Ana sayfa KÜLTÜR BİR PENCERE ÖNÜNDE

BİR PENCERE ÖNÜNDE

103
0
PAYLAŞ

Yıllar önce hapsolduğum bir adanın otel odasından, otel odalarına ilişkin bir yazı yazmıştım. O yazıda, otel odaları yalnızlığın ve kendiyle baş başa kalmanın, yüz yüze gelmenin mekanlarıydı. O yüzden yaratıcılığı kışkırtan, artıran yerlerdi. Öte yandan aynı dönemlerde yazdığım bir şiirde “Bir pencere önüne çakılıp kalacağım” diyordum.

Psikanalist-yazar Pontalis’in pencere üstüne yazısı beni o tutsaklık odasına, çocukluğumun ve şimdinin pencerelerine götürdü. Evet ben bir pencere tutkunuydum. Ama sonsuza bakan bir pencere. Çocukluğumun, içinde oynadığımız geniş taş duvarlı pencerelerini anımsasam da asıl beni ilgilendiren, ilk gençlik yıllarımdan sonraki pencerelerimdir. Bu ilgi, o yıllarda, dahası “Nuray’ın öldürüldüğü” 1976 kışındaki pencere ile başlıyor diyebilirim. O, dağlara, kavaklara, kurt seslerine bakan yeşil çerçeveli bir pencereydi. Çantama doldurduğum Dostoyevski’den Tolstoy’a, Yaşar Kemal’den Andre Gide’e, bir yığın roman ve Neruda’dan Nâzım’a, Cemal Süreya’ya, Turgut Uyar’a çok sayıda şiir kitabıyla kendimi o pencerenin önünde bulmuştum. Okulumuzun kapatılıp bizim yolcu edildiğimiz ve susturulduğumuz bir sürecin başındaydık. Ne kadar karanlık günlerin bizi beklediğinin çok da farkında değildik. Gerçi ben 1970 fırtınasından dolaylı olarak dersimi almış, Yıldırım Bölge’de ziyaretçi olarak volta atmıştım. Ama o sırada bütün bunların uzağında, kimsenin uğramadığı o ıssız coğrafyada, beyaz karların ve kurt seslerinin arasında kendimi bulmuştum. Bir dam deliğinde, ana kucağındaydım. Annemin kucağıysa yangın yeriydi. ”Yetmiş altı kışında bir dam deliğindeydim” diye yıllar sonra bir dize yazacaktım. O “kırık camlı yedi gözlü pencere”den solgun yaprakları dökülmüş ağaçları, sonsuza uzanan beyaz örtüyle kaplı doğayı, dağları seyreder “dünyanın ne kadar dar” ve bazı insanların ne kadar kötü olduklarını düşünür, şiirler yazardım. Çoğunu yayımlamadığım, sonradan çöpe atılan duygu yüklü şiirler. O zaman da şiirin “duygularla, düşüncelerle değil sözcüklerle yazıldığını” biliyordum ama duygular coşkun seller gibi gelip bütün benliğimi sürüklüyor ve duygu dolu şiir benzeri sözcük yığınları kâğıtlara doluşuyorlardı.

Sonra Kıbrıs’ta otel odasından Toroslar’a bakıp, yurt özlemiyle dolu şiirler yazdım. Herkesin herkesle olabildiği ülkemden uzakta, bir otel odasında yapayalnızdım; kendimle baş başa ve yüz yüze. Bir ara Haydar Ergülen’le yalnızlığımızı paylaşıp soluklanmıştık. Kitabevlerinden edindiğim bilgiyle “bütün dergileri alan, ince, uzun boylu, sessiz bir gencin” orada ve bana yakın bir yerlerde olduğunu öğrenmiştim. Sonra bir hafta sonu, onu bir dam deliğinde, sonsuz yalnızlığı içinde, masasının üzerinde bir tabanca ve bir yığın kalemle bulmuştum ve sonra da o benim penceremden benimle birlikte Toroslar’a bakmıştı. Bir de dize hediye etmişti bana.

Çalışma odamın penceresinden Çıkarma Plajı’na ve savaş sırasında yanan sıradağlara bakar, Mehmet Eroğlu’nun o günleri anlatan romanını okur, insanın insana yaptığı zulmü, savaşı lanetlerdim. “Zamanın Kırılan Aynasında” adlı   kitabımdaki şiirlerin neredeyse tümü orada yazıldı. ”Dağlara Bakmak” adlı uzun şiirim de. “Süslenmiş gemilerin açıktan geçtiği” / bir diyar…” olan Girne’de geçirdiğim bir buçuk yıl, pencerelerle sürekli içli dışlı olduğum zamandı.

Ardından İzmir Körfezi’ne ve sonsuza bakar oldum. Güneş, kırmızı bir portakal gibi her akşam karşımda yok oluyor, ertesi gün yeniden geliyordu. Şimdiyse Çeşme’de, çatıdaki çalışma odamın penceresinden Ege’ye ve sonsuzluğa bakıyorum.

Kendimle baş başa kalıp kendime, nereden gelip nereye gittiğimi sorduğum anlardır pencere önünde olmalar. Ufkun ve evrenin sonsuzluğunu çağrıştırır. (Varoluşsal bir hesaplaşma ve ardından şiirler şiirler…). Ya da insanın bu sonsuz evrende ne kadar küçük bir yer kapladığının bilincine vardırır. İsten, pastan, kirden, küçük çıkar hesaplarından arındırır, yıkar, paklar. İnsana insan olduğunu anımsatır. İnsanı insan olduğunun bilincine vardırır. İnsandan başka hiçbir canlı, pencereden, sonsuz ufka bakamaz. Baktıkları yerde gördükleri bir şey yoktur. Baktığı yerde bir şeyleri ve kendisini gören tek varlık insandır.

Otel odaları için söylenen her cümleyi pencereler için de söylemek bence olasıdır. Odalar pencereleriyle oda, dünya odalarla dünyadır. Tabii Pontalis’in dediği gibi “kapalı kapıları” olan odalar. İnsanın kendiyle baş başa kaldığı, kimselerin karışmadığı, yaşamı, ölümü, sonsuzluğu düşündüren odalar ve pencereler… Odasız ve penceresiz bir dünya düşünülemez. ”Kendime ait bir oda”. Kendimle yüz yüze gelmenin, kendimin bilincine varmanın, insan olduğumu duyumsamanın mekanı.

Pencereden bakmak yerine baktığın yerde olmak olası değil midir? Elbette olasıdır. Daha iyi değil midir? Belki de öyledir. Ama yaratıcılığı bir yazgı gibi boynunda taşıyorsan izleyen ve gözleyen biri olmak, eyleyen ve izlenen olmaktan daha çok seni ilgilendirecektir. Bu bir seçenek olarak karşında duracaktır. Ama az ama çok ona karar verecek olan da senin kimliğin, kişiliğin, yaratıcı kumaşındır.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz