunu söyler:

” … Paşazâdeyim ben de. Karesi Mutasarrıfı Şerîf Mehmed Paşa’nın oğlu, İzmir Defter-i Hâkanî Müdürü Süleyman Şevket Bey’in oğluyum. Loreley gemisinde sâbık Hakan’a refakat eden Mehmed Şerîf Paşa, dedemiz Şerîf Mehmed Paşa’nın ismini taşıyan torunudur. Babasıysa Ahmed Şükrü Paşa pederimin üç kardeşinden biridir,” ( s. 108, 2013 ).

Aslen Balıkesirli olan Mehmed Şerîf Paşa devletin çeşitli kademelerinde çalışmış, Kapıcıbaşı ve Şam mütesellimliklerinden sonra 1270  (1854 ) yılında mîr-mirân olmuştur. Bir dönem Karesi Sancağı mutasarrıflığında bulunan Mehmed Şerîf Paşa’ya Kars Sancağı 9 Şevval 1275 ( 12 Mayıs 1859 ) tarihinde tevcih edilmiştir. Kars’tayken de 1861 yılında vefat edecektir. BOA Sadâret Mektubî  Umûmi Kalemi A. MKT. UM No. 530 / 23 sayılı belgeden, Şerîf Mehmed Paşa 1861 yılında vefât ettiğinde, zevcesi ile bir oğlunun Kars’ta bulunduğu, diğer efrâd-ı ailesininse  İstanbul’da yaşadığı anlaşılmaktadır. DH.SAİD No. 25 / 45, DH.SAİD No. 72 / 115 ve DH.SAİD No. 13 / 197 sayılı belgelerdense, Şerîf Mehmed Paşa’nın 1251 ( 1835 ) Balıkesir doğumlu Mahmud Celâleddin, 1255 ( 1839 ) Balıkesir doğumlu Ahmed Şükrü ve 1265 ( 1849 ) İstanbul doğumlu Mustafa Nizâmeddin isimli 3 oğlu tesbit edilebilmektedir. Şehâbeddin Süleyman’ın pederi Süleyman Şevket Bey’in ismi bu kayıtlarda bulunmamaktadır. Buna karşın, Devlet Arşivleri Başkanlığı’nda görevli olan değerli dostum Dr. Ali Osman Çınar’ın bana göndermiş olduğu belgede, Süleyman Şevket Bey’in esbak Kars Mutasarrıfı müteveffâ Mehmed Şerif Paşa’nın mahdûmu olduğu ve 1263 Rebî-ül-âhır 4’te Filibe’de tevellüd ettiği belirtilmektedir (  DH.SAİD.D.,  No. 22 / 65  ).

Hicrî 1263 Rebî-ül-âhır 4 günü Mîlâdî 22 Mart 1847 gününe tekabül etmektedir. Bu nedenle, Mehmed Şerîf Paşa vefât ettiğinde, Süleyman Şevket 13 veya 14 yaşında olmalıdır. Mehmed Şerîf Paşa’nın vefâtının üzerine Kars’ta bulunan zevcesi oğlu ile berâber İstanbul’a gitmek istemiş, ancak mevsimin kış olması bu isteğini  zorlaştırmıştır. Bu oğlanın 13 veya 14 yaşındaki Süleyman Şevket olup olmadığı husûsunda belirsizlik bulunuyor. Yrd. Doç. Dr. Jülide Akyüz ise Osmanlı Mutasarrıflarına Bir Örnek: Şerîf Paşa isimli makalesinde, Mehmed Şerîf Paşa’nın Kars’taki oğlunun BOA Sadâret Mektubî  Umûmi Kalemi’nin A. MKT. UM No. 530 / 23 sayılı belgesine istinâden 7 veya 8 yaşlarında olduğunu belirtmektedir ( Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S. 1, s. 26, 2008 ). Arşiv kayıtlarına nazaran, Mehmed Şerîf Paşa’nın oğullarından Mahmud Celâleddin Bey aileyi İstanbul’a getirmekle görevlendirilmiştir. Mehmed Şerîf Paşa’nın bu zevcesi, mirasın intikalinde kendisinin ve oğlunun mağdur olacağını belirterek, bunun önlenmesini de talep etmiş ve bu talebin üzerine zevcenin reyi gereken şeylerin gerçek değerleriyle satılması, kalanının defter şeklinde düzenlenerek kendisine teslim olunması husûsu Kars Sancağı mutasarrıf vekili Abdulvahid Bey’e şifâhen ve tahrîren ifâde olunmuştur.

Mehmed Şerîf Paşa’nın terekesinden Balıkesir civârındaki Örendi Çiftliği’nin, Köylügölü Çiftliği’nin, Bazarköyü Çiftliği’nin ve diğer arâzîlerinin ile zeytinliklerinin  satış işlemlerinde hep oğullarından Mahmud Celâleddin ile Ahmed Şükrü’nün isimleri geçmektedir. Bununla birlikte, Samatya Mal Müdürlüğü’ne 1325 ( 1907 ) yılında yazılan tahrîrattaysa,  Mehmed Şerîf Paşa’nın câriyelerinden Ayşe Enver bint-i Abdullah’a  âid bulunan emlâkın Yusuf Paşa isimli birinin kethüdası Ahmed Bey tarafından haczedildiği ifâde olunmuştur. Bu haciz işlemi 1285   tarihinde gerçekleşmiş ve Ayşe Enver Hanım’ın oğlu Memduh Bey mahkemeden bu durumun araştırılmasını tâleb etmiştir. Davaya konu olan mülk esâsında 2 tane olup, biri İstanbul’da Döğerzâde Mahallesi’nin Dolab Sokağı’nda, diğeriyse Sofular Mahallesi’nde Yeşil Tekye Sokağı’ndadır. Yeşil Tekye Sokağı’ndaki hâne Ayşe Enver Hanım’ın vefâtından sonra oğlu Memduh Bey’e intikal etmiştir. Memduh Bey, elinde intikale dâir senedi bulunurken böyle bir haczin neden yapıldığını bilmediğini iddiâ etmiştir. Sofular Mahallesi’ndeki 50 numara ile kayıtlı ev 2.000 kuruş değerindeki bir arsa üzerindedir. Burayı 40 yıldan fazla bir süre önce Mehmed Şerîf Paşa’nın câriyesi olan  Ayşe Enver bint-i Abdullah îcâr yoluyla tasarruf etmiş, 1321 yılında çıkan yangındaysa kullanılamaz duruma gelmiştir. Hâne yangından sonra şehremânetinden 1321 yılının Nisan’ının 4’üncü günü alınan ruhsat ile yeniden inşâ ettirilmiş, Ayşe Enver bint-i Abdullah’ın 1325 yılının Mayıs’ının 24’üncü günü vefâtından sonraysa oğlu Memduh Bey’e intikal etmiştir. Sofular Mahallesi’ndeki hânenin yanındaki yerse Mehmed Şerîf Paşa’nın vârisleri olan Es’ad, Celâleddin, Ahmed, Nizameddin, Kerîm, Tevhide ve Behiye’ye intikal etmiş, Behiye Hanım çocuksuz ölünce hissesi mahlûl kalmıştır.

DH.SAİD No. 25 / 45, DH.SAİD No. 72 / 115 ve DH.SAİD No. 13 / 197 sayılı belgelerden, Şerîf Mehmed Paşa’nın Mahmud Celâleddin, Ahmed Şükrü ve Mustafa Nizâmeddin isimli oğulları  tesbit edilebilmekteyken, Yard. Doç. Dr. Jülide Akyüz’ün de Osmanlı Mutasarrıflarına Bir Örnek: Şerîf Paşa isimli makalesi için yaptığı araştırmada, Şerîf Mehmed Paşa’nın vârisleri olarak Es’ad Bey, Mahmud Celâleddin, Ahmed Şükrü, Mustafa Nizâmeddin, Kerîm Bey, Tevhide Hanım ve Behiye Hanım çıkmasına rağmen,  Süleyman Şevket Bey’in ismi yine geçmemektedir ( Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, S.1, s. 23 – 37, 2008 ). Şerîf Mehmed Paşa’nın oğullarından Es’ad Bey’in ismi Sicill-i Osmanî‘de de mevcût olup, onun Defteri Hâkanî Nezâreti senedât-ı şer’îye memuru iken 1303 yılında vefât ettiği belirtilmektedir ( C. 2, s. 487, 1996 ).

Anjel ve Rânâ Dilberyan
Şehâbeddin Süleyman, İzmir Mekteb-i İdâdîsi’nden 1904 yılında mezûn olup, Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne’ye girdi. Yakup Kadri, onun Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne öğrenciliği sırasında Anjel isimli bir Rum kadınla yaşadığını belirtir:

” …  Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne’de iken, Beyoğlu’nun arka sokaklarındaki evlerden birinde oturan Anjel isminde bir Rum kızının odasını ve yatağını paylaşır; Anjel de, kendisine karşı herhangi bir gönül ilgisi göstermeyen ve bazı geceler başkalarıyla münâsebette bulunuşlarına karşı tamamıyle lâkayd kalan bu acâyib dostunu el üstünde tutar, onun esvâbını temizler, çamaşırlarını yıkar, söküğünü diker ve Şehâbeddin Süleyman derslerine çalışırken veya yazısını yazarken, onun sükûn ve huzûru üzerine kanat germiş bir koruyucu melek gibi yanıbaşında sessiz sessiz otururdu,” ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 27, 2’nci Baskı, 1990 ).

Yakup Kadri’nin yazdığına nazaran, bir müddet sonra, Anjel’i terk eder ve İzmir’e döner;  Nazım H. Polat’ın “Şehâbeddin Süleyman” maddesindeyse, Mekteb-i Mülkiye-i Şâhâne’den mezûn olup Maârif Nezâreti İzmir Tedrîsât-ı İbtidâiyye kâtipliğine atanması üzerine İzmir’e döndüğü belirtilir  ( Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, C. 38, s. 421, 2010 ).  Serdar Soydan da, pederinin vefâtı nedeniyle ailesinin geçiminin temini için Maârif Nezâreti İzmir Tedrîsât-ı İbtidâiyye’sinde kâtipliğe başladığını yazmıştır ( Tiyatro Araştırmaları Dergisi, S. 30, s. 143, 2010 ). İzmir’de hızlı bir İttihat ve Terakki taraftarı olursa da, Yakup Kadri’nin belirttiği gibi, romantik mizâcı ve harâbâtî yaşam tarzı, siyâsete asla müsâid değildir ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 28, 2’nci Baskı, 1990 ). Yakup Kadri, onun siyâsetten kopuşunun ve sadece edebiyatla hasr-i iştigalinin nedeni husûsunda, muârızı olduğu İzmir vâlîsinin istibdâd devrinin adamlarından biri olduğu hâlde, mensûbiyetiyle iftihâr ettiği İttihat ve Terakki’nin onu  tutacakları yerde vâlîyi korumalarını göstermiştir. Bunu İstanbul’da buluştuklarında Şehâbeddin Süleyman’ın kendisi Yakup Kadri’ye  söylediği için itibâr etmeliyiz ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 28, 2’nci Baskı, 1990 ).

Şehâbeddin Süleyman İstanbul’a dönüşünde Vefa İdâdîsi’nde Fransızca muallimliğine ve müdür muâvinliğine başlar. Ancak, asıl niyeti, Edebiyat-ı Cedîde’nin karşısında yeni bir  mahfil  kurmaktır. Yakup Kadri şöyle yazar:

” İyi ama bu mahfil edebiyata yeni olarak ne getirecekti? Bu henüz malûm değildi.”

Buna rağmen “edebiyatta yepyeni bir devrin başladığına kanaat getiren” Şehâbeddin Süleyman, yeteneklerine inandığı ne kadar şâir ve yazar varsa, hepsini Hilâl Matbaası’nın idârehânesine toplantıya çağırır. Yakup Kadri, Refik Halid, Müfit Ratip, Tahsin Nâhid, Fazıl Ahmet, Emin Bülend, Cemil Süleyman, Faik Âli ve Ali Süha, Hilâl Matbaası’ndaki ilk toplantıya katılanlardır. Hilâl Matbaası’nda başlayan “sanat şahsî ve muhteremdir” toplantıları, Nûr-ı Osmânî Camii civârında kiralanan bir evde, ardından da Beyoğlu’nda ve Servet-i Fünûn Matbaası’nın bir odasında devâm edecektir ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 34, 2’nci Baskı, 1990). Ancak, yeni bir edebiyat mahfilinin oluşumu esnâsında, Şehâbeddin Süleyman ile ilgili bazı sorunlar ortaya çıkar.

Bunlardan birincisi, Şehâbeddin Süleyman’ın harâbâtî yaşamıdır. Yakup Kadri’ye göre, nerede yatıp kalktığı, ne yiyip içtiği bile belli değildir ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 26, 2’nci Baskı, 1990 ). Oysa, bu pek doğru değildir; ne zaman tanıştıkları husûsunda sıhhatli bir bilgimiz yoksa da, onun 1912 ile 1914 yılları arasında Rânâ Dilberyan’ın koynunda olduğu muhakkaktır. Sermet Muhtar Alus onu “Meşrûtiyet yıllarında yeni türeyen aktrist-i şehîre Rânâ Dilberyan, yani sâbık Bakırköylü Verjin” şeklinde kayda geçirir. Üstâdımız aktrist-i şehîreyi başında yemeni ve sırtında dört peşli entarisiyle sahneye çıkıp, yanık yanık “Asım Molla” türküsünü söylerken tanımıştır. O yıllarda Ağa Camii’nin arkasındaki sokakların birinde oturmaktadır. Şehâbeddin Süleyman bu aktrist-i şehîreyi Kösem Sultan piyesi nedeniyle de tanımış olabir. Bilindiği gibi, Tahsin Nâhid ile Şehâbeddin Süleyman’ın birlikte yazdıkları Kösem Sultan piyesi, önce 1912 yılında Rübâb dergisinin 12 Nisan 1328  ve 28 Haziran 1328  tarihli nüshalarında  kısmen, 78 yıl sonra da eksik yerleri Tahsin Nâhid’in kızı Mina Urgan’dan alınıp tamamlanarak İnci Enginün tarafından yayınlanmıştır ( Kültür Bakanlığı Yayınları, 1990 ). Eser, Madam Binemeciyan Kumpanyası tarafından 1912 yılında, Millî Osmanlı Tiyatrosu tarafından 1913 yılında ve Osmanlı Donanma Cemiyeti Heyet-i Temsiliyesi tarafından 1914 yılında peş peşe 3 defa sahneye konmuştur. Rânâ Dilberyan 1912 yılında Madam Binemeciyan Kumpanyası’nın, 1913 yılındaysa Millî Osmanlı Tiyatrosu’nun kadrosunda olmalıdır. Kantocu ve tiyatrocu Rânâ Dilberyan Binnaz ( Ahmed Fehim, 1919) filminde de oynamıştır.

Dönemin tanıklıklarına nazaran Rânâ Dilberyan bir âşüftedir; Şehâbeddin Süleyman 1914 yılında Ayşe İhsan Râif’ Hanım’ın imam nikâhlı kocası olduktan sonra bile, sevdiği adamın peşini bırakmayacak, şâireye dünyayı zindân edecektir. Mehmed Öklü’nün Kimseye Etmem Şikâyet isimli romanında Ayşe İhsan Raif Hanım’ın çığlığı şöyle çıkar:

” … Sanat dünyasında öne çıkmaya çalışan bu kişi, Şehâbeddin’in Kösem Sultan piyesinde oynamış, artist olma heveslisi bir hatundu. Bekârlık günlerinde Şehâbeddin ile yaşadıklarına bir sünger çektim. Gördüğüm kadarıyla Şehâbeddin de çekti. Fakat hâlâ kocamın peşini bırakmamasını hazmedemiyordum. Evli olmamız onu neden engellemez ki!” ( s. 144, 2013 ).

Şehâbeddin Süleyman’ın Ayşe İhsan Râif Hanım ile evlenmesinden sonra, Rânâ Dilberyan’ın onu tazyîk ve takîb ettiği, Ayşe İhsan Râif Hanım’ı ise sürekli tacîz ve tehdîd ettiği doğrudur. Refik Durbaş’ın yazdığına nazaran, Rânâ Dilberyan, haftanın birkaç günü yatağına girmezse, tacîz ve tehdîdlerini sürdüreceğini Şehâbeddin Süleyman’a açıkça söylemiştir. O da sırf Ayşe İhsan Râif Hanım ile evliliklerinin bozulmaması için bu şartı kabûl eder. Fakat, bir tanıdıklarına yakalanmaktan da çok korkmaktadır. Bu nedenle, kadına her gidişinde, sokağının bir başına Halid Fahri’yi, diğer başınaysa Hakkı Tahsin’i gözcü olarak yerleştirir. Ayşe İhsan Râif Hanım, kocasını her gün erkenden konakta görmek istediği herkes tarafından bilindiğinden, bizim Şehâbeddin âşüftenin evinden çıkar çıkmaz, Halid Fahri hemen onu bir arabayla konağa, Ayşe İhsan Râif Hanım’ın yanına uçurmaktadır ( BirGün gazetesi, 4 Mayıs 2017 ).

Hilâl Matbaası’nda başlayan “sanat şahsî ve muhteremdir” toplantıları esnâsında Şehâbeddin Süleyman ile ilgili ortaya çıkan ikinci sorun, onun 1909 yılında Resimli Kitap dergisinin Haziran 1325 ( S. 9, s. 957 – 963 ), Temmuz 1325 ( S. 10, s. 1047 – 1054 ) ve Ağustos 1325 ( S. 11, s. 1166 –  1180 ) nüshalarında tefrika edilen 3 perdelik Çıkmaz Sokak isimli piyesidir. Ne var ki, devrin pek çok yazarı ve hükûmet tarafından eser “ahlâka aykırı” bulunacak ve tepkiler nedeniyle Vefa İdâdîsi’ndeki  görevinden uzaklaştırılacaktır. Bir kaynağa göre 11 ay kadar işsiz ve beş parasız  kalmıştır, ancak 1911 yılının Nisan ayında İstanbul Mekteb-i Sultânîsi’nde yeniden öğretmenliğe başlayabilecektir.

Şehâbeddin Süleyman’ın Çıkmaz Sokak‘ta anlattığı olaylar, 1905 yılında ve Şişli’deki bir konakta geçer. Nesîb Paşa ve Şekîb Bey isimlerindeki yaşlı kardeşler, kendilerinden hayli küçük yaşlarda olan karıları Refika ve Mukbile ile aynı konağı paylaşmaktadırlar. Ayrıca Nesîb Paşa’nın oğlu Câvîd ve onun amca kızı Nermîn de onlarla berâberdirler. Nermîn kocasından boşanmış taze bir kadındır.  Refika’nın ve Mukbile’nin ise kocalarıyla cinsel ilişkileri yoktur. Yaşlı adamlarla eşcinsel ilişkilerini rahatça yaşayabilmek için mahsûsdan nikâhlanmışlardır. Ancak günün birinde Refika âşığı Mukbile’den soğuyacak ve Câvîde isimli bir başka kadınla ilişki yaşamaya başlayacaktır. Kıskançlık içindeki Mukbile intikam almayı tasarlar. Yeni sevgilisi Câvîde’den başkasını gözü görmeyen Refika ise, evin içinde çeşitli dolaplar çevirmeye çalışır. Üvey annesi Refika’yı hiç sevmeyen ve babasının nasıl kandırıldığının farkında olan Câvîd ise, amcasının kızı Nermîn’e âşıktır. Câvîd’in Refika’dan nefret ettiğini bilen Mukbile, bir gün onu sanki habersizmiş gibi, Refika ile Câvîde’nin halvet hâlinde oldukları odaya gönderir. Câvîd’in gördükleri karşısında nutku tutulur; olanları anlayabilmek için Mukbile’yi sıkıştırır ve onu konuşturur. Mukbile kendisini olayların dışında tutarak tüm hikâyeyi Câvîd’e anlatıp, onu kendi intikamı için kullanmayı düşünür. Bu andan itibâren konakta daha da garîb şeyler olmaya başlar. Mukbile ile Câvîd’in gizli gizli bir şeyleri konuşmalarına ve Mukbile ile Refika’nın birbirlerine düşman kesilmelerine, ne Nesîb Paşa ne de Şekîb Bey bir manâ veremiyorlardır. Câvîd’i sevdiğini anlayan Nermîn ise, Mukbile ile Câvîd arasındaki bir gizli ilişkiden şüphelenmektedir. Olup bitenlere tahammül edemeyen Câvîd, Refika ile ile Câvîde’yi vurmak üzereyken, Nermîn onu durdurmak maksadıyla aşkını itirâf edip Câvîd’i yatağına alır. Nermîn’in hayatını kurtardığından habersiz olan Refika ise, bir gece Nermîn ile Câvîd’i sevişirlerken yakalar; bu yüzden yaşlı kocasına Nermîn’in evden uzaklaştırılması ve Câvîd’in biriyle evlendirilmesi yönünde baskı yapmaya başlar. Paşa ise oğlu ile yeğeninin yuva kurmalarına dünden râzîdır ama, Refika yine de onu kandırmak için her yola başvuracaktır.

Yakup Kadri’ye göre, Çıkmaz Sokak “ahlâka aykırı” ise, Siyah Süs için ne denebilirdi?

” … Çıkmaz Sokak‘tan sonra, yakası açılmadık konular yolunda daha cüretli bir adım attı: Bir zenci Harem Ağası’nın sarışın bir câriye ile aşk mâcerâsını Siyah Süs isimli bir tiyatro kitabıyla sahnemize getirdi ve bu suretle edebiyat âlemimizde Şehâbeddin Süleyman’a ve dolayısıyla Fecr-i Âti’ye karşı yeni bir kıyamet daha koptu,” ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 36 – 37, 2’nci Baskı, 1990 ).

Mezkûr eser husûsunda bazı kuşkular bulunmasına rağmen, Yakup Kadri’nin anlattıkları böyle bir eserin mevcûdiyetini teyid eder mâhiyettedirler. Yakup Kadri, Eşref isimli bir dergide Siyah Süs‘e karşı “çirkin ve kaba bir sataşma” yayımlanınca, tahammüllerinin taştığını söyler. Tahsin Nâhid başta olmak üzere, Hamdullah Suphi, Refik Halid ve Yakup Kadri, derginin idârehânesini basıp, imtiyâz sâhibinden “epeyce sert bir şekilde” hesap sorunca, adamcağız soluğu adliyede alıvermiş. Yazılanlara nazaran, bahtsız adam sadece hırpalanmakla kalmamış, bir de şikâyetinde Baha Tevfik’i tanık göstermiştir.  Yakup Kadri isim vermez ama, 5 Mart 1325 ( 18 Mart 1909 ) ile 25 Şubat 1325 ( 10 Mart 1910 ) tarihleri arasında 52 sayı çıkan Eşref veya Musavver Eşref dergisinin imtiyâz sâhibi Hüseyin Nazmi’dir; derginin yazarlarından olan Baha Tevfik ise, Şehâbeddin Süleyman’ın kardeşi Memdûh Süleyman’ın fikir arkadaşıdır. Derginin 23’üncü sayısından itibâren mesûl müdürlüğünü üstlenen Baha Tevfik, davanın ilk celsesinde söyedikleriyle herkesi şaşkına çevirmiştir:

” Muhterem hâkimler heyeti, ifâdemi vermezden evvel sizlere bir husûsu arz etmek isterim: Maraz-ı edebiyat denilen bir ruhî hastalık vardır. Buna mübtelâ olanlar hakikati hayâlden bir türlü ayıramazlar. Binâenaleyh bu zevâtı ben Eşref mecmûasının idârehânesinde mi gördüm, yoksa başka bir yerde mi, içlerinden hangisi ne demişti, hangisi kimin üstüne bastonla yürümüştü, bilmiyorum. Bütün bu vak’aya dâir hatıralarım zihnimin içinde dans ediyorlar,”  ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 37 – 38, 2’nci Baskı, 1990 ).

Baha Tevfik’in tanık ifâdesinden sonra, mahkeme, “davanın mesnedinin hayâlâttan ibâret olduğu” gerekçesiyle, maznûnların berâetlerine karar vermiştir. Selâhaddin Enis de Siyah Süs isimli tiyatro eserini teyid etmektedir:

” … Bir de Şehâbeddin’in Siyah Süs nâmıyla üç perdelik bir piyesi vardır ki, henüz gayr-i matbûdur,” ( Kaplan, 14 Teşrîn-i Sâni 1335).

Ayşe İhsan Râife Hanım
Muhtemelen 1913 yılında, Bâb-ı Âli’nin harâbâtî ve pasaklı yazarı, kılık kıyâfette birdenbire sanki bir dâmâd-ı hazret-i şehriyârî oluvermiştir. Ondaki değişikliğin nedeninin bir kadın olduğundan herkes emîndir ama, bu kadının isminin Ayşe İhsan Râif Hanım olduğu öğrenilince,  herkes çok şaşıracaktır.  Şehâbeddin Süleyman’ın, konaklarda ve yalılarda büyümüş paşa kızına  nasıl yanaşabildiği Bâb-ı Âli’de merâk konusu olmuştur. Yakup Kadri, onların ilişkisinin her ikisinin de Rübâb dergisinde yayımlanan eserleri nedeniyle mektuplaşmaya başlamalarıyla kurulduğu kanısındadır ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 41, 2’nci Baskı, 1990 ). Mustafa Ragıp Esatlı ise bu ilişkinin “edebiyat münâkaşasından doğan bir aşk” olduğunu söyler ( Olay mecmûası, C.2, S. 17 / 18, 2 Birinci Teşrîn 1944 ve S. 19 / 20, 1 Son Teşrîn 1944 ).   İlk kocası ve çocuklarının babası olan Mehmed Ali için “Sabr eyle Ali, bir gün olup mat olacaksın / Ölsen dahi sen lâ’net ile yâd olacaksın” veya “Bana çok karalar sürdün çıldırdın iftihârından / Korkmaz mısın behey zâlim mazlûmun inkisârından?” beyitlerini yazan, ikinci kocası Fehim’in ismini dahi anmayan 36 yaşındaki dul Ayşe İhsan Râife Hanım, büyük oğlu Ahmed Hikmet 22 yaşında, kızı Hatice Mehrûba 18 yaşında ve küçük oğlu Mehmed Akif 14 yaşında olduğu hâlde, ilk defa kalbini ve bedenini yakan heyecânlara kapılmıştır. Rübâb dergisinin 61’nci sayısında ( 5 Haziran 1913 ) yayımlanan bir şiirinde, Şehâbeddin Süleyman’a, “kucağın cennetim / olsa da hatta cehennem, orada yanmak isterim / orada öğrendim hayatı, orada ölmek bir sefâ” şeklinde seslenecektir. Ayşe İhsan Râif Hanım, ne Anjel ve ne de Verjin gibi parasızdır,  Yakup kadri’nin iddiâsına göre “aşka inanmayan ve paradan başka ma’bûd tanımayan” Şehâbeddin Süleyman büyük bir mirâsa konmuş Ayşe İhsan Râif Hanım’ı hiç kaçırır mı, 1914 yılının Nisan ayında  Köse Mehmed Râif Paşa Konağı’nda nikâhları kıyılır. Anjel’in sefâlet odasından ve Verjin’in şehevât hânesinden artık Ayşe İhsan Râif Hanım’ın konağına çıkmıştır.

Eski dostları 1914 ile 1919 arasında Şehâbeddin Süleyman’ı meyhânelerde pek göremeyeceklerdir; ya Ayşe İhsan Râif Hanım’ın koynundan çıkmıyordur ya da Nişantaşı’ndaki konağın o görkemli salonunda Ayşe İhsan Râif Hanım ile birlikte çalışıyorlardır. İhsan Râif Hanım’ın 50 şiirini içeren Gözyaşları ( Ahmed İhsan ve Şürekâsı, 1330 ) ve Şehâbeddin Süleyman’ın Mehmed Fuad ( Köprülü ) ile birlikte hazırladıkları Yeni Osmanlı Tarih-i Edebiyyatı ( Tefeyyüz Kitabhânesi, 1322 ) bu “konağa kapanma” döneminin eserleridirler. İhsan Râif Hanım 2 mutsuz evlilikten ve 3 çocuktan sonra âdeta “huzûz düşkünü” bir kadın olmuştur. Hayatında ilk defa bedeninin arzularını doyasıya yaşamaya başlamışken, Verjin veya Rânâ Dilberyan bir kâbûs olarak ortaya çıkar. Zevcini biraz meyhânelerden, en fazla da Verjin Hanım’dan uzak tutmak için, onu her fırsatta Avrupa’ya götürür. Ancak, Verjin Hanım püsküllü belânın tekidir; nerede olurlarsa olsunlar onları bulur. Şehâbeddin Süleyman pek çaktırmaz ama, esâsında ikisi arasında sık sık gel gitler yaşamaktadır.

 Bünyesi itibâriyle marîz ve müvessis biri olan Şehâbeddin Süleyman bir müddet sonra vereme yakalanır; aslında karı koca ikisi de veremdir.  İhsan Râif Hanım’ınki değil ama, Şehâbeddin Süleyman’ın hastalığı eski dostları arasında nükte konusu olur.  Onun harâbâtî yıllarında yıkanmaktan pek hoşlanmadığını bilenler, cünüb nedeniyle üşütüp hastalandığını söylerler. İhsan Râif Hanım tedâvîleri için 1.560 metre irtifâdaki Davos-Platz’daki Waldsanatorium’u tercih eder;   Yakup Kadri de bir müddettir orada tedâvî görmektedir.

” Bu münâsebetle hemen her gün geceli gündüzlü bir arada yaşamıştık. Tatîl saatlerinde, diğer sanatoryum arkadaşlarımızla kızak gezintilerine çıkıyor, mezralardaki köylülerle fondüler yiyip şarap içerek eğleniyorduk,” ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 42, 2’nci Baskı, 1990 ).

Ayşe İhsan Râif Hanım ile Şehâbeddin Süleyman’ın Davos-Platz’a gidişlerinin ve Şehâbeddin Süleyman’ın İspanyol Gribi salgınından vefât edişinin tarihleri husûslarında karışıklıklar bulunmaktadır. Mehmet Öklü Kimseye Etmem Şikâyet isimli eserinde, onların Davos-Platz’a gidişleri için 29 Temmuz 1916 gününü ( s. 175, 2013 ) ve Şehâbeddin Süleyman’ın vefâtı için de 1919 yılını verir. Oysa, Yakup Kadri, Şehâbeddin Süleyman’ın Davos-Platz’a gelmelerinden üç dört ay sonrasında İspanyol Gribi’nden vefât ettiğini belirtir ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 43, 2’nci Baskı, 1990 ). Bu nedenle, 1919 yılı doğruysa, Şehâbeddin Süleyman ile İhsan Râif Hanım’ın 29 Temmuz 1916 günü Davos-Platz’a gitmek için yola çıktıkları husûsu hatalıdır. Diğer bir önemli ayrıntıysa, Şehâbeddin Süleyman’ın İspanyol Gribi’ne yakalandığında Waldsanatorium’da kalmadığıdır. Yakup Kadri’nin yazdığına nazaran, Osmanlı İmparatorluğu savaşta yenildiği için memleketle bütün temasları kesilmiştir ve bu yüzden hepsi parasız kalmak endişesine düşüp, pahallı Waldsanatorium’dan çok daha ucuz olan bir otele çıkmışlardır ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 43, 2’nci Baskı, 1990 ). Şehâbeddin Süleyman bu oteldeyken İspanyol Gribi’ne yakalanır ve iki üç gün içinde de vefât eder. Yakup Kadri’nin de İspanyol Gribi’nden yattığı bilinmektedir.

” … aynı günde, aynı otelde İspanyol Gribi’nin pençesi beni de yakalamış, yatağa sermişti. Ben ayrıca ciğerlerimden de hastaydım ve bu salgın için hiçbir tedbir almamıştım. Baş ucumdaysa bir bakıcım bile yoktu. Nasıl oldu bilmiyorum; o gitmiş, ben kalmıştım,”  ( Gençlik ve Edebiyat Hatıraları, s. 43, 2’nci Baskı, 1990 ). 

İddiâlara nazaran Şehâbeddin Süleyman’ın cenâze işlemleriyle Strazburglu Bell ilgilenmiş, müteveffânın Davos-Platz’daki en yakın arkadaşı olan Yakup Kadri’ye dahi haber verilmemiştir.  Bu Bell’in esrârengiz bir şahıs olduğu muhakkaktır; İhsan Râif Hanım’ın da son zevci olacaktır. Şehâbeddin Süleyman’ın vefâtından sonrasıysa büsbütün garâbettir. Davos Belediyesi İspanyol Gribi salgınından vefât edenlerin kayıtlarını eksiksiz tutmuşken, bir Şehâbeddin Süleyman’ın ismi yoktur. Ayrıca, İspanyol Gribi salgınının diğer bütün kurbanlarını sağlık kuralları gereğince Davos Belediyesi defnetmişken, sadece Şehâbeddin Süleyman neden telâş ve aceleyle Bell tarafından kurallara aykırı olarak defnedilmiştir, bilinmiyor. 

” … Davos Belediyesi’ne gidip ölüm kayıtlarını inceledik, Şehâbeddin yoktu. Belediye arşiv memuresi kaydının mutlaka olması gerektiğini, çünkü büyük salgında ölenlerin bütün kayıtlarının eksiksiz tutulduğunu belirtti. Nitekim Şehâbeddin’le berâber yatağa düşen sanatoryum arkadaşımız Sökmen Sönmez’in de gripten öldüğünün ve orada kaldığının kaydını gördüğümüzde çok şaşırdık. Gribe kurban giden Osmanlı vatandaşı yedi kişininse İstanbul’a veya memleketlerine gönderildiğini öğrendik,” ( Kimseye Etmem Şikâyet, s. 216, 2013 ).

Mehmet Öklü Kimseye Etmem Şikâyet isimli eserinin 219’uncu sayfasındaysa şu soruları soracaktır:

” Bell’in Hıristiyan âdetlerine göre gömdüm dediği, Yakup Kadri’nin Alp Dağları’ndaki bir çukur dediği, Şehâbeddin Bey’in kabri gerçekten nerede?

Yine onun ölümü için Yakup Kadri Bey niçin garâbetle karışık fâcia demişti?

Salgında ölenlerin isimleri belediye kayıtlarında hâlâ titizlikle saklandığı halde neden Şehâbeddin Bey’in ismi o defterlerde yok?

Neden cenâzenin defni sadece bir yabancının inisiyatifine bırakılmış, başka kimsenin haberi olmamıştır? Bulaşıcı bir salgının aldığı bir cenâzenin defninde Belediye neden rol almamıştır?

O zaman Davos’ta mevcûd olan iki mezarlıkta ve sonradan oluşturulanlarla berâber beş mezarlıkta Şehâbeddin ile ilgili bir emâreye rastlanmaması da bu garâbete dâhil midir?

Neden Şehâbeddin Bey’in cenâzesini vatanına getirmek için hiçbir girişim yapılmamıştır?”

Muammâ
Strazburglu Bell olarak anımsanan “şâir” gerçekte kimdi ve niçin Davos-Platz’daydı, bilinmiyor. Bu yabancıyı Davos-Platz’a varışlarından “on gün kadar sonra” aralarına kabûl eden İhsan Râif Hanım’dır; Müslüman bir kadın olan İhsân Râif Hanım’ın kocasının vefâtından bir müddet sonra yurda dönerken Hıristiyan Bell’in onunla berâber İstanbul’a gelmesiyse çok tuhaftır. Dedikodular ayyuka çıkmıştır; Şehâbeddin Süleyman’ı sevenlerse İhsan Râif Hanım’a fecî öfkelidirler ama, kızgınlıklarını dile getirirlerken de çoğu kez kantarın topunu kaçırmaktadırlar. Bunlardan biri Vâlâ Nûreddin’dir ve Halide Nusret Hanım’a yazdığı mektubunda şunu söyler:

” … menfûr bulduğum bir şey var. Benim bu dünya yüzünde çok sevdiğim bir hocam vardı: Şehâbeddin Süleyman, ne büyük adamdı! Onu ne kadar seversem, İhsan Râif’i de o kadar sevmem. Zavallı Şehâbeddin! Derler ki, ölümüne bu kadın neden olmuş. Ne fenâ yazar, ne fenâ kadın,” ( Bir Devrin Romanı, s. 144, 1978 ).

Strazburglu Bell çok geçmeden sözde ihtidâ edip Hüsrev ismini alacak ve İhsan Râif Hanım’ın dördüncü kocası olacaktır. Halide Nusret Hanım’a gönderdiği mektubunda Vâlâ Nûreddin bu evliliğe de değinir:

” … İhsan Râif Hanım, Bell yahut Beli isminde İsviçreli bir gençle evlenmiş. Neden bilmiyorum, çok a’sâbıma dokundu. Bilseniz Şehâbeddin’i, siz de bana hak verirdiniz. Hayatında da aldanan kocalardandı zavallı. Fikret gibi. Daha başka tanıdığım, hayatta olan muhterem adamlar gibi! Ne acıyorum biçârelere,” ( Bir Devrin Romanı, s. 144, 1978 ).

Sonunda Nişantaşı’ndaki konağı kiraya verip, genç kocasıyla Zürih’e yerleşirler; bir apandisit ameliyatının sonrasında Paris’te 1926 yılında vefât edene kadar ancak bazı yazlarda İstanbul’a gelip, İhsan Râif’in damadı Fadıl Kibar’ın Büyükada’daki köşkünde tatîllerini geçirmişlerdir. İhsan Râif’in cenâze merâsiminden sonraysa Strazburglu Bell’i bir daha ne gören olur, ne de ismini işiten; maalesef o bir âşık ve bir dâmâd olarak katıldığı edebiyat hayatımızdan çıkınca, artık Şehâbeddin Süleyman’ın mezarının yerini bilen de kalmayacaktır.      

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz