Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR -15

UNUTULMUŞ YAZARLAR -15

710
0
PAYLAŞ

 

Pembe Marmara
“Yeşil Ada’nın Pembe Kızı”

Milliyet gazetesinin 14 Eylül 1978 günlü nüshasının 6’ncı sayfasında “Kıbrıs’ta Bir Doktor Tabanca ile Öldürüldü” başlığı ile verilen haber şöyleydi:
” Kıbrıs’ın tanınmış doktorlarından sinir mütehassısı Sedat Baker, sevgilisinin kocası tarafından tabanca ile öldürülmüştür.

Olay Girne yakınlarındaki Mare Monte Oteli’nin lokantasında, saat 17.00 sıralarında meydana gelmiştir.

Kaçmaya çalışırken garsonlar tarafından yakalanan katil Halil Mehmet’in polise verdiği ilk ifâdesinde, karısını bulamadığını, onun için kaçmaya çalıştığını, onu da yakalayıp öldürmek istediğini söylemiştir.

Karısı Ayşe Halil, olay sırasında otelin plajında bulunduğu için canını kurtarmıştır.

Öldürülen doktor Sedat Baker, Kıbrıs Halkçı Partisi Genel Başkanı Alper Orhon’un kızkardeşi ile evli bulunmakta idi.”

Sedat Baker, şâire Pembe Marmara’nın kocası ve Ulus Baker’in babasıydı.

Bakkal Yusuf Ailesi

Pembe Marmara’nın 25 Aralık 1925 günü Lefkoşa’da Abdi Çavuş Sokağın’daki 12 numarada dünyaya geldiği belirtilir. Aslında doğumu için 25 Aralık 1925 günü uydurulmuş bir tarihtir. Bunu Neriman Cahit’e şu şekilde anlatmıştır:

“ Ben Pembe Marmara, annesinin üçüncü çocuğu, babasının yedinci çocuğu ve üçüncü kızı olarak dünyaya geldiğim zaman, herkes suspus olmuş. Benden önceki kardeşim yedi aylık ölünce, beni yerine koymak için erkek beklemişler. Kız oluşuma o kadar suspus olmuşlar ki, kaydımı bile yaptırmamışlar. Okul çağım geldiği zaman hatırlıyorum, falan komşunun oğlundan şu kadar küçüktü veya filan komşunun kızından şu kadar büyüktü diyerek uydurma bir tarih olan 25 Aralık 1925 günü verilerek doğum kaydım alınmıştır,” ( Bkz., Women’s Studies, C. 11, S. 1, 2010 ).

Babası “Bakkal Yusuf” olarak bilinen Hüseyin Bakkal Yusuf, annesi de Fatma Hanım’dır. Selma, Duygu, Melek, Mehmet, Ecvet ve Alper kardeşleridirler. Yeni Cami Anaokulu’nda, Ayasofya Kız İlkokulu’nda, Victoria Kız Lisesi’nde ve Omorfo Öğretmen Koleji’nde okur. Öğretmenliğe de Ayasofya İlkokulu’nda başlayacaktır.

Neriman Cahit, Kadın Araştırmaları ve Eğitim Merkezi’nin Gazimağusa Belediyesi ile birlikte 2008 yılında düzenledikleri “Kadın Haftası” etkinliklerindeki konuşmasında, Pembe Marmara ile nerede ve nasıl tanıştığını şöyle anlatmıştır:

“ Ben onu Ayasofya İlkokulunda öğretmenken tanıdım. Öğretmen Koleji’nde okuyordum ve her Tatbikat dersine çıkacağımızda hocalarıma beni onun sınıfına göndersinler diye yalvarırdım. Kendinden, şiir ve yazılarından bahsetmeyi pek sevmiyordu. Benim de onu sorularımla sıkıştıracak cesâretim ve deneyimim yoktu. Ancak sonraki yıllarda onun bu suskunluğunun sadece tevazuundan değil, o günlerin örf, adet ve özellikle de kadına dayatılan şartlarından olduğunu anlayacaktım. Yazarlığın, şâirliğin, özetle san’atla uğraşmanın neredeyse hafiflik, ciddiyetsizlik ve yoldan çıkma sayıldığı, erkekler için bile bunun böyle olduğu bir dönemde, kadınların bununla uğraşmasının sözü dahi edilmezdi.

Nitekim kız kardeşi Selma Yusuf ile seneler sonra yaptığımız söyleşilerde, ablasının bundan dolayı Nevin Nale, Gülen Gaye, Lafazan, Meçhûl, Funda ve Fırtına gibi takma isimler kullandığını, ancak bundan bile çok korkup, endişe duyduğunu, babasının, çevrenin korkusu yanında, İngiliz Koloni Yönetimi’nin kamu görevlilerine yazma yasağı uyguladığını, tespit edildiği anda hemen işine son verileceğini bildiği hâlde, yazmaktan kendini alamadığını anlatmıştı. Bu, o zamana göre gerçekten müthiş bir cesâretti,” ( Bkz., Women’s Studies, C. 11, S. 1, 2010 ).

Neriman Cahit konuşmasına şöyle devâm eder:

“ Bir de anısını anlatmıştı Selma Hanım: Bir gün babası kahveden eve büyük bir öfke ile gelmiş. Durmadan soluk soluğa, ne günlere kaldık, gökyüzü üstümüze çökecek, dünya batacak; bugün gavede gazeteda çıkan bir gadının şiiriymiş, onu okudular, inanamadım, utancımdan, öfkemden oturamadım, hiç utanma sıkılma galmadı gadınnarımızda, diye esip yağdıkça, Selma ve Pembe gözgöze gelirler. Gülüp de yakayı ele vermemek için hemen odalarına koşmuşlar; çünkü şiir Pembe Marmara’nın takma isimle yayımladığı şiirlerinden biriymiş,” ( Bkz., Women’s Studies, C. 11, S. 1, 2010 ).

Pembe Marmara ismiyle 1945 ile 1953 arasında yayımlanan şiirleriyle Kıbrıs Türkçe Edebiyatı’nın en önemli temsilcilerinden biri olursa da, o dönemde şiirlerini kitaplaştıramaz. Ancak vefâtından sonra kız kardeşi Selma Yusuf Saygın ablasının şiirlerini derleyerek 1986 yılında kitaplaştıracaktır.

Bir Ailenin Dramının Başlaması

Pembe Marmara’nın 1935 doğumlu kardeşi Tarih Öğretmeni ve 55’inci Bölük Komutanı Ecvet Yusuf 20 Temmuz 1974 sabahının ilk şehidi olacak ve Tekke Bahçesi’ne diğer şehitlerle birlikte defnedilecektir.

Ecvet Yusuf’un oğlu Harper Orhon yıllar sonra babasının defin olayını şöyle anlatacaktır:

” 1974 yılında babam Ecvet Yusuf, Tekke Bahçesi’nde dört kişiyle berâber gömüldü. O günü hiç unutmam. Bizlere babamızın gömüleceği söylendiğine orada saatlerce beklemiş, ancak şehitler gömülmemişti. Etrâfta silah sesleri duyuluyordu. Kafamızın üzerinden geçen havanlar ve kurşun vızıltılarını hâlâ unutamadım. Kime bakıyorsam, gözlerinden yaşlar akıyordu. Bizim gibi orada kaç kişi vardı, bilmiyorum ama o bahçede o gün, o Temmuz sıcağında, yerler ıslaktı. Hani derler ya gözyaşları sel olmuştu, aynen öyle olmuştu. Ne kadar bekledik hatırlamıyorum, gelen giden olmadı. Aynı gece Abdi Çavuş Sokağı’ndaki nenemin evine telâşla bir mücahit geldi. Kaçın, Rumlar hisarlardan aştı geliyorlar, dedi. Bu kişi kimdi, hatırlamıyorum ve benim gibi büyükler de onun kim hatırlamıyorlar. Evde kalan kadınlar ve çocuklar hepimiz evin bahçesindeki havuzun arkasına sığındık. Bulunduğumuz yerle kaçtığımız yer arasında 10 metre ya vardı ya yoktu. Ancak üç tarafı kerpiç duvarla çevriliydi. Havanın karanlığında üzerimizden geçen izli mermilerin kırmızı izlerine bakıyordum. Yıldızlarla ne kadar tezattılar. Ancak onları yine de izlemek hoşuma gidiyordu. Mücahitler Sitesi evimize yakın olduğundan mahallede bazı evlere havan düştüğü de söyleniyordu. Nenem elinde İngilizler’den kalma kılıcını kınından çıkarmış, havuzun en önünde bekliyordu. Arkasında halalarım, annem, mahalleden kadınlar, onların arkasında biz çocuklar vardık. Üç tarafımız duvar, açık yönde kadınlar bizleri koruyordu. Bilerek mi seçmişleri orayı, bilmiyorum. Orada ne kadar bekledik onu da hatırlamıyorum; ancak saatler sonra amcamın oğlu İlker abimin sesini duyduk. Bize neredesiniz be amma, diye bağırıyordu. Nenem bir solukta ne olduğunu ona anlattı. O da öyle bir şey olmadığını, İnönü Meydanı’ndan geldiğini söyledi. O günlerde o meydanın adı İnönü Meydanı değildi; biz oraya Efe’nin Kahvenin Önü diyorduk veya Şahin Sineması’nın Orası.

Gerçeği ertesi günü öğrendik. Abdi Çavuş’un sonunda olan hastahâneden şehitler taşınıp gömülmüştü. Kadınlar Tekke Bahçesi’ne doluşmasın diye, Rumlar hisardan aştı geliyor, diyerek Tekke’ye gidişimizi engellemişler ve sonuçta bu travmayı bizlere yaşatmışlardı. Böyle bir çözüm bulan kişinin aklına hâlâ şaşıyorum. Ağlamaktan korkan çocuklar vardı, çünkü kadınlar sakın ağlamayın, fısıldaşmayın, bizi duyarlar diyorlardı. Nefes bile almaktan korkuyorduk. Tekke Bahçesi’nde ertesi gün babam dört kişiyle beraber aynı mezarda yatıyordu. Bir mezara beş kişi gömmüşlerdi.

Babam artık Tekke Bahçesi’nde yatıyordu. Eskiden anlamsızca gittiğim bu yere gitmek artık benim için bir zorunluluktu. Babam orada yatıyordu. Soğuk sıcak farketmez ben hep babamın kucağında otururdum. Onun varlığı artık oradaydı ve ben orada babamla berâberdim. Kucağında olmasam da…. Hiç bir neden yokken bisikletimle bazen o bahçede babamın mezarının başında bulurdum kendimi. Orada ben, babamla konuşurdum.

Bir gün akşam üzeri amcam Alper Orhon geldi. Babanı ayrı mezara koyduk, dedi. Babam nasıldı, diye sorduğumu hatırlarım. Ben elimle gömdüm; yüzü bozulmamıştı, gülümser gibiydi, dedi. Yalan söylediğini biliyordum ama babamın bozulmadığını duyunca inanmadığım hâlde inanmak istedim, sevinmiştim.

Ertesi gün de herkesten gizli bisikletimle Tekke Bahçesi’ndeydim. Doğruydu, babam orada artık tek yatıyordu. Artık onunla konuştuklarımı başkası asla duyamayacaktı. Seneler sonra benim oraya sık sık gittiğimi annemin bildiğini öğrenmiştim. Aysel Abla orada oturuyordu. Ne zaman gitsem anneme telefon ettiğini öğrenmiştim. O yıllar benim için çok zor yıllardı, bedenimi toparlamam bir yılı aşmıştı. O yaşlarda kollarımda küçük sivilceler ve dudağımda uçuk çıkmıştı. Bir süre de kan işemiştim. Bunlar geçti ama ruhumu toparlayabildim mi, pek sanmıyorum,” ( Yeni Düzen gazetesi, 3 Mart 2018 ).

Ancak, Ecvet Yusuf’un karısı Özgül Hanım’ın, kızı Nilgün Ecvet Orhon’un ve oğlu Harper Orhon’un 45 yıl boyunca boş bir mezarı ziyâret ettikleri, Ecvet Yusuf’un isminin yazılı olduğu mezarda yatmadığı, Tekke Bahçe’sindeki bir başka mezardaki 5 kişiden biri olduğu, o mezardan çıkarılan kemiklere yapılan DNA testiyle saptanacaktır.

Bu olay üzerine kızı Nilgün Ecvet Orhon şu açıklamayı yapar:

” … Babamın ismi yazan ve 45 yıl boyunca geldiğim bu mezar aslında beton bir kolon çıktı, altından da bir solina. Ben 45 yıl boyunca paslı bir su borusunu ziyâret etmişim. Alay ettiniz bizimle. Lânet olsun hepinize; işte siz bu kadar aşağılık, bu kadar insanlık dışısınız. Sizin milliyetçi ya da yurtsever olduğunuz falan da külliyen yalan. Gerçekten milliyetçi olsaydınız, bir öğretmen komutana, bir silâh arkadaşınıza bu alçaklığı yapmazdınız.”

Bu saptama, Tekke Bahçesi Şehitliği’ndeki mezarların açılması ve şehitlerin yeniden defnedilmelerine ilişkin 2 emirnâmenin çıkarılması sonucunda gerçekleşmişti. KKTC Bakanlar Kurulu’nca Fasıl 257 Kamu Sağlığı Defin ve Mezardan Çıkarma Yasası uyarınca hazırlanan 2 emirnâmeden ilkinin gerekçesi şu şekilde açıklanmıştı:

” Bu emirnâme, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Kayıp Şahıslar Komitesi Kıbrıslı Türk Üye Ofisi tarafından gelen talep üzerine, KKTC Tekke Bahçesi Şehitliği’nde Bakanlar Kurulu tarafından daha önce alınan TE ( K-1 ) 309-2019 sayılı ve 5 Mart 2019 tarihli karar uyarınca Hüseyin Ali Arabacı ismine bulunan mezar açılmış ve içerisinden Hüseyin Ali Arabacı, Ecvet Yusuf, Yüksel Ahmet Dereli, Kadir Mehmet ve Ali Mehmet Kırma’ya âid oldukları tesbit edilen iskelet veya kemikler bulunmuştur. Ancak, bahse konu kişilerin isimlerine mevcût mezarlar bulunmaktadır. Hüseyin Ali Arabacı’nın kendi mezarına defnedilmesi, diğer dört kişinin ise defnedilebilmeleri için isimlerine bulunan mezarların açılması ve açılan mezarların boş olması durumunda bu kişilerin isimlerine bulunan mezarlara defnedilmeleri, ayrıca mezarların boş olmaması durumunda bulunan iskelet veya kemikler için kimliklendirme çalışmalarının başlatılarak yeniden defnedilmeleri ile ilgili kuralları amaçlamakta ve kapsamaktadır.”

İkinci emirnâmenin gerekçesi de şöyledir:

” Bu emirnâme, Cumhurbaşkanlığı’na bağlı Kayıp Şahıslar Komitesi Kıbrıslı Türk Üye Ofisi tarafından gelen talep üzerine, KKTC Tekke Bahçesi Şehitliği’nde Bakanlar Kurulu tarafından daha önce alınan TE ( K-1 ) 309-2019 sayılı ve 5 Mart 2019 tarihli karar uyarınca İbrahim Ramadan ismine bulunan mezar açılmış ve yan mezar olan Ali Mehmet Kırma ismindeki mezardan kemik taşması üzerine yapılan DNA testi sonucunda Selim Mustafa Mavili’ye âid olduğu tesbit edilen kalıntılar bulunmuştur. Ancak, Selim Mustafa Mavili isminde ve Ali Mehmet Kırma isminde başka mevcût mezarlar bulunmaktadır. Selim Mustafa Mavili ve Ali Mehmet Kırma isimlerine bulunan mezarların açılması ve açılan mezarların boş olması durumunda bu kişilerin isimlerine bulunan mezarlara defnedilmeleri, ayrıca mezarların boş olmaması durumunda bulunan iskelet veya kemikler için kimliklendirme çalışmalarının başlatılarak yeniden defnedilmeleri ile ilgili kuralları amaçlamakta ve kapsamaktadır.”

Bu olay üzerine 45 yıldır başka bir mezarda yatan Ecvet Orhon’un kemikleri 12 Şubat 2020 günü ismine 45 yıldır boş durumda bulunan “Tekke 20 / 05 – Mezar 5” şeklinde kayıtlı kabire defnedilir. Olaya öfkeli ailesi resmî ve dinî tören istemez; defin esnâsında eşi Özgül Hanım, kızı Nilgün Ecvet Orhon, oğlu Harper Orhon ve torunu Tanem’den başka, yakınları, Ecvet Yusuf’un mücâdele arkadaşları, KKTC Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı ile eşi Meral Akıncı ve Kayıplar Komitesi’nden Mine Balman bulunurlar.

Nilgün Ecvet Orhon ne dese, haklıdır; ancak mutsuzluklar ve ölümler sanki “Bakkal Yusuf” ailesinin kaderinde vardır.

Pembe Marmara ile Ümit Yaşar Aşkı

Pembe Marmara “Bizim Ev” isimli şiirinde “Anam Çarşamba karısına benzer / evin içinde / Babam iki karış boyu bir markuddi / Çocuklar sümüklü alina sanki / ablam alık / Ben tımarhânelik” diye yazarken, aslında evdeki mutsuzluğunu ifâde etmiştir. Şiirdeki “Çarşamba Karısı” deyimi “cadı” anlamına gelmektedir, “markuddi” Kıbrıs Rumcası’ndan Kıbrıs Türk ağzına geçen bir lâkaptır ve “kısa boylu korkunç yaratık” anlamında kullanılmaktadır ve “hindi” de Kıbrıs şivesinde “alina” ile ifâde edilmektedir. Bu ortamda Adana’da bir bankada çalışmakta olan şâir Ümit Yaşar Oğuzcan ile yazışmaya başlarlar. Mektup arkadaşlığı aşka dönüşür. Fatma Azgın’ın yazdığı gibi, birbirlerine ithaf ettikleri şiirlerine dökerler aşklarını, onları posta ile gönderirler, her gün postacının yolunu gözlemeye başlarlar ( Yeni Düzen gazetesi, 3 Mayıs 2018 ). Ama, Adana nere, Lefkoşa nere! 1955 ile 1958 arasında Pembe’nin bir kadın olarak Adana’ya, Ümit Yaşar’ın da ailenin izni ve daveti olmadan Lefkoşa’ya gitmesi mümkün değildir. Ümit Yaşar postayla Pembe’ye bir nişân yüzüğü gönderir; bu şekilde kendi aralarında nişânlanmış olurlar. “Bakkal Yusuf” durumu öğrenince, kıyamet kopar, Pembe’ye etmediği kalmaz. Pembe yemeden içmeden kesilince, dayanamaz, büyük oğlunu Ümit Yaşar’ı görmeye gönderir. Elbette 3 yaşında ayağını kırmış, 4 yaşında mangala oturmuş, 5 yaşında 20 basamaklı bir merdivenden yuvarlanmış, 7 yaşında kafasına sandık kapağı düşmüş, 14 yaşında apandisit, 19 yaşındaysa böbrek ameliyatı olmuş ufak tefek, çelimsiz ve kekeme adamı kızkardeşi için uygun bulmayacaktır.

Pembe Marmara 1959 yılında Sedat Baker ile evlenir, 14 Temmuz 1960 günü oğulları Ulus dünyaya gelir. Sedat Baker, Kurt Baba Sokağı’ndan kocası tarafından terk edilmiş Süreyya Hanım’ın oğluydu. Ne Pembe ve ne de Sedat mutlu olabilirler. Birbirlerini sevdikleri söylenir ama hiç geçinemezler. İstanbul’da Laleli semtinde oturdukları evin yatak odası bile bir tahta kapıyla ikiye bölünmüştür. Kapının bir tarafındaki yatakta Pembe ile küçük Ulus, diğer tarafındaki yataktaysa Sedat yatarlar. Sonunda Sedat karısı Pembe’yi ve oğlu Ulus’u İstanbul’da bırakıp, 1972 yılında Lefkoşa’ya döner. Oradaki en iyi dostları kayınbiraderi Alper Orhon, Osman Örek, Nejat Konuk ve Dr. Kaya Bekiroğlu olur.

Girne şehir merkezinin biraz batısındaki Alsancak mevkiîndeki Mare Monte Oteli’nin lokantasında 13 Eylül 1978 günü saat 17.00 sıralarında öldürülen Sedat Baker, Lefkoşa Mezarlığı’nda 2’nci Blok 13’üncü sıra ve 33’üncü Mezar’da medfûndur.

Artık Mare Monte Oteli de yok; orayı 2018 yazında gördüğümde metrûk ve yıkıldı yıkılacak durumdaydı. Ebniyeden bazıları ahır olarak kullanılıyordu ve arâzîsi keçilere kalmıştı. Esnâftan birine nedenini sormuştum; anlattıklarıysa asab bozucuydu.

 

Alper, Duygu ve de Ulus

Pembe Marmara’nın 1940 doğumlu erkek kardeşi Alper Orhon, Barış Harekâtı’nın ardından Kıbrıs Koordinasyon Komitesi’nde görev almış, Planlama ve Koordinasyon Bakanlığı yapmış değerli bir aydındı. Halkçı Parti’nin kurucularından olacak ve 20 Haziran 1976 günü yapılan ilk genel seçimlerde Halkçı Parti’den Lefkoşa Milletvekili seçilecektir. Rauf Denktaş’ın Türkiye ile birleşme görüşüne karşı çıkan ( Cumhuriyet gazetesi, s. 1, 31 Aralık 1975 ) ve Kıbrıs’taki Rumlar’dan boşalan 10 köye Türkiye’den getirilen Milliyetçi Hareket Partisi’nin militanlarının yerleştirildiğini söyleyerek bu iskân-ı muhâcirîn politasına itiraz eden ( Cumhuriyet gazetesi, s. 1, 5 Haziran 1978 ) Alper Orhon olmuştur. Bu değerli aydın ilk evliliğini ODTÜ’den okul arkadaşı Alev Alatlı ile yapmıştı ve ondan 1970 doğumlu Funda isminde bir kızı bulunuyordu. Bu evlilik yürümemiş ve Alper Orhon 1979 yılında Eczâcı Arif Küfi ile Tezer İzzet’in 1953 doğumlu kızları Mine Küfi ile ikinci evliliğini gerçekleştirmişti. Alper Orhon 26 Haziran 2001 günü kanser tedavisi gördüğü İstanbul Tıp Fakültesi Hastahânesi’nde hayata vedâ etti. Lefkoşa Mezarlığı’nda 29’uncu Blok 3’üncü Sıra ve 12’nci Mezar’da medfûndur.

Pembe Marmara’nın kız kardeşlerinden Duygu için yakın arkadaşı Fatma Azgın “Arkadaş Ölümü” başlıklı makalesinde şunu yazar:

” … Duygu mükemmel bir insandı ama alkole alışmıştı, günlük yaşamında sıkıntılar çekiyordu. İlgün ve ben Duygu’nun içkiyi bırakması için çok uğraştık. Onu ikna edip 1987 yılında İstanbul’da tedâvi olmasına önayak olmuştum. Birkaç kez ziyâretine de gitmiştim. Benim gibi İlgün de Duygu’nun tedâvisinin başarılı olmasından mutluydu. Çok sürmedi, Duygu’nun yeniden içkiye başladığını öğrendik. İlgün çok bozuldu, Duygu’ya kırıldı. Ben ise onu böyle kabûl etmem gerektiğini ve değiştiremenin mümkün olmadığına kanaat getirip, ölünceye kadar Duygu’nun yanında oldum. Bir süre sonra İlgün eşinin görevi nedeniyle Londra’ya gitti. İlgün orada uzun yıllar kaldı. Ben ve çoğu insan Duygu’nun alkolden ölecek korkusunu yaşarken MS hastalığına yakalandı. Bu yetmedi dil kanseri tanısı kondu ve 2002 yılında öldü. Duygu için kaygılanan İlgün ise onun ölümünden 5 yıl sonra kanser hastalığına yakalanıp öldü,” ( Yeni Düzen gazetesi, 18 Şubat 2016 ).

Makalede ismi geçen İlgün Kalfaoğlu, Duygu ile liseden ve ODTÜ’den okul arkadaşıydı.

Pembe Marmara’nın oğlu Ulus hakkında çok şey yazıldı, sağlığında kıymeti pek bilinmedi ama vefâtından sonra efsâne oldu.

Ulus Baker, Saint Benoît’dan sonra 1980 yılında Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği’ne ve 1981 yılında İTÜ Jeoloji Bölümü’ne girer; ama ikisine de devâm etmemiştir. 1982 yılında askerlik yapmak üzere Kıbrıs’a döner. Orada 11 ay askerlik yapar. 1983 yılında ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nü kazanınca Ankara’ya gider. 1984 yılında annesini kaybeder. 1989 yılında bölüm birincisi olarak ve Yüksek Şeref Listesi’ne geçmeye hak kazanarak ODTÜ’den mezûn olur. Bir süre yayınevi editörlüğü yapar. Araştırma görevlisi olarak 1992 ile 1999 arasında ODTÜ Sosyoloji Bölümü’nde çalışır. 2001 yılından 2007 yılına kadar dışarıdan ODTÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde ve ODTÜ Görsel İşitsel Sistemler Araştırma ve Üretim Merkezi’nde dersler verir. 2002 yılında doktora tezinin kabûlünden sonra, başka üniversitelerde de dersler vermeye başlar. 2005 yılında ODTÜ’de verdiği “Modern Görsel Sanatlar ve Görsel Düşünme” dersi dışında, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde “Yeninin Ekonomi Politiği” ve “68 Sonrası Siyasal Düşünceler Tarihi” başlıklı dersleriyle dikkat çeker. 2007 yılının Mayıs ayı sonuna kadar, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde “Modern Görsel Sanatlar ve Görsel Düşünme” dersini okutur.

1986 yılından vefâtına kadar Kıbrıs’a gelmez. Vefâtından çok kısa bir süre önce, kuzeni Harper Orhon’a “Bu yaz Kıbrıs’a geleceğim!”dediği söylenir. Haklıymış. O yaz cenâzesi Kıbrıs’a gelir. 2002 yılında Nilgün Orhon’a “Ben Kıbrıs’a küsüm!” demiştir ama Birikim ve Hayvan dergilerinde, Türkiyeli aydınlarının Kıbrıs konusundaki düşüncelerini oldukça etkileyen önemli makaleleri çıkar. Kıbrıs onun için aynı sepete konan yengeçlerin birbirini yediği ve çocukluğunun örselendiği bir yerdir. Can Sarvan, “Bir Kıbrıslı Geçti Bu Dünyadan” başlıklı makalesinde, şöyle yazar:

” … Harper Orhon, Ulus’un 14 yaşındayken İkinci Harekât’ta odasına düşen havan mermisini de o odayı da gayet iyi anımsıyor. O oda, eniştesi Sedat Baker’in kağıttan huniler yapıp hasırla örtülü tavana uçurttuğu ve hasırlar arasındaki boşluklara takılan kâğıt hunilerin yüksek tavandan bir türlü indirilemediği, Pembe Marmara’nın Sedat Baker’in öldürülmesinin ardından hunilere bakıp bakıp gözyaşı döktüğü odaydı. Savaşın yatağının hemen yanını biçtiği kadar, Ulus Baker’in çocukluğunu da örselediği oda. Annesi Pembe Marmara’nın 1975 yılında yakalandığı kanser hastalığına, 1978 yılında kocasının bir yasak aşk nedeniyle öldürülmesine rağmen, 1983 ile 1984 yılları arasında, hayatının son günlerinde, oraya yeniden döndüğü oda. Abdi Çavuş Sokağı 72’deki evin hüzünlü odası, bir ailenin katran gibi acı hikâyesinin sessiz tanığı. Tavanına kâğıt hunilerin, zeminine havan mermisinin çakıldığı oda, artık yıkılmış olsa da, ev hâlâ duruyor. Savaşta ailenin tüm çocuklarının güvenli bulunarak yatırıldığı, Duygu halalarının asayiş sorumlusu olarak çocukların başında bekletildiği bir oda orası. Havan mermisi Nilgün ve Haper Orhon’un babaannelerinin yüzünü yakarak hızla geçmiş ve Ulus’la berâber yatırıldıkları yer yatağının biraz ilerisine düşmüş. Anıları, yoğun bir kederin zorlayıcı sınırlarına dayanarak teker teker canlanınca, sevgili Nilgün Orhon, Sedat Baker’in öldürülmeden önce kendisi ve kardeşi için bir karavan, Ulus için de bir sürat teknesi aldığını hatırlıyor. Baba Baker, üç çocuğa tayfa üniforması diktirmek için kumaş da satın almış. Biz tayfa olamadan, öldürüldü Sedat Baker; Ulus, babasının ardından çok üzüldü ama ağlamadı diyor Harper Orhon. Ancak yıllar sonra denize hiç indirilememiş tekneyi sattıkları gün, işte sadece o gün ağlamış Ulus,” ( 30 Temmuz 2018 ).

Sanırım 1985 yılıydı, Ulus Baker henüz Ulus Baker değilken, şimdi anımsayamıyorum ama ya Ankara’da ya da İstanbul’da, onunla birkaç defa aynı ortamlarda bulunmuştuk. Daha sonra hiç karşılaşmadık. Ondan anımsayabildiklerim sadece kesîf bir votka kokusu, ucu ucuna yaktığı “Samsun 216” sigarası, üzerinden sürekli düşen bol ve bedenine büyük bir pantolon olmuştur. Kıbrıs’a geldiğinde sürekli pasaportunu veya nüfus cüzdanını kaybettiğini, sızıp kaldığından doktora sınavını kaçırdığını, aylarca kıyafetini değiştirmediğini, günlerce banyo yapmadığını, sağlığına hiç dikkat etmediğini, gece gündüz içtiğini, kahvaltısını birayla yaptığını, 7 dili kusursuz konuştuğunu, Spinoza’ya hayranlığından 2 kedisinin ismini de Spinoza koyduğunu ve pantolonunu iple bağladığını hep sağdan soldan duydum. Bunlar ne kadar doğrudur, bilmiyorum. Bütün bildiğim, 2 Temmuz 2007 günü Çapa Tıp Fakültesi Hastahânesi’ne kaldırıldığı ve orada 12 Temmuz 2007 günü vefât ettiğidir. Cumhuriyet gazetesinin 14 Temmuz 2007 günlü nüshasının 6’ncı sayfasındaki haberde böbrek ve kalp yetmezliğinden, Can Sarvan’nın makalesindeyse karaciğer yetmezliğinden vefât ettiği belirtilmiştir.

Ulus Baker Lefkoşa Mezarlığı’nda 1’inci Blok 1’nci Sıra ve 7’nci Mezar’da medfûndur.

 

Selma ve Pembe Marmara’nın Şiirleri

Şâire ve ressam Selma Yusuf Saygın, Pembe Marmara’nın kız kardeşidir. Lefkoşa’nın Taşkınköy bölgesindeki bir sokağa onun ismi verilmiştir. Lütfü Günay ve Orhan Çetinkaya ile çalıştı. Resimlerini ve şiirlerini bir kitapta topladı ( Özyurt Matbaacılık, 1995 ); ablasının gazete ve dergi sayfalarında kalan 108 şiirini de derleyerek kitaplaştırdı ( Büyük Meclis Gazetesi, 1986 ).

Pembe Marmara’nın en fazla Yahya Kemal’in, Ahmet Haşim’in ve Orhan Veli’nin şiirlerini sevdiğini biliyoruz; kitaptaki şiirlerine bakıldığında, büyük bir kısmında daha ziyâde Orhan Veli şiirinin etkisi hemen hissedilecektir.

Pembe Marmara 1975 yılında meme kanserine yakalanır ve Kıbrıs’a dönerek Lefkoşa’ya yerleşir. Uzun yıllar süren tedâviye rağmen 31 Ocak 1984 günü vefât eder. Lefkoşa Mezarlığı’nda 1’inci Blok 22’inci Sıra ve 6’ncı Mezar’da medfûndur.

Bir şiirinde Pembe Marmara’yı “Yeşil Ada’nın Pembe Kızı” olarak tanımlayan Ümit Yaşar Oğuzcan ile ilgili şöyle bir anekdot anlatılır:

Pembe Marmara’nın vefâtından kısa bir süre sonra Bayrak Radyosu’na dâvet edilen Ümit Yaşar Oğuzcan’a sunucu program arasında, “Sanırım rahmetli Pembe Marmara ile bir ilişki yaşamıştınız?” diye sorunca, Ümit Yaşar’ın yüzü kireç gibi olur, dudakları titremeye başlar. Güçlükle işitilen bir sesle, “Ne diyorsunuz, Pembe öldü mü?” der. Pembe’nin vefâtını duymamıştır. Bedeni Bayrak Radyosu’nda, aklı anılarda kalır.

Pembe Marmara’nın şiirleri Kıbrıs gazeteleriyle dergilerinde ve Sedat Simavi’nin 1933 ile 1951 arasında 821 sayı ( 32 Cilt ) çıkan Yedigün dergisinde kalır. Türkiye’de Yedigün dergisinde yayımlanan şiirleriyle şiirleriyle tanınır. Derginin edebiyat sayfalarını hazırlayan Nihad Sami Banarlı’nın çok tuttuğu şûaradan biridir. Yedigün‘ün kapanmasından sonra imzası görünmez ve ismi pek işitilmez olur. Bunun suskunluktan mı yoksa küskünlükten mi olduğunu kimse bilmez. Vefâtından sonra kız kardeşi Selma onun 108 şiirini derleyerek kitaplaştırınca, ismi yeniden gündeme gelecektir. Kitabın 24’üncü sayfasının 9’uncu satırında “benim” kelimesi “meni”, 27’nci sayfasının 1’inci satırında “abuk” kelimesi “abur”, 27’nci sayfasının 21’inci satırında “hale” kelimesi “hala”, 47’nci sayfasının 3’üncü satırında “duruyordun” kelimesi “duruyordu”, 50’nci sayfasının 5’inci satırında “İngilizcesi” kelimesi “İngilizceci”, 63’üncü sayfasının 3’üncü satırında “tattırmış” kelimesi “attırmış” ve 63’üncü sayfasının 8’inci satırında “kıskanmam” kelimesi “kıskınmam” şeklinde hatalı dizilmiş ve de 33’üncü sayfasının 16’ncı satırında “En fenası sevgili küsmüş” dizesi ile 79’uncu sayfasının 10’uncu satırında “Tebessüm saçılır” dizesi silik çıkmış olsa bile, Şiirler kıymetli bir kitaptır. Şiirler Selma Yusuf Saygın tarafından “Merdivenler” ve “Senin İçin” başlıklarını taşıyan 2 Bölüm olarak hazırlanmıştır. İlk bölümde Pembe Marmara’nın “Merdivenler”, “Ölmek İstemiyorum”, “Odam”, “Aşina”, “Derdim”, “Yazık Oldu”, “Anlamadım”, “Şikâyetlerim I”, “Şikâyetlerim II”, “Ne Olur?”, “Zavallı!”, “Nezâket”, “Bizim Kızın Fistanı”, “İkisi de Kötü!”, “Acıyorum”, “Şu Oda”, “Sen ve Ben”, “Ben Deliyim!”, “Yirmi Yıldır!”, “Nasılsınız”, “Artık İnanmam”, “Yalan!”, “Tımarhâne”, “İtiraf!”, “Vefâsız Sevgiliye”, “Söyle”, “İmtihan Masasında”, “Randevu!”, “Bir Kaz Olsam”, “Sevgilim!”, “Mecbûriyet”, “Şu Hülya”, “Ömrümüz”, “Bizim Ev”, “Harp Zengini”, “Allah Kerîm!”, “Toprak”, “Tuz Biber”, “Seni Sevdim Seveli”, “Bir Ses Bilirim”, “İstiyorum”, “Aç Karnına”, “Anacığım”, “Dün Bugün!”, “Ardından”, “Nereye Doğru?”, “Bayram”, “Bu Ne?”, “Merhamet!”, “Son Nefesim”, “Ağra Arkadaşları”, “Ne Dersin”, “Bir Meclis”, “Yavuz’un Dükkânı”, “Naylon Şiir”, “İçimde Dert Kalmasın”, “Dön Geri!”, “Ne Tip?”, “Tiyatrocu’ya”, “Ne Oluyor?” ve “Öğüt” başlıklı şiirleri ile kitabın 64’üncü sayfasındaki başlıksız bir şiiri bulunuyor. Kitabın ikinci bölümündeyse, “Bahar!”, “Sevgili’ye”, “Son Bûsede!”, “Baharda Akşam!”, “Eğer Elimde Olsa”, “Mazimin Canlanışı”, “Rüya!”, “Tesellim!”, “Mektup Beklerim”, “Bir Yağmur Sonrası”, “Mümkün mü?”, “Yeşil”, “Yaşamak Ne Tatlı!” ( Ümit Yaşar Oğuzcan’a ithaf edilmiştir ), “Ne Olur?”, “Vefâsız”, “Yirmi Dört Yaşım”, “Sana Doğru”, “Sen!”, “Ömrüm Boyunca”, “Odam”, “Sensiz!”, “Senden Uzakta”, “Son Nefesimiz”, “Yirmi Beş Senelik Yol”, “Ömrüm”, “Trodoslarda Ölüm ve Hayat”, “Ah’ım!”, “Orman Akşamları”, “Bir Mevsimdi”, “Yolculuk”, “Bir An İçin”, “Mezar Taşımın Yazısı”, “Bizim Günümüz”, “Unutmuş Gibisin Sen Bu Rüyayı”, “Heyecan”, “Dün Bugün”, “Beyaz Kış”, “Anne!”, “Değişen Duygularım”, “Giderim!”, “Bir Sevgili’ye!”, “Ağlama Anne!”, “Artık”, “Çağlayan Dere” ve “Masal Gibi” başlıklı şiirleri ile kitabın 111’inci sayfasındaki başlıksız bir şiiri vardır.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz