Ana sayfa KÜLTÜR 7. Kıtayı yeniden keşfetmek İstanbul Bienali İzlenimleri

7. Kıtayı yeniden keşfetmek İstanbul Bienali İzlenimleri

117
0
PAYLAŞ

Bienal ana başlığını, Antroposen çağının küresel ısınmayla birlikte en gözle görünür sonuçlarından biri olan, Pasifik Okyanusu’nun ortasındaki devasa atık yığınından alıyor. Popüler bilimdeki adıyla “Yedinci Kıta”, 3,4 milyon kilometrekare genişliğinde, 7 milyon ton ağırlığındaki bir plastik yığınından meydana geliyor. İnsan atıklarının okyanusun ortasında dünyaya yeni bir kıta kazandırdığı bu olay, 16. İstanbul Bienali için ekolojik sorunlar karşısında sanatın güncel durumunu pek çok sanatçı, düşünür, antropolog ve çevreci ile birlikte araştırmak için bir çıkış noktası oluşturuyor.

Bienallerin konuları, başlıkları hep tartışılır. Bu konuyu şimdi ele almak gerekli miydi, diye gerekliliği kuşkulu sorular sorulur. Ekolojik dengenin insan eliyle bozulması Güncel sanatın da,Bienal’in de ilgi alanına yeni girmiyor. Önceki yıllarda Bienallerde bu konuları işleyen birçok işe rastladık. O anlamda 16. İstanbul Bienali için seçilen konu oldukça riskli. Eski konuya yeni işler görmeyi bekliyoruz.

16. İstanbul Bienali başlamadan mekan konusunda önemli bir talihsizlik yaşadı. Bienal’in ana mekanı “Tersane İstanbul” adıyla üzerine oteller, plazalar yapılıp pazarlanacak olan tarihiHaliç Tersanesi olacaktı. Ama sonra “inşaat yapım sürecinin ve eski binalardaki asbestli malzemelerin temizlik çalışmalarının henüz tamamlanamadığı tespit edildi. İKSV, bu nedenle çevre ve insan sağlığı üzerinde oluşabilecek riskleri ve zaman baskısını göz önünde bulundurarak, Tersane İstanbul’un bienal mekânları arasında yer almamasına karar verdi. Bienal asbestle kirletilmiş, kanserojen alandan ayrılıp daha güvenli ve steril bir ortama, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’ne taşındı. İyi de oldu.

Uzun yıllardır inşaatı süren İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin yeni binası bir zamanlar Bienale de mekan olmuş, bir çok serginin yapıldığı 5 nolu Antrepo’nun yerine yapılmış. Ama bir restorasyon çalışması değil, antrepo binasının yerine devasa bir yapı kondurulmuş. Mimar Emre Arolat’ın eseri olan bina dışarıdan bakıldığında antrepoyu ve eski Denizyolları binasını anımsatsa da içine girdiğinizde çağdaş bir müze havasını soluyorsunuz.  Ana salonların dışında bolca küçük, tek sergilik alanlar var ve Bienal için bu salonlar da kullanılmış.

Ama kullanım biraz sorunlu görünüyor. Belki de Haliç Tersanesi için tasarlanan işlerin müze salonlarına yerleştirilmesi nedeniyle çoğu işte yerine yerleşememişlik hali var. Sanatçılar mekanı nasıl iyi bir şekilde kullanırım diye düşünmemiş, mekanları yeterince değerlendirmemiş gibi.

Müzenin civarında yer alan Galataport inşaatı da Bienale katılan sanatçılarca değerlendirilmemiş. Çünkü orada da çevreye radikal bir müdahale var ve İstanbul’un en eski yerlerinden birinin görünümü değiştiriliyor. Bu değişimin Bienal’in bu yılki konusu için çağrışımlar yapması gerekirdi. Dediğim gibi sanatçıların mekan olarak tersaneyi düşünerek işlerini oluşturmaları bunun nedeni olabilir. Oysa müze tam anlamıyla bienallik bir bina ve sanırım bir daha kullanma şansı da olmayacak. İyi bir fırsat kaçırılmış.

Müze salonlarında yer alan işlerin ise bende bir heyecan yaratmadığını söylemeliyim. Sanki çoğunu daha önce görmüş gibi bir his yaşadım işlere bakarken. Bildik bir konu, bildik temalarla tekrarlanmış gibi geldi.

Video ve yerleştirmelerin yanında resim ve çizimlerin çokluğudikkati çekiyordu. Sanırım resim tekrar bienallere, dolayısıyla güncel sanata dönecek. Onun işaretlerini gördüm. Teknolojinin bu kadar geliştiği, yapay zekânın tartışıldığı bir çağda sanatçıların hâlâ videoda kalmasını, yeni gelişmeleri sanatlarına yansıtmamalarını ise anlayamıyorum. Belki de küratörler çağa henüz ayak uyduramadı, çünkü seçimi yapan onlar. Güncel sanat teknolojik olarak 30-40 yıl öncesinde durmuş gibi yani artık “güncel” tanımlamasını hak etmiyor.

Feral Atlas Collective’in video, fotoğraf ve resimlerle hazırladığı sunum Bienal temasının güçlü bir şekilde anlatımıydı. Lunapark hissi yaşatan Simon Fujiwara’nın ‘Dünya Çok Küçük’ü, Mariechen Danz’ın, Radcliffe Bailey’in, Güneş Terkol ve Güçlü Öztekin’in yerleştirmeleri aklımda kalan işlerden.

Bienal’in mekan olarak kullandığı Resim Heykel Müzesi’nin koleksiyonu ile bağlar kurması gerektiği tezine ise katılmıyorum, çünkü müze henüz kapılarını açmadı, sadece güzel bir jestle salonlarını bienalin kullanıma sundu. Yani o salonlarda nelerin sergileneceğini bilmeden, koleksiyonu düşünerek bir ilişki beklemek haksızlık gibi geliyor bana.

Bienal’in ikinci mekanı Pera Müzesi’nde ise müzedeki eserlerle bağ kuran işler de var. Önceki Bienalde de böyle bir yaklaşım vardı. Pera Müzesi oryantalist bir koleksiyona sahip diye oraya yerleştirilen işlerin de aynı bağlamda seçilmesi kolaycılık diye nitelendirilebilir. Piotr Uklanski’nin Doğunun Vaatleriden söz ediyorum.

Benim ilgimi daha çok Norman Daly’nin kurmaca bir eski uygarlık yarattığı olağanüstü ayrıntılı ve tüm salonu kaplayan işi çekti. Charles Avery’nin işi de dikkate değer.

Büyükada’daki işlere ise özel bir gün ayırmak gerek. Sonbahar tam ada zamanıdır.

7.Kıta 16.İstanbul Bienali’ni 10 Kasım’a kadar ücretsiz ziyaret edebilirsiniz. Bienal Pazartesi hariç her gün 10:00 – 18:00 saatleri arasında ziyarete açık. Pera müzesi hafta içi 19:00, Cuma 22:00, Pazar 12:00 – 18:00 saatleri arasında ziyarete açık. Önceden kayıt yaptırmak, sergi alanlarına hızlı girmeyi kolaylaştırıyor.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz