Ana sayfa GENEL (16…)  BARLAS ÖZARIKÇA

(16…)  BARLAS ÖZARIKÇA

131
0
PAYLAŞ

   

28 Ağustos 1993

Hayat- ölüm öğretilmiştir. İlk ders, ilk terbiye hayatta kalabilmek üzerine kurulur. Ve aldığın ilk dersten dolayı başkaları hep arka planda. İnsansı program, diğer insanları arka plana itme çabasıdır. Para, paranın temsil ettiği her şey; hayatı hem var eden hem de yok eden güçlerin simgesidir. Ürün, büyük planda uygarlığı inşa ederken insanı kendisine karşı silikleştirir. Zevki arayıp hazzı bulduğunda birey ne kadar bir beden ise, bilgisayarı akıl ederken de, o kadar  insandır. Yaşama saati insana göre ayarlanmıştır, ama sonunda bir hayvan gibi ölür. Ne yapmış olursa olsun, sonunda hayvanla aynı kaderi paylaşır. Huzursuzluğundan dolayı hayvandan daha çok tehlikelidir. İnsan olmak isterken hemcinsini öldürür. Katil olur, büyük savaşlar çıkarır, yeryüzünde büyük yıkımlara sebep olur. Korkulacak tek yaratık insandır, çünkü yeryüzündeki hayatında en çok korkan varlık insandır. Yeryüzünde çoğalıp kalabalıklaştıkça birbirleri için daha büyük tehlike oluştururlar. Hayatlarını üremekle, çiftleşmekle değil sadece, birbirlerini öldürme istekleriyle de sürdürürler. Taptıkları Tanrı da şiddetin simgesidir. Tanrı’yı öldürüp yerine geçip iktidarını ve mülkünü paylaştıkları Baba’ya benzetmişlerdir. Sonra suçlarından korkup günah fikrini yaratmışlardır. Kutsal sayıp dokunulmaz kıldıkları her şey bizi onun suç yollarına götürür. Tanrı fikrine kestikleri kurban eti bile babasının canlı bedenidir. Cinayetini, mala, hayvan sürülerine ve kadınlara tek başına sahip olmak  için işlemiştir. İnsanların yüzyıllardır ortaya koydukları kültür bir tahrif etme, saklama- örtme kültürüdür. İzleri kaybetirmeye çalışır. Güzelliği; bozmak, kirletmek, lekelemek için ister. Peygamberler (veya tanrılar) bu nedenlerle insanları çalışmaya koşmuş, durmadan çalışmalarını talep ederek onları cezalandırmıştır. Sevişirken, üremeye hazırlanırken, çiftleşirken, düzüşürken bile, şiddete kapılır, gidip gelir, vereceği acıdan keyiflenir. Hiçbir yasak insanı kendisinden vazgeçiremez. Şimdilerde, ne değişti diye soranlar, dünya siyasetine, medyasına, televizyonlara, günlük hayata bir daha baksın; kavimler hâlâ çalacakları sürülerin, malın mülkün, karıların peşinde koşturup durmakta.

 

17 Eylül

Kendi hakkımdaki gerçekliği kendimle birlikte başkalarına ve kendime karşı kullanamam. Belki de başkalarının üzerinde inatla dururken başkalarının gerçekliği ve varlığı ile kendi yokluğumu örtüyorum. İnsanlara ‘sevgili ve güzel insanlar’ gözüyle bakmıyorum. İnsanlardan kitap okurken yararlandım. Rahatsız etmekten rahatsızlık duymadım.

 

18 Eylül

İnsanın kim olduğunu anlayacak ölçütler bile, ölçü olduklarına göre dayanak alınabilir mi? Saatlerce konuşuyorlar hiçbir şey konuşmuyorlar. Hamasi laflar. Konuşarak değersizliklerinin  kamufle edilmesine çalışıyorlar. Kime göre kimim ben? Üç kitaba karşı on beş günlük defteri yazdıysam bunun bir anlamı olmalı.

 

24 Eylül

Paul Valery’nin müsveddeleri arasında karakalem bir çalışması bulunmuş:

İnsan beyni, içinde bir göl, kuğu… Koca harflerle yazılı olan bir söz: NARCİSSE

 

26 Eylül

Hâl içinde olup hâl tarafından halledilmek bütün insanların sorunu. Durumdan kaçabilme mekanizmasını kurabilenler dünyayı ve kendilerini daha açık idrak edebiliyor.

Düzene katılmamak mı, düzende bir halt olmaya çalışmak mı cesaret işidir?

 

 

3 Ekim

Toplum anaforunda dibe çekilmemek zorundasın. Yemeğini, kiranı, giyimini, masrafı ödeyeceksin. Böyle milyarlarca insan… Kapıcı az sonra ekmeği, gazeteleri getirecek. Medya şahları çıkarlarına göre sana istedikleri haberi istedikleri şekilde verecekler veya birileriyle anlaşmışlarsa hiç vermeyecekler. Televizyonlar da öyle. Seni sürü bireyi gibi güdecekler. Seni yeni mallarla, değişik eğlence şekilleriyle robot misali programlayacaklar. Onların istediklerini seçecek, onların istediği gibi yaşayacak, çalışacaksın.

 

10 Ekim

Mesele içeriye sızmak,  orayı teslim almaktır.

 

18 Ekim

Bir süredir dışhaberler servisinin elemanlarıyla birlikte  meyhanelere gidip evlerde toplanıp yiyip içiyorum. Her akşam bir program öneriliyor, işten çıkılıp içmeye gidiliyor. Şef Ergun Balcı… Her defasında gazete konuşuluyor. Yeni dostluklar yeni kırılmalar getiriyor.

 

31 Ekim

Marmara Oteli’nin alt katı. Taksiler geliyor. Müşteriler iniyor. Resepsiyonun sağ yanında  lüks, geniş bir kafe bar. Taksim Meydanı’na bakıyor. Garsonlar servis yapıyor. İçeriye girip yürürken karşıda, dipte, duvar kenarında oturan Adalet Ağaoğlu’nu görüyorum. Merhabalaşıp el sıkışıyoruz. Masanın üstündeki küçük şarap kadehinde açık altın sarısı içkisi bitmek üzere.   Bir telefon manyağı varmış, araştırmış, yakalatmış, aşağıdaki komşusu çıkmış. “Sorduğunuz sorulardan fazla, sizin yazdıklarım hakkında ne düşündüğünüzü bilmek isterdim” diyor. Konuşmaya, iç dökmeye yatkın bir kadın.

 

8 Kasım

İşe gidip gelmeyle geçen yirmi yıl.

 

19 Kasım

Vaatler beni çıldırtıncaya kadar bekletti mi? Hayat bana herhangi bir şey vaat etmiş miydi? İlişkide bulunduğum insanlardan bir beklentim var mıydı?

Bu soruların hepsine hayır cevabını verdiğim halde canımı niçin sıkıyorum?

 

6 Aralık

Nietzsche, Lou’nun arkasından yazıyor:

“… sadakat duygusu yok onda ve bir adamın dostluğunu, bir sonraki için harcayıp geçer.”

 

8 Aralık

Aynı çocuk, sabah sekiz vapurunda martılara simit taneleri atıyor.

 

20 Aralık

Oda büyüklüğündeki yeryüzünde yaşamaya mahkûm isen serüven nedir?

 

24 Aralık

George Perec’in Uyuyan Adamı’nı okurken divanda uyuya kalıyorum.

“… Keşke insan türüne ait olmak, o dayanılmaz ve sağır edici gürültüyü de beraberinde getirmeseydi; keşke hayvanlar âleminden çıkıp aşılan o birkaç gülünç adımın bedeli, sözcüklerin, büyük tasarıların, büyük atılımların o dinmek bilmeyen hazımsızlığı olmasaydı! Karşı karşıya getirilebilen başparmaklar, iki ayak üstünde duruşa, omuzlar üzerinde başın yarım dönüşüne ağır bir bedel bu. Yaşam denen bu kazan, bu fırın, bu ızgara, bu milyarlarca uyarı, kışkırtma, tembih, çoşkunluk, bu bitmek bilmeyen baskı ortamı, bu sonsuz üretme, ezme, yutma, engelleri aşma, durmadan ve yeniden baştan başlama makinesi senin değersiz varoluşunun her gününü, her saatini yönetmek isteyen bu yumuşak dehşet…”

 

28 Aralık

Kahveci radyoyu açıyor. Sinirlenmemeye çalışıyorum. Bir herif  “Hişşşt öpsene beni” diye şarkı söylüyor. Bir reklam: Süper otolara süper indirim. Sonra “Kur oynasın tencere, eller gelsin dillere…” diye bir şarkı.

 

29 Aralık

Kendimi yorgun değil, her şeye karşı isteksiz hissediyorum. Dünya, vazgeçilebilir bir şey gibi geliyor bana.

 

30 Aralık

Gazeteye gittim. Sendika, on dört ocak günü için grev kararı almış. Gazeteyi yayımlayan şirket, Topkapı’daki Gameda’nın binasını ve yurtdışından gelen yeni baskı makinelerini satın almış. İlhan Selçuk hâlâ “Bana güvenin” diyormuş. Devletten aldıkları krediyi repoya yatırmışlar, faiziyle Cumhuriyet gazetesi çalışanlarının ikramiyelerini ödeyeceklermiş.

 

2 Ocak 1994

Sisin içinden beyaz deniz motoru geliyordu. Uyanıyordum.

 

3 Ocak

Aynı beyaz deniz motoru bu defa gecenin içinden geliyordu. Gelirken yüzünden, giderken arkasından bakıyordum. Nasıl olduysa, ölçemediğim uzaklıktaki mesafenin ortasına kocaman oval bir ayna koymuşlardı. Şimdi, ben deniz motoru olmuştum,  yüzümden ve arkamdan bakanları görüyordum. Çubuğu dibine kadar itiyor, hızımı artırıyordum.

 

8 Ocak

İlk çöpçü kamyonunun gürültüsüyle sokaklar sosyal hayata uyanacak. Erkenciler çaylarını mutfakta demleyecek. Apartmanların bacaları tütmeye başlayacak. Sabahın diri, temiz havası  odalara giremeden pencereler sıkı kapatılacak. Sancılı şehir yeni bir güne doğacak. Uykunun kokusu dağıldığında vahşi diyarların ürküntü veren koşusu başlayacak.

 

10 Ocak

“Bir kuş düşünür bu bahçelerde

Altın tüyü sonbahara uygun”

Vildan’ı Kadıköy’e bırakıp Bomanti Çay Bahçesi’ne geldim. Zihnimde epeydir Ahmet Haşim duruyor.

 

14 Ocak

Maaşlara yüzde beş zam yaparak toplusözleşmeyi bağladılar. Akşam, Abdülcanbaz piyesinin oynadığı tiyatronun fuayesinde kahkah kihkih eğlenecekler.

 

 

19 Ocak

Göğsümde bir ağırlık, içim daralıyor. Havalardandır belki. Çevremdeki kişilerin döne döne kimliklerini, insanı insan yapan özelliklerini kaybettikleri içindir belki. Edip Sakarya intihar ettiği içindir belki. Sendika toplantısında Aydın Engin’e “Aydın Ağabey” diyenlere bozulmuştu. Onun nereden “ağabey” olduğuna şaşırmış gibiydi. Gazetedeki darbe sırasında bir süre ortadan kaybolmuş, gazete düze çıkınca geri dönmüş, kendisini on beş yıldır kollayan Hasan- Okay tayfasını bırakıp İlhan Selçuk’a dönmüştü. Alkol krizine girip ortadan toz olup geri dönüyordu. Çocuklarından biri hastaydı. İçine kapalı, geçimsiz,  kahraman eskisi rolü oynayan, herkese küfürlü bir adamdı.

 

28 Ocak

Türk çağdaş edebiyatına eserler kazandırmış adamın hayatının son günlerindeki acıklı tablosu ruhumu ezdi.

Tarık Buğra ölüyordu.

FŞ ile evine gitmiş, çok kısa bir röportaj yapmıştım. Asıl söyleşi kendimde sürüyordu. Gecekondular arasındaki kooperatif apartmanlarının içinde dolanarak bulmuştuk evini. Çok sade, yoksula yakın eviçi düzeninde zayıf, bitkin, sakallı karşıladı bizi. Az sonra öleceğini kendisi de biliyordu. Buna fazla önem vermiyormuş gibi davranıyor, yazarlık grafiğini tamamladığını söylüyordu. Pişman değildi; hayat doygunluğunun sessiz, onurlu, başı dik ifadesini taşıyordu. “İsteseydim çok zengin olabilirdim” diyordu.

Son mesajınız ne olurdu diye sorduğumda, siyasetin edebiyatı baskı altına almamasını dilerdim diye cevap veriyordu; “Hiçbir nişanı, rozeti, mevkiyi, makamı edebiyatın üstünde tutmadım.”

Aynı kulvarda olduğunuz Kemal Tahir’le, Attila İlhan’la, örneğin Hikmet Kıvılcımlı’yla niçin birlikteliğiniz olmadı diye sorduğumda; eskiden Sait Faik de de dahil olmak üzere bir araya geldiklerini, yeni yayımlanmış hikâyeleri tartıştıklarını, fakat daha sonra Yaşar Kemal’le başlayan siyasetçiliğin aralarını açtığını söyledi. Edebiyatın gelişmesi siyasetçilikle rayından çıkarılmıştı. Siyaset ve siyasetin getireceği çıkar edebiyatın önüne alınmıştı. Vahim hatayı bu noktada görüyordu. Yoksa zengin olamamak, daha büyük üne sahip olamamak önemli değildi.

Düşünerek, yavaş, zor konuşuyordu. Son iç muhasebesinin sonucunda hata yapmadığına  karar verdiği halde, ona hata yapmış gibi davranmışlardı. Çağdaş Türk Edebiyatı’nın piyasasını ele geçiren sözde ilericiler, onu dışlamışlardı. Türkiye’de ilerici kimdi, gerici kimdi? Taraflar takım, sürü anlayışıyla davranmışlar, diğerlerini yok saymışlardı. Daha önce aynı olumsuz davranışı Ahmet Namdi Tanpınar’a da göstermişlerdi. Cevapları kâğıda geçirirken artık bir edebiyatçı daha yazamayacak diye hayıflanıyordum. Röportajdan çok, bir ölüm döşeği ziyaretiydi; evden çıkmaya acele ediyordum.

Yağmur çiseliyordu. Ankara asfaltına çıktık. FŞ’nin de ağırına gitmişti, arabayı kullanırken ağlıyordu. Cumhuriyet Rejimi Yöneticileri de nankördü, ülkeye değer katanlara borcunu ödemeden terk ediyordu.Kokteyl kokteyl dolaşan Kültür Bakanı’nın aklına Tarık Buğra’nın son günlerinde otelde kalmasını sağlamak gelmişti.

Tarık Buğra ilk hikâyesini Edebiyat Fakültesi’nde hocası Mehmet Kaplan’a kızarak ders arasında yazdığını anlatıyordu.

 

25 Şubat

Başkalarının bize örnek olan hayatı bize göre ham gerçektir, o gerçeği biz kendi hayatımızla  işler, bir şekle sokarız.

 

2 Mart

 

Örnek Karl Marx ise, Şeytan, Bismarc’ın önerisini de kabul edip pek hoşlandığı sosyete hayatını daha dolaysız yaşayabilirdi. Aile içersinde esmerliğinden dolayı Mağripli diye çağırılan Marx, çocukluğunda edindiği ilk izlenimlere ters düşüp çocukluğundan aşağı düzeye inmek istemiyordu. Gayri meşru oğlu hariç, diğer çocuklara öylesine özverili, anlayışlı davranması patolojikti. Her büyük adam içinde küçük adam taşıdığı için ilginçtir.

Mahremiyetine, Françoise Giroud’un ‘Şeytanın Karısı Jenny Marx’ adlı kitabından bakıyorum:

Tereddütlü para durumuna rağmen karısına üst üste doğurttuğu çocuklara düşkün olan Marx, içki içer, puro içer, kerhanelere gidip gelirdi. Hizmetçisini de düzmüş, ondan çocuk doğunca olayı Engels’in üstüne yıkıp tek erkek çocuğuna Engels tarafından bir soyadı bulunmasını sağlamış, onu evinin dışına çıkarıp bir daha hiç ilgilenmemişti. Kitaplarında mirası reddeder, ama kendisi, karısından ve akrabalarından gelecek miras parasını dört gözle bekliyordu; hiç sevmediği öz annesinin ölmesine bile “Şu karı geberse de parasını yesem” diye umutlanıyordu. Karısından fabrikatör dayısına gidip para dilenmesini ister. Eline yüklü miktarda para geçince kartvizitler bastırır, sosyete hayatına dalar, balolar tertipler. Çocuklarına özel öğretmenler, dadılar tutar.  Kızlarının paralı, mevki sahibi, üst sınıftan kimselerle evlenmesini istemektedir. Kendisi de fırsat buldukça soylu kimselerin yaşadığı çevrelere girer, oralarda eğlenir, ayarttığı kadınlarla yaşardı. Onun halkla ilişkisi, ancak bohem hayatın varlığıyla mevcut. Siyasi rakiplerine, onların önerilerine, tartışmalarına tahamülü yoktu. Kaybedeceğini anlayınca kongreyi Avrupa’dan Amerika’ya taşıyarak toplantının yapılmasını engeller. Rusları sevmez, Bakunin can düşmanıdır;aslında hiç kimseyi sevmez, çevresine var olmak için ihtiyaç duyuyor. Gün boyu sarhoş dolaşıp divanda elbiseleriyle yatıp uyuyordu… Geçelim efendim!

Bir kişinin biyografisinin, yazdıklarından, ortaya koyduğu eserden farklı olması neyi açıklar?  Kaybetmişsen her şeyi. Kazanmışsan hiçbir şeyi…

 

6 Mart

Ergun Balcı gazeteden telefon açıyor, Kürşat’la bu akşam içelim diyor. Soğuk Pazar akşamı sessizliğindeyim. Çevre ve dünya kendi gidişatında değişiyor. İçimdeki huzurda ıssızlık var. Arabayla Nevizade’de Boncuk’a içmeye gidiyoruz. Masalarda mezeler, kadınlı erkekli gruplar. Boyalı dışsallık…

 

7 Mart

“Şahsi Tarih” sözünü dikkatimde tutuyorum. Herkesin bireysel tarihi vardır, tamam; fakat hayatının tarihini kaleme alan yoktur.

 

14 Mart

Eskiden umut etmenin, beklemenin gizli neşesiyle doluydun.

Üç gündür Şeker Bayramı. Cici elbiseler, tatlı yiyecekler, nahoş mezarlar…

Gidip üç gün gazetede çalıştım. Gör gör aynı insanlar. Sanıyorsun ki on dört yıldır okuduğun haberler değişiyor, oysa değil, on dört yıldır aynı haberi okuyorum…

Meğerse, idealize ettiğim şeylere yer yokmuş. Fazla ileriye gitmişim. Fazlalık olmuşum.

 

24 Mart

Değişiklik hissediyorum kendimde. Kelimeye vuramıyorum. Umursamazlık, aldırışsızlık… Kalkıp bir yere gitmek, birisine varmak önem taşımıyor. Dört bir yanım önem taşımıyor.

Ölümlülük yoksa, kültür de yok diyebiliyor musun? Tarih yoktur diyebiliyor musun?

 

 

27 Mart

Şeriat hükümleriyle ülkeyi  yöneteceğini idddia eden Refah Partisi, Türkiye siyasasında son günlerdeki farklı söylemi olan tek parti.

 

28 Mart

Refah Partisi seçimi İstanbul’da kazanmakla kalmadı, Ankara’da, Ankara’nın doğusundaki Konya’yı da kazandı.

1 Nisan

Gazeteden çıkıp, Cağaloğlu’ndan, Ankara Caddesi’nden  aşağıya yürüyorum.

Yokuşun tam ortasında,  Vilayeti biraz inince, Galata ile Eminönü arasında kalan caddenin persfektifinden Boğaz’ın küçük bir parçacığı gözükür. İnsan seli bir yerlere akmaktadır. Vapurlar havuz genişliğinde  bir sudan gelip geçmektedir. Yürüdüğüm yer şehirdir, karşıda bir şehir daha vardır; bütün şehirlere egemen olan, düzeyi düşük insanların dünyasıdır. Paralısı parasızı düşüktür. Küçük bir azınlık, muazzam kalabalığın içinde eriyip gitmiştir.

 

11 Nisan

Şaşırtıcı…. Daha çok nesneler kalabalığı. İnsani özellikleri asgariye düşmüş. Silikleşmişler. Oluşum- olan madde. Soru alıp cavap veriyorlar. Maddi formüllerde doğup ölündüğüne göre, hiçbirimizin taştan, topraktan, sudan, oksijenden farkı kalmıyor. O halde, niçin var oldukları, niçin yok oldukları önemli değil. Helyum gazı niçin varsa insan da onun için var.

Sopa çemberi döndürdükçe uygarlık genişliyor, o genişlemiş, o büyümüş çemberin içinde biz küçülmüş kalıyoruz. Her uygarlık keşfine karşı o oranda bir içsel keşifte bulunabiliyor muyuz?

 

12 Nisan

Döviz büfeleri doldu taştı, millet TL’yi bırakıp ABD Doları’na koştu. Türkiye diz çöktü. Adriyatik’ten Çin’e kadar Türkiye’yi telaffuz edenler cezalandırıldı.

 

21 Nisan

Altı Otuz Eminönü-Bostancı Vapuru… İnsanlar insanları değil, kitaplar kitapları getiriyor.  Her defasında insanın insana yaptığından dehşete düşüyorum. Rahatlatıcı kaçamaklar arıyorum. İskele çıkışında sarışın, uzun boylu güzel kadın birisini bekliyor. Yağmur yağıyor. Yaşama süreci toplumsallığa eş değersizliğiyle devam ediyor.

Kitaba devam edelim…

 

28 nisan

Vildan uyudu, Ozan uyudu, Kızım Kedi ile oğlu Tekir kedi de uyudu…. Ağır yemek, birkaç yudum rakı, bir orta kahve, bol su…

Gece duruyor.

Televizyon kanallarını dolaşıyorum. Zaman ilerliyor. Ben geriliyorum. Hiç hak etmedikleri halde birileri ziyadesiyle meşgul ediyor beni. İlerleyip degişmemiş simalar. Sİ, AA, Neşe Düzel, Akrep Nalan kim? “Senin için Roma’yı yakarım” diyen piçkurusu bir buçuk saattir kendisini anlatıyor. Akrep Nalan raks ediyor. Televizyonu kapatıp kedilerimi seyrediyorum.

 

11 Mayıs

Bulunduğun yerden belirli noktaları görmek kolaydır. Fakat tarihin geniş alanında duruyorsan baktığın her nokta farklı açılarla farklı yönleri gösterir.

Türklerin bin yıllık serüvenini izlemeye çalıştıkça ipin ucu kaçıyor. Türkler dediğimizde çeşit çeşit Türk var. Devlet kurup bazı coğrafyalara yerleşebilenlerin dışında her biri hareket halinde.Tarihlerinin ilginç tarafı, bir çeşit Türkün başka çeşit Türkü reddetmesi.

 

15 Mayıs

Gece yarısı sessizliği. Apartmanların kat pencereleri karanlık. Birkaç köpek havlıyor. Öbür mahalleden  köpek sürüsü cevap veriyor. Caddeden araba lastiklerinin sesleri işitiliyor. Bir vapur denizin ortasında hafif hafif sallanıyor. Güneş kapıları kapalı, okul koridoruna tenefüse çıkmış, ay duruyor, yıldızlar ölüp ölüp ışık saçıyorlar.

Herkes gibi herkese göre bir yerde olmaktansa, herkese karşı kendime göre bir yerde olmayı seçtim. Böyle diyebiliyorsan, dünyanın yaşadığı gidişata direnerek kahraman mı oldun?

 

20 Mayıs

Şaşılacak kadar kısa olan ömürde şaşılacak kadar çok ve girift meseleyi dert etmek akıl dışı? Ya da tabiat dışı? Hayatın hafifliğine dayanamayıp onu ağırlaştırıyoruz. Meseleler yaratıyoruz.

 

22 Mayıs

Yıllar sonra, yirmi yıl sonra,  Devlet Ana’yı bir kere daha okuyorum. Kemal Tahir şahsi ve resmi tarihini yazıyor. Söğüt’te önce sığıntı sonra işgalci Osman.

 

29 Mayıs

Yol nereye giderse oraya mı gidersin, yoksa yoldan çıkıp kendi yoluna mı gidersin? Yolsuz musun? Yoldaş mısın? Yolsuza mı, yolluya mı yoldaşsın? Ne habersin? Yolun nereye varır? Yoldan çıkınca nereye varırsın?

Her başlangıçtan tekrar sorular çıkar. Sorular sana çıkar. Haydi yürü bre yolcu, yol senin değildir. Sen yola aitsin.

 

1 Haziran

Gençliğimde yaşadığım sevginin imgesine bir daha geri dönmedim. Dünyanın para diye çıldırdığı bir çağda, insanların zevk diyerek zevksizliği albümleştirdiği bir zaman açısında, temelsiz başarıların alkışlandığı sahnede kimse tahammül edemezdi bana. Artık kendi güzelimin, kendi iyimin, kendi manzaramın içindeyim. Bundan daha fazlası olabilirdi, oldurtulmadı. Hayat kısa bir gezinti zaten.

Turnikelerden iskele salonuna doluşuyorlar.

 

9 Haziran

Sosyo ekonomi, sosyo siyaset, sosyo psikoloji, sosyo tarih ve arz-talep piyasasına açtığım parantezleri tek tek kapatıp yine edebiyata dönmeliyim. Bir alan kaymasında eğri kule gibi dikilip durmamalıyım. Çünkü umutsuzluk-mutsuzluk enerjimi tüketiyor, içimi öldürüyor. Toplumun histerisinden ben sorumlu değilim.

 

11 Haziran

Güneşli yaz sabahında Sultanahmet sessizliği… Alman Çeşmesi…  Ağaçlara, meydana, dolaşanlara, güvercinlere, sonra tekrar güneşe bakıyorum. Hayatı düşünmeden hayata bakıyorum.

Eski bir Çin atasözü  “Uyumak kendine dönmektir” diyor. Sırf ismi ilgimi çektiği için Uyku İmparatorluğu adlı romanı satın aldım.

“Kitap okumak yaşamaktan daha kolaydır. Kitabın üzerine eğilen insan için hiçbir tehlike yoktur, kraldır o. Ama haklı olan onlar. Yaşamın ne olduğunu uslarına getirmeden gülüyor, eğleniyor, yaşıyorlar…”

“Sonuç: Şu andaki tek düşü artık düşünmemek, bir hayvan gibi yaşamdan zevk almaktı.”

Artık Stat Yalnızlığı adlı hikâyeyi bitirmeliyim. Nicedir son sayfalarında sürünüp duruyorum. Ne yazacağım belli, dolaylı imha sahnesi yaratamıyorum. Suçu Bay Müffetişe yıkmak yanlış. Bu defa, hikâyeyi görsel malzemelerle yazmak istedim. Kitap hem içeride hem de dışarıda olmaktı.

 

 

12 Haziran

Çevre dediğimiz sözlü-yazılı- maddi-manevi işgal unsuru-iktidar; bizi manipule eder.

 

13-14-15 Haziran

Tekirdag.

Deniz kenarında altı evin arasında çiçeklerin kokusu… Serçe, kırlangıç, güvercin, kumru, karga….Kanatlarını açıp fazla çaba harcamadan birbirlerine birbirlerinin peşinden uçuşuyorlar. Gece bir beyaz kuş ötüyor. Gündüz kuşların patpat kanat sesleri. Cikcikleyen, guruldayan kuşlar… Güneş denize iniyor, yayılıyor; evlerin etrafında donup duruyor.

Sabahın yedisinde Tekirdağ balıkhanesine balık almaya gidiyorum Viloş’la. Balıkçı tekneleri boş, tablalar boş. Buzdolabından balık gösteriyorlar.

Yağmur yağıyor.

 

18 Haziran

Yaşadıklarımın toplamında gündüz ile gecenin kesiştiği yer benim zaman ölçütüm. İlişkiler senin dünyada varolma nispetin. Bedenin de dilin kadar geveze ise… Dünya senin üzerine, sen dünyanın üzerine yürüdün. Açlık ile tokluk, çıplaklık ile giyiniklik, gezmek ile oturmak, kalabalık ile yalnızlık sana koyulan sınır taşları. Oradasın, orası senin kafa saltanatının arka bahçesi.

 

20 Haziran

Sonra herkesi kendi yaşantısında unutuyorum.

 

24 Haziran

Enseme, önüme dökülen saçların, kılların çoğu artık beyaz. Beyaz bir dönem başlıyor. Çocuk şaşkınlığıyla bakıyorum, bir çocuk nasıl olur da böyle beyazlaşır diyorum. Şehri dolaşıp doya doya yaşayamadan…

 

25 Haziran

Metal yorgunluğu gibi bir şey mi? Daha çok, bütün oyunları seyredip bütün oyunlardan sıkılıp çekilmek gibi bir şey. Üstüne düşülecek değerli bir şey bulamamak…

 

26 Haziran

Seçtiğim kitaplar kadar işaretlemeyi seçtiğim satır kenarları da önemlidir; oradan kitap içi yollara gireceğim demektir bu. Kitap içi yollar; paragraflardan, satır başlarından, bölüm adlarından değil, her okurun kendi işaretlemelerinden başlar. Dönüp işaretlere bakarak kitap ile kendim arasındaki bilmecenin içinden çıkarım.

Aslında, büyük bir hafızaya sahip olmak isterdim.

 

5 Temmuz

Kırk beş yıl geride kalıyor. Anneme canım sıkılıyor dediğimde “Sıkı can iyidir” diye cevap verirdi.

Canımın sıkıldığını kimseye söylemiyorum artık. Kimseyi ilgilendirmiyor. Ya da “Bunu sen istedin, hak ettin” diyeceklerini biliyorum. Hayat bir tekerlek gibi dönerken bu tekerlek başkalarını bir yere götürüyor, beni götürmüyor. Dönen tekerleğin içinde, bir noktasında duruyorum çünkü.

Ozan önümden geçiyor, apartmanların giriş kapısına doğru yürüyor. Arkasından bakıyorum. Ayağında Reebak, bacakları kıllı, kısa şort, tişört, çok kısa kestirilmiş saçlar… Dik, kasıntılı, özgüvenli, umursamaz yürüyor. Aldırışsız hali ve bu halin içindeki sessizlik dikkatımı çekiyor.

Arkasını denize dönmüş oturuyor, Cola içiyor, “Ee, baba anlat”  diyor. Vildan’la aynı Cola şişesini paylaşıyoruz; “Ne anlatayım oğlum” diyorum. Klasik baba laflarına yatkın değilim. Oysa Ozan’ın her yaşıyla, örneğin şimdi onun on dört yaşıyla, kendi on dört yaşımı yaşıyorum. Onun yaşıyla birlikte yeniden yaş alıyorum.

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz