Ana sayfa KÜLTÜR CİDDİYET KARNAVALI

CİDDİYET KARNAVALI

78
0
PAYLAŞ

Bir şeyle ayırt edilmek daima iyidir; şu ciddi çağımızda ciddi olmayan biri olarak parmakla gösterilmekten başka istediğim bir şey yok.
Soren Kierkegaard

Sonunda birden fazla yüze sahip oldum. Ve hangisinin diğerine güldüğünü bilmiyorum.
Georges Bataille

Her biri kendi alçaklığını bir ötekinde gördüğü için birbiriyle kardeşçe geçinen insanlar kadar beni tiksindiren hiçbir şey olamaz.
Milan Kundera

Milan Kundera’nın Kayıtsızlık Şenliği’nde Ramon, Hegel’in komik üzerine düşüncelerine atıfla gerçek mizahı tarif etme çabasındadır: “(…) Hegel gerçek mizahın sonsuz gamsızlıktan ayrılamayacağını söyler, iyi dinle, söylediği harfiyen şudur: ‘sonsuz gamsızlık’; unendliche Wohlgemutheit. Alayla, satirle, sarkazmla değil. Altındaki insanların sonsuz aptallığını ancak sonsuz gamsızlığın yükseklerinden gözlemleyebilir ve ona gülebilirsin”. Aynı yerde şu soruyu da eklemeyi unutmaz, bir zamanlar Hegel çalışmak zorunda kalmış kahramanımız: “Peki nasıl ulaşacağız bu gamsızlığa?” Her şeyin salt hızıyla önplana çıktığı, bir olaya dair yorumların dahi içeriklerinden ziyade dile getirilişlerindeki hızla “gerçeklik” kazandığı günümüzde yavaş ilerlemeli; en azından yazı, bu anlamda, yavaşlığın mekânı olmalı – Böylesi, Ramon’un yaratıcısı Kundera’nın edebi ruhuna da uygun olacaktır.

Her şeyin mizahının yapılabildiğine dair kanının yaygın kabulüne bulanmış bir akışa sahip çağdaş durumumuz. Karşılaşılan olayları, tecrübe edilen, içinde bulunulan durumları, onlara maruz kalışları hedefine alan bir mizahın yapıldığına, mizahın bir tür savunma aracı olarak kullanıldığına tanık olmaktayız, çoğu kez. Bir felaket haberinden, içinde bir aptallık barındıran sıradan bir öyküye değin hemen her şeyin mizahî bir dille ele alan bir yığılmayla, bu yığılmanın kalıntılarıyla dolup taşıyor etrafımız. Bu dolup taşma manzarasında, “izahı olmayanın mizahı olur” gibi basmakalıp ifadelerle savunma duvarları inşa ederek yapılan mizahın içeriğinde bir tuhaflık var gibi. Loş bir karanlıkta beliren bu tuhaflığı ışığa çıkarıp bir bakmak, böylelikle mizah denen şeyin ne olduğuna, onun alay etmekle ilişkisini, ironiden farklılaştığı noktayı ortaya koymak gerektiğini düşünüyorum. Mizahın bu derece yaygınlaşmasının güncel durumumuza dair söyleyebileceği, orada işaret edeceği bir şey olmalı. Nitekim “mizah yaptığını” iddia edenlerle bu mizaha, hassasiyetlerine saldırıldığı gerekçesiyle tepki gösterenlerin sürekli olarak etkileşim içinde olduğu göz önünde bulundurulursa “mizah”tan anlaşılanın ne olduğunun bir tür önemsizliğe hapsedildiği görülür. Adına “ofansif mizah” denen ve gördüğü tepkiyle aniden sahibini “savunmaya” çeken garip bir türün hayatlarımızın olağanında yer edebilmiş olması da bu kabul edilmiş önemsizliğin bir sonucu. Tuhaflık da bu önemsizlikte saklı sanırım: Eylemlerimizi, dile getirdiklerimizi ya da herhangi bir kahkahayı “mizah” olarak etiketlemedeki o hız. Ludwig Wittgenstein hızın nüfuz ettiği bu durumu “anlam körlüğü” olarak adlandırırdı muhtemelen. Hakkında konuştuğumuz şeye dair bir tasarıma, onun “ne”liğini ortaya koyan bir resme sahip olmadan, dahası böylesi bir tasarımın gerekliliğine dair kaygıdan yoksun olarak alışılmış söz dizimlerine, tepkilere ve ezberlenmiş kahkahalara sığınmak… Mizahın başına geleninde de, bu körlüğün bir tür olağan yaşam tarzına dönüşmesinden ayrı düşünülemez olduğu kanaatindeyim.

Kimsenin bir diğerini dinlemediği, aksine ağır bir sağırlığı kendine kalkan edinip safını belirleyerek anlamının son nefesini çoktan tüketmiş ifadelerle saldırıya geçtiği bir gürültü iklimi anlam körlüğünün yeşermesi için uygun koşulları sağlamakta zorlanmaz. Yine Wittgenstein’a kulak verecek olursak, burada körlükten anlaşılması gerekenin “duyum yokluğu” olduğunu söyleyebiliriz. Duyum yokluğu, yani dile getirdiğimiz, ele aldığımız şey karşısındaki edilginliğimiz. Bu edilginliğin hammaddesi karşımızdaki herhangi bir ifadeyi, resmi, olayı duyumsamadan onlara dair “görüşlerimizi” bir an önce dile getirme çabasıdır. Anlamına dair kaygıdan yoksun olunan tükenmiş kelimelerin gürültüsü bu çabadan beslenir. Gilles Deleuze’ün ifade ettiği gibi insanları, söyleyecek bir şeyleri olmadığı anlarda dahi konuşmaya, kendilerini ifade etmeye iten bir yaşantı biçimi duyumsamanın önemini unutturdu. “Anlam körlüğü” bu unutuştan cesaret alarak olağanlaştı. Deleuze’ün aşırı iletişimden kaynaklandığını söylediği ve bize acı veren bu sıkıntıya dair şikâyetinin üzerinden neredeyse yarım asır geçtiğini hatırlamakta da fayda var. Bugün her birimiz ceplerimizde bir şekilde etkileşim içinde olduğumuz kalabalıklar taşıyoruz. Susmayı tercih etsek dahi, onların sözlerine, “söyleyecek bir şeyleri olmadığı” durumların bile onları engellemediğine tanık oluyoruz. Her birimiz bu tanıklığı karşımızdakilere de bir şekilde yaşatıyoruz: Muazzam bir kayıtsız kalamama hâli… “Her şeyin” mizahının yapılabilirliği, daha doğru bir ifadeyle her yanımızı sarmış olan “mizah”, bu kayıtsız kalamama halinden beslenir. Burada “mizah”, sanki fikir ya da ona dair herhangi bir bilgi sahibi olunmayan şey üzerine, yapıldığı anda hissedilenin aksine duyumsanmadığı için karşısında edilgin olunan olay ya da kişi karşısında “bir şey söyleme ihtiyacından” kurtulamamanın belirtilerinden birine dönüşür artık.

Anlam körlüğü, söylenen şeye dair bir tahayyülün yoksunluğunda olgular, olaylar arasında ayrım yapılmasına dair kaygıyı da alır götürür. Ayrım yapılmasına dair ihtiyacın yokluğunda, her koşulda eziyeti çekilen bir şeyler söyleme zorunluluğunun arkaplanında, çoğunlukla, eyleme geçme kapasitesinden yoksunluğun yer alıyor gibidir. Theodor W. Adorno bu bağlamda, eylemin imkânsızlığının, gerçekleştirilme umudundan yoksunluğunun, bir an önce pratikte bir şeyler yapma noktasında bir takıntı yarattığından söz eder; düşüncenin göz ardı edilmesi pahasına, olanaklılık koşullarından yoksun bir eylem takıntısını “sahte etkinlik” olarak tanımlar: “Sahte gerçekliğe öznel davranış olarak denk düşen şey sahte etkinliktir, kendi aralarında paslaşarak faaliyet gösteren ve kendini ne ölçüde kendi amacı haline getirdiğini itiraf etmeksizin, sadece kendi reklamını yapan etkinliktir”. Kökeninde, bilincinde olunan bir güçsüzlük bulunan tuhaflığın farkında olmamızı ister Adorno. Bir etki yaratma gücünden yoksun, salt yapılmış olması gereği yapılan ve bu yönüyle icracısına, onun imajına, bilinirliğine katkıda bulunan eylemler yığını, “bir şeyler yapılıyor” olduğuna dair bir hava yaratır: Son kertede, pratikte bir şeyler oluyordur, öyle değil mi? Sahte etkinlik, bu anlamda, meşruiyetini “bir şeyler yapılıyor” olduğuna dair bir uzlaşıya dayandırır. Bu uzlaşı da, görüldüğü üzere, bir etki yaratıp yaratmamakla pek de alakadar değildir; olması da gerekmez. Önemli olan bir şeyin “yapılması” ve “yapıldığının görülmesi”dir.

Daha da tuhaf olan, güçsüzlüğün bu uzlaşısının kendi piyasasını – “kendi aralarında paslaşarak faaliyet gösteren” – yaratıyor oluşudur. Görülme çabasına indirgenen bir eylem anlayışı, kimin, ne zaman, ne yaptığına dair, sonu gelmeyen bir suçlamalar, karşılıklı ithamlar, haklılıklar gürültüsü yaratır. Yaşantı, bizatihi bu gürültünün kendisine dönüşüyor gibidir. Burada dikkatinizi çekmek istediğim nokta, bu gürültünün karşı konulması, kayıtsız kalınması zor çekiciliğidir. Deleuze’ün de dile getirdiği, insanları bir şeyler söylemeye iten, zorlayıcı bir çekicilik… Kendisini fazlasıyla ciddiye alan, ciddiye de alınan bir çekiciliktir bu. Yapılanın/söylenenin içeriğinden ziyade, yapanın/söyleyenin önplanda olduğu; dahası, merkezinde bizzat söyleyenin, yapanın yer aldığı bir gerçekliktir burada söz konusu olan. Buradaki eyleyici ise, şüphe yok ki, kendisini fazlasıyla ciddiye alır. Çünkü farkındadır: İnşa edilen uzlaşıdaki asıl mesele kendisidir, kendisinin bir şekilde görülmesidir; dile getirdiği ya da eylediği değil.

Julian Barnes, Somerset Maugham’dan “yaşamı sürdürmek için en iyi ruh halinin mizahi bir tevekkül olduğunu düşünen bir agnostik” olarak söz eder. Maugham için, Tanrı’nın gerçekliğine ve bu gerçekliği ortaya koyma çabasındaki savların ikna ediciliğine dair bir sorgulamanın kendisinden ziyade, Tanrı’ya inanmaya yönelik bir inancın kaçınılmaz bir şekilde tatmin edilmesi gerektiği önemlidir, Barnes’e göre. Mizahi tevekkülün gereğidir bu. Her ne kadar, Barnes’in aynı yerde aktardığı üzere, yaşamının son demlerinde bu mizahi tevekkülün yol açtığı dinginlikten uzak bir hal içinde olsa da Maugham bize bir şey gösterir: Kendini ciddiye almamanın hafifliği… Tanrı’nın varlığı ya da yokluğuna dair bir tartışmanın içine dalıp kendi haklı nedenlerini sıralamayı tercih edebilirdi Maugham. Muhtemelen bunu, kendini ciddiye alan örneklerin pek çoğundan daha iyi yapabilirdi. Bir agnostik olarak, kendi düşünüşüne atfettiği önemle onu bir norm olarak dayatma girişiminde bulunabilir, bunun dışında yer alan fikirleri alaya alabilir, onları anlamsızlıkla ya da yetersizlikle itham edebilirdi. Kendini ciddiye almanın, önemli görmenin belirtileri olan bu tutumlara sarılmak yerine Maugham, mizahi tevekkülün gereği olarak belki de kendi durumuyla dalga geçti: Tanrı’nın varlığı ve yokluğuna dair bir kanıtın ortaya konabileceğini düşünmüyorum ama insanlığın mutlak anlamda üstün bir varlığa inanma içgüdüsünün bir şekilde tatmin edilmesi gerektiğini anlıyorum.

Mizahi tevekkülün dinginliği, başkalarını yargılayacak, onlarla alay edecek denli kendini ciddiye almamakta saklıdır. Kendini aşırı ciddiye alan bir Maugham, Tanrı inancı olanlarla alay edip onları küçümseseydi, mizahi tevekkülden söz ediyor olamazdık. Nitekim André Comte-Sponville başkalarına, onların haline, inançlarına, tutumlarına yönelmiş olan gülüşün mizah olamayacağını söyler: “Kendini ciddiye alan bir gülme, alay eden bir gülme, ama asla kendiyle alay etmez, ötekinin kellesini koparan bir gülmedir ve bu deyim yeterince açıklayıcıdır” (İtalikler yazara ait – A.Y.). Comte-Sponville bize, “ötekinin kellesini koparan” gülmenin mizah değil, ironi olduğunu söyler. Bu doğrultuda ilerlersek, bizlere “ofansif mizah” olduğu söylenen ve kendinden olmayanı yerin dibine sokarak eğlendiğini, eğlendirdiğini iddia eden garip şeyin aslında ironi ile benzerlik taşıdığı söylenebilir. Çünkü, “ironi küçümser, suçlar, mahkûm eder… Kendini ciddiye alır ve ancak ötekinin ciddiyetinden şüphe duyar”. Mizahını yaptığını iddia ettiği şeyden bağımsız olarak, onu dile getireni değerli kılmanın peşindedir ironi. “Her şeyin mizahını” yapabilmesini olanaklı kılan da budur: İroniyi yapan kendini bütün bunların dışında görür ve kabul eder. Öyle ki, “Kierkegaard’ın gayet iyi gördüğü gibi, ‘işi kendinden üçüncü şahıs gibi söz etme’ye kadar vardırır”.

Comte-Sponville’in sözünü ettiği ironi, Soren Kierkegaard’ın tanımının bir boyutudur. Salt kendini ciddiye alan, sahibinin ciddiyet gösterisinin parçası olan bir ironidir bu. Kierkegaard, bu noktada, “kendisini ortadan kaldıran” ironi ile bunu yapmayan ironi arasında ayrım yapar: “Ciddiyeti hakkında ciddi değildir”, kendisini ortadan kaldıran ironi. Kierkegaard’a göre, bu niteliği sayesinde ironik ifade, ne denli dehşet verici ya da sarsıcı olursa olsun kendi gizini açık etmesiyle diğerinden ayrılır: bu “(…) ironik konuşma biçimi kendi kendini yok eder. Bir bilmecenin ve çözümünün aynı anda var olması gibidir”. Kendisini olağan, doğrudan, çabuk anlaşılır konuşma biçimlerinden ayırt etmesini, onlara tepeden bakmasını Kierkegaard’ın aynı yerde belirttiği üzere, salt dolaylı yoldan anlaşılmasına borçludur. Kendisini ortadan kaldırmayan ironiyi ise Kierkegaard, anlaşılmamayı kendine şiar edinen ve “kendini beğenmişliğin daha da bayağı bir biçimi” şeklinde tarif eder. İlkinin tersine, bir “ciddiyeti” inşa etme, hatta kabul ettirme peşindedir; elbette, ironistin kendisinin “ne kadar ciddi olduğu” ile ilgilidir bu.

Kendisini ortadan kaldırmayan ironinin sahipleri ciddiyetlerini, geniş kesimlerden soyutlanmış bir grup içerisinde kendilerine ve başkalarına ispatlama peşindedir. Kierkegaard’ın deyimiyle bu bir grup ironist, “tıpkı kral ve hükümdarların halk tarafından anlaşılmamak için Fransızca konuşmaları gibi”, kendi ciddiyetlerini birbirlerine kanıtlayan ve diğerlerinin, bu dili anlayacak bir olgunluğa sahip olmadığı iddiasına dayanan bir topluluk, bir grup oluşturur. Kierkegaard, bu bir araya gelişin seçkin üyeleri arasındaki topluluk duygusunun ancak “bir hırsız çetesinin içindeki dürüstlük” kadar değer taşıyabileceğini ifade eder. Anlamını, küçük bir grubun içinde oluşan etkileşim halesine, onun başkalarınca anlaşılmazlığına borçlu olan bu dürüstlüğün kırılganlığı su götürmez. Çünkü grup üyelerinin her biri, bu dilin dışına atılma riskinin; bu dilden anlamadığı, anlama yetisinden de yoksun olduğu ithamıyla karşılaşabileceğinin; grubun kendisi tarafından küçümsenen, alay edilen diğerlerinden birine dönüşebileceğinin farkındadır. Bu farkındalık, “bir hırsız çetesinin içindeki dürüstlük” ile tezat oluşturmaz, nitekim.

İronistlerin oluşturduğu toplulukların, Adorno’nun yukarıda bize söz ettiği “kendi aralarında paslaşarak” varolma biçimine olan benzerliği de şaşırtıcı değildir, gelinen noktada. Böylesi grupların üyelerinde bulunması gereken kaçınılmaz ciddiyet, dayanağını başkalarını küçümsemekte bulurken bunun kanıtını, karşılıklı olarak “bir şeyler yapılıyor” olduğuna dair inançlarından alır. Nesnel güçsüzlüğün öznel bir kudret yanılsamasına tahvil edildiği bir ciddiyet gösterisi bu inancı kendisine sahne kılar. Mizahi tevekkülün yerini, ötekine yönelen küçümsemenin berisinde yer alan hınç alır bu sahnede. Comte-Sponville’in aktardığı üzere, mizahta “asgari bir duygudaşlık” vardır ve ironi, bu duygudaşlıktan yoksundur. Sözünü ettiğim hınç, bu duygudaşlığın ikamesi olarak okunmalıdır. Bu koşullarda “karşılıklı paslaşmanın” ruh halidir hınç.

Hınç söz konusu olduğunda Friedrich Nietzsche’ye kulak kabartmamak olmaz. Elbette bunu ironi bağlamında yapmak gerekir ki Nietzsche, ilk bakışta ironinin pedagojik niteliğinden pek rahatsız değil görünür. Bu amaçla ortaya konan bir ironi, muhatabında küçük düşmeye ya da utanca yol açsa da “iyileştirici” bir karakter taşır; dahası, bir hekime duyulana benzer bir hürmeti ironiste karşı duymamızı mümkün kılar. Bu ilk bakış, ironinin eğitici ve iyileştirici özelliği gereği, bir yöntem olarak kabul edilebilirliğini göstermekle birlikte, amacı salt muhatabını küçük düşürmekten ibaret değildir. İronistin burada aldığı haz, salt ironist olmaktan kaynaklanmaz. Konumu gereği aldığı haz, bir öğretici bir iyileştirici olmakta saklıdır. İroni salt bir yöntemdir. Ne ironistin kendisinde ne de muhatabında ironinin kendisini merkeze alan bir duygulanım söz konusudur. Fakat ironinin iyileştirme, eğitme yolunda başvurulan bir yöntem olmaktan çıktığı ve “alışkanlık” halini aldığı, bir ilişkinin olağanını teşkil ettiği andan sonrası durum değişir: “İroniye alışmak da, alaycılığa alışmak gibi, karakteri bozar, yavaş yavaş başkalarının zarar görmesinden sevinç duyan bir üstünlük özelliği kazandırır”. Burada artık, salt ötekinin aşağılanmasından kaynaklanan bir hazdan söz etmek zorunda kalırız. İroni, bu noktada, bir yöntem olmaktan çıkarak kendinde bir amaç haline gelir: Ötekiyle alay etmek; daha da ötesi, onu değersizleştirmek. İroni, böylece hıncın pratiğine, olağanına dönüşür.

Gilles Deleuze bize, hınçlı insanın en çarpıcı niteliğinin muazzam bir değersizleştirme yeteneği ve art niyetlilik olduğunu söyler. Başkalarının çabalarını, eylemlerini değersizleştirmek; bunu açığa çıkarmak hınç insanının temel özelliğidir. Ötekinin varoluşunu, olduğu hali, eylemlerini değersizleştirerek hınçlı insan, kendi üstünlüğünü olumlar. Bir başka deyişle, ötekini ne kadar değersizleştirir ve aşağılarsa kendini o denli iyi hissedecektir: “Ötekilerin kötü olmasını ister; kendini iyi hissetmek için ötekilerin kötü olmasına ihtiyacı vardır”. Köle ahlâkıdır bu, nihayetinde. Kendini var etmek, olumlamak için muhatabının değersizleşmesine, bir biçimde zarar görmesine ihtiyacı vardır. Nietzsche’nin sözünü ettiği, başkalarının zarar görmesinden duyulan sevinç onun kendisiyle barışık olamamasının kanıtı olan kahkahasıdır. Devam etmeden önce, buradaki “kayıtsız kalamama” haline okurun dikkatini çekmek isterim. Hınç insanı, başkalarının yaptıklarına kayıtsız kalamaz; çünkü kendini mahkûm ettiği tabiat gereği onların yaptıklarından beslenir ve kendisini başkalarının yapıp ettiklerini değersizleştirerek “görünür” kılar.

Devam edelim. Öncelikli olarak ötekini, kendinden olmayanı merkezine alan bir mizah, başına “ofansif” gibi sıfatlara rağmen mizahın, az önce sözünü ettiğim en önemli unsurundan mahrumdur: Kendisiyle barışık olmak. Comte-Sponville’in de aktardığı üzere, mizahçı önce kendisine gülen kişidir; ötekini alçaltarak gülmek yerine mizahçı, kendisini ciddiyete hapseden “ben”den özgürleşir gülümsemesiyle. Bu gülüşü mümkün kılan da kendinle barışık olabilmektir: Kendisini, ironideki gibi “bir şeye karşı değil”, “bir şeye, bir şeyle, bir şeyin içinde” gülmekte ifade eder. Özgürleşir ve özgürleştirir mizahçı, dile getirdiği ile. Bu yönüyle, hakkında bilgi sahibi olmadığı hemen her konuda bir şey söyleme ihtiyacına hapsolmaz da. Öte yandan, “bir şeye, bir şeyle, bir şeyin içinde” olması dolayısıyla, anlam körlüğüne kapılmış değildir. Mizahın tebessümü, hakkında bir tasarıma sahip olduğu şeyden beslenir.

Deleuze’ün sözünü ettiği, hemen her konuda bir şeyler söyleme ihtiyacının ve bizleri bir şeyler söylemeye iten kuvvetin yol açtığı gürültünün, mizah olarak tanımlanan ve ötekine yönelik (kendisini hedef alsa da bir öteki olarak kodlayan) alay ve eleştirilerle dolu olması boşuna değildir. Spinoza’nın bize söylediği gibi, alay ve aşağılama “yanlış kanıya” dayanır, yani bilgisizlikten beslenir. Kendini ciddiye alan, kendiyle barışık olmayan bir “ben”in, hınç insanının dayanamayacağı bir ayartmadır da bu: Onu kabul eden bir grup ve o grupla alay ettiği diğerleri; yani, bilgisizliğin önemsizleştiği bir yer… 

Kendisiyle barışık olmama, her durumda bir şeyler söyleme ihtiyacının dayanılmaz çekiciliğine kapılma, hınç psikolojisi ve son kertede, her türlü ayrımı göz ardı eden bir alaycılık… Mizahın yozlaşmasıyla eş zamanlı açığa çıkan bu belirtiler, bir sonuç olmaktan öte birer neden özelliği taşımaktadır. Daha doğru bir ifadeyle, eş zamanlı olarak inşa ettiği, sürüp gitmesine katkıda bulunduğu ve onu gerçekliğin temel niteliği haline getirdiği bir şeyle birlikte düşünülmelidir bu belirtiler: Hınç dolu yaşamın bu belirtileri, klişelerden bağımsız düşünülemez. Keza, Adorno’nun sözünü ettiği, kendi reklamından başka bir şeyi hedeflemeyen sahte etkinlik de, klişeleşmiş bir yaşantının semptomundan fazlası değildir. Hatırlarsak, sahte etkinlik esasında bir etkinlik yokluğunun sonucudur. Bu yokluğun eşliğinde ortaya konan eylem, bir eylem olmaktan çok eylemin gösterisi halini alır. Bu gösterinin içeriği “iktidarsız bir güven tazeleme çabası”ndan oluşur; eylemin yokluğunu telafi etmeye çabalayan bir çabadır bu. Geriye kalan ise, “klişeleşmiş kükreyişler”den ibaret bir gürültü olur.

Eylemi, klişeleşmiş kükreyişlerin tekrarından ibaret olan bir yaşam ile klişe arasında bir mesafe yoktur. Böylesi bir yaşam klişelerle kendini açığa vurur. Dahası, Adorno’nun ifadesiyle, bu yaşam klişe tarafından soğurulmuş bir vaziyettedir: “Yaşantı ile klişe arasında yalın bir boşluk yoktur”. Bu özdeşlemenin berisinde, klişeler olaylara “rahatlatıcı” bir şekilde bakmayı da sağlıyor olması yatmaktadır. Bu sayede, her şey hakkında yorum yapabilmenin önü açılır. Deleuze’ün yukarıda bize söz ettiği, fikrimizin olmadığı durumlarda bile bizi bir şeyler söylemeye iten kuvvet, bir anlamda, klişenin bu rahatlatıcı etkisidir. Bu rahatlatıcılık öyle bir boyuttadır ki düşünce yoksunluğunu olağanlaştırır. Hannah Arendt’in vurguladığı gibi, klişelerin ve klişelere bağlılığın “bizleri gerçekliğe, yani bütün olay ve olguların varlıklarının bizim düşünsel dikkatimize borçlu oldukları önermesine karşı koruyan toplumsal bir boyutu vardır”. Tıpkı Adorno gibi, Arendt de bize, klişe ile yaşam arasındaki mesafesizliğin rahatlatıcı yanından dem vurur. Başka bir deyişle, klişeler “düşünsel dikkate” dair boyuta dair önermenin o rahatsız edici yanından habersiz kılar bizleri. Ayrım yapmak, olguların ve şeylerin özgül yanının farkına varmak gibi kaygıdan yoksun bir güncelliğin, iletişim ve etkileşim çılgınlığının tam aradığı o “habersiz” olma hali. Bizi burada ilgilendiren şey, bu önermeden muaf olmanın ve dolayısıyla yaşamla klişe arasındaki mesafesizliğin o boğuculuğunun “kayıtsız kalamama” halini nasıl da olağanlaştırdığını görmektir. Bizleri, hiçbir fikrimiz olmadığı konularda dahi bir şeyler söylemeye iten; dahası, olan biten olaylar karşısında bir an önce, “anında” bir yorumda bulunma ihtiyacını doğuran kuvvet de kaynağını bu mesafesizlikten almaktadır. Klişe, bu noktada, “kayıtsız kalamama” halinin, yaşantıya dönüşmesi; anlam körlüğünün ete kemiğe sinmesidir. Biraz daha ileri götürelim: Ciddiyetimiz klişeleşmiştir.

Kayıtsızlığın imkânsız kılınması, sahte etkinlik ve kendini ötekini aşağılamayla sınırlayan yozlaşmış mizahın neticesi, bütün o hıncın temelinde yükselen ciddiyeti de klişeleştirir. Herkes ciddidir, her konu da öyle. Büyük sözler yığınının sözü kıymetsizleştirmesi bir yana, bu ciddiyet bombardımanı altında neyin gerçekten ciddi olduğu bile farkedilemeyecek düzeydedir. Böylesi bir klişeleşmiş ciddiyetin kahkahası da elbette, kendinden olmayanın alçaltılması, değersizleştirilmesi, alaya alınması ve son kertede, bir anlaşılmazlık duvarı inşasını takiben vuku bulmuş kibirle birlikte yükselecektir. Burada, “kendini ortadan kaldırmayan” ironik dilin ve bu dilin sahibi ironistler topluluğunun aşağı gördükleri başkalarınca “anlaşılmamak” üzerinden kendilerini tatmin ettiklerini hatırlatmalıyım. Mizahın dinginliğinin yerini, onun yozlaşmış versiyonunun “ofansif” sıfatının güvenli kollarındaki gürültülü kahkahasının alması, klişeleşmiş ciddiyetin göstergesidir.

Klişeleşmiş ciddiyetin kahkasına Adorno’nun onunla birlikte kurguladığı “yaşantı edinme yeteneksizliği” ile birlikte bakalım. Eğer klişe, yaşamı kendisiyle özdeş kılacak denli bir yoğunluğa sahipse ve bizleri, kendini her şey hakkında bir şeyler söylemeye mecbur hisseden birer “yorum canavarına” çeviriyor ve bunu düşünsel dikkati önemsizliğe iten bir olağanda gerçekleştiriyorsa, yaşantı edinme yeteneksizliğin kaynağında kendini ciddiye alma ve ötekini ciddiyetsizliğe mahkûm etme yer alır. Bu yeteneksizlik, motivasyonunu da görülme arzusundan, “ne kadar ciddi olduğunun” farkedilmesi gerektiğine dair o inançtan alır. Bu inancın ve ciddiyetin hedefi de, her daim “kendinden olmayan”dır; onun yaptıkları, düşündükleridir. “Ötekinin kellesini koparan” kahkahasını da, onu alaya almaktan duyduğu tatmine ve bu tatmini birlikte duyduğu toplulukla paylaştığı, hınçtan rengini alan duygudaşlığa borçludur.

Jean Baudrillard, XIV. yüzyılda yerlilerin Hıristiyanlığı kabul törenlerinde, “aşırı bir boyuta varan bir Hristiyanlık aşkıyla” rahipleri kızartıp yediği bir törenden bahseder: Burada Hıristiyanlığın yerliler tarafından benimsenmiş haliyle bir karnavala dönüşmesi söz konusudur. Yerliler açısından Hıristiyanlık, kendi yamyamlıklarını tecrübe ettikleri bir karnavala dönüşür. Baudrillard bunu, muazzam bir tersine çevirme işlemi olarak tanımlar. Varsayılan hakikate sahip olmanın coşkusu, o hakikate dair inancın “en gerçek” inananı olduğunu kanıtlama çabası inancın kendisini de bambaşka bir şeye çevirir. Kuşkusuz, kızartılıp yenen rahibin Hıristiyanlığı bu değildi. Ayrıca yerlilerin, temsilcisi olduğu inanca bu denli kapılıp gideceğini; kendisinde bile olmayan bir coşkuyla onu sahipleneceğini bilemezdi.

Sanırım, kendini aşırı ciddiye alan bir kuşağın üyeleri olarak bizlerin mizah karşısındaki tutumu da yerlilerin Hıristiyanlık karşısındaki tutumuna benzer bir hâl içindedir. Yamyamlığımız ise, onu “ofansif” kılmakta gizlidir. Kendisiyle barışık olan insanın, kendisine gülmesiyle başlayan bir tevekkülü, başkalarını küçümseyen topluluklar oluşturmaktan ibaret bir karikatür haline getirmek, aşırı boyutta bir mizah aşkıyla açıklanabilir ancak. Comte-Sponville’in vurguladığı gibi, mizahı “narsisizme dikilmiş bir anıt haline getirmek”, onu “yüceltmek adına” olduğu şeyden “saptırmak”, onu ciddiyet karnavalının bir parçası haline getirmekten fazlasını yapamadı bizim çağımız. Mizah söz konusu olduğunda, artık her topluluk, her birey kendi karnavalını yaşamakta; bu karnaval, ateşini ötekini değersizleştirmekte bulmaktadır.

Klişelerin hükmündeki bir yaşamın bu topluluklara bir mekân sunduğunu da unutmamak gerekir. Sahte etkinliğin, her şey hakkında anında bir yorumda bulunma arzusunun, kendinle barışık olmamanın, kendine tahammül etmek için kendi gibilerin arasına girmenin ve tüm bunların ciddiyetinin sahnesidir klişelerle bezeli yaşam. Kendi gibilerden oluşan topluluğun dayandığı “başkaları bizi anlamıyor” mitosu, düşünsel dikkat ve yalnızlık, bir diğer ifadeyle kayıtsızlık gerektiren bir varoluşu yok etmek dışında pek bir işe yaramıyor gibi. Dahası, bu mitosun Wittgenstein’ın sözünü ettiği anlam körlüğünden beslendiği de aşikârdır.

Başa dönecek olursak, gerçek mizahın koşulu olarak sonsuz gamsızlık… Sahi nasıl ulaşılabiliriz ona? Ramon’un yanıtı, varoluşun özü olarak gördüğü kayıtsızlığa sığınmaktır: Her yerde, her an olan o kayıtsızlık, bizi o gamsızlığa ulaştıracaktır. Ramon’un kayıtsızlığa olan bu övgüsü, “büyük hakikatlerin ciddiyetine” bağlı arkadaşının hoşuna gitmeyecektir. Gerçi Barnes’in bize aktardığı mizahi tevekkül de, bir derece bu kayıtsızlık övgüsüne dahil edilebilir. Çünkü her ikisinde de göze çarpan, kayıtsız olma, kendini ciddiye almama, kendini, yargılarını çok önemli göstermeme, dile getirdiklerine dair bir tasavvura sahip olma müdahil olmamayla örtüşmektedir: Kayıtsızlık, bir dinginlik çağrısıdır. Ama orada bile, bu tevekkülün sonucu olan dinginliğin yitirildiğini gördük. Görünen o ki, kayıtsızlık hali, mizahi tevekkül korunması gereken bir şey. Bu korumayı nasıl sağlayacağız, peki? Klişeleşmiş buyruklarla bezeli bir reçetedense, düşünsel dikkatimize yoğunlaşmaya ve inzivaya ihtiyacımız olduğunu söylemek isterim. Gilles Deleuze’ün “resmetmenin öncesindeki resim” olarak tanımladığı klişelerin ve yol açtıklarının farkına o zaman varabiliriz: “Ressamın işi beyaz yüzeyi doldurmak değil, daha ziyade boşaltmak, tıkanıklığı gidermek, temizlemektir”. Tıpkı ressam gibi, karşımızdaki yüzeyin beyazlığından kuşku duymaya; bu kuşkuyu ve gerektirdiği dinginliği kayıtsızlığa sığınarak bulmaya çabalamamız pek çok bilinmeze yol açabilir; belki de en önemlisi, yaşantı edinme yeteneksizliğinden kurtulmamıza…

“Kayıtsızlığımızı” katleden bir dünyada yaşadığımız bugün, kendimize yönelik aşırı ciddiyetimizin yol açtığı gürültüde boğuluyoruz. Kayıtsızlık halleri bile, aşırı kayıtlılığın, ciddiyetin yamyamlığına dönüşmüş gibi. Bizi bu denli ciddi kılan, kendimize itiraf etmekten kaçındığımız, güçsüzlüğümüz sanırım. Biz güçsüzler karşılıklı olarak “ne kadar ciddi olduğumuzu” birbirimize göstermekle yarattığımız bir gürültünün altında, duyumsamanın yokluğunda yayılan körlüğü birbirimize bulaştırarak sürdüyoruz yaşamımızı; klişeleşmiş ciddiyetlerimizin karşılıklı kahkahalarının altında.

ADEM YILMAZ
Yüksek Lisans eğitimini 2017 yılında Ankara Üniversitesi – Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Anabilim Dalı’nda “Adorno ve Deleuze’de Sanat ve Politika İlişkisi” adlı çalışmasıyla tamamlayan Adem Yılmaz, hâlihazırda aynı programda doktora tez çalışmasını sürdürmektedir. Çalışmaları politika ve felsefe bağlamında yoğunlaşan Yılmaz’ın, an itibariyle, “Orhan Pamuk’ta Politika ve Milliyetçilik”, “Daemon ve Akademi: Akademi ve Entelektüel Çaba Üzerine Bir Tartışma”, “Araftaki Memleketin Araftaki Aydını: Halide Edib” ve “Türk Sinemasının Serencamı: Kuramsal Bir Yaklaşım” gibi yazıları çeşitli akademik dergilerde yayınlanmıştır.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz