Ana sayfa KÜLTÜR CoronAntoloji/Beyaz Gelincik

CoronAntoloji/Beyaz Gelincik

437
1
PAYLAŞ

İstanbul’un griye çalan, soğuk havasının nemiyle birleşip insanın yüzünü kestiği bir kış sabahı. İnceden yağan yağmur tanelerinin döne dolana toprağa kavuşmasını seyreyliyorum. Hoş ben bir insan yüzünün soğuktan nasıl kesildiğini hiç bilemedim ama arkamda önümde dizilenlerden çokça duyduğum için tahmin edebiliyorum. Duruma göre, artık günde sadece bir kere çalışıyorum, o da bazen. Hele ki son dönemde tahtalarım eskimeye yüz tuttuğu için, daha ziyade kimsesizlere ya da şehrin arka mahallelerinde oturanlara hizmet eden yaşlı bir adam oldum çıktım. Beni her gün, iş bittikten sonra kavak ağaçları içinde zümrütle nane yeşili arasında bir renge bürünmüş tek katlı binanın boş odasına bırakırlar. Benden başka kimseye yer olmadığı için olsa gerek öyle ısıtması filan da yoktur, neyse ki etim kanım yok da üşümek nedir bilmiyorum. Kapağım bir kenarda, kendim bir kenarda sabahı beklerim. Bugün de öyle oldu. Sabahtan sonra yan taraflarda bir koşuşturmaca ve ayak seslerini duyunca anladım ki günün yolcusunu hazırlıyorlar. Orta yaşlı, hatta genç sayılabilecek bir adamla tanışacağım birazdan. Gözleri ıslanmaya müsaade etmeyen kuvvetli iki yakını tarafından nazikçe içime yerleştiriliyor. Geride bıraktıklarından gözü yaşlı birkaç kişi usulca yanıma gelip onun yüzünü seviyorlar. Sanki bu son dokunuşlarını hissedecekmişçesine nazikler; dile gelsem söylerdim şimdiye kadar kimsenin bu sevgi ve keder dolu dokunuşlara aldanıp geri dönmediğini. En sevenlerinden birisi, onun soğuk tenine konduruyor öpücüklerini ve kapatıyorlar tahta kapağımı, beni ve yolcumu baş başa bırakmak için.

Yine bir sürü iş. Önce tabutu ve içindekini kabristandan al, alelacele camiye yetiştir. Oradan tekrar sırtla ve artık bir sonraki adres neresiyse oraya götür derken, ertesi gün için geriye dön, bekle ki sabah olsun. Ben de arkadaşlarım gibi Anadolu’da sakin bir şehirde bu işi yapsam çok dert etmem tabi ama İstanbul’da zor bu işler. Benim derdim zamanla yarışmak ama bu trafikte hele ki bir de bugünkü gibi yağmur varsa işimiz çok zor. Geçen sene kara kışta bile çalıştım. O kadar çok kar yağdı ki genç bir delikanlı da olsam motorum dondu. Beni öylece bırakıp kendileri döndüler ben de bekledim ki buzlarım çözülsün. Şu hayatta en anlamadığım şey insanların bu iş için neden bu kadar aceleci ve dakik olduklarıdır. Bana bıraksalar oradan oraya taşıyacağıma hemen bitiriveririm bu sürekli seremoniyi. Yeşile boyalı tahta tabutu sırtıma yüklediler ve düşmesin diye kilitlediler. Öğleden önce camiye ulaştığımda yolcuyu benden alıp mermer hanıma emanet ettiler.

Taşıdığım yükün ağırlığından beni mermerden yaparlar. Yolcular benim üstümde bazen iki saat bazen daha da az kalır ama aslında bir ömürlüktür bu kalışları. Bilirim ki tabutlarının içinden kâinata son kez bakarlar sahip oldukları soğuk bedenlerinden. Sevenleri sağıma soluma doluşurlar ellerini açar fısıldarlar evrene, gittiği yerde mutlu olsun diye. Hem üzgündürler hem de korkuları ağır basar beni gördüklerinde, bir gün kendilerini ağırlayacağımı hatırladıklarından olsa gerek. Bugün kimi getirdilerse pek bir yalnızlık çekmiş anlaşılan. Çoğu zaman insanların yakasında görürüm yolcunun yüzünü ama yalnız tüketilen hayatların bir sonucu olsa gerek, yolcu edeni de az, resmi de yok. Dualardan sonra ürkek telaş başladı yine ve insanlar çabucak sırtladılar bizim yaşlı kurdu. Tabut itinayla omuzlarda taşınıp, genç delikanlının sırtına son evine götürülmek üzere son kez yüklendi.

Aslında hep gelinlik gibi süslenmek isterim. Ne de olsa ben bir kapıyım, hiçlikten hepliğe giden bir yolda. Sıra bana geldi mi, paspal görünümlü üstü çamura bulanmış bir adam gelir kirli sakalı, nasırlı elleri ve elinde kazması ve küreğiyle. Dibimdeki kavağı ellemeden hoyratça kazar beni, taşıdığım bitkilere ya da canlılara umursamadan, ne de olsa kendi neslinden birine hazırlıyordur yerimi. Kendince derin kazar da bilmez asla köklerimin arzın merkezine kadar uzandığını. Bugünde öyle oldu, yağmura inat hazırladı beni. Motorun sesinden anladım, bizim genç delikanlı koştura koştura ev sahibini getiriyor bana. Çok da merak ediyorum aslında, yeni misafirim kimdir, kimlerdendir, beyaz gelincikler mi yoksa siyah gölgeler mi eşlik edecekler kısa yolculuğuna. Önce tabutu yanıma koydular, sonra içinden yolcuyu çıkardılar. Bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar insan anca toplanmıştı. Dua okunurken itinayla kalbime yerleştirdiler. Bir kadının kalbinden dünyaya gelen insanların sırayla yine bir kadının kalbine koyulduğunu o da şimdi öğreniyordu. Sonra birer ikişer kürekle toprakları attılar üstüne; kapatırlarken dünyayla olan kapısını, bilemediler kâinata açılan kapının ardına kadar açılıp da yolcuyu beyaz gelinciklerin çağırdığını.

Ben öldüm. İnsanoğullarının milyarlarcasından biri olan ben, öldüm. Tabutum kapanmadan önce beni son kez öpen eşimdi, yüzümü okşamaya kıyamayansa annem. Haklarını helal edenlere son bir veda edemeden gittim mermer musalladan. Şimdi ebediyete mi bilmem ama beni yolcu ediyorlar. Kilidi olmayan kapıyı üstüme kapatıyorlar. Hiç böyle olacağını düşünmemiştim, korktuğum gibi değil, seni beklemeye değermiş.

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz