Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 28

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 28

168
0
PAYLAŞ

SEFER AYTEKIN

Şiirleri ve Hikâyeleri Dergilerde Kaldı

Bir müddet önce sahhâflardan Sabri Soran’ın Güzellik ( Kutulmuş Matbaası, 1954 ), Bozacının Kızı ( Yeni Doğuş Matbaası, 1960 ), Gün Vurdu ( Kutulmuş Matbaası, 1961 ) ve Sizinle Beraberim ( Kutulmuş Matbaası, 1962 ) isimli kitaplarını almıştım. Güzellik‘i 2 Mart 1955 günü Sırrı Öztürk’e imzâlamış. Kitap, İzmir Atatürk İl Halk Kütüphânesi’nde 2537 sayısıyla demirbaşa kayıtlıyken, sahhâfa verilmiş. Gün Vurdu‘yu ise 2 Şubat 1965 günü imzâlamış. Üstüne “Sefer Aytekin Tarafından Hibe Edilmiştir” kaşesi vurulmuş; Sizinle Beraberim‘i de 2 Şubat 1965 günü imzâlamış ve imzâsının üstünde yine  “Sefer Aytekin Tarafından Hibe Edilmiştir” kaşesi mevcût. Yani, bu kitapları Sefer Aytekin  bir şahsa veya bir yere hibe etmiş, o şahıs veya yer de üç kuruşa sahhâfa satılmış.

Bu kitaplar için mal bulmuş Mağribi gibi mi sevinsem, yoksa Sefer Aytekin’e mi yansam, bilememiştim.

Eskilerden Sabri Soran’ı anımsayanlar çıkıyor. Benim neslimden çok kişi de Sabri Soran ismini Hasan İzzetin Dinamo’nun TKP Aydınlar ve Anılar‘ından ( Yalçın Yayınları,1989 ) veya Rıfat Ilgaz’ın Yokuş Yukarı‘sından ( Çınar Yayınları, 1996 ) ve Fedailer Mangası‘ndan ( Çınar Yayınları, 1993 ) öğrenmiştir. Kadri bilinmemiş bu edîbimiz elbette “Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler” yazı dizimde olacak. Ama, Sefer Aytekin ismini bilen veya yazdıklarını anımsayan kaç kişi var, doğrusu çok merâk ediyorum. Oysa, Sefer Aytekin ve ağabeyi Halil Aytekin 1940 Kuşağı’nın en kıymetli “Toplumcu Gerçekçi” edîblerindendiler. Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi‘ne ( C. I, s. 134, 2001 ) Halil Aytekin alınmasına rağmen, nedense kardeşi Sefer Aytekin alınmamıştır. Ömer Faruk Toprak, arkadaşı Sefer Aytekin’in 1951 sonrasında “Toplumcu Gerçekçi” mahfilden koptuğu için unutulduğunu yazmıştı.

Peki, Sefer Aytekin kimdi?

Vedat Türkali, bu sorunun yanıtını, şöyle vermişti:

” … parti ile ilişkimi kuran Sefer Aytekin isimli bir ilkokul öğretmeni oldu,” ( Hürriyet gazetesi, 26 Eylül 1999 ).

Vedat Türkali’nin parti dediği, gizli Türkiye Komünist Partisi’dir. Ancak, gazetede çıktığı şekliyle ifâde sorunludur. Vedat Türkali, Komünist ( Gendaş Yayınları, 2001 ) isimli anı kitabında belirttiği gibi, Sefer Aytekin’in kendisiyle tanıştırdığı eşhâsın sadece Türkiye Komünist Partisi’nin a’zâsından olabileceklerini düşünmektedir:

” … İlk açıldığım Sefer Aytekin oldu. Birbirine yakın düşüncelerimizle bir gizi bölüşmeye başlamıştık. Bize yakın başka birilerini de tanıyordu. Mahalleden komşusu işçiler vardı. Türkiye Komünist Partisi’nin Samsun il örgütünden olmalıydılar,” (Komünist, s. 24, 2001).

” …  1937’nin Ekim ayının başında, İstanbul Üniversitesi’ne gitmek üzere Samsun’dan ayrılacağım günlerde, Sefer, evinde bir ayrılış yemeğinde topladı bizleri. Gelenler gizlideki Türkiye Komünist Partisi’nin il komitesinden olmalıydılar. Aklımda yanlış kalmadıysa dört kişiydiler. Dramalı tütün işçisiydi hepsi de,” ( Komünist, s. 28, 2001 ).

Kısacası, Vedat Türkali, arkadaşı Sefer Aytekin’in kendisiyle tanıştırdığı eşhâsın Türkiye Komünist Partisi’nin a’zâsından olup olmadıklarını kesin bir biçimde bilmiyor; sadece “olmalıydılar” vurgusunu kullanarak, onların partinin Samsun teşkilâtından olduklarını tahmîn ettiğini ifâde etmektedir.

Aytekin Birâderler

Halil Aytekin 1913 yılında, Sefer Aytekin de 1915 yılında Hacı Bektaş’ın Aşıklar köyünde dünyaya gelmişlerdir. Babaları Salih, anneleriyse Güllü’dür. Halil Aytekin 25 Şubat 1973 günü vefât etti, Ankara Karşıyaka Mezarlığı’nda Ada G22’deki Parsel 51’de medfûndur. 29 Kasım 2000 günü kaybettiğimiz Sefer Aytekin ise 30 Kasım’da İzmir’in Bademler Köyü Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir ( Cumhuriyet gazetesi, s. 10, 2 aralık 2000 ). Sefer Aytekin’in vefâtı üzerine sadece ahbâbından Hasan Hüseyin Yalvaç’ın “Aydınlanma Ağacından Düşen Bir Yaprak” başlıklı yazısı çıkmıştır ( Aydınlık gazetesi, 10 Aralık 2000 ). Bu yazının bir kopyasını 21 Temmuz 2020 günü bana gönderen Hasan Hüseyin Yalvaç’a nezâketi için müteşekkirim.  

Aytekin birâderler bilhâssa 1935 ile 1941 arasında Samsun’un kültür hayatında hayli faâldirler.

Vedat Türkali, Halil Aytekin için şunu yazacaktır:

” … Sefer’in ağabeyi Halil, Bafra’da köy öğretmeniydi. Solculuğu filan yoktu. Onun daha çok, sözgelimi İttihâtçılar gibi tarih konularına ilgi duyduğunu söylüyordu Sefer. Bafra Halkevi’nin çıkardığı Altın Yaprak isimli dergiyle de ilişkisi vardı Halil’in,” ( Komünist, s. 23, 2001 ).

Vedat Türkali, Sefer Aytekin ile tanışmasını ise şöyle anlatır:

” Şiir yazmaya başlamam Lise 2’de oldu sanırım. Gazi Kitaplığı’na uğrayanlardan, Çırakman köyü öğretmeni Sefer Aytekin’le yakın arkadaşlığımızın kurulması da bu yıllarda başladı. Hacı Bektâşlı, ilerici, uyanık, çok okuyan, dergileri izleyen, şiirler ve öyküler yazan bir köy öğretmeniydi Sefer. Yeni evliydi. Kaynanasının Çiftlik tarafındaki evine içgüveysi olmuştu. Dört veya beş yaş büyüktü benden. Alevî – Bektâşi kökenli, köycülüğü ağır basan bir devrimciydi,” ( Komünist, s. 22 ve 23, 2001 ).

Vedat Türkali 1919 doğumlu olduğuna göre, Sefer Aytekin ondan dört yaş kadar büyüktür. Tanıştıklarında, Sefer Aytekin, Çırakman köyünde öğretmendir. Çırakman, bir mübâdil köyüdür. 30 Ocak 1923 günü imzalanan mübâdele sözleşmesinden sonra, Drama, Sarışaban, Muratlı ve Kula mübâdillerinden 112 hâneden 210’u kadın ve 219’u erkek olmak üzere toplamda 429 kişi Rumlar’ın terkettiği bu köye yerleştirilmiştir. Çırakman köyü, edebiyat tarihimiz açısından mühimdir, çünkü Erdoğan Alkan’ın ve Yılmaz Elmas’ın doğum yerleridir. Yılmaz Elmas Sarışaban’dan Çırakman’a iskân edilen mübâdil bir ailenin oğluyken, Erdoğan Alkan da, 1935 yılında annesi Sıdıka Hanım Çırakman’da köy öğretmeniyken dünyaya gelmiştir.

Sanırım 1998 yılıydı, Kumkapı’daki Armada Otel’de Gendaş Yayınları Vedat Türkali’nin ve Orhan Pamuk’un katıldıkları bir gece yapmıştı.  Ben de Adnan Özer’in ve Hasan Öztoprak’ın davetlisiydim. Arka masada gençlerle oturan Vedat Türkali’nin, onlara meâlen, “Sefer Aytekin beni Çırakman’ın arkasındaki tepelere götürüp, silâh talimi yaptırıyordu” dediğini anımsıyorum. Celal Karaca ile 19 Temmuz 2020 günlü görüşmemizde, aynı şeyi ona da söylediğini öğrendim. Ama, bu olay, Komünist isimli eserde biraz farklı şekilde anlatılmıştır:

” … Sefer’in köyü Çırakman’a gittik o yaz ilk kez. Çarşamba treninden, Tekeköy olmalı, orta bir istasyonda inip, epeyi yürüdük tepelere doğru. Dağ yolunda kocaman bir ağaca ateş ettim. Sefer’in köye giderken yanından ayırmadığı beylik tabancasıyla. Konuştuğumuz, tartıştığımız tek konu devrimdi,” ( s. 42, 2001 ).

Son Posta gazetesinin 4 Haziran 1938 günlü nüshasının 5’inci sayfasındaki “Memleket Haberleri” köşesinden ise, Sefer Aytekin’in 1938 yılında Samsun’un Kamalos köyündeki üç dershâneli okulda öğretmenlik yaptığını öğreniyoruz. Sefer Aytekin’in öğrencileriyle çekilmiş bir de fotoğrafı var. Kamalos köyü de eski bir Rum yerleşkesidir, Osmanlı – Rus Harbi esnâsında metrûk hâldeki bu köyde muhâcirîn iskân edilmiştir. 1485 yılının Osmanlı kayıtlarında ismi Gamalos olarak geçiyor, muhtemelen muhâcirînin iskânından sonraysa Kamalos şeklinde değişikliğe uğruyor. Resmî Gazete‘nin 5 Haziran 1953 T.’li ve 8426 S.’lı nüshasının 6408’inci sayfasında yayımlanan tamîm ile de Kamalos ismi Kamalı olarak değiştirilmiştir.      

Sefer Aytekin köy okullarında öğretmenlik yaparken, Samsun Halkevi’nde “Köycülük ve Köy Terbiyesi” konulu konferanslar veriyor ( Samsun gazetesi, s. 2, 29 Birinci Teşrîn 1937 ), Samsun Halkevi’nin dergisi olan 19 Mayıs‘ta da şiirleri, hikâyeleri ve folklor araştırmaları yayımlanıyordu.

Samsun Yılları  

Toplamda 114 sayı olarak çıkan 19 Mayıs dergisinin ilk sayısı 29 Birinci Teşrîn 1935 günü, son sayısıysa 1950 yılının Nisan ayında yayımlanmıştır.

Sefer Aytekin’in 19 Mayıs dergisinde yayımlanan eserleri için de hemşehrîm Celal Karaca’ya müteşekkirim.  

Sefer Aytekin’in 19 Mayıs dergisinde yayımlanan “Bilmeceler” derlemesi folklor tarihimiz açısından çok mühimdir ( C. V, S. 48, s. 18 ve 19, Ağustos 1940 ). Sefer Aytekin, bu bilmeceleri, Samsun’un Çırakman ve Oyumca köylerinden derlemiştir. Yukarıda değindiğim gibi, Çırakman köyü, Drama, Sarışaban, Muratlı ve Kula mübâdillerinin, Oyumca ise Çerkes muhâcirîninin köyüdür. Sefer Aytekin, iki köyden toplamda 61 bilmece derlemiştir. Onun 19 Mayıs dergisinde yayımlanan ve yine Samsun’un köylerinden derlediği “Maniler” de aynı derecede mühimdirler ( C. II, S. 23, s. 29, Birinci Teşrîn 1937 ve C. III, S. 36, Birinci Kânun 1938 ). Bir de “Beğ Böğrek” derlemesi bulunuyor ( C. III, S. 37, s. 29 ve 30, Şubat 1939 ). Günümüzün folklor araştırmacıları mutlaka Sefer Aytekin’in mezkûr derlemelerinden faydalanmalıdırlar.

Sefer Aytekin’in “Bitmese”, “Güneşe Doğru”, “Vedağ”, “Arzular”, “Sabahsız Geceler”, “Ayrılık Bahçeleri” ve “Dönmüyen Gemilerin Türküsü” gibi şiirleri de aynı yıllar içerisinde 19 Mayısdergisinde çıkmıştır.

Sefer Aytekin’in Yeni Edebiyat dergisinde yayımlanan “Buğday” ( S. 3, s. 2 ), “Adam Oldu” ( S. 6, s. 2 ), “Bahtiyarız” ( S. 9, s. 3 ) ve “Kardeşcesine” ( S. 23, s. 4 ) şiirleri Rasih Nuri İleri’nin  Yeni Edebiyat Şiir Antolojisi ( Scala Yayıncılık, 1998 ) isimli eserine almıştır. 5 Ekim 1940 ile 15 Kasım 1941 arasında 26 sayı çıkan Yeni Edebiyat için Rasih Nuri İleri şunu yazıyor:

” … dergiye yazı ve şiir yazanların bir çoğu Türkiye Komünist Partisi’nin üyesi veya hiç olmazsa sempatizanı idiler,” ( Yeni Edebiyat Sosyalist Gerçekçilik, 9, 1998 ).

Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı’nın arşivindeki Sesdergisinin 5’inci sayısında ( s. 4, 16 Birinci Kânun 1938 ), Sefer Aytekin’in  Abidin Dino’nun desenleriyle “İş Arayan Adam” hikâyesini, Yeni Ses dergisinin 5/9 numaralı sayısında “Keloğlan” koşmasını ( s. 6, Mayıs 1941 ) ve  “Zelzele Türküsü” şiirini ( s. 9 ), Yeni Ses dergisinin 12’nci sayısında “1914” şiirini ( s. 3, 1 Eylül 1941 ), ve Yeni Ses dergisinin 16’ncı sayısında “Kahpe Dünya” şiirini ( s. 3, İkinci Teşrîn 1941 ) bulabildim. Ayrıca, Yurt ve Dünya dergisinin 10’uncu sayısında ( Birinci Teşrîn 1941 ) “Profesör Mebuslar” başlıklı yazısıyla ( s. 197 ) Hasan Reşit Tankut’un bir kitabı üzerine değerlendirmesi ( s. 245 – 247 ), 21’inci sayısında ise ( Son Teşrîn 1942 ) “Hasıraltı” isimli hikâyesi vardır ( s. 344 – 353 ).

Vedat Türkali, onun Samsun yıllarında Toprak isimli bir dergi çıkardığını yazar:

” Samsun’da birkaç arkadaşıyla Toprak diye bir dergi çıkarmaya başladı sefer. Liseden sonra hükûmette memûr olarak çalışmaya başlamış, Behiç isminde bir arkadaşımız vardı karikatür çizmeye özenen; dergiyle ilgili, Sefer’den başka tek o kalmış aklımda. En ilkel basım tekniğiyle düzenlenmiş, kaba dizgi yanlışlarıyla doluydu dergi. Abone bulmamı, köy edebiyatı üzerine sorularla dolu, dergice düzenlenmiş bir anket için edebiyatçılar arasında soruşturma yapmamı istiyordu Sefer. Konuştuklarımızdan Mehmed Kaplan’la Lütfi Erişçi’yi anımsıyorum hayal meyal. Merih, Naci Sadullah’a gitti, yanıt alamadıydı sanırım. Babasının Adnan Bey’le tanışıklığına güvenerek Halide Edip’le konuşmayı düşünüyordu, olmadı. Dergi de birkaç sayıdan uzun yaşamadı anımsadığım,” ( Komünist, s.53 ve 54, 2001 ).  

Toprak, 1940 ile 1941 arasında çıkan kısa ömürlü bir dergiydi. Bu dergi hakkında M. Bülent Varlık’ın Kebikeçdergisinde yayımlanan bir araştırması bulunuyor ( Y. 26, S. 41, s. 243 – 256, 2016 ). Kaynaklarda pek zikredilmiyor ama, Sefer Aytekin Ankara yıllarında  Emek isimli bir dergi daha çıkarmıştır. Toplamda 12 sayısı bulunan Emek dergisinin ilk dönemi 1953 yılının Eylül’üne kadar devâm etmiştir. Emek‘in bu birinci döneminde derginin sâhibi Sefer Aytekin’dir, yazı işleri müdürüyse Yaşar Köksal’dır. Dergi uzunca bir aradan sonra 30 Nisan 1962 tarihinde yeniden çıkmaya başlamıştır. Bu ikinci dönemde Sefer Aytekin derginin hem sâhibi hem de yazı işleri müdürüdür. Emek‘in son sayısı 6 Ocak 1964 tarihlidir. Bazı kaynaklarda, hatâen, Temmuz 1948 ile Ocak 1951 arasında 26 sayı yayımlanan Yağmur ve Toprak isimli dergiyi de Sefer Aytekin’in çıkardığı belirtiliyor. Oysa, Yağmur ve Toprak‘ı ağabeyi Halil Aytekin çıkarmıştır. Mezkûr derginin Ankara’da bir idârehânesi yoktur, Elvan köyünde hazırlanıyordu. Sakarya Basımevi’nde basılan derginin muhâbere adresiyse künyede “P. K. 55 Ankara” olarak belirtilmiştir.  

Ankara Yılları

Üniversite tahsîli için 3 Ekim 1937 günü Samsun’dan gemiyle İstanbul’a hareket eden Vedat Türkali, öğretmen ve yazar Sefer Aytekin ile mektûblaşarak arkadaşlığını devâm ettirir:

” İlk yaz dinlencesini iple çektim Samsun’a gitmek için. Sefer’le mektuplaşıyorduk ama, konuşup öğrenmek istediğim şeyler mektupta yazılamazdı. Parti ile bağımız ne olmuştu; niye kimse aramamıştı beni? Samsun’da öyle bir konuşma geçmişti aramızda çünkü. Yazın karşılaşmamızda Sefer bana yeni dönemde kesinlikle gizlilik yapılmadığından, yasal kurumlarda açık çalışma yolları arandığından söz etmeye başlamıştı. Lenin’in bir iki kitabından kaptıklarımla o günkü delikanlı keskinliğim içinde aklım hiç yatmamıştı bu sözlere doğrusu! Sefer’in, daha önce aramızda tartışma konusu paptığımız, yobazlığı ezen Kemalizm yakınlığından mı kaynaklanıyordu yoksa bu? Bendeki kuşkuyu duyumsamış olmalı ki, bir Türkiye Komünist Partili’yi getirdi Sefer; İskender ya da Mustafa, Türkiye Komünist Partisi’nin yeni tuttuğu yolu uzun uzun anlattı bize,” ( Komünist, s. 41 ve 42, 2001 ).

Sefer Aytekin dışarıdan liseyi bitirip Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin Rus Filolojisi bölümüne girince, Ankara yılları başlar. Samanpazarı’nda oturur, 1 Ekim 1941 ile 16 Aralık 1946 arasında  Ahmet Kutsi Tecer’in yönetiminde yeniden yayımlananan Ülkü dergisinde çalışır. Enver Gökçe ile Ülküdergisindeyken tanışır. 1945 yılında çıkan Ant dergisinde de birlikte çalışacaklardır.  

Sefer Aytekin bir Bektâşi olmasına rağmen, Ankara’nın edebiyat mahâfilinden meyhânelerde pek görülmez. Dönemin nâmlı solcu arkadaşlarıyla daha ziyâde 15’inci Yıl Kırâathânesi’ne takılırlar. Kemal ve Şevket Zor birâderler tarafından işletilen 15’inci Yıl Kırâathânesi, ismi Hergele Meydânı iken 1922 sonrasında İtfaiye Meydânı olarak değiştirilen mahallde, Azat Sokak’taki 10 kapı numaralı binâdaydı.

Mehmed Kemal şunu yazar:

” Hergele Meydânı’nda 15’inci Yıl Kırâathânesi’nde kışları barınır, ders çalışır, yazar, okur, tavla oynardık. Nedense bu yerler iktidar polisinin sürekli gözetimi altındaydı. İktidarın solcu diye tanımladığı bu gençleri polis izlerdi,” ( Türkiye’nin Kalbi Ankara, s. 258, 1983 ).

Mehmed Kemal, 19 Nisan 1993 günlü Cumhuriyet gazetesindeki “Politika ve Ötesi” isimli köşesinde,  15’inci Yıl Kırâathânesi ile ilgili bir anısını da anlatır. Kırâathânede otururlarken sigaraları biter. Ceplerinde ne var ne yok masaya dökerler ama yine de beş kuruş eksiktir. O esnâda kırâathâneye giren bir dilenciyi görürler. Dilencinin elinde küçük bir kâse, kâsenin içinde de bozukluklar vardır. Aralarından biri dilenciye seslenir. “Baba, sigara paramız eksik, senin kâseden bir beş kuruş alalım, sonra veririz.” Dilenci de, “Al evlâdım, siz yabancı değilsiniz,” der. Kırâathânedeki polisler ise, o günkü raporlarına, “Bizim solcu öğrenciler bugün de dilendiler!” kaydını düşeceklerdir.

Ancak “1951 Tevkifatı” olarak bilinen vak’a sonrasında 15’inci Yıl Kırâathânesi’nin müdâvimîni dağılacak, aralarından bir kısmı hapse gireceklerdir.

Partiyi Arayışlar

Vedat Türkali’nin Samsun döneminde ve İstanbul’daki ilk yıllarında, Türkiye Komünist Partisi ismen vardır, ama cismen ortalarda yoktur.

” Fakültede üçüncü bir komünisti epey arandık Merih’le. Yoktu, ya da biz bulamıyorduk. Felsefe’ye Samsunlu Tahsin Berkem, onun aracılığıyla tanıştığımız Mustafa Göksu ve bizim askerî öğretmen bölümüne Türkoloji’deki Yusuf Atılgan gelinceye kadar, hemen hemen iki yıl sürdü beklentimiz,” ( Komünist, s. 32 ve 33, 2001 ).

Sefer Aytekin henüz Samsun’dayken iki defa İstanbul’a gelir.

” Elinde bir adresle İstanbul’a geldi Sefer. Kasımpaşa civârında Yenişehir’deki bir evi aradık durduk. Olmadık kişiler çıktı o adreste; aradığımız kimseler yoktu,” ( Komünist, s. 56, 2001 ).

” İkinci gelişinde Mustafa’yı buldu Sefer. O günlerde İstanbul’a yerleşmiş olan ablamların Fatih’teki evine gittik; uzun uzun konuştuk. Desantralizasyon kararı çerçevesinde Samsun’da söylediklerinin dışında yeni hiçbir şey demiyordu. Ya parti diye bir şey yoktu bu ülkede, ya da bizden uzak duruyorlardı niyeyse!” ( Komünist, s. 56, 2001 ).

Sefer Aytekin, Ankara’ya yerleştikten sonra da, İstanbul’a gelecektir.

” Artık Ankara’ya yerleşmiş Sefer geldi bir gün. Abidin Dino’yla görüşmek istiyordu. Bizim de çok sevdiğimiz biriydi Dino. Ayrıntıyı anımsamıyorum, buluşma nasıl sağlandıysa, Dino’nun Kuledibi’ne yakın Kamondo Hanı’nın yedi kat merdivenle çıkılan çatı katına gittik Sefer’le. Resim, edebiyat ve sanat konuları dışında, gazete haberleri çerçevesinde savaştan söz edildi,” ( Komünist, s. 57, 2001 ).

Vedat Türkali, üniversiteyi bitirince, yedek subaylık sorununu çözmek için Ankara’ya Sefer Aytekin’e gider:

” Fakülte bitmişti. O günkü yasaya göre benim askerî öğretmen olarak atanabilmem için önce Yedek Subay Okulu’nda altı aylık eğitimden geçmem gerekirdi. Askerî öğretmenler, subay değil, askerî memûr sayılıyorlardı o günler çünkü. Ankara’ya gidecektim; Sefer Aytekin’le ve Asaf Ertekin’le konuşup, yeni çalışmaya onların katılmasını sağlamak olanağı da çıkmıştı. Umduğum gibi de oldu. Sefer’in Samanpazarı’ndaki evinde, Asaf’la birlikte haftalık toplantılara başladık. Bir süre sonra, Emin Türk Eliçin’in kardeşi, köy öğretmeni Bekir Eliçin’i de önerdi Sefer. Ancak ona İstanbul bağlantısından söz edilmeyecek, köylü sorunlarına ağırlık verilecekti. O da katılmaya başladı ya, onunla konuşmalarımız ister istemez kısıtlı oluyordu.

Asıl önemlisi, Ankara’da,  Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde kimi öğretmenlerin yarattığı ilerici ortamdı. Asaf ve arkadaşlarının da içinde bulunduğu açık açık sol öğrenci çevresine bakınca, İstanbul Edebiyat Fakültesi’ndeki bağnaz öğrenci sürüsünü karabasan gibi anımsamaya başlamıştım. Hasan Âli Yücel, Milli Eğitim Bakanı’ydı. Öğretim görevlileri Niyazi Berkes, Mediha Berkes, Pertev Boratav, fakülte dışından Adnan Cemgil gibi sol aydınlar, yayınladıkları ileri Kemalist çizgide örtülü Marksist Yurt ve Dünya dergisi çevresinde toplanmışlardı. Muzaffer Başoğlu ve Behice Boran da onlarla birlikteyken anlaşmazlığa düşerek ayrılıp, başka bir dergi çıkarmanın peşindeydiler. Muzaffer Şerif’le Behice Boran daha Marksist militan tavır içindeydiler; Sefer Aytekin’le de yakın ilişki kurmuşlardı. Bir pazar sabahı buluştuk Sefer’in evinde; uyum içinde süren bir konuşma yaptık gün boyunca,” ( Komünist, s. 72 ve 73, 2001 ).

Vedat Türkali, küsleri barıştırma işi için Sefer Aytekin’in evinde toplandıklarını yazmasına rağmen, Mihri Belli bu olayı çok farklı anlatacaktır:

” …  toplantı önerdim. Toplantı yeri Muzaffer Şerif’in Kızılay civârındaki evi olacaktı. Adnan Cemgil’e bunu ilk söylediğimde karşılığı, ‘Ben o namussuzun evine gitmem’ oldu. Ama sonunda razı oldu. Toplantıya ev sâhibi, Behice Boran, Niyazi Berkes ve Adnan Cemgil katıldı. Pertev Boratav’ın katılıp katılmadığını hatırlamıyorum. İlk sözü ben aldım ve bu küskünlük durumunun sürmesinin çok olumsuz etkileri olduğunu söyledim ve küslerin barışmasını önerdim,” ( İnsanlar Tanıdım, C. I, s. 187, 1989 ).

Niyazi Berkes, anılarında, Yurt ve Dünya dergisinden bahsederken bu hâdiseye değinmediği gibi, Mihri Belli’nin ve Vedat Türkali’nin isimlerini dahi hiç anmayacaktır ( Unutulan Yıllar, s. 270 ve 271, 1997 ).

Vedat Türkali’den Bir Sefer Aytekin Anısı

Vedat Türkali, sürgündeki Boz Mehmet’in İstanbul’a çağrılması için, kendisinin görevlendirildiğini ve 1944 yılında Sefer Aytekin ile birlikte Mucur’a gittiklerini yazar:

” Mihri Belli, Mucur’da sürgündeki Boz Mehmet’in İstanbul’a gelmesinin yararlı olacağını söylüyordu. Nasıl sağlayabilirdik bunu? Tanıştığımıza göre benim gitmemdi en doğrusu. Olur, dedim. İşi üstlenirken, Hacı Bektâşlı Sefer Aytekin’e güvenmiştim açıkçası. Güvenimin yersiz olmadığını da Ankara’ya gider gitmez gördüm. Ankara’ya vardığımın akşamı trenle yola çıktık Sefer’le. Yerköy’de inip, Toprak Mahsûlleri Ofisi’nin bir kamyonu üstünde, köylülerle Kırşehir’e, oradan da bir yaylı ile Mucur’a vardık. Tek araç bu, 1944 yazı savaş yıllarında. Mucur’da, Sefer’in tanıdığı köy öğretmeni arkadaşları çıktı. Ben, Bektâşilik ve Hacı Bektâşi Veli üzerinde çalışma yapıyordum, onun için gidiyorduk Hacı Bektâş’a. O gece orada kalacağız, otel filan yok. Mucur da köy gibi bir yer. Bizi boş olan ilkokulun bir odasına yatak, karyola koyarak konuk ettiler. Boz Mehmet’e verilmek için Mihri’nin getirdiği, sarıp sarmalanmış, ceviz büyüklüğünde sarı top kâğıdı gözüm gibi saklıyorum. Ele geçmesi kadar, ünlü dalgınlığımla düşürüp yitirmem korkusu da var içimde. Gece yatacağımız sıra, bir baskınla arama yapılması olasılığına karşı, Sefer’in öğretmenlere pek güveni yoktu çünkü, üstümüzde çıkmaması için kâğıt topunu odanın bir köşesindeki tahta aralığa sıkıştırmanın doğru olacağını düşündük. Öyle de yapıp yattık. Işığı karartır karartmaz, tahta duvarların içinde patır patır dolaşan koca farelerin ayak sesleriyle dikildik yatakta. Aynı ânda aynı şey geçmişti ikimizin de kafasından. Ya fareler kâğıdı yerse! O geceki durumumuzu anımsadıkça, şu satırları yazarken bile gülüyorum. Ama şakası yoktu; olur mu olurdu. Partiye bunun hesâbını nasıl verirdim sonra ben? Kâğıdı çıkardık duvardan, yastığın altına aldım. Ertesi sabah, pazar kurulmuş olan meydânda Boz Mehmet’le karşılaştık. Şaşıp kaldım; hiç de tanıdık gibi bakmıyordu! Niye, nasıl baksındı ki, epeyi yıl önce, salt geceleyin, yarı karanlık sokaklarda, asıl önemlisi de asker giysileri içinde görmüştü beni; şimdi sivildim, nereden anımsayacaktı? Sokulacağım sıra basıp gitti. Sefer’le gözümüz Mehmet’teydi. Çoğu kişinin gözü de, biz yeni gelenlerde. Mehmet’in yürüyüp gittiği Mucur’un tek kahvehânesine biz de gidip Sefer’le tavla oynamaya başladık. Biçimine getirip anlaştırmaya çalışacağız. Mehmetçiğim daracık kahvede, arkalarına oturup dört kol iskambil oynayanlara dalmış, bize baktığı yok. Bir iki söz çıtlattım kapalı; İstanbul’dan Karagümrük’teki Osman’ın selâmını söylüyorum Sefer’e, Mehmet’e duyurmaya çalışıyorum aklımca, hiç oralı değil. O kalkınca biz de kalktık bir ara. Kâğıdı Sefer aldı benden. Pazar alanında, bir satıcının çevresine toplanmışların arasına girip seyre dalan Mehmet’in yanına gitti; konuşuyorlar! Ben halkanın öte başındayım; gözüm çevredekilerde. Bir jandarma eri Mehmet’le Sefer’e dikmiş gözünü, bakıyor. Kötü oldu diyordum ki, Mehmet ayrılıp gitti, jandarma da döndürdü başını. Sefer kâğıdı gizlice vermiş bu ara, bir de buluşma ayarlamıştı. Mehmet bizi izleyecek, ayrı yollardan kasaba dışına gidip, kırda uygun bir yerde buluşacaktık. Tasarlandığı biçimde de uygulandı buluşma. Peşimiz sıra kırlık yere geldi Mehmet. Sefer gözcü kaldı. Biz Mehmet’le çukur bir yere inip konuştuk yirmi dakika kadar. Durumu anlattım. Çok sevinmişti göreve çağrıldığına. Üzgündü aslında; unutulmuş gibi duyumsamaya başlamış kendini, diyordu. Gene ayrı yollardan döndük Mucur’a. Ayrıntılarıyla anlattığım gibi, bu işi kotarmış olan Sefer Aytekin’di. O olmasa ne yapardım, bilmem. Kâğıdı isteyip benden alması da, asıl Parti sorumlusu olan birini korumak içindi,” ( Komünist, s. 86 – 89, 2001 ).

Peki, Boz Mehmet ne yapmıştı?

Emin Karaca’nın Eski Tüfeklerin Sonbaharı isimli kitabı için, Boz Mehmet, yazara bunun yanıtını şöyle verecektir:

” … 1944 yılında Mucur’dan kaçtım,” ( s. 165, 1999 ).

Vedat Türkali de bunu teyid eder:

” … Döndüğümde Boz Mehmet çoktan gelmişti İstanbul’a. Aklıma da gelmedi değil ya; ayıp olur diye uyarmamıştım birkaç gün geçmeden ayrılmaması için. Bir gün bile bekleyememiş uyanık yoldaşımız, bizim ayrıldığımız günün akşamı da o pır demiş!” (Komünist, s. 90, 2001).

Ancak, 1942 yılında, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emriyle Mucur’a gönderilen Boz Mehmet, 1944 yılında Vedat Türkali’nin Mucur’a gelip, partinin kendisini çağırdığını beyân ettiğinden hiç bahsetmiyor.

Vedat Türkali, Boz Mehmet’in İstanbul’a çağrılması için kendisini Mihri Belli’nin görevlendirdiğini yazıyor ama, ne bu olay ve ne de Vedat Türkali ismi Mihri Belli’nin birinci cildi 1989 yılında, ikinci cildiyse 1990 yılında Milliyet Yayınları’ndan çıkan  İnsanlar Tanıdım isimli anı kitabında bulunmuyor.

1951 Tevkifatı Sonrasında

1951 Tevkifatı ile solcu edîblerden müteşekkil 15’inci Yıl Kırâathânesi mahfilinin dağıldığı muhakkaktır. Necati Tonga Bir Edebî Muhit Olarak Ankara isimli eserinde, 15’inci Yıl Kırâathânesi’nin müdâvimîninin esâmîsini verir ( Çolpan Kitap, s. 279, 2019 ). 15’inci Yıl Kırâathânesi’nden Necati Tonga’nın 6 ayrı kaynağa nazaran zikrettiği 21 kişiden sadece 5’i,  Ankara Garnizon Kumandanlığı 2 No’lu Askerî Mahkemesi’nin 1953 / 17 E. ve 1954 / 33 K. sayılı dosyasından yargılanmışlardır. Bunlardan Enver Gökçe neticeten 7 yıl ağır hapis ve 2 yıl 4 ay müddetle Sungurlu’da emniyyet-i umûmiyye nezâretinde bulundurulmaya, Şevki Akşit neticeten 7 yıl ağır hapis ve 2 yıl 4 ay müddetle Gümüşhâne’de emniyyet-i umûmiyye nezâretinde bulundurulmaya, Hilmi Artan neticeten 3 yıl ağır hapis ve 1 yıl müddetle Biga’da emniyyet-i umûmiyye nezâretinde bulundurulmaya ve Özer Sağanak neticeten 5 ay hapis ve 1 ay 20 gün müddetle emniyyet-i umûmiyye nezâretinde bulundurulmaya mahkûm olurlarken, Arif Damar berâet eder. Bazı kaynaklarda yazıldığının aksine, Sefer Aytekin, Ankara Garnizon Kumandanlığı 2 No’lu Askerî Mahkemesi’nin 1953 / 17 E. ve 1954 / 33 K. sayılı dosyasında yoktur. İsmi dahi geçmez. Onun ismi 1944 Türkiye Komünist Partisi Davâsı’nda, yani Ankara Garnizon Komutanlığı 1 No’lu Askerî Mahkemesi’nin 1945 / 2 E. ve 1945 / 7 K. sayılı dosyasında vardır. Ama, 1951 yılından sonra, arkadaşları tutuklanan Sefer Aytekin için yeni bir birikim dönemi başlamıştır. Bektâşi ve Alevî eserlerini derleyerek yayımlar. Buyruk ( Emek Basım Yayımevi, 1958 ) ve Velâyetnâme-i Hacı Bektâş Velî ( Emek Basım Yayımevi, 1955 ) sahasının temel kaynaklarıdırlar. Sefer Aytekin’in derlediği Hüsnüye ( Emek Basım Yayımevi, 1957 ) ise Alevîliğin en eski resâilindendir. Bu eser için Diyânet İşleri Reisliği’nin Anamur Müftülüğü’ne gönderdiği yazıda, Hüsnüye‘nin Alevîleri saptırmak gayesiyle çıkarıldığı ve ilmî kıymetinin bulunmadığı belirtilecektir ( BCA, D. 32, FK 51.0.0.0 ve YN. 4.32.38 ).

Hasan Hüseyin Yalvaç, onun son yıllarında “Evrim ve Hilkat” üzerine çalıştığını, iki binden fazla da rubâî yazdığını belirtir ( Aydınlık gazetesi, 10 Aralık 2000 ).  Metin Celal, “Artık yayıncılık sinema, televizyon dizileri ve müzikle birlikte kültür endüstrisinin bir parçası. Bu üç ana sektörün görevi okura ve sanatsevere kolay tüketilebilen ürünler sunmak. Sürekli tükettirerek yeni ürünler aldırmak. Nitelik değil nicelik önemli. Eserinizin kalitesi değil kaç adet sattığı önemli. Yayıncılık sektörü de bu yapıya uygun olarak üretim yapıyor,” dediği için ( Kalabalık Cadde, 16 Temmuz 2020 ), Sefer Aytekin’in dergilerde kalan şiirlerinin, hikâyelerinin ve hiç yayımlanmamış rubâiyyâtının kısa sürede kitaplaşacağından şüpheliyim.

Emin Karaca’nın Vedat Türkali Ansiklopedisi isimli eserinde Sefer Aytekin’in vefâtı için 1973 yılı belirtilmiştir; 1973 yılında vefât eden ağabeyi Halil Aytekin’dir, kitabın yeni baskısında bu hatanın düzeltileceğini umuyorum ( İnkılâp Kitabevi, s. 201, 2006 ).

 

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz