Ana sayfa KÜLTÜR AŞK ve EROTİZM

AŞK ve EROTİZM

343
0
PAYLAŞ

                                                          “..N’ olur ağzından başlayarak soyunmaya
                                                           Bir kez daha sür hayvanlarını üstüme üstüme
                                                           Çık gel bir kez daha yıkıntılardan
                                                           Çık gel bir kez daha beni bozguna uğrat”
                                                                                                  Cemal Süreya(1)                                                                                                          

Erotizmin aşktan farklı olduğu, aşkın erotizmi de kapsayan çok daha geniş ve aşkın bir tinsel durum olduğu söylenebilir. Aşk erotizmi de içerebilir ancak aşkta erotizm boyutu olmayabilir. Tabii ki en iyisi, güzeli erotizmi de içeren aşktır ama birçok durumda hele bizim gibi doğu toplumlarında aşk için erotizmin zorunlu olması düşünülemez. Hatta idealizasyonu (ülküleştirmeyi) çok kullanmaya eğilimli toplumlarda aşk nesnesi dokunulmazdır. Onun çoğu zaman kulu (bu noktada ilahi aşkı da anmalıyım), kölesi olunabilir. Onunla yatakta olmak zuldür. O süperegomuzun göklere çıkardığı “nadide bir çiçektir”. Gerçekten, Freud’un da dediği gibi aşkta idealizasyon çok fazla olursa aşk nesnesine karşı (bu ödipal nesnedir; ebeveyndir) bir ketlenme (inhibisyon) olmakta ve “yatılacak kadın ayrı evlenilecek kadın ayrı” olarak egomuz ve süperegomuz katında kategorize edilmekte, sonuçta aşırı idealize edilene karşı cinsel empotans ortaya çıkmaktadır.

Sözlüklere göre; Eros eski Yunan mitolojisinde aşk tanrısının adı olup bugün insanlardaki üreme içgüdüsünü anlatır. Bu tanım erosu sadece üremeye indirgeyen bir tanım ki günümüzde geçerliği kalmamıştır. Günümüzde cinsel ilişkinin amacının sadece üreme olduğunu söylemek olası değildir. Birçok yolla gebelikten korunulmakta ve cinsel ilişki yaşanmaktadır. Psikanaliz sözlüğüne göre ise; Freud’un erosu kullanımı bilimden çok şairane bir metafordur. Erotik; cinsel, libidinal haz verici. Psikanalize göre bilincin ulaşabildiği bütün bedensel işlevler erotik haz kaynağı olabilir, erotojen bölgelerle ilgili olanlar ise geleneksel olarak haz kaynağıdır. Dolayısıyla oral, anal, fallik; genital erotizm vb. olabilir (2). Erotik, cinsel arzu uyandıran, erotizm ise bir takım yollarla ( sanat vb.) cinsel arzu uyandırma olarak tanımlanabilir.

İnsanlık tarihi boyunca üzerinde en çok düşünülmüş, konuşulmuş, yazılmış konuların başında aşk gelir. Böylesi bir konuda yeni, kimselerin söylemediği şeyleri söyleyebilmenin güçlüğü ortada. Ama yine öyle bir gerçek var ki aşk, son derece öznel algılanan bir durum ve konuya ilişkin her yazanın kendi öznel durumu, duyguları da karışacak, onu “tekrarın tekrarı” nı yazmaktan kurtaracaktır. Burada aşkı psikodinamik açıdan ele alacağım için alanın oldukça özgül olması da beni tekrara düşmekten koruyacaktır.

Aşk insanlık tarihi kadar eski bir olgudur. Ancak hangi çağda nasıl algılandı, nasıl yaşandı? Bunlar tarihsel süreç içinde değişmiştir. Her aşkta bir aşık olan (aşık) bir de olunan (maşuk) olması kaçınılmazdır. Bu, insan gibi eşrâf -ı mahlukat için geçerli sayılsa da daha alt düzey varlıklarda da biyolojik (belki bazen psikolojik) düzeyde olabilmektedir. Burada bizi ilgilendiren biyo-psiko-sosyo–ontolojik varlık olan insanların aşkıdır. Görüldüğü gibi biyolojik varlıklar olan hayvanlardan bir basamak yükseğe çıkıldığında durum oldukça karmaşıklaşıyor. Psiko-sosyo-ontolojik boyut oldukça karmaşık durumlar ortaya çıkarıyor.

Aşkın sosyokültürel düzeyle çok derin bir ilişkisi var mıdır ? Yani ilkokul mezunu bile olmayan, yoksul kesimden gelen bir insanın aşkıyla birçok fakülte bitirmiş, sosyokültürel düzeyi yüksek birinin aşkı niteliksel olarak farklılık gösterir mi? Gerçek aşk çerçevesine giren her ilişki niteliksel olarak diğer tüm ilişkilerden aşkındır. Dolayısıyla kimin kiminle ilişkisi olursa olsun aşkın olduğu yerde başka bütün ögelere baskın olan aşktır. Bunun fakültelerde okumakla, okul bitirmelerle vb. ilişkisi yoktur.

Tarihsel süreç içinde yoğun aşk duygusu, öncelikle kara sevda adıyla melankoliye eşdeğer görülmüştür. Aşka düşmüş padişah vb. çocukları yemeden içmeden kesilmiş, onlarca hekim çağrılmış ve kimse dertlerine çare bulamamıştır. Tâ ki sevdiğine kavuşuncaya dek. Bunlar efsaneleşmiş aşkların bize yansımalarıdır. Sonra ne olmuştur? Çoğunu bilmiyoruz. Dahası, sonrası bizi ilgilendirmemiştir. Zaten aşk da orada bitmiştir. Halkın genel algısı “Bir oğlan bir kızı sever, kavuşursa evlenir, kavuşmazsa aşk olur” biçimindedir. Bu bizim toplumda ve bizim gibi toplumlarda böyle. Batı halkları nasıl bakıyor? Olası ki çok farklı bakıyorlar.

İnsanın ruhsal derinliğiyle ilgilenen psikiyatrinin aşka ilgisiz kalması düşünülemezdi. Doğal olarak insanın biyolojik boyutunu öne çıkaran, daha çok önemseyen biyolojik yaklaşımdan bu konuda bir şey beklemek olası değildi. Freud ve ondan kaynaklanan yaklaşımların çok önemli yorumlamaları, ışık tutmaları olmuştur

Ancak teknolojik gelişmeler öylesine hızlı ilerliyor ve kullanım alanına giriyor ki biyolojik yaklaşım her alanda kendisini sınama cüretini (ya da merakını) gösteriyor. Bu alanlardan biri de aşk. Bazı bilimsel ve popüler dergilerde son zamanlarda aşkın biyolojisiyle ilgili olarak yapılan çalışmalar yayınlanmaktadır. Çalışmacılar aşık olanlar ve olmayanları inceliyorlar ve onlardaki bazı nörotransmitter, beyin bölgesel işlevi vb. düzeylerini farklı buluyorlar. Aşkın bir Saplantı-Zorlantı Bozukluğu (Obsesif Kompulsif Bozukluk) benzeri bir durum olduğunu saptıyorlar. Bu çalışmalardan biri de A. Akıskal’ın desteğiyle İtalya’daki Pisa Üniversitesinden Donatella Marazziti ve ark. tarafından 1990 ‘da yapılmıştır. Marazziti ve ark. aşktan, Obsesif Kompulsif Bozuklukta (OKB) olduğu gibi, serotoninin sorumlu olduğunu düşünmüş ve araştırmaya başlamış. Sonuçta, normal deneklerde serum serotonin düzeyi normal sınırlardayken OKB hastalarında ve aşık olanlarda bu düzey % 40 dolayında düşük bulunmuş. Marazziti ve ark. bu sonucu :”İnsanların aşık olduğu zaman aklını yitirdiği söylenirdi. Bu tespit galiba doğru” diye açıklamış (3). Evet, bazı aşıkların bazı zamanlarda, gerçekten saatlerce sevgililerini düşündükleri, onları düşünmekten başka bir iş yapamadıkları, “ mesleki işlevlerini yerine getiremedikleri” ve böylece Amerikan DSM sınıflamalarına göre bir hastalık etiketini hak ettikleri doğrudur. Ama o sınıflamanın insan derinliğini ne kadar değerlendirebildiği de ortadadır. Son derece tıbbi bir yaklaşımla birtakım hormonal değişiklikler, beyin işlevi değişiklikleri bulgulanmış olabilir ancak bunun aşkı tüm boyutlarıyla açıkladığı düşünülemez. Daha önce depresyon benzeri ya da eşdeğeri gibi algılanan aşkın şimdilerde saplantı- zorlantı bozukluğu ya da benzeri sayılması ilginç bir durumdur ve çağın ruhuna denk düşmektedir. Aşk gibi son derece aşkın bir yaşantının böylesi incelemelerle aydınlatılması düşüncesi bu çağa yakışan bir yaklaşımdır.

Kernberg’in “ cinsellik, duygular ve değerler aleminde bir bağlanma “ (4) olarak tanımladığı aşkla günümüzdeki, ortalıktaki aşkları karşılaştırmak ilginç olacak. Günümüzdeki aşkların ne kadar aşk ne kadar gösteri ve oyun olduğu tartışılabilir. Zamanın, hızla değişen sosyoekonomik ve kültürel değerlerinin ülkemiz insanını getirdiği noktada aşk da aşk olma niteliğini giderek yitirmektedir. Ya da en azından görünür olan ve sürekli toplumun önüne sürülen aşklar böyle. Dengesini kaybetmiş, zivanasından çıkmış ve nereye savrulacağı bilinemeyen bir toplumda aşk da aşk olmaktan çıkacaktır. Bu konuda psikiyatrist ve düşünce adamı E. Göka şunları söylemektedir:” Keskinleşen dikkatimiz aşk ideolojisinin oluşumunda, gündelik hayatın içinde sağlıklı ve sessiz sedasız yaşanıp giden, aşk yaşantısının otantisitesi icabı kendi kendine yeten, karşısındakini manipüle etmeyen sağlıklı aşkların değil de, cazgırca reklamı yapılan, tribünlere oynanan psikopatolojik aşk yaşantılarının çok daha önemli rol oynadıklarını hemen farkedecek.”.

İyi de kim dikkatini keskinleştirecek? Hangi bilinç, eğitim düzeyi, etik anlayışla?     Göka sürdürüyor: ” Aşık olmak, kendinden başka bir kişiyi tekrar tekrar idealleştirebilmeyi ve onu özgür bırakacak kadar değer vermeyi gerektirirken, narsisler ve borderline’lar ikili ilişkilerdeki tüm enerjilerini kendi patolojik psikolojik ihtiyaçlarının giderilmesi için harcarlar; aşk nesnelerini bilinçdışı yansıtmalı özdeşim düzeneği ile sürekli olarak manipüle etmeye çalışırlar. İşin kötü yanı, aşk adına sağlıklı insanlar değil hep bunlar kendilerini ortaya attıklarından, onların yaşamları aşk sanılır ve alkışlanır” (5).

Sanat-yazın yapıtlarında da daha çok böylesi aşkların işlenmesi sözkonusu olabilmektedir. Bu sanatın abartıyı bir yöntem olarak kullanma eğiliminden kaynaklanabileceği gibi yaratıcılarda olabilen böylesi kişilik özelliklerinin yansıması da olabilir.

Aşkın asıl bizi ilgilendiren boyutu psikodinamiğidir. Psikanalizin   kadına ve aşka bakışının altında temel olarak çocuk cinselliğinin masum aşkı olan ödipal sevgi yatar. Bu anlayışa göre her erkek çocuk annesine, her kız çocuk da babasına cinsel ilgi duyar. Bu olağan koşullarda 5-6 yaş dolayında çözümlenir ve ebeveynlere duyulan yasak duygular bilinçdışına bastırılır (represyon). Bu aşamadan sonra erkek çocuk küçük bir baba gibi, kız çocuk da küçük anne gibi davranmaya başlar. Böylece olağan psikoseksüel gelişim çizgisini yaşar, ergenlik ve sonrasında erişkin cinsel kimliği kazanarak karşı cinsle olağan ilişkiler kurma kapasitesini kazanmış olurlar. Bu bazı özel durumlarda (erkek çocuk o yıllarda baba ya da onun yerine geçecek bir erkek akraba – dede, dayı, amca vb.- yani baba figürü bulamazsa) sekteye uğradığında bu olağan süreç yaşanamaz ve çocuğun bir delikanlı- erişkin olarak cinsel kimliği olağan gelişemez. Cinsel kimlik bozuklukları, sapmalar vb. olabilir. Annenin yokluğunda da farklı sorunlar ortaya çıkabilir. Kız çocukları içinse yine farklı sorunlar olabilecektir.

İlk aşkın anne ya da baba olması insanları yaşam boyu bir anne ya da baba benzeri; eşdeğeri arayışına iter. Kızlar tutkuyla bağlandıkları babaları gibi bir erkeği (alkolik babaların kızlarının bütün yakınmalarına karşın eşlerinin de genellikle alkolik olması rastlantı değildir), oğlanlar ise anneleri gibi bir kadını ararlar. Ama ne güzel ki tıpatıp aynını bulamazlar. Mutlaka farklılıkları olur. Kişiler bilinçdışı olan bu sürecin farkında değildirler. Bu bilinçdışı duygular, malzemeler zaman zaman, bazı dönemlerde kişiyi; bilinç çizgisini zorlayarak bilinçdışından bilince çıkma eğilimi gösterirler. O durumlarda erkek “sanki annesiyle cinsellik yaşıyormuş “ duygusuna kapılıp, nevrozunu yaşayıp, empotans ortaya çıkarabilir, kadın ise ” sanki babasıyla cinsellik yaşıyormuş” duygusu ve nevrozuyla frijid (cinsel soğuk) olarak zevkten yoksun, zoraki bir cinselliği sürdürür. Bu süreç ödipal karmaşayı çözememiş insanlar için geçerlidir. (Tabii bu sorunların tek nedeninin ödipal sorunlar olmadığı başka birçok nedenin de olabileceği unutulmamalıdır). Olağan bir ödipal süreç yaşamış ve ödipal karmaşasını çözmüş bir erkek ya da kız çocuğunun erişkinlikte böylesi gerekçelerle cinsel sorunlar yaşaması söz konusu olamaz. Olağan biçimde ödipal karmaşalarını çözmüş insanlar karşı cinsle olağan aşk ve cinsellik yaşayabilirler. O halde ödipal karmaşanın çözümü olağan bir aşk için zorunludur.

Öte yandan ödipal öncesi oral-anal dönemlerde ağır örselenimler (travmalar) yaşamış çocukların erişkinliklerinde o dönemlere ilişkin patolojiler (cinsel açıdan çeşitli sapmalar- bozukluklar; transseksüellik, fetişizm, gözetlemecilik, göstermecilik vb.) yaşayacakları bilinmektedir. Kendisini karşı cinsten biri gibi görme, kadın eşyalarına cinsellikten daha fazla ilgi duyma, röntgencilik, cinsel organını küçük çocuklara vb. gösterme gibi durumlar. Bütün bunlar patolojik; hastalıklı durumlardır.

“Genital önceliğin eksik olduğu, yani orgazm yönünden empotan kimseler aşka da yeteneksizdirler (6). Tam aşk yeteneği yalnız diğer kimselerle olan ilişkileri değil, kişinin kendi egosuyla olan ilişkilerini de değiştirir. Obje sevgisi ile benlik sevgisi arasındaki zıtlık, yine bağıl bir zıtlıktır: primer narsisizmde obje sevgisi yerine benlik sevgisi vardır; sekonder narsisizmde ise, obje sevgisini gölgeleyen bir benlik sevgisi, benlik değeri gereksinimi vardır. Objeyi sevebilme yeteneği ile kişi, daha yüksek düzeyde narsisizm sonrası bir başka benlik saygısına ulaşabilir (7).

Narsisizm üzerinde çok durmuş ve hatta bütün yaklaşımını narsisistik (nevrozların) kişilik bozukluklarının terapisine odaklamış olan Kohut’a göre sevebilme bir yetenektir ve narsisistik kişiler sevebilme yeteneğinden yoksundurlar. Onlar kendilerine hayran olabilecek kişileri bulur, sonuna kadar kullanır, sömürür, bir limon gibi sıkıp atarlar. Onların temel patolojileridir bu. Kurdukları insan ilişkileri yüzeyeldir, derinliğine ilişki kuramazlar. Karşısındakileri küçümseyen, büyüklenmeci tutumlarının altında derin bir aşağılık duygusu yatar. Bu da sağlıklı bir insan ilişkisini kurmalarına engel olduğu gibi sağlıklı bir aşk ilişkisi kurmalarını da olanaksız kılar (8).

Aşkın, cinsel birliktelik olmadığında yok sayılıp sayılmayacağı tartışılmalıdır. Bu noktada cinsellikle aşkın farkı ortaya çıkar. Aşk, cinsellik tam olarak yaşanmadan da yaşanan bir süreçtir. Hatta aşk için böyle bir zorunluluk yoktur. Kişi tek yanlı olarak aşkı, tutkuyu yaşar, şaşkına döner, varını yoğunu, statüsünü; herşeyini kaybedebilir ama karşılıksız, imkânsız aşkından vazgeçmez. Bu durumda olağan olanla patolojik olanın ayırdedilmesinin güçlüğü ortadadır.

Yazın eserlerine, filmlere yoğun olarak konu olan böylesi aşkların oldukça karmaşık psikodinamiklerinin olduğu bilinmelidir. Kimi aşık tutkuludur, sevdiği için deli olmaktadır ama bir noktadan sonra sürece kendi çelme takmakta, kendisine bilinçdışı; farkında olmaksızın engeller çıkarmaktadır. Sanki kavuşursa annesiyle ya da babasıyla cinsel ilişki kuracak gibidir. Onun için hep kendisi ilişkiyi sekteye uğratır vb. F. Truffaut‘nun “Adele H.”   filmi; W. Hugo’nun kızı Adele ‘nin öyküsü tipik bir ödipal karmaşanın çözümlenmemesi ve imkânsız bir aşkın peşinden koşarak (bilinçdışı olarak) babayla evlenememenin sağlanmasının öyküsüdür.

Bazen kişiler, aşk nesnelerine öylesine büyük değerler atfederler ki (en büyük atıf annenin bir parçası, kendisi vb. oluştur) o kişiyle cinsel ilişki kuramazlar. Yasaktır çünkü. Yasaksevi (insest) yasağını yaşamak gibi algılanmaktadır. Ayrıca cinselliğin saldırganlıkla eşdeğer görülmesi, şefkat boyutunun içselleştirilmemesi sözkonusuysa o aşk nesnesine zarar verme korkusu da yaşayabilirler. O insanlar için “ sevilecek-evlenilecek kadın” ve “ yatılacak kadın”   vardır ve bu özellikleri birleştirip bütünleştirerek sağlıklı bir sevgi- cinsellik yaşayamazlar. Sevdikleriyle yeterli doyum yaşayamayıp “ yatılacak “ ve belki ” sadomazoşist davranılacak” kadınlar ararlar. Benzeri yaşantılar kadınlar için de sözkonusu olabilir. Bu sorunun son yıllarda hızla arttığı ve toplumsal bir sorun haline gelme olasılığı bilinmektedir.

Öte yandan, çağcıl psikanalitik yaklaşımların en önemlilerinden biri olan nesne ilişkileri kuramının en önemli teorisyeni ve terapisti Otto Kernberg,   “Aşk İlişkileri” adlı kitabında bu konuyu derinliğine ele almıştır. Aşk ve erotizmi çağdaş psikodinamik, psikanalitik açıdan incelemiştir. Aşkı, biyolojik olanın ötesinde öznel bir deneyim olarak keşfe çıktığında Freud’a çok yakın şeyler bulduğunu belirtmektedir (9). Ancak Kernberg genel olarak patolojiyi saldırganlığa (agresyon) bağlama eğilimini burada da sürdürüyor ve “ Ne kadar iyi niyetli olursam olayım, karşı çıkılamaz kanıtlar aşk üzerine bu denememde beni saldırganlık üzerine eğilmeye zorladı”diyor (10).

Kernberg’e göre, yaşamın ilk ya da ikinci yılında, cinsel heyecan yayılmış halde ve erojenik bölgelerin uyarılmasıyla ilgilidir. Buna karşılık, erotik arzu duyusu daha çok incelmiş ve nesne ilişkisinin özgün doğası bilişsel bakımdan daha farklılaşmıştır. “Erotik arzunun niteliği ödipal nesneyle bağlantılı cinsel heyecandır; arzu, cinsel kaynaşma bağlamında ödipal nesneyle simbiyoz(birleşik) ilişki temelinde bir bütünleşmeye yöneliktir. Normal koşullarda yetişkin bireyin cinsel heyecanı erotik arzu bağlamında canlanır, öyle ki benim bu iki duygusal tepki arasında yaptığım ayrım zorlama ya da yapay görünebilir.” Yetişkin cinsel aşk erotik arzuyu özel bir kişiyle yaşanan bir ilişkiye yayar; burada geçmişten taşınan bilinçdışı ilişkilerin ve bir çift olarak gelecek hayata ilişkin bilinçli beklentilerin canlandırılması bütünlenmiştir. Yetişkin cinsel aşk cinsellik, duygular ve değerler aleminde bir bağlanma demektir (11).

Aşkın insanlarda aşkınlık duygusu yarattığı bilinmektedir. Kernberg’in bunu açıklayışı şöyledir: İki cinsin birbiriyle özdeşleşmesi öteki cinse husumet ihtiyacını da ortadan kaldırır ve bir yandan öteki olurken kendi olarak da kalan kişi öznellikler arası aşkınlığa eriştiği duygusu yaşar. Erotik arzu aynı zamanda bütün cinsel karşılaşmalarda imâ edilen ödipal yasağı ihlal etme, delme duygusudur. Temelde, ihlal ödipal yasakların çiğnenmesi, böylelikle ödipal rakibi yenilgiye uğratmak ve kendi zaferini ilan etmektir. Cinsel nesne her zaman, esasta yasaklanmış bir ödipal nesne ve cinsel edimde asal sahnenin ( primal sahne) simgesel bir tekrarı ve altedilmesidir. Çıplak bir beden cinsel olarak uyarıcı olabilir, ama kısmen örtünmüş bir beden çok daha fazla uyarıcıdır. Bir striptiz gösterisi sonunda tamamen çıplak kalan kişinin hızla sahneyi terketmesinin çok iyi nedenleri vardır (12).

Bu noktada çıplak oluşun kişileri erotik olandan uzaklaştırdığı, belki ödipal olanla; o ilk birlikte olunanla yeniden birlikteliği fazlasıyla çağrıştırdığı ve abartılı bir biçimde yaşattığı düşünülebilir. Bu ilk birliktelik ödipal öncesi oral dönemin meme emmesi olarak düşünülebileceği gibi ondan daha da ilerisi; rahim içinde oluşu da kapsayabilir. Rahim içindekinin cinselliği parmak emme vb. oral doyum arayışı olacaktır. O nedenle erotik olanı amaçlayan striptizcinin hızla sahneden çekilmesi çok doğal ve olması gereken bir şeydir. Bu abartı fazla geliyor ve cinsel olan ketlenmeye (inhibisyona) uğruyor olabilir. Çırılçıplak oluş doğumda ve ölümde yaşanandır. Birinde çırılçıplak birlikte olunandan ayrılıp dünyaya savrulmak, ötekindeyse toprak ananın kollarına dönüş var. Onun içindir ki çıplak olan yerine kısmen örtük olan daha erotik, daha yabancı, ötekidir. Ona saldırganlığında karmaşık olarak bulunan erotik duyguyu duymak daha kolay, daha olağan ve daha haz vericidir. Erkekler için,   kısmen giyinik bir kadının erotikliği,   kadını çırılçıplak görmekten daha üstündür. Nedeni bu olsa gerektir. Tabii, kısmen örtülü olmak da görecelidir. Kişilere ve toplumlara göre örtülü olan, kısmen açık olan değiştiği gibi erotik olan da değişebilmektedir. Saçından tırnağına örtüler içindeki bir kadının gözleri ya da beden çizgileri; yuvarlaklıkları bazı insanlar için erotik sayılabilmektedir. Dolayısıyla erotik olarak algılamanın sosyokültürel boyutlarının olduğu yadsınamaz. Tabii her erotik olanda ödipal ögeler aramanın da doğru olmayabileceği, kültürden kültüre değişmeler olabileceği söylenebilir. Erotik zaferde ödipal rakibi yenilgiye uğratmak duygusu olabileceği gibi yarışılan kardeşi yenme duygusu da olabilir. “Bayrağı sen değil ben diktim”, duygusu.

Kernberg’in erotik olana ilişkin bir başka ilginç düşüncesi, erotik arzunun cinsel nesnenin kendini hem sunduğu hem de sakındığına ilişkin bir duygu uyandırdığıdır (13). Hem teşhir eden hem de kaçınan, yani cilve yapan kadınların bu cinsellik deneyimi erkeklerin erotik arzuları açısından güçlü bir uyarıcıdır. Cilve aynı zamanda saldırganlığı da kışkırtır; kadının bedenini ele geçirmek gibi saldırgan imâları olan bir dürtü olduğu kadar aşık olunan kadındaki hakiki ya da sahte utanma engelleri karşısında hakim olma, savunmasını çözme, yüzleşme ve alt etme isteği barındıran cinsel ilişkinin dikizci özelliklerinin bir kaynağıdır (14).

Erotik arzu genital heyecanı ve orgazmı, ötekiyle kaynaşma, nihai bir gerçekleşme ve benliğin sınırlarını aşma duygusu veren bir kaynaşma deneyimine dönüştürür. Bu deneyimde sadomazoşist duygulanım ve hazlar yaşayanlar da olabilmektedir. Ötekinin bedenini ve simgesel olarak onu temsil eden nesneleri idealleştirme erotik arzunun asli bir özelliğidir. Yetişkin cinsel aşkta, ego idealinin idealleştirilen aşk nesneleri biçiminde kopyalanması, insana dünyayla ahenk içinde olma, değer sistemini ve estetik ideallerini gerçekleştirme duygusu verir (15). Sanatın temel işlevlerinden biri de bu değil midir? Demek ki bu noktada estetik, sanatsal olanla erotik olanın yakınlaşması söz konusudur. Erotik özellikli gerçek sanatın insanlarda nasıl bir estetik haz duygusu yarattığı bilinen bir durumdur. Bu, Cemal Süreya’nın şiirlerinin nasıl ve neden bu kadar etkili olduklarını da açıklar.

Öte yandan pornografik olan, hiçbir estetik özellik barındırmaması, doğrudan biyolojik olanın ilkel biçimde abartılması ile erotik olandan ayrılır. Dolayısıyla pornografik olanın yaşattığı duygu genel olarak tiksinti ve iğrenmedir. Oysa salt biyolojik olanın otantisitesi vardır ve doğal fizyolojik bir olay olarak algılanabilir. Doğal olana eklenen pornografik ögeler onu olağan duygulanımlardan uzaklaştırıp iğrenç bir noktaya taşımaktadır. O nedenle de estetik haz duygusunu yaşatmayan bir yapıtın; pornografik olanın, sanat eseri sayılması düşünülemez. Sanatçı eserindeki pornografik öğeyi estetize etmeli, erotik olanın estetik olanla yakınlık çizgisine taşıyabilmelidir. Aradaki ayrım, gerçek aşktaki erotik, estetik hazla parayla satınalınan bir cinsel ilişki arasındaki ayrım gibidir.

 

 

                                             KAYNAKLAR

  1. Cemal Süreya: Sevda sözleri. Can Yayınları, İstanbul, 1984, sf.56
    2. Rycroft C: Psikanaliz Sözlüğü ( Çev. Doç.Dr. M.S.Kayatekin). 1. Baskı, Ara Yayıncılık, İstanbul, 1989, sf.47-48.
    3.Oksay R. ( New Scientist-31.7.1999’dan çevirip derleyen): Aşk Bir Hastalık mı? Cumhuriyet Bilim teknik, Sayı: 651, sf.4-5; 11.9.1999.
    4. Kernberg O.F: Aşk İlişkileri. ( Çev. A. Yılmaz) 1.Baskı, Ayrıntı Yay.İstanbul,2000,sf.37.
    5. Göka E.:Bilimlerin Vicdanı Psikiyatri . Ütopya Yayınları,1999. (Aktaran Ö.Y. Duman, Psikiyatri Aşkı Tedavi Edebilir mi? Virgül Dergisi, Sayı 32, sf.12-13, Temmuz-Ağustos 2000
    6. Fenichel O.: Nevrozların Psikoanalitik Teorisi ( Çev.S. Tuncer), Ege Üniv.Matbası, Bornova, İzmir,1974, sf.77
    7. A.g.e. sf 77.
    8. Kohut H: Kendiliğin Çözümlenmesi. (Çev. C. Atbaşoğlu, B. Büyükkal, C. İşcan) 1. Baskı, Metis Yay., İstanbul, 1998.
    9. Fenichel O.: Nevrozların Psikoanalitik Teorisi ( Çev.S. Tuncer), Ege Üniv.Matbası, Bornova, İzmir,1974, sf. 157
    10. Kernberg O.F: Aşk İlişkileri. ( Çev. A. Yılmaz) 1.Baskı, Ayrıntı Yay. İstanbul, 2000, sf.12
    10. A.g.e. sf. 13
    11. A.g.e sf. 36-37
    12. A.g.e sf.51.
    13. A.g.e sf.47
    14. A.g.e sf. 52
    15. A.g.e sf. 48

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz