Ana sayfa DOSYA Günceden – 2

Günceden – 2

139
0
PAYLAŞ

SIR ODALARI
Günlük- 12. Defter

24 Nisan 1987

George Orwell’in 1984 adlı romanının kişisi Winston Smith, bireyselliğinin, bilincinin sistemli bir şekilde baskı, aldatmaca, propaganda, gözaltında tutulma ve şaşırtılmış hedeflerle yok edilişine gizlice günlük tutmaya başlayarak direnmeye çalışır.

25 Nisan

Nisan ikindisinde Bostancı istasyon çay bahçesindeyim!

Ölüme terhis olacakmış gibi gün dolduruyorum.

Kimse yok. Kimseyi beklemiyorum. Kimse aramayacak. Herkes kendi dünyasında. Ben de onların dünyasında değilim. Kimsenin henüz okumadığı bir kitabın sahibiyim. Herkes kendisini beğeniyor. Kimse kimseye pas vermiyor. Ben de kimsenin yaşantısını alıp kaleye koşturmuyorum.

Bazen aynı şeyi düşünüyorum: Her şey başka türlü olabilirdi.

İstasyon Büfesi’nin vitrininden Ters Adam’ı kaldırmışlar. Herhalde satmayacağına anladılar.

Tanımadığım güzel yüzlü bir kız geçiyor.

Günlerden cumartesi.

O kız da hiç tanımayacak beni. Diretirsem, yarım düzine roman daha yazarsam -benden sonra- onun çocukları beni (belki) okuyacak.

Bir düş!

George Orwell için 1984 yılı bir düştü. Şimdi, 1987 yılındayız.

Başbakanın davulcu damadı bugün Bostancı Vûkela Caddesi’nde bir butik açtı. Yüzlerce çiçek gelmiş. Meraklı halk kalabalığı orada. Başbakan devlet kasasından kendisine 16 milyar Türk Lirası’na uçak aldırttı. Damat da birdenbire milyoner oldu.Yaşamanın anlamı para kazanmakla kaynaştı.

26 Nisan

Hayatında kaç defa aldanmayı göze alabilirsin?

Konuşursun, tartışırsın, sohbet edersin, onu dinler, kendinden anlatırsın. Dostunun dost-arkadaşının arkadaş olduğuna inanırsın. El sıkışıp yemekten ayrılırsın. Kapıda iki kişi koluna girip seni öldürmeye götürür. Seni idam sehpasına gönderen, kararın altına imza atan az önceki dostundur. Elinde bir kadeh şarap vardır.

27 Nisan

Ozan beni gazeteden telefonla aradı…Çocukların yüzü aydınlıktır. Ozan’ın sesi de aydınlık.

 

28 Nisan

İlişkilerden kendimi çektim. Kimseyle konuşmuyorum. Kimseyle selamlaşmıyorum. Verimimi azalttım. Yazmıyorum. Kendimi de yazmıyorum. Yolda roman okuyorum.

Refik Durbaş’a gece mesaisinde çalışmak istediğimi söyledim. Kötü söz söyleyecekti. Vazgeçti. Değer mi? Refik’e yüzde otuz fazla maaş için gece çalışmak istediğimi söyledim. “Bakalım” dedi… Gece mesaisi kıymete bindi!

Okulda Ozan’ın okuma bayramı var. Gazetede prim dağıtacaklar. Bana vermeyecekler. Cici çocuklara cici mama verecekler. Okay, yüzüme dönüp hödük bakıyor.

 

29 Nisan

Orwell’in 1984 adlı romanı Winston Smith’in “Büyük Biraderi seviyorum” sözleriyle biter.

  1. M. Forster şöyle yorumluyor:

“….dilin gerilemesi düşüncenin de gerilemesidir ve bu, iletişimin zedelenmesi anlamına gelir. Orwell’e göre, özgürlük yazıyla ilintilidir ve özgürlüğü yok etmek isteyen bürokratlar kötü konuşur, kötü yazarlar; anlamın, bütün anlamın kaybolduğu cümlelere sığınırlar…”

30 Nisan

Yirmi iki yıl sonra Kalpazanlar’ı tekrar okuyorum.

Kitabın yaprakları sararmış. Andre Gide’i yeniden niçin okumak istediğimi bilmiyorum. Kutsal on sekiz yaşıma bakmak için mi?

2 Mayıs

Hangi cümle sıra başıdır?

Ne kadar çok dinledim ne kadar çok reddettim!

3 Mayıs

Kalpazanlar’dan bir cümle:

“İki dostunun dostluğu kendisininkini ortadan kaldırır.”

4 Mayıs

Sanat Servisi’nden Gürsel “ Sizin soyadınız Özarıkça mı” diye sordu. Evet dedim. “Şimdi yayımlanmayan bir dergide (Somut) yazınızı okumuştum, Oğuz Atay’la ilgili ilk en güzel yazıyı siz yazmıştınız” dedi.

Ertesi gün genç adama kitabımı hediye ettim.

5 Mayıs

Yüksek fikirler! Alçak insanlar!

6 Mayıs

Gerçeğin öne sürdüğü olaylar ile ideal gerçek arasındaki çarpışma…

7 Mayıs

Ozan kızıl oldu. İğneye gidiyor. Doktor Müzeyyen Hanım Ozan’a “Babanın yazdığı romanı okudun mu” diye sormuş. “Büyüyünce sen de roman yazacak mısın?” Ozan “Hayır, ben başka bir roman okuyorum “ demiş. “ Yirmi çocuk birleşip doktora iğne yapıyorlar.”

8 Mayıs

Sahil Yolu Bostancı’ya dayandı. Beton atıp asfaltlıyorlar. Bizim oturduğumuz büfe yıkıldı. Bostancı’dan deniz otobüsleri kalkacak. Mahallenin çehresi değişiyor.

Değişikliğin bir noktasından sonra biz de olmayacağız.

Sâlâh Birsel’in Yaşlılık Günlüğü’yle ilgili kısa bir yazı yazdım. Güneş gazetesinde yayımlandı. Sâlâh Birsel teşekkür etti.

Hulki Aktunç’un yeni yayımlanan Üç Eylül adlı kitabı hakkında tanıtma yazısı yazmayı düşünmüş, sonra vazgeçmiş. “Hulki beni sever, ben de Hulki’yi severim” diyor.

Bana dönüp “Senin kitabın da Yaşar Kemalinkilerden daha iyi” diyor. (Estağfurullah, yok artık!) Sonra bir kez daha yineliyor: “Kırk yıldır kimse için yazmadım.”

Davranışıyla niçin övündüğünü anlamıyorum. Hulki’nin kitabı çok fluymuş.

Hulki Aktunç’un Ten ve Gölgesi’ni okuyamamıştım, Bir Çağ Yangını’nı aldım, okumaya çalıştım. Tıpkı Sâlâh Bey gibi çok kitap okumuş, kıyıda köşede kalmış kitapları okumuş, oralardan kitabına pek çok şeyi devşirmiş… Kapalı yazıyor. Açık söylese sineğin kanadı havalanmayacak.

Hulki Aktunç, kendisiyle yapılan röportajlarda Enis Batur’un kitabını şişiriyor. Batur’un gözetimindeki Gergedan dergisinde Füsun Akatlı da Hulki’nin kitabını haftanın kitabı ilan ediyor.

Kalbim kırılsa da ben Sâlâh Bey’i kırmamaya özen gösteriyorum. Cumaları buluşmaya gitmeyeyim diyorum. Telefon edip arayınca kararımı değiştiriyorum. Her cuma daha önce söylediklerini unutup yeniden anlatıyor. Umberto Eco’nun kitabını okumak yerine benim kitabımı okumuş olmasını dostluk nişanı olarak gösteriyor.

Aykut da beni fiilen değil zevahiri kurtarmak için telefonla arıyor.

Herkes ne kadar belli!

Füsun Hanım’ın sarhoşluğu Behzat’tan betermiş. İçip yerlere yatarmış. Kızı gelip annesine hakaret edermiş.

Attila Dorsay Cumhuriyet gazetesinin yemekhanesinde bana “Maktul makbüldür” diyordu.

11 Mayıs

Tuzla Piyade Okulu’ndayken de ziyaret günlerime gelmediler. Kitabımın imza günlerine de gelmediler. Kitabımı satın almadılar. Tanıtmadılar.

12 Mayıs

Kalpazanlar, sayfa 168:

“Çok okudu, çok şey tuttu aklında, kitaplardan öğrendikleri hayattan öğrendiklerinden daha fazlaydı.”

13 Mayıs

“Ekmekçi’nin yazısını okursan öperek ödüllendireceğim” diyor. “Daha fazlasını veremez misin” diye soruyorum. Oyunu bozuluyor. “Fesatsın” diyor.

14 Mayıs

Her akşam Fenerbahçe Statyumu’nun önünden belediye otobüsüyle Söğütlüçeşme’ye kıvrılırken –saat 20.30’dur- güneş tepeleme üst üste yığılmuş binaların üstüne düşmekte… Yerel yorgunluk saati.

Kenef çukurunda kirlenmemeye çalışan sopa gibi, işimi yapıp, kimseye selam vermeden girdiğim yerden çıkmışımdır.

Eve dönerken yemek yiyip romana çalışacağım diyorum her akşam. Bir saat sonra kurşun yemiş gibi düşüp kalıyorum.

Şef Refik Durbaş gazetede adımı ‘çalışmıyora’ çıkardı oysa, kasten. Müdür Okay’la arkadaşlığına güvenip sırtımızdan maaşını cebine indirip ortalıkta boş boş dolaşıyor. Kendisi çalışmıyor. Müessese müdüründen ‘çalışanlara çalışmıyor’ ihtarı aldırtıyor.

15 Mayıs

“Posta Kutuları” yıllar önce başlayıp yazamadığım bir hikâyenin adı.

16 Mayıs

Hayatı, maddi dünya aracılığıyla kavramaya tutkun. Bu tutku, 70 yaşında bir suçun mahkûmiyeti olarak beliriyor. Neleri kaçırdığını ilk kez sorguluyor. Neleri kaçırdığını vermek için neyi kazandığını yani holdingi- Nanu’yu anlatıyorum. İnsan topluluğu, vahşi yaratıkların yaşadığı bir orman- bir mağara sanki. İnsanlar birbirlerinin arasında yok oluyor.

20 Mayıs

Garson turistlere bağırıyor:

-Yes pilis es küs mi!

Ayasofya…

Gazeteye kadar tertemiz üç saatim var.

Güneş gazetesine “Don Juan Geometriyi Severdi” adında bir yazı yazacağım. Faruk’tan on bin lira alacağım. Evi geçindirsin diye Vildan’a vereceğim. Sızıldandığım zaman “İçimize sıkıntı veriyorsun” diyecekler.

23 Mayıs

Attila İlhan Taksim’deki kahvenin uç köşesinde oturuyor.

Aykut tanıştırdı. El sıkıştık. Zayıf, kısa boylu bir adam. Şiirlerindeki, romanlarındaki, polemiklerindeki üsluba, o ‘afilli’ havaya uymuyor.

Sözcüğü ‘külhan’ diye düzeltti. Aksine, kolay kırılan, zedelenen kimselere benziyor. Takındığı iddiacı tavır, kullandığı ‘ilk defa doğruyu ben söylüyorum’ tekniğini akıcı yumuşaklıkla hemen kapatıyor. Israrla edebiyatın öldüğünü, önümüzdeki günlerin odio video yani görsel bir çağ olacağını söylüyor. Bir de, ısrarla, aydınlar oligarşisini anlatıyordu. Ona karşı gösterdiğim tüm gerekçeleri devri kapanmış aydın zihniyetiyle kapatıyordu. Cumhuriyet gazetesini de Türkiye’nin en zararlı yayın organı olarak gösteriyordu. Bugünkü aydınlar yani bozuk kafalılar onun çevresinde döneniyorlardı. “Perihan Abla” dizisini eleştirince “Halkı tanımalısınız” diye çıkışıyordu. Televizyon dizileri tutmuştu. Halk haklıydı. Yanlış olan aydındı.

“Yaşar Kemal’in şehir romanı yazamayacağını söylemiştim, beş tane parfüm adı sayamaz, ben de yirmi tane ot ismi söyleyemem.”

Paris’e gidince Fransız Komünist Partisi’yle ilişkisi olduğunu, giderken bir Stalinist olduğunu ama Aragon’u dinleyince fikir değiştirdiğini, Paris’te bir tanıdığının ona iki dakikada diyalektiği açıkladığını anlatıyordu. Marxizmi bir kendisinin bir de Çetin Altan’ın çok iyi bildiğini söylüyordu.

Pınar Kür’ün Budağın Aralığı adlı kitabını ‘Yarın Yarın’ diye değiştirerek Bilgi’den ilk defa kendisi yayımlatmıştı. Ahmet Küflü “Cadoloz karı” demişti. Umursamamıştı.

Ankaradayken bir gün Füsun Akatlı sarhoş gelmiş, sizin bütün şiirlerinizi ezbere bilirim demiş, iki satır hatırlayamamıştı.

Sonbaharda yayımlayacağı romana Nadir Nadi’den alıntıyla başlayacaktı. Roman 1942 yıllarında geçiyordu. Cumhuriyet gazetesini hedef alacaktı.

Yeşilcilere inanmıyordu, doğada bir şey ölür, başka bir şey başlardı.

Araplar, Türklerin başaracağı teknolojiyle gururlanmak istiyorlardı. Türkiye’de irtica mirtica yoktu. Öyle bir tehlike yoktu.

Daha sonra, Attila İlhan, Amerikan sinemasında öpüşmelerin standartlaşmaya başlamasını anlatmaya koyuldu. Ünlü ve büyük aktristlere yönetmen 24 numaralı öpüşme dediğinde 24 numarayı öpüşür, 16 numara dediğinde hiç sektirmeden 16 numaralı öpüşmeyi uygularmış.

2 Haziran

Bayram üç gün önceydi.

Divana uzanıp Stefan Zweig’ın “Rotterdam’lı Erasmus’un Zaferi ve Trajedisi” adlı kitabını okudum.Yıllar önce Erasmus’un Deliliğe Övgü’sünü karıştırmıştım. Nedense, bu defa, Erasmus’un hayatı itici geldi. Yansız kalmak isterken bütün kamplarla arası açılmış. Luther ondan aldığı fikirleri halkla kaynaştırıp canlılık verince tarih sayfalarını Erasmus’a kapatıveriyor.

Tutkular gevşeyince gerçek kalıyor.

İsa kulanıla kullanıla sonunda kan içicilerin öğretisi oldu.

Sağlıksız bedene sahip olan Erasmus, hep uzlaşma peşinde, hümanizm diyor ama ayaktakımı onu ırgalamıyor. Aydınların kuracağı dünya birliğinden yana. Bağımlı olmak istemiyor. Kendisini sıkan ne varsa belli etmeksizin yavaş yavaş çevresinden uzaklaştırıyor. İhtiyatlı insanların zayıf noktalarını bulup çıkarmakta usta. Kahraman değil. Korkusuzluğun değil, ruhbilimin yardımıyla başarıya ulaşıyor. Güncel hayatın gerçekleri karşısında direnme gücü yok. Kendisinden başka kimseye sadık kalmıyor. Karar vermek, bağlanmak anlamına geldiği için her tür bağdan ısrarla kaçıyor. Gene de, Erasmus, kendi çağının en ünlü, en önemli adamı. Topluma egemen olanlar kapısının önünde ağzının içine bakıyor.

Zweig burada çok önemli bir not düşüyor:

“Kendini yenilemek isteyen her çağ, idealini önce bir kişiliğe yansıtır, çağın ruhu kendi özünü somut bir biçimde kendi bilinç düzeyinde algılayabilmek için her zaman önce bir insanı tip olarak seçer ve bu tek, çoğu kez rastgele seçilmiş bireyi kendi ölçülerinin çok üzerine çıkarmakla bir anlamda kendi çoşkularından arınmış olur…Yenilik, düşüncenin yerine bir insanı, bir görüntüyü, bir örneği koymaktan hoşlanır ve kendi kendisini inançla bunlara benzetmeye çalışır.”

3 Haziran

Erasmus gerçeği anlatmaktansa gerçeğin açıklanış biçimine önem veriyordu. Onun açıklama biçimi ise, dostlarını, düşmanlarını istediği yöne kaydırabilme esnekliği üstüne kurulu.

Zor çağda yaşıyordu. Üyesi olduğu kilise, kurumsal zenginliğine zarar verecek kimseyi odun üstünde yakıyordu. Erasmus’un büyük hasmı Luther işte bu din bezirgânlarının fetvasını kilisenin kapısında yırtıp atmıştı. Ne var ki Luther’in kendisi de kafasının dikine yön tutabilmek uğruna binlerce insanı ölümün kucağına atacaktır.

Zweig’ı dinleyelim:

“İnsanlar nefreti, sevgiye tercih etmiyorlar mı? Yeryüzünde her zaman nefret ve savaş, sonu ne olursa olsun, bir yere ulaşmıştır. Erasmus’un Ortaçağı ile bizim 20. Yüzyıl arasındaki gelişim tablosu bir savaş uygarlığıdır. Erasmus’un büyük ideali Avrupa Topluluğu kuruldu. Fakat Topluluğun kuruluş amacı, zararı kendi dışındakilere ödetmek için kâr ortaklığıydı. Ticari rekabeti kendilerinin dışında tutmak, yani birbirlerini değil, yabancıları sömürerek dünya egemenliğini ellerinde tutmak istiyorlardı. Amaçları ahlaki değil ticariydi.”

Dramatik olan, ne Erasmus’un ne de Luther’in tarih sahnesinde Machiavelli kadar geçerli not alamamaları. İl Principe sadece onların çağını değil, bizim yüzyılımızı da yansıtmakta.

İsa’ya saygı hatta hayranlık duyduğum halde, onun sözlerinden çok, Nietzsche’nin Deccali’ni daha büyük zevkle okumuşumdur.

Bir de, Erasmus’un dostum diye hitap ettiği Thomas Morus’a yazdığı mektubu okudum. Tarih 10 Haziran 1508. Tam 479 yıl önce.

6 Haziran

Kalkıp bir pipo yakacağım.

(Rakı ve tütün.) Hep yalnız. Kendime koşulladığım bir şey, yalnızlık.

FŞ. telefon açıyor, buluşup Boğaz’da Arif’in yerine Bilsak’a gidelim diyor. Param yok. Gelemeyeceğim diyorum. Küt, telefonu yüzüme kapatıyor. Gazetede sayfa yönetiyor ya, iktidar sahibi. İktidarına icabet edilsin istiyor.

7 Haziran

Geçen cuma Bostancı’da yine aynı takımla buluştum. Behzat Ay, sonra Müslim Çelik geldi. Çalıştığı okulun bahçesinden kopardığı lâleleri Sâlâh Birsel’e verdi.

İskele Sokağı’nın solundaki bütün binalar iki haftada yıkılmış, işçiler geceli gündüzlü çalışarak Başbakan’ın propagandalı açış törenine hazırlanmışlardı. İstasyonun gerisindeki çay bahçesinde yer bulmak, yer bulunsa bile müşteri akınından dolayı tek başına masa tutabilmek mümkün değildi. Tenha bir köşeye çekilip yazıyla baş başa kalabilmek imkânsızdı. Garsonlar kalabalık masalara itibar ediyorlar. Yaşlanmış, hayatları kafalarında yıpranmış adamlar oturuyor.

Behzat’a tesadüf edince tanıdık diye sevindim, nedir, birkaç dakikada iplerinden kopmuş balon laflarını ortaya dökmeye başladı. Daha sonra Sâlâh Bey geldi, yeni çıkan kitabını, Asansör’ü imzalayıp verdi.

Yapacak bir şey yoktu, ya evde oturup oflayıp puflayacak ya da bu bahçede suya düşmüş tatil günüme hayıflanacaktım. Sohbetin yaşanılır kılınması, sohbet eden kişilerin ezberlerinin dışına çıkıp kafalarını çalıştırmakla olası.

Sâlâh Bey’e Necati Güngör’ün hikâyelerini niçin beğendiğini sordum. “Yok, janrı başkadır” dedi. Behzat’a, Hulki Aktunç’un “Son İki Eylül” adlı romanını okumaya değer bulduğumu söyledim. Elinin tersiyle sözümü itti, “Onu okuyacağıma Demir Özlü’nun son kitabını okurum” dedi. Ahbap çavuş ilişkileri! Niçin Demir Özlü’yü okursun diye sordum, bozulduğumu belli etmeden. “Demir arkadaşımızdır” dedi. Demir’i iyi sözlerle anıyordu, çünkü kız kardeşiyle (Tezer’le) tanıştırmış, otur onunla konuş demişti. Behzat da bu sözü, onunla konuş sonra onunla yat diye anlamıştı. Kızdığım için köylülük aleyhine kasten laf attım ortaya. Müslim Çelik’le ilgilenmedim. Sâlâh Bey onun da şiirlerini beğendiğini (bazılarını) söylüyordu. Müslim Çelik saygılı, sessiz oturuyor, bir Erzincan adamı olarak söze karışmıyordu. Sadece Abdülkadir Bulut’un genç ölümüne hayıflandı ve İ’nin çok içtiğini bilmiyordum dedi.

Üstelik âdi mekânlarda en bayağı tarzda içer demedim. Bunu söyleseydim folklorumuzun yiğitlik kavramı, solculuk söz konusu olacak ve hesapta, İstanbul 4-0 Anadolumuza yenik düşecekti! Şehir artık her anlamda kıçının bokunu parmağıyla temizleyip burnunun karıştıran aziz halkımıza yenik düşüyor. Şehir bu halka çok çektirmişti, o yüzden, efendimiz halk, şehri artık imha etmekte haklıydı! Halk İstanbul’dan intikamını alırken seçtiği Başbakan, Monoco Prensi’ne özenip tombul zevcesiyle Akdeniz’de yat gezilerine çıkıyordu.

Ben de, Müslim kardeşimiz bizden sıkılmasın diye Büyükada’yı ziyaret eden Troçki’yi masanın üstüne attım. Behzat’a maşallah, rolünü bulmuş aktör gibi tarih şakımaya başladı.

Böyle davranırım hep, dinliyormuş gözükmek için karşımdakinin seveceği kartları açıveririm. Mademki bir süredir kimseyle tartışmamayı tercih ediyorum! Belki yorulduğum için!

8 Haziran

Erken saatlerde gelmeli buraya. Kuşların ağaçlarda öttüğü saatlerde. Çay ocağı daha yeni açılmış olmalı. Ortalıkta henüz kimseler gözükmemeli.

Az sonra kalkacağım. Otobüse binip, vapura binip, vapurdan inip yürüyerek gazeteye gideceğim. Bir öbek meymenetsiz yalancıyla saatlerimi geçireceğim.

Cumhuriyet gazetesi 175 lira! Personel maaşlarını dengede tutuyorlarmış! Birinci sayfada öyle yazmışlar. Beteri, aynı yalanı, İlhan Selçuk da köşesinde yazmış. Gazetenin sadece bir aylık ilan geliri 370 milyon lira. Gazete 120 bin satıyor. Hesap meydanda. İyi gazete diye okurlarını, kendilerini gaza getiriyorlar.

Az sonra kalkıp oraya gideceğim. Bir çay… Hulki Aktunç’tan birkaç cümle daha….

“Yazı, bireysel depremölçerin çizdiği el resimleri, hiçbir şeyin yerli yerine oturmadığı, bu yüzden de herkesin bir tür güllabici olup diğer herkesi yerli yerine oturtmaya çalıştığı şu tektonik toplumumuzda…”

Çaycı hesap lütfen!

9 Haziran

FŞ. beni gazeteden aradı. Şaşırdım. “Ayıp değil mi” dedim. “Yahu iş stresi” diye geveledi. ‘Hazretler’ adlı yazımı Güneş’te kuşa çevirip yayımlamıştı, beni aramak için bunu bahane ediyordu. Akşam, Gazeteciler Cemiyeti Lokali’nde buluşmak üzere sözleştik. Telefonu kapatınca içine düştüğüm iki yüzlülükten utandım. Kendimi alçalmış hissettim.

Beni Özgür Yayın Dağıtımın sahibi Refik Ulu’yla tanıştırmış, bir akşam hep birlikte Üsküdar’da (Arabın yeri) meyhaneye içmeye gitmiştik. F. gecenin masrafını etrafındakilere yıkmaya alışıktı. Hesabı Refik Ulu ödeyecekti. Tavır rahatsız ediyordu ama benim de çıkarıp hesabı ödeyecek param yoktu. Denizin üstünde güneş batıyor, gemiler batıyordu. Refik Ulu hem kitaplardan, tanıdığı yazarlardan hem de nasıl zenginleştiğini anlatıyordu. Gitgide zirveye çıkmış, yazarlara da tepeden bakmaya başlamıştı. Başarısı yaşadıklarını çatlatmıştı,   çatlaktan algılıyordu yayımlayıp kitaplarını dağıttığı yazarları.Yazarları yemek yemeye çaplarını öğrenmek için götürdüğünü söylüyordu, maksadı o yazarın kaç kitap daha yazabileceğini anlamakmış!

Karşı masalardan sarışın bir kadın gözlerini dikmiş bana bakıyordu. F. günlerce aç bırakılmışcasına tıkınıyor, kadının bana değil kendisine baktığını söylüyordu. Refik Ulu zenginlik serüveninin bavul faslındaydı. İstiklâl Caddesi’nde bavulunu boşaltıp kaldırımda kitap sergisi açıyordu henüz. Ufak tefek, sesi kadınsı bir adam. Kadının gözü yüzümdeyken yanındaki adam ve diğer çift içkilerini içiyorlardı. Refik Ulu adaşı Refik Durbaş’ın kızkardeşiyle fakirlik döneminde evlenmek istediğini, kabul edilmediğini anlatıyor.

Başka bir gün, Afa Yayıncılığın sahibi Atıl Ant’la tanıştırılıyordum. Duygu Asena’nın “Kadının Adı Yok” adlı kitabı üzerine karşılıklı birbirleriyle laf atıştırıyorlardı. İri yarı, sakallı bir adam. Eski Marxsistlerden imiş. Tanımıyorum. Teorisyenliğiyle ünlüymüş. Yayıncılık da yapsa şimdilerde zengin işadamı!. Videoculuktan, hamburgercilikten veya buna benzer işlerden para kazandığını anlatmışlardı. Refik Ulu’yla kıyaslanınca okumuş adam. Belli, kent kökenli! Bebek’te oturuyor ve “Biz Bir Zamanlar Devrimi Sevmiştik” adlı kitabı çevirtip yayımlatıyor. Telif ücreti on bin frank ödemiş, fotoğraflar için bir on bin Fransız Frankı daha ödememiş. “Biz o zamanlarda sanatı edebiyatı bir köşeye atmıştık” diyor; “hayatımızın ön planında siyaset vardı.”

  1. “Bizi bu gece nereye götürüyorsun” diye soruyor.

Atıl Ant “Arif’e gidelim” diyor. F. “Dönüş paramız yok” diyor. Geceyi uzatmaktan vazgeçiyoruz.

Atıl bana “Yayıncı olarak dikkat ettim, senin roman hakkında hiç yazmadılar” diyor.

15 Haziran

   (Bazen bir gün öncesini anımsamamak için hayal etmeyi imdada çağırıyorum.)

Geçen Bostancı buluşmamıza (bize göre) kalabalık bir toplulukla oluşturmuştuk. Ben ve Sâlâh Bey, İstasyon Bahçesi’nde kendimize iki koltuk ayarlamıştık.

Daha sonra Hasan Çelebi, Ahmet Köksal, Behzat Ay, Sabahattin Kudret Aksal geldi.

Her biri ayrı ayrı ilgi çekici kimseler. Hasan Çelebi tiyatro oynayarak Necip Fazıl Kısakürek’le ve Yahya Kemal’le ilgili anılarını anlatıyor. Şair ve şiir denilince onlar var oluyordu.

Sabahattin Kudret Aksal sigaranın birini söndürüp birini yakıyor, dudaklarının üstünde incecik beyaz bir bıyık, kafasında kışlık şoför kasketi, hafif kambur, sırtını istasyona, yüzünü rüzgâra vermişti. Az konuşuyor, dinliyor, söze karışırsa tane tane önemli şeyler söylüyordu. Topluluğa kendisini vermiyor, sıkılırsa kalkıp gidiyor, tekrar ya geliyor ya da hiç gelmiyordu. Sâlâh Bey’in kırk yıllık arkadaşıydı. Hasan Çelebi de kırk yıllık dostuydu. (Belli, benim kırk yıllık dostluklarım hiç olmayacak.) Sâlâh Bey ve Aksal, edebiyat çalışmalarında bir noktaya varmışlardı. İkisinin de yazıları, şiirleri dergilerde ilk sayfayı alıyordu. Hasan Çelebi eskinin tadını yaşayarak yenide yer tutamamıştı. Gene de, şiir kitabını beş bin bastırdığını, hemen sattığını, azımsanmayacak kadar para kazandığını söylüyordu.

Necip Fazıl’la Özdemir Asaf beşincı katta kavga etmişler, Özdemir Asaf Necip Fazıl’ı aşağıya atmakla tehdit etmiş, sonra çıkıp gitmişti. Sonra içerden beş el tabanca sesi işitilmişti. Eyvah! Necip Fazıl intihar mı ediyor? İçeri girerler. Tabancanın namlusu kumura doğrultulmuş, “İşte”der Necip Fazıl; “bu kurşunları Özdemir Asaf’a sıkmakla kumura ateş etmek arasında hiçbir şey fark etmiyor.”

Yahya Kemal Tanpınar’ı yanına çekmiş, Ahmet Haşim’i saatlerce kötülüyor, Tanpınar da gıkını çıkarmadan dinliyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar birdenbire kalkıp gitmeye hazırlanıyor.Yahya Kemal “Nereye” diye soruyor. Tanpınar kafasını kapıdan uzatıp “ Bu kadar kötü adam yaşamamalı, onu öldürmeye gidiyorum” diyor. Nedir ki, gel deyince, tekrar Yahya Kemal’in yanına dönecektir.

Enis Batur Şiir Atı’nda “Tanpınar’ın Durmuş Saati” adlı yazısında şu notu düşecektir:

“Tanpınar’ın kanımca trajik özelliği ağır basan şiir serüvenini iğdiş eden iki ‘baba’ vardır. Yahya Kemal ve Paul Valery. ‘Şiirlere’ sinmiş cüretsizliğin altında bu iki dev gölgenin ezici varlığı okunur: Tanpınar’ı şiire çağıran da, ona şiirini yazdırtmayan da onların biricik fütursuz, hatta yapayalnız ‘duruş’larıdır.(…) baba katli-uzanamayan el şiire de uzanamamıştır.”

Tekrar Bostancı İstasyon Çay Bahçesi’ne dönersek, Hasan Çelebi’yi suıkast davasında Necip Fazıl’ın kendisini nasıl bir şiir görkeminde savunduğunu anlatırken göreceğiz. Sadece biz değil, yargıçlar da apışıp kalacaktır.

Gene de, ben, çaktırmadan, solumuzdaki masada oturan o çocuklu güzel kadının iri memelerini seyretmekte, konuşkan dudaklarının kıpırtısından tahrik olmakta, bacaklarının arasının sıcaktan nasıl terleyip gevşediğini düşlemeyi ihmal etmemekteyim. Kadının hareketli, kırmızıya boyanmış dudakları, beyaz, dolgun vücudunun cazibesi Necip Fazıl’ın kumarbaz ve hilekâr hayatını aşıyor.

Hep birlikte o gür ağacın yeşili altındaydık.

Kadın hayatı, Necip Fazıl ise zekânın, sanatın, yeteneğin aldatışını temsil ediyordu.

Sâlâh Bey koltuğunu hafifçe sola kaydırmış, gözlerini kadının üzerinde gezdiriyordu.

Sabahattin Kudret Aksal; Yahya Kemal’in ve Necip Fazıl’ın dizelerini düzeltiyor, şiirlerin ilk yayımlanış şekliyle daha güzel olduğunu söylüyordu.

Şiir söylemek de insanın içgüdüsüydü.

Aksal “Şairin yayımladığı ilk şiir kitabı önemlidir” dedi, “belki roman, öykü için de bu böyledir.”

Konuşmayacak, dinlemediğimi belli etmeyecektim. İçime çekilecektim. Kim, ne anlatırsa anlatsın, birileri hep bir başkasını zıpkınlayacaktı.

7 Temmuz

Otomobil satın aldım. Volkswagen. 1967 model.

10 Temmuz

İzne çıktım.

Sâlâh Bey Ören’e gidecekti. Bir kere daha buluştuk. Yanında Behzat oturuyordu. Sarhoştu. Önce bana sataştı, Sâlâh Bey’le gizlice fısfıs konuşuyormuşum, sinirleniyormuş, çok ayıpmış! Yarım saat sonra Sabahattin Kudret Aksal gelince, bu defa onun bıyığına taktı, ha bire kendisi konuşup sarhoşluğuyla kimseyi konuşturmuyordu. Gecenin birinde deniz kenarına uyumuş. Köpekler gelmiş, yüzünü yalamaya başlamışlar. Behzat Ay gözlerini açmadan “Sağolun yoldaşlar! Islak ve ılık mendiliniz yüzümü serinletiyor” diye mırıldanmaya başlamış.

Test kitaplarıyla kolej sınavı kazanmaya çalışan öğrencilerden zengin olmayı kuran ilkokul öğretmeni Ahmet Buhan, bu anekdotu anlatırken sırıtıyordu.

İnsanlar böyle oldu. Herkes birbirini alaya almaya koşullu. En büyük futbol takımı Galatasaray, değilse mutlaka kendi benleri.

Lüzumsuz şekilde tezahür eden konuşma, karşısındakini öldürmek isteğini- bir cinayet arzusunu- dışavuruyorsa silah olarak dilde tutulan sözcükler analiz edilmeliydi!

Sâlâh Bey’e Sedat Simavi Roman Ödülü’ne katılacağımı söyleyince hiç konuşmadı.

Sonra bir şey söyleme ihtiyacını duydu (bu ödülde jüri üyesiydi), “Okumazlar” dedi. Yani roman ödülünün jüri üyeleri kendilerine gelen yeni romanları okumayacaklar, tanıdıkları birisini önereceklerdi.

19 Temmuz

Avşa’dan döndük.

22 Temmuz

Avşa’da turist bir çift… Ernst Naziler’den, Hitler’den, İkinci Dünya Savaşı’ndan konuşmaktan hoşlanıyor. Babası Richard Siberling 87 yaşında. Geçen yıl çok sigara içmektan iki bacağını da kesmişler. Elli iki yaşındaki oğlu Ernst’le arası limoni. Oğul, babasının öykülerini anlatıyor. Şimdi oturdukları ev, İkinci Dünya Savaşı’nda bir Yahudi aileye aitmiş. Naziler ortalığı kasıp kavurmaya başlayınca Yahudi Aile Amerika’ya kaçmış. Evleri de Almanlar’a verilmiş. Aradan kırk yıl geçince (Yahudi baba artık 90 yaşındadır, Amerikalı zengin bir işadamıdır) oğluyla uçağa atlayıp Frankfurt’daki köylerine dönüyor. Dava açıp evlerini yeni sahiplerinden geri alıyorlar. Nedir ki , yaşlı Yahudi’nin asıl amacı, kırk yıl önce tavanarasına sakladığı altınları, mücevherleri bulmaktır. Sonucu kimse bilemiyor, çünkü adam kırk yıl önce terk etmek zorunda bırakıldığı evde ölüyor.

Hans Georg Dürkop kafasını sallıyor, (yoksa, o, bir katil mi) Ozan’a dönüp “Viking gel gel” diye bağırıyordu.

Geçirdiği korkunç kazadan sonra Atikalili Arap asıllı Türkân kocasının sözününün hizasından çıkmamaya yemin etmiş gibiydi. İki ayda bir sağlık sınavına giriyor, çalışamaz raporu alıp Almanya’nın kaza ve işssizlik sigortasından geçiniyordu.

Aradan 17 yıl geçmişti; Almanca’mda konuşurken kırıklık kalmıştı sadece.

İnsanların karanlıkta kalan tarafları asıl özelliklerinin dramını taşıyor.

Beyaz Motel’in kumsal diskoteğinde Süper Gazete’nin yayın müdürü Ç’nin karısı Burçin masaların üstünde göbek atıp tatil ahalisini eğlendiriyor. Gözlüğümün arkasında rakının şevkiyle gözlerimi kısıp kösnül seyrederken resepsiyondaki telefoncu çağırıyor beni. Aykut’un çalıştığı Repro reklam ajansında eleman aranıyormuş, patron yardımcısı Kemal’e beni önermiş. Telefonu kapatıp iki gün sonra İstanbul’a döndüğümde Aykut hıkmık ediyor, hıkmık etse iyi, “Kırk kişi başvurdu, hepsini sınava ben sokuyorum, sınav tarihini ben hazırladım” diye böbürlenip övünüyor. Aman efendim! Kimler kimler başvurmamış ki!..Sonra? “Sahi” diyor “galiba Tülin’i alacaklar.”

  1. kocasıya vücudunu paylaşıyor, “rüzgâr mavisi” Renault’sunu paylaşmıyor.

Burçin hapsedici cinselliğiyle kendisinden geçmiş, dans ediyor. Dudaklarını görünmez erkeklik organlarını öpercesine havaya uzatmış, şıkır şıkır oynuyor, uzun güzel bacaklarıyla üzüm sepetine düşmüş, tepiniyor.

15 Ağustos

Tabii ki, günden güne, şişmanlayacağım. Merceği yanlış ayarlanmış fotoğraf makinesinde yanmış filme dönüşüyor hayatım. Israrla çok mu ışık vermiştim, elim mi titriyordu? Hucum ettiler. Hangi tarafa çekilsem, bu defa, o taraftan sıkıştırmaya çalıştılar. Kötülüklerine alıştığımda her kötülük taslak halinde karşıma çıkıyordu.

16 Ağustos

İlginç bir darbe de çalıştığım gazetenin sanat sayfası şefinden geldi. Kulis Köşesi’nde düzeltme hataları bahane edilerek kitap ve ben berhava ediliyoruz. Aşağıya inip Celâl Üster’e kim yazdı bunu diye soruyorum. Hazretin yüzü öfkeden sarıya kesiyor. “Ben yazdım” diyor. Üstüne varsam üstüme sille tokat saldıracak. Arkamdan “Sen ne hakla roman yazarsın” diye bağırıyor.

Celâl Üster bir Afa- Can neferi! Kim bilir, belki, romanımı hanın çaycısında kaybeden Erdal Öz tarafından güdülmüştür.

16 Ekim

Aylardır hiçbir şey yazmıyorum. Benim için işlevsel olan yazı bir başkasında yankı bulmuyor. Bunamış yaşlıların kendi kendileriyle söyleşilerine dönüşüyor yazmak.

20 Ekim

Erken yatıyorum. Çok erken. Akşam sekizde falan. Bir süredir böyle. Sürekli uyuma isteği. Belki kaçış. Belki bıkkınlık.

Ece Ayhan’ın konusu marjinallik olan söyleşi toplantısındayız. Tanıdıklarının arasından marjinal diye İdris Küçükömer’le Yusuf Atılgan’ı saydı. Yaşar Kemal, İbrahim Tatlıses kadar çağdaştır dedi. “Siz niye böylesiniz” diye sorulduğunda “Beni, maalesef sizler marjinal yaptınız” diye cevap verdi.

25 Ekim

Taksim’den, Dolmabahçe’den dönüp gazeteye geldim. Arabayı park edip çıktım. Saat sekiz. Divanyolu’ndaki kahvedeyim. Saat sekiz otuz. Teybin kasetinde herif merhamet dileniyor.

27 Ekim

Gazetede telefondan beni çağırıyorlar. Karşı ahizede Ahmet Cemal! Birbirimize hal hatır sorduktan sonra Ahmet Cemal “Sizin romanınızı Selim İleri okumuş, çok beğenmiş, bana çok övdü, benim de okumamı tavsiye etti. Sözlerini aynen size iletmemi söyledi” diyor. Teşekkür ediyor, nezaket göstermiş diyorum. “Yok, bilirsiniz, Selim İleri bu konuda nezaket göstermez” diyor, “gerçekten çok beğenmiş.”

4 Kasım

Erken kalkıp çay demliyorum. Vil uyuyor, Ozan uyuyor.

İddiaya göre, hayat, yeryüzüne düşen göktaşları sayesinde uzaydan gelmiş.

Haftada beş gün Cumhuriyet gazetesinde düzeltmenlik…

Arkadaşlık ilişkisinde umut bağladığım kimseler tercihlerini başkasına yaptılar.

20 Kasım

   (Hayatı sevdiğim kadar yazıyı severim.)

Kadıköy’e dönerken vapurda Eray Canberk’e rastladım. İş dönüşündeyim. Kafamın içi sıkılmış portakal gibi. Elimde yeni bir roman var, diyorum. Romana çalışamadığımı utandığım için söyleyemiyorum. Hangi sebeptense bu ülkede kalite sanatçı yetişmiyor.

Gökhan telefon açtı. Ersin “Ters Adam başyapıt” demiş. Mete, kitabın başyapıt olma fırsatını kaçırdığını söylüyor. Erhan ise… kötülemiş. Kıskançlık, haset!

Aman Tanrım! Gece güne ağarırken kargalar ötüyor.

Kanıyorum. Böbrekler iyi değil. Üzerimde yorgunluk.

24 Kasım

Hayat elimdekileri değiştirmeye zorlamadan kendisini kabullenmeye ikna ediyor beni. Gazetede servisin damadı üstüme saldırıyor… FŞ “Sen haksızsındır” diyor.

25 Kasım

Öldürme bilinci, savunma bilinci, kazanç bilinci, saldırı bilinci…

Fıravunun adı Amenhotep. İsa’dan önce 1358 yılında öldüğü sanılıyor. Aton dinini kurmuş. Tektanrıcı dinlerin kaynağı. Hâlâ amen diyoruz yani fıravun Amenhotep’i anıyoruz.

Kırk cahil, kırk aptal elbette benden daha kuvvetlidir, çünkü birbirleriyle uyum içindedirler. Ne dersem diyeyim; yeni bir uyumsuzluğun satır başına açıyorum onlara. Küfrediyorum. Aşağılıyorum. Kime “Amen” dediklerini bilmek istemiyorlar. Akıllı, mevki sahibi gözüküp geçinip gitmek istiyorlar.

22 Aralık

Son günlerde okuduğum iki roman da deliliği anlatıyor.

İnsanlar neşelerini kendilerine, olumsuzlukları başkalarına saklıyor.

Erich From: İtaatsizlik için, bir insanın yalnızlığa, yanılgıya ve suça yönelik cesaretinin olması gerekir.

23 Aralık

Asaf anlattı. Düzeltme Servisi’nde onların grubuna katılmadan önce MKE, şef Refik’e gidip “Barlas’ı işten at” demiş. Onun başı çektiği gruba girince yine şefi Refik’e gidip “Okuduğunu hatasız okuyor” demiş.

Yazı işleri 300 kişilik imza toplayınca gazetede işten çıkarmalardan vazgeçildi. Gazetenin satış fiyatına zam yapıldı. Sayfa sayısı 12’ye indirildi. İlhan Selçuk, Uğur Mumcu destek verdi. Osman Ulagay ile Erhan “Arkadaşları işten atacaksanız bizim istifamızı da kabul edin” demişler.

Bir tomar laf dolaşıyor ortalıkta. Deniz Som’un anlattığı, Emine Uşaklıgil, Türkiye’de ilk kadın gazete genel yayın müdürü olacakmış. Hasan Cemal’i elbirliğiyle bitireceklermiş. Kısa süreliğine Ali Sirmen başa geçecek, sonra işi Emine’ye devredeceklermiş. Nadir Nadi’nin sağ tarafı felç!. Kartlar geleceğin hesaplarına atılıyor. Okay Gönensin, yedekte tırmanmayı bekliyor. Kavgada iktidar düzeyleri kademeli olarak paylaşılıyor.

30 Aralık

Bazen tek davranışı, tek sözü beklersin. Tıkanmayı yenmek için. Davranmazlar, söylemezler. Kötü jest, kötü sözden beterdir.

1988

1 Ocak 1988

Kendime, eğlencelik yeni bir ironi laf buldum. Herkese “Patron” diyorum.

4 Ocak

Yalçın Küçük “Gecekonduda yaşayanlar birbirlerine hoşgörülü olmaya mecburdur” diye yazıyor. Küçük Asya’yı Asya’ya bağlayan bölgelerden, çoklukla buradaki dağlık kesimlerden kovulup atılarak gelmişler. İlginç bir soru getiriyor: İlkel, uygarlardan daha hoşgörülü müdür?

8 Ocak

Christopher Isherwood: “Kimseden nefret etmek zorunda olmamak ne kadar rahatlatıcı bir duygu.”

Kavgada zor durumda kalanların birbirlerine yardıma koşmaları yardımseverliklerinden değil, doğal koşullar karşısında yaşama içgüdüsünün mecbur tuttuğu davranış biçimidir.

9 Ocak

Bilgisayar, Batı’da Batı Aklı’nın kanıtı olurken, Türkiye’de aptalığın giriş kapısı.

20 Ocak

Adalet Ağaoğlu’nun “Hayır” adlı romanından:
“Varlıkları ancak düşünsel faaliyetleriyle kanıtlanan, parçalanmış bir gelecek gerçeği karşısında belki de tarihlerinin en trajik dönemini yaşamaktalar.”

“Teknolojik değer üretiminde önemli katkıları bulunmayan, kendini bulguları ve düşüncel eylemiyle birlikte yükseltmemiş olan bir ‘aydın’ dünyası, bu değerlerin giderek insan hayatında açtığı yaraları hangi sorumluluk ya da suçluluk duygusuyla savunacaktır?”

21 Ocak

   ( Konuştukça, dış çevrem, beni konuşmamaya ikna ediyor.)

Michel Foucault’un Söylemin Düzeni adlı kitabı cekedimin cebinden düşmüyor:
“Vahşi dış mekânın alanı içinde doğruyu söylemek her zaman mümkündür; ama doğru çizgide olmanın tek yolu, insanın söylemlerinin her birinde yeniden hareket geçirmek zorunda olduğu zaptiyenin kurallarına uymaktır.”

Zaptiye rütbe aldıkça sen de yaşama ortamının insanlarının gözünde sevecen olacaksın. İçindeki zaptiye ile içindeki hesapçı dalkavuğu el ele tutuşturursan, bal da arı kovanı da, senin olacaktır.

22 Ocak

Sâlâh Bey davet etti. Akşam dörtte evine gittim. Henry Miller’le ilgili denemesini bitirmiş, kediler üstüne bir denemeye hazırlanıyor. Kendisine kedisever bir bayanı tavsiye etmişler, sözleşmişler, az sonra o da gelecek.

Sâlâh Bey’in Miller’e yakınlık duymasını özel hayatından çok, yazarlık üslubuna bağlıyorum. Okuduğu kitaplar özel hayatının yerini tutuyor. Bunları bir hikâye, bir romanla değiş tokuş edercesine yazdığı denemelere dönüştürüyor. Oysa, Henry Miller’in aynası, Sâlâh Bey’in aynasına karşı duvardan bakıyor.

Hayatımın başarısızlığı kral dostluklar edinememiş olmam.

6 Şubat

Perşembe günleri benim hafta sonum. Sanki yatılı okuldan kurtulmuşum. Keyifliyim.

7 Şubat

Sizler bana hissizliğin Herkül rolünü layık görüyorsunuz. Kabul etmiyorum. Acıklı halime kimseyi ortak da etmiyorum.

Geceye türbe aydınlığı, sessiz sis iniyor. Sahi, beni kim/ler merak eder?

Evimdekiler mi?

Kadıköy Postanesi’nin önünden geçip meyhaneye giriyorum. Masanın bir köşesine buyur ediyorlar. Eray tanıştırıyor. Masadakileri sayıyor. İki ressam, Mustafa, Selçuk, bir fizikçi, Ayhan Hatipoğlu, Yusuf Çotuksöken, deri paltolu bir adam. Fosur fosur pipo içiyorlar. Konuştukları konu: kelime, uyum. Yine aynı can sıkıntısı. Cumhuriyet’te çalıştığım için Uğur Mumcu ile Çetin Altan atışması sofranın gündeminde. Uğur Mumcu Çetin Altan’a maskara diyor. Çetin Altan da Uğur Mumcu’nun ajan olduğunu, Marksizm üzerine bir tek makalesinin olmadığını yazıyor.

Gelip geçen bir anda, sofranın çok uzağındaki bir sisin içinde dalgalanıp yüzdüğümü, konuşulanları anlamadığımı, ne konuşuluyorsa hemen unuttuğumu algılıyorum. Gözlemek, dinlemek, bilgilenmek, öğrenmek, okumak, yazmak, birileriyle ortak bir zamanı paylaşmak anlamsızlaşıyor.

11 Şubat

Yaşadığımı hissetmek, anlamak için yazdım.

12 Şubat

Başkaları tarafından kabul edilmek meselesi, ‘başkaları kim’ problemini sorduruyor.

19 Şubat

Dört beş cümle yazarsam sonra günlerce dokunmuyorum. Yazmak için kendimle inatlaşmak istemiyorum.

1 Mart

Güneş gazetesinin kokteyline çağrıldım.Dışarıdan yazı yazanlar davetliydi. Garsonlar viski servisi yapıyordu.Necati kızgındı. Mehmet Barlas’ın misafirlerinin elini sıkarken yüzlerine bakmadığını fark etmişti. Eray, Yusuf, Metin Celal, Sezer Tansuğ, Cahit Tanyol, Tuğrul Tanyol, Sulhi Dölek, Tarik Buğra, Orhan Duru, Sezer Duru ve isimlerini bilmediğim birçok tanıdıkla beraberdik. Faruk, bedava içkiden sarhoş olmuştu. Yardımcısı Enver Ercan iri gövdesiyle ortalıkta dolaşıyordu. Müzisyen Uğur “Sizin bende Oğuz Atay’la birlikte çekilmiş bir fotoğrafınız var” dedi. “İstediler, ama Oğuz’la ilgili yazamıyorum” diye sürdürdü konuşmasını “yaşarken yazar olarak tanınmak istiyordu.”

“Hiç değilse bunu yazmalısınız” dedim.

“Sarhoş olmasaydım bunları konuşmazdım” dedi.

4 Mart

Cağaloğlu’ndan yokuş aşağı inerken Yusuf Çotuksöken’e rastlıyorum. Temiz bir ses. Pürüzsüz bir diksiyon. Eray’ın komşusu. Muhterem diye konuşuyor. “Muhterem bu akşam gelemeyeceğim. Yeni zamlar bütçemize bomba gibi düştü!” Üniversitede öğretim görevlisi. Oğlu, baba bizim niçin arabamız yok diye soruyormuş. Varlık Yayınları’na gidiyormuş. Görüşebilme umuduyla ayrılıyoruz.

15 Mart

Cumhuriyet Yıllığı’nı götürü usülü (400 papale) aldım. Eve gidip gece yarılarına kadar ya da sabah çok erken kalkıp binlerce metre yazı okuyorum.Yaz tatilini parasız geçirmeyelim derken göğsüm tıkanmaya başladı. Dört beş hafta daha dayanmam gerekiyor. Robotlaştım. Üç duble rakı da kendime getirmiyor beni. Gündüz gazetede iş, evde ekstra iş…

18 Mart

Anımsamak karanlığa karşı makbul.

Hani, nerede Paganini, Çaykovski, Chopin? Unutulan, unutulmayan şarkılar! Hatırlanmak istenmeyen anılar! Başkalarına söylemeye yeltenince seni yüceltecek anılar…Herhangi birisi, kim bilir elli yıl sonra, bütün o hengâme içinde Ters Adam’ı yazmıştı dese…Oğuz Atay değil fakat Barlas gerçekten “canım insanlar” tarafından günlük yazmaya mahkûm edilmişti dese…

Huzura kavuşmak için ben de o komünist eskisi gibi, Hayvanseverler Derneği’ne mi yazılmalıydım? Evimde balık, kuş, köpek, kedi mi beslemeliydim?

Hatırlamak, ileriye doğru bir koşu.

26 Mart

Günün kız saati. Karanlık gidiyor. Gün aydınlanıyor. Kimse uyanmamış. Sokak bomboş. Fırın kamyonetleri bakkal önlerine ekmek bırakıyor. Az sonra, at arabalı Çingeneler geçecek. Öten kuş, ölmüş bir kuş olabilir mi? Vakit bulup ne zaman Nabakov’un Edebiyat Dersleri’ni okuyacağım?

Telefon edip Akgün Koleji’nden sınıf arkadaşları Taksim Gezi Oteli’ne yemeğe davet ettiler. Aradan yirmi iki yıl geçmiş. O günlerde Knut Hamsun’un Victoria adlı aşk romanını öneriyordum. Fl. de Şule vasıtasıyla kendisiyle çıkmak istiyorsam daha şık giyinmemi öneriyordu. Büyüdük, okulları bitirdik, evlendik, kendi rüzgârlarımızda kırk yaşına geldik.

Teoride kaldım. Para ile dünya arasındaki ilişkiyi kuramadım.

Fırsat bulursam ucuz yerlerde içkiye oturuyorum.

Kadıköy’de Deniz Lokantası salaş, üçüncü mevki. Yusuf Atılgan’la tanıştım orada. Altmış yedi yaşında, gülümseyerek dinliyor konuşulanları. Aylak Adam’ın, Anayurt Oteli’nin yazarının serbest tavırlı bir adam olduğunu tahmin ederdim. Sağlığına iyi gelir diye mezenin yanında bir tabak da sarımsak istiyor. Ters Adam’ı okumuş, “Fazlalıkları var, çok şey anlatmak istemişsin” diyor “büyük hayal gücüyle yazılmış.” Beğendiniz mi beğenmediniz mi diye soramadığım için, mutlaka Aylak Adam’dan da etkilenmişimdir diyorum. Oğuz Atay romanını göndermiş, kitabıma ilginizi beklerim diye yazmış. Oğuz Atay akıllıyı oynuyordu; aksine, ben, hep aptal olmuşumdur. Kazanmaya karşı kaybetmeyi, aptallığı seçmişimdir. Böyle bir rolde mühendislik okulundan mezun olamazdım. Diğerlerini küçümseyecek konumda olmayı başaramadım. Yazdığım ile yaşadığım arasında sıkı bağlar vardı. Oğuz Atay gibi, laboratuvar tüpünde fukaralığı çalkalayıp hangi rengi verdiğini gözleyemezdim. Yusuf Atılgan her ne kadar bende Oğuz Atay (yanlış, katılmıyorum- bir iki ses/mırıltı repliğinin benzerliği) etkisi bulsa da “Ben genellikle fakirlerin aktif olanlarıyla meyhanelerde, ya da az da olsa işyerlerinde ilişki kurabildiğim için… sefaletin kültürü… gecekonduların sefil renkliliği…” türünden cümleler yazamazdım. Türkiyeli fakirleri bilebilmenin yolunun Oscar Lewis’in laflarından geçeceğine inanamazdım. Fakirlikte (ve edebiyatta) İngilizce bilen turist gibi gezinmiştir. Birkaç işte çalışıyor, birkaç işyerinden maaş alıyordu. 70’li yılların hızlı sol lafazanlığında yazarımızın acıklı ruhu fakirliğin eşiğini atlamak istemiyor muydu ve 12 Eylül 80 darbesinden sonra kitaplarının satılmaya başlaması yeni sistemin gerekliliği değil miydi? Bunları Yusuf Atılgan’a bir meyhane akşamında söyleyemezdim. Durgunlaştım, ortalıkta konuşulanları dinlemekten vazgeçtim. Zaten bakire olmayan gün sokağa düşmüş, bohçacı gezinip eskileri toplamaya başlamıştı. Evet, kerpeten makas değildir.

17 Nisan

Cumhuriyet Yıllığı’nın düzeltmeleri bitti. Gazeteye teslim ettim.

Göğsüm, kalbim…Tansiyonuma baktırdım. Normal. Düşünmeli, karar vermeli. Kırk yaş. Biraz tedirgin edici. İkinci romana daha sıkı çalışmalıyım.

19 Nisan

Günter Grass Almanlar için söylüyor:

“Her zaman olduklarından ya çok, ya da acınacak kadar az olmak istiyorlar.”

24 Nisan

Yirmi yıl öncesine dönelim.

Bir nesil bütün dünya başşehirlerinde kurulu düzene karşı ayaklanıyor. 1968’in Mayısı. Genç insanlar öz kuvvetlerini ilk defa böylesine idrak ediyor. Kavgadalar. Değiştiriyorlar. Eğleniyorlar. Statükoya başkaldırı! Uyku tulumlarıyla caddelerde yatıp şarkılar söyleyip hiçbir ülkede hiçbir iktidarın komşusuna bakıp gülemediği bir enternasyonalizm özlemi. Burjuva ahlakına savaş. Komün hayatı. Cinsel serbestlik. Mini etek. Uzun saç. Uzun sakal…Bob Dylan, Joan Baez, Jim Hendirix ve Jim Morrison…” Dünyayı istiyoruz ve hemen şimdi istiyoruz.” Sosyologların bazıları, 68’i yaratanların, İkinci Dünya Savaşı sonrası doğmuş- baby boomers diye nitelenen kuşak olduğu ve bu kuşağın yerleşik, donuk, belirlenmiş bir dünyaya, yaşama biçimine başkaldırdığı konusunda hemfikir. Sloganlarda iki tür insan olacak: Devrimciler ve sığırlar! Beat Generation’un arka kapağında Jack Kerouac’ın On the Read’i, Hermann Hesse’nin Step Kurdu, Marcuse’ün Eros ve Uygarlığı okunuyor. Central Park’ın, Hyde Park’ın dağınık gençleri LSD müptelasıdır. Fransa’da Marx, Mao, Troçki, Lin Piao üstüne hatim indiriliyor. Seyrek sakallı Che dublörleri revaçta. Twigy adlı cılız kızın uzun ince bacakları gösteriliyor. Underground Sineması konuşulacak. Vietnam Savaşı protesto edilecek. Ho Şi Minh peygamber mertebesine yükseltilecek. Her yerde şenlik var. Gençliğin borusu ötüyor. Çarpıcı örneği Morrison veriyor: Konserde seyircinin önünde otuz bir çekiyor, kanına menisini karıştırıyor. Çekoslavakya ayakta, Sovyetler tetikte. Paris’te işçiler sokağa dökülmüş. Sokak, iktidarın kontrolünden çıkmış. Üç yüz fabrika işgal altında. Genel grev var. Tam bu sırada Fransız Komünist Partisi sahneye çıkıyor, işçileri durduruyor, başkaldırıyı sürdürenleri yanlış devrimcilikle suçluyor. Olay sönüyor, pörsüyor. Uzlaşma dönemi başlıyor. O günlerin asi lideri Cohn Bendit yani Yahudi asıllı Danny, Filistin için bugün kılını bile kıpırdatmıyor. Ne diyor? “Evet, biz devrimi sevmiştik ama bu aşk hikâyesinde artık aldatmaya hiç niyetimiz yok.”

Türkiye’de 68, burjuva ahlak anlayışına tepki değildi. Söz konusu olan köylülüktü. Kırsal kesimlerden büyük şehirlere – özellikle İstanbul’a- göç edenler geçimlerini sağlamak peşindeydi. Türkiye’de 68 , siyasal olayların başlangıcıydı. Yönetenler kadar güçlü vatandaş olunabileceği duygusuna kapılmışlardı. Aileleri boş arazileri, çocukları üniversiteleri işgal ediyordu. Mitingler düzenleniyor, devlet bankaları soyuluyordu. Amerikalı askerler tartaklanırken sol literatürün beylik sözleri ezbere alınıyordu. Farklı köylerin farklı köy ağaları farklı siyasal fraksiyonlara bölünmüşlerdi. Semtler, mahalleler, sol ve sağ grupların denetimi altına giriyordu. Gerilim, kavga (birileri tarafından) sürekli tırmandırılıyordu. Karşıt fikirlere tahammül yoktu. İnsan ilişkileri iki yüzlülük üstüne kurulmuştu. Tartışarak değil, inanç halinde kendilerinin kabulünü talep ediyorlardı. Her biri, girdikleri örgütlerde kendilerini mevkilendirilmiş hissediyordu. Göz kırpmadan insanların öldürülmeleri için emirler veriliyordu. Ölünüyor, öldürülüyordu. Sol; yobaz ve cahildi. Gençlerin cinsel açlığı, geldikleri İstanbul’a (şehre) düşmanlıkları politik öfkelerini kabartıyordu. Dövüşülüyor, rakı içiliyor, türkü söyleniyor, sıra sevişmeye geldiğinde kaçamaklaşıyorlardı. Erkekler kadınlara “Bacı” diyordu. On, on beş kitap okumakla herkes dünya ve insan problemini çözüvermişti. Çin’deki kültür katlıamı hemen benimsenmişti.

Türkiye’de 68, genç insanların deneyimsizliğine karşın kendi dirim güçlerinin keşfiydi.

Benim Ters Adam romanımın arkasındaki atmosfer 68’ dünyasıdır. Yel esmiş, zaman kum üflemiştir.

Batı’da 68, sanıyorum, kendiliğindendi; dışarıdan frenlendi, balonu dışarıdan söndürüldü. Oysa Türkiye’de 68, sanki müdahale edilmek üzere önceden dışarıda planlanmıştı. Bu yirmi yıllık korkunç planda Türk basını, kötülük ustalarıyla işbirliği yaptı. Türk gençlerini cepheye süren kalemşörler bugün basın patronlarının himayesinde birer köşedönücü oldular. Kalemlerindeki mürekkep gençlerin kanıyla simsiyaha kesti. Gençleri uluslararası ajanlara teslim edenler, bugün Türk basını içinde semirmiş, yaşlanmış yarasa olarak dolaşmakta.

30 Nisan

Günceli önemseyip sıra başı yaptığımızda az sonra sıra sonuna gerilediğimizi görürüz. Hayatı yaratamayan onu yok ederek aşmaya uğraşıyor. Bakıyorum, herkes kendi çıkarına göre konuşuyor, yazıyor. Hiçbir yelkenlinin yüzmediği denizde rüzgâr da hiç dinmiyor!

20 Mayıs

Video klüpten ödünç birkaç film alıp eve kapanıyorum. Evin dışındaki dünya umutsuz vaka. Küçük dünyamda hapishane oyuncaklarını artırmalıyım. İnsanlar bana gecikmiş kalacak.

23 Mayıs

Soruyorum, her yanında entrika gören benim hasta ruhum mu?

Urfalı damat onların maşası. Saldır dediklerinde saldırıyor, vur dediklerinde vuruyor, ilişki kur haber getir dediklerinde muhbirlik yapıyor. Asaf anlatıyor. Aleyhime adam toplayıp servisi üstüme yürütmek istemişler. Çalışma programına Barlas’ı yazmayalım diyormuş. Köşede çakır Abdullah gülümsüyor. Köşede gestapo S. sırıtıyor. Köşede Refik hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi susuyor. Asaf “Dövmelisin” diyor “hem de servisin içinde dövmelisin.” Dost bir çehre takınıyor. Kışkırtıyor. Onu tanımasam, inanacağım. Her entrikacı bir yerde açık veriyor. Her biri kendi ölçüsüne göre başkalarına entrika geliştiriyor.

31 Mayıs

Alman sosyolog Norbert Elias “Uygarlık adına dürtü ve zevkin gemlenmesi her toplumda kendini gösterir” diye yazıyor. Sivilleşmenin başlangıcında olduğumuzu, 300-400 yıl sonra yaşayacak olan kuşakların niçin savaştığımızı, niçin nükleer silahlara gereksinim duyduğumuzu anlamayacaklarını söylüyor. Futbol da tüm aşırılıklarına rağmen bir savaşın tadını çıkarmanın en sivilleşmiş yolu. Futbol maçına, diskoteğe gitmekte mimetik heyecanların çözücü, rahatlatıcı, arındırıcı etkileri varsa bunlar günümüz toplumunda bir lüks değil, tersine yaşamsal bir gereklilik. Saldırganlık mı diyeceğiz, yoksa gruplar arasında bazı sorunların olduğunu mu ileri süreceğiz? O halde, şimdi, Beyazıt’taki Çınaraltı Kahvesi’ni kaldırıp üniversite öğrencilerinin bir araya gelmelerini engelleyenleri daha iyi anlayacağız. Bilgiler bizi aydınlattığı kadar sivil toplumdan yana olmayan siyasi otoritenin de işine yarıyor.

13 Haziran

Jean Vigo yazıyor: “Bir Endülüs köpeği uluyor, peki ölen kim?”

15 Haziran

Ozan pekiyi karne getirdi.

18 Haziran

Geceydi. Selçuk’u karşıya geçiriyordum. Arabanın ön sol lastiği patladı. Elimin altında direksiyon yoktu artık. Köprü yolunda döne döne bariyerlere çarptım. Selçuk taksiye atlayıp kaçtı. Bir daha aramadı. Arabam hurdahaş olmuştu.

19 Haziran

Asaf kenara çekiyor beni, “Dikkat” diyor “Abdullah arkandan kazan kaynatıyor. Sander’i çileden çıkaran Barlas’tır diyor.” Çalışanlara çalışmıyor diyenlerin maaşlarını uluorta telaffuz etmem çileden çıkarıyor onları. Gestapo S, elbette, mevcut iktidarın işbirlikçisi. Yamyamların taaruzuna hazırlıklı olmalıyım.

28 Haziran

Peter Handke’den bir tırtıklama: “Edebiyatın görevi toplumsal koşullandırmayı yıkmak, kültürün insan ve doğa üstündeki baskısını kaldırmaktır.”

14 Temmuz

Marmara Adası’ndaki tatilden döndük. Sekiz gün Çınarlı köyü… Deniz, güneş, yemek…Terleyip durdum. Dağın tepesindeki yalnızlığı içimde hissettim.

15 Temmuz

Yazma isteğimi yitiriyorum.İnsanlarla konuşmak bile külfet. Dışlanınca, insansal uğraşların anlamı kalmıyor.
Ozan’ın günlüğünden aktarıyorum
(13.6.1988)
“9.30 da uyandım yemeğimi yedim ve televizyon seyrettim. 10’da iğne oldum. İğne olmaktan çok sıkıldım. Sonra arkadaşım Dileğe telefon ettim, ve tatil ödevimi aldım. Sonra 3. sınıf kitabıma başladım ama bana onu okulda yapacağız gibi geldi. 12.30’da öğle yemeğimi yedim ve sonra uyudum. 4.30’da uyandım ve annemle çay içtim. Ve sonra televizyon seyrettim. 6.30’da iğne oldum. Ve sonra yemeğimi yedim ve uyudum.

(19.6.1988)
10’da uyandım.Yemeğimi yedim ve babamla satranç oynadım. Bugün 16 iğnenin sonuncusunu olacağım için mutluyum. 11’de iğnemi oldum.Evde odamı topluyordum o sırada gök gürledi ve sağnak başladı. Her taraf toprak koktu. Bugün teyzemler gelecekti ama sağnak yağdığı için gelmeyecekler. 12’de öğle yemeğimi yedim. Ve yatak odasına gittim orda annem gelince 3. sınıf kitabımdan takıldığım 5 tane problem yaptım. 3’de kalktım. Biraz oyun oynadım. 3.30’da televizyon seyrettim. 4.30’da çay içtim. 5’de televizyonda sadece maç olduğunu öğrendim ve babama telefon ettim ve kaset almasını istedim. 8.35’de babam geldi ve bir kaset almış o kaseti bugün seyrettim.

(15.6.1988 Çarşamba)
Saat 8.30’da uyandım. 9’da yemeğimle birlikte babamın getirdiği kaseti izledim. Sonra 3. sınıf test kitabından 6. bölümü yaptım. 12 de yemeğimi yedim sonra kitaplarımı alıp yattım. 2.30’da biraz oyun oynadım. 6 da kalktım ve dışarıya çıktım.

(19.6.1988 Pazar)
Bu hafta başımdan iki olay geçti. Biri iyi biri kötü. İyi olay babamın bana kaplumbağa almış olması. Kötü haber ise babamın arabasını çarpmasıydı.

(22.6.1988 Çarşamba)
Saat 9’ da uyandım. Yemeğimle birlikte 5. Karakol adlı filmi izledim ve çok beğendim. Sonra arkadaşım Efe geldi. Efe ile kaplumbağa ile oynadık. Öğle yemeğimi yedim ve anneanneme gittik. Orda ağbimin komodoru ile oynadım. Ağbim bana komodorun nasıl kurulduğunu öğretti. Anneannemden dönünce biraz da dışarda kaldım.”

17 Temmuz

Ozan pazardan iki civciv satın aldı. Koyu renklisi yaramaz, atılgan; açık renklisi ise hep arkadan gidiyor.

Ozan civcivlerden koyu renklisine Herşey, açık renklisine de Hiçbirşey adını koydu.

24 Temmuz

Tecrübeleriyle ihtiyarlamış insanlardaki kabullenişin pasif duyarlılığıyla hayatı olduğu gibi sindirmem gerekirdi. Oysa benim hayatım hep değiştirilebilir bir şeydi. Hayat derken insanları anladım. Kendimle ve insanlarla çok uğraştım. Kimliğim ve söylediklerim tepkiyle karşılandı.

31 Temmuz

İlk kaza, Selçuk’la buluşup içki içmemdi. İkinci kaza, Selçuk’un sözüne uyup Ersin’e telefon açmamdı.

Ölüm bir fotoğraf. Gece. Saat 23.30’tu. Çevre yolu. Bariyer. Çevre yolunun dik beton duvarı. Ezilmiş Volkswagen. Kanlı kafa, kanlı vücut. Sonrası hayattta kalanların işi! Beni ilgilendirmiyor. İyi ama Ozan ne olacak? Ansızın frene basıyorum. Araba önden vuruyor, dönüyor, arkadan vuruyor, ters yöne burnunu çeviriyor. Kapıları açıyoruz. Kimseye bir şey olmamış. Otomobilime üzülüyorum. Şimdi ne olacak? Parasızlık kötü şey! Pipomu aranıyorum. Selçuk, duran taksilerden birine binip yanındaki kadınla birlikte kaçıyor. Orada yalnız kalıyorum. Kazaların sonuncusu bu yalnızlığım! Kontağı kapatıyorum. Bir sigara yakıp bekliyorum. Arabalar vızır vızır geçiyor. Genç bir çift duruyor, evin telefon numarasını veriyorum. Gidiyorlar. Oturup bir sigara daha yakıyorum. Üzüntülü ve korkunç rahatım. Olağandışı bir hissizlik kaplıyor içimi. Bundan böyle eski tanıdıklarımın hiçbiriyle görüşmemeliyim. Bana karşı kıskanç, kindarlar. Sonra polisler geliyor. Sonra kara yollarının çekici arabası geliyor. Ölmüş olsaydım ambulansla mı götüreceklerdi? Karakola gidiyoruz… Ön tekerleğin lastiği patlamış.

12 Ağustos

Başlamalı, bir yerden sonra, bitirmeli. Bazı şeyleri bilmeyerek atladım. Bazı şeyleri de bilerek görmezlikten geldim. Geriye dönseydim, yine aynı şekilde davranırdım.

20 Ağustos

Başarı nedir sorusunun peşindeyim.

ABD’nin 25 milyar dolarlık meşrubat piyasasında Pepsi Cola’nın genç başkanı Roger Enrico “İş hayatındaki en iyi profesyoneller bile lider arıyordu. Ve liderliğin temeli, yeni bir bakış açısına, bir fikre sahip olmakta yatıyor” diyor. Okuduğum kitabın adı “Kola Savaşı Nasıl Kazandı” Benim hayatımın dışında olmasına rağmen iki sebepten dolayı okuyorum bu kitabı: Biri, geçerliliği olan başarı kavramına o taraftan bakmak; diğeri, uzun süredir tek satırına dokunmadığım ikinci romanımın Nanu Bölümü… Satış, pazarlama, reklam… Müdürlerin bir araya gelip karar aldıkları yer sanki Roma İmparatorluğu’nda senatörlerin bulunduğu mekân. Coca Cola İle Pepsi Cola Savaşı’nda kazanan sesleniyor: “Haydi canlanın! Siz Pepsi neslisiniz!” Bu çeşit işlerde imaj her şey! Coca Cola’nın ayağı sürçer, ünlü 7X formülünü değiştirir, piyasaya New Coke’u sürer. Gaf fark edilir, tekrar eski formüle dönülür. Nedir, Pepsi’ye öne fırlama fırsatı tanınmıştır.Gazozculuk, binlerce insanın kalınlı inceli kabuğunu giyindiği bir sektör.

Gorbaçov, Sovyet Rusya’nın lideri. Glasnost / Prestroyika adını verdiği fikirlerle ülkesini dönüştürmeye, yönlendirmeye çalışmakta. Mr. Enrico gibi bir savaşı kazanmayı arzulamakta. Şirket kâra geçmeli, kazanmalıdır. Sovyet Rusya da ünlü 7X formülünü yani klasik komünist doktrinini bir başka tada dönüştürmeye yüz çevirdi. Kızıl Çin’e zaten Cola da Pepsi de girmişti. Ortada, bir Pazar payı var.

Defteri kapatmadan söyleyeyim, ben Bay Başarı değil, Bay Barlas olmak istedim.

8 Eylül

Bir Yahudi atasözü: “İnsan düşünür, Tanrı güler.”

19 Ekim

Bizim evin damındaki martılar uçuyor, garip ve tuhafsanan sesler çıkarıyordum.

 

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz