Ana sayfa KÜLTÜR EDEBİYAT VE GÖRSEL MANİPÜLASYON

EDEBİYAT VE GÖRSEL MANİPÜLASYON

124
0
PAYLAŞ

Ulysses’de Buck Molligan: “Ben çay yaparsam çay yaparım, çiş yaparsam da çiş yaparım.” Der. Ben de, film izlemek istersem sinemaya, roman okumak istersem kitapçıya giderim diyorum. Ne çayım çiş gibi olsun, ne de okuduğum roman film gibi.

Son yıllarda eleştiri-inceleme metinlerinde ve yazarlarla yapılan röportajların soru öncüllerinde sıkça karşılaştığım bir güzelleme var: Bilmem kimin metni tam bir görsel şölen vaat ediyor, sanki sahne sahne düşünülüp yazılmış gibi okuru içeri çekiyor, her ayrıntıyı zihinde canlandırmak metne hareket katıyor falan filan. Ben bu durumu çok can sıkıcı buluyorum: Edebiyatın özgül alanına kötücül bir müdahale gibi. İyi niyetli bir cehalet diyesim var ama o zaman da aklıma unvanları arşa değen tutanakçılar geliyor, kafam iyice karışıyor, daha kötü hissediyorum.

Roman ya da öykü, yalnızca görsel imgeleme indirgenemeyecek kadar zengin olanaklara sahipken, görselliğin sürekli öne çıkarılmaya çalışıldığı bir edebiyat kültüründe kalemler de ister istemez o yöne meyleder. Bu çizgi eğri bir çizgidir ve anlatıyı fakirleştirmekten başka işe yaramaz. Amaç okur tavlamaksa bu daha da kötü.

Günümüzde sinemanın gücü, zihin dünyamızı neredeyse tümüyle şekillendirebilecek kadar etkili. Günlük işlerimizi bile kafamızda sahne sahne planladığımız olur. Ben bunun bir tür manipülasyon olduğunu düşünüyorum, ama hesaplı ama hesapsız. Sinemada görsel imgeler çoğu zaman tek boyutlu ve içeriksizdir. İzleyici pasif bir alımlıyıcıdan öteye geçemez. Hazmetmesi kolaydır ve zihinsel melekeleri harekete geçirmeyi gerektirmez. Elbette Andrei Tarkovsky ya da Nuri Bilge Ceylan gibi özel yönetmenlerin imgeleri için aynı şeyleri söylemek mümkün değil fakat sözünü ettiğim incelemelerde kast edilen şeyin bir N.B.C imgesi olduğunu da pek sanmıyorum. Velev ki öyledir, o zaman da böyle bir benzetmeye ne gerek var diye sorarım. Bu zaten tanıma içrek bir şeydir. Keza, görselliğin öne çıkarıldığı tespitlerin kendi içinde ontolojik bir çelişki yarattığını düşünüyorum. Edebi bir metnin sinemadan ödünç alınmış kavramlarla yorumlanmaya ihtiyacı yoktur. Nitelikli bir eleştiride görselliğin gücüne değinilebilir fakat metnin eleştirisi bunun üzerine inşa edilemez.

Yazınsal metinlerde, görsellik, kabul gören, varlığı çoğu zaman olumlanan, yokluğu ise nahoş karşılanmayan, hatta kimi eserlerde yüceltilen bir tekniktir. Ortada bir edebiyat tanımı varsa – ki şaibelidir – sürekli bir görsellik vurgusu, tanım üzerinde indirgemeci, bozucu etki yaratır. Bu da hakkında konuşulan şeyle manipüle edilerek konuşulan şey arasında çelişkiye sebep olur. Ortada bir edebiyat tanımı yoksa, edebiyatı salt görsellik üzerinden tanımlama ya da yorumlama çabası da ayrıca trajiktir. Yine, böylesi indirgemeci tespitlerin totolojik olduğunu düşünüyorum çünkü bununla yeni bir şey söylenmiş olmuyor.

Şimdi bir kıyaslama yapalım. A romanında okur karakterlerin her hareketini zihninde canlandırabiliyor diyelim. Bu iyi bir şey. Peki ya arkası? Vurgu sürekli olarak görsel imgeleme yapılınca kimse perdeyi çekip arkasına bakma gereği duymuyor. Bu durumda diğer duyu organlarının yaratacağı yüksek etki bir yana, okur, düşünme, hayal kurma, yorumlama, ilişki kurma, eleştiri, analiz, sentez, keşfetme, hatta metni yeniden yaratmak gibi olanaklardan uzaklaştırılmış olmaz mı? Oysa özellikle modernist metinlerde, bir edebiyat felsefesi olarak, yazar okurla daimi bir ilişki içindedir. Metin okuru içeri çektiği gibi, eline bir kalem tutuşturmayı da ihmal etmez. Pasif alımlayıcı, yerini, metnin serüvenine dâhil olan örnek okura bırakmıştır. Sözgelimi Julio Cortazar’ın “Seksek”inde görselliğin gücü yadsınamaz fakat öte yandan kendimizi romanın atmosferine kaptırınca, karakterlerin içtikleri mate çayının tadını biz de almaya başlar, kalas üstünde yaşanan gerilimi hisseder, sevgililer arasındaki sorunları anlamaya çalışır, belki de kendi çözümlerimizi üretiriz. Bu daha da iyi bir şey değilse nedir?

Benim itirazım, yazınsal metin eleştirisinde sinematografik tekniklerin haddinden fazla yüceltilmesine. Bu sorumsuz yaklaşım, ister istemez, yazarı da, okuru da, tek boyutlu metinlere yöneltecektir. Sonunda, sinemaya teslim olmuş, senaryoyla arasındaki sınırın iyice belirsizleştiği, zamanla nitelikli edebiyatın da tümüyle raflara kalktığı bir kültür ikliminin kimseye faydası olmaz.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz