Ana sayfa DOSYA GÜNCEDEN – 3

GÜNCEDEN – 3

110
0
PAYLAŞ

SIR ODALARI’NDAN

13. DEFTER

 

19 Nisan 1989

Bilincimi aylardır uykuya yatırdım. Düşünmemeye çalıştım. Okumadım. Yazmadım. İşe gittim. Oradakilerle mecbur olduğum için ilişkideydim. Gölgelerimi küller halinde savuruyordum.

Bir şeye şimdi yeniden dönmüyor, yeniden başlamıyorum. Herhangi bir şeye karar da vermiş değilim.

Defter ve hayat yeni değil.

Bana bırakılan zamanı nasıl harcayacağımı, kalan hayatımı nasıl geçireceğimi de hiç düşünmedim.

Düşünmeliydim.

Fark etmeyen budalanın hayatını özlemiştim. Sorun veya sorunsuzluk kayıp uçmalıydı, ışın tohumlarını emen bitki örneği.

Sözcüklere bağlanırsın. Ve sırf bu yüzden, değdiğin her şeyi yaşadıklarınla anlamlandırırsın. Başkaları da bunu yapmıştır, onlara ya uyarsın ya da kendi anlamlandırmalarında inat edip direnirsin. Tavır koyuşun tek ise, yolun dik yokuştur.

Sözcüklere bağlanışım ‘uygarlığın katilden türeyişiyle’ ilintili. Yitik cenneti değil, katili aradım. Ondan kurtulmak için.

Başkalarının ne dediğine aldırış etmedim. Onlar bana ceza olarak çocuksuluğumu keybettirdiler. Ben de onlara “Fırlatılmış bir defter daha” diyorum.

30 Nisan

Oturup yazmalı.Yeniden başlamalı. Düşünmemek, insansılıktan caymakla eş anlamlı.

Gerçi, insansız bir dünyada tek başına insan olmaya çabalamanın değeri konusunda sıkça kuşkuya düşüyorum.

Hayat, bir görev mi, verilmiş.

Bu sahte görevde başkalarını kaybedersen, yani kendini kaybedersen, bilmediğin şeyleri bulacağını iddia ediyorlar.

Kültürü reddedersen ne kalacak?

Biraz da oyun olsun diye yanlış insanların rollerine çıkmayı denedim. Üzerime çullandılar.

Sustumsa, korunmak için.

Onların dünyasında yaşadıklarım kırk yıldır beni hiçbir yere götürmedi.

Evet, yineliyorum; başkalarını kaybedersen kendini, kendini kaybedersen başkalarını buluyorsun.

Denklem, kaybetmek-kaybetmemek üzerine.

Problem basit, fakat sonuçları nahoş. Vardığım noktalarda, yaşananlarla kendimi kanıtlayarak haklı çıkmaktan usanç duymaya başladım. Sonra oyun olsun diye, haydi bir de şu taraftan bakalım hevesiyle yanlış olanların rollerini çalmayı denedim.Geçmişi özlemiyordum, Türkiye’de gelecek hiçbir şey vaat etmiyordu.

Dangalakların kıç boku yazılarını gün boyu düzeltmek, diş gıcırtısından beterdi. Birbirlerinin kambur sırtlarını sıvazladılar. “Sen beni bitle, ben seni bitleyeyim! Sen benim sırtımı kaşı, ben senin sırtını kaşıyayım! Basmazsan ayağıma basmam ayağına!”

4 Mayıs

Yazmak, gizlisini saklısını muhafaza etse de bir belirginleştirme işi. Romancı, çevresini belirgenleştirirken kendisini de belirler. Ötekiler, kendi içlerindeki sonsuz noktaya kadar gidemesinler diye programlanmışlar. Türkiye’de yazmak, insanları birleştirmiyor, ayırıyor.

10 Mayıs

Caddeler dolu, insanların kafası boş.

11 Mayıs

Kimseden medet ummadan, kimsenin arkadaşlığını aramadan bir şeyler yapmalıyım.

21 Mayıs

İstanbul ne kadar büyükse dünya o kadar küçük.

22 Mayıs

Murat Belge Başbakan Özal için şunları yazıyor:

“Duygusal yapısı kültürle incelmemiş, bir başka söyleyişle duyguları gerekli terbiyeyi görmemiş bir kişi olduğunu söyleyebiliriz…Her zaman haklı olan, öfkelendiği an her şeye başvurabilen ve galizleşen, karşı tarafa üstün çıkmak için aslında kendi inanmadığı suçlamaları da yapabilen, fırsat bulduğunda saldırgan, güçle karşılaşınca da hemen geri adım atabilen bir kişilik.”

14 Haziran

Her dakika, her gün bir ayrılış.

29 Haziran

Laf olsun diye soruyorlar: Nasılsın? “Teşekkür ederim, dünya işleriyle uğraşıyorum!”

5 Temmuz

Günlük yazmak, günlük hayata tahammül edebilme fırsatı tanıyor, onu hazmedebilmemi sağlıyor.

9 Temmuz

Büyülüdağ Salvador Dali’nin güncesi. Dali sadisttir, mazoşist, paranoyak öğeleri hamur edip din yaratmaya hazırlanıyor. Marifetiyle sağlam cukka edindiği kesin.

“Bıyık, insan yüzünün trajik sabitidir” diyor.

22 Temmuz

Broch’tan … üç defa okuyorum:

“…daha küçük değerler topluluğuna ait bir insan, daha geniş ama dağılma yolunda olan değerler topluluğuna ait insanı yok eder.”

23 Temmuz

Yalnızlığımdan sıkılıp ötekilerine doğru gittikçe tuzağa düştüğümü görüyorum. Bir Pazar sabahı çok erken saatte kalkıp otomobilime binip yola çıkıyorum. Ayçiçeği tarlalarına doğru.

13 Ağustos

Tatil bitti. Yarın yine Cumhuriyet gazetesi…İki yüzlülük, çifte standart, okuru kışkırtıp kendi işvereninin karşısında aldığı maaşı kaybetme korkusu, boyun eğme…Cumhuriyet gazetesi… İşçiye akıl satıp çalıştığı işyerindeki işçiye pasifizmi öğütleme… Cumhuriyet gazetesi… Sözüyle özü farklı olmak. Cumhuriyet gazetesinin sekreteryası… dalkavuklukları nispetinde pay ve mevki alanlar. Cücelikleriyle böbürlenip dev adam pozu atanlar… Sanata, edebiyata, düşünceye düşman olup sanat sayfası yapanlar… Stajyerler, gelip sonra kaybolanlar. Muhabirler, takım elbise fiyatına çalıştırılıp harcananlar… Beyler… Yani patronlarının çıkarlarını her türlü insani ve ahlaki davranışın üstünde tutanlar. Cumhuriyet gazetesi… NN… soylu olamadığı halde büyük ve soylu adam rolü oynayan münevverler… Fransızca’yı Türkçe’den iyi konuşmakla övünenler, tek parti rejiminin ve askeriyenin adamları… Masonlar, gizli servislerin- istihbarat teşkilatının elemanları… Ölmeyi bile beceremeyen ihtiyarlar… Düzeltme Servisi… Düzeltilemeyecek birtakım insan… Cumhuriyet gazetesi ağırlığı olan bir boşluk.

14 Ağustos

Julian Barnes’in “Flaubert’in Papağanı” adlı romanını okuyorum. Akşamı iple çektim okumak için, ancak on yedi sayfa okuyabildim. Marquez’in Kolera Günlerinde Aşkı’ndan yüz sayfa kaldı.

16 Ağustos

Mörfi konuşuyor:

“Onlar senden yana değil diye üzülme. Herkes kendisinden yana.”

17 Ağustos

Saksıdaki kaktüs müyüm?

18 Ağustos

Cemal Süreya soruyor:

“Söyle bana, Atatürk’ü mü, beni mi seviyorsun.”

19 Ağustos

Deniz Başaran intihar etmiş, kendisini ipe asmış. Saldırı beklentisindeydi.

20 Ağustos

  1. şimdilerde Sâlâh Birsel’in kitabına senaryo yazıp televizyon dizisi yapmaya uğraşıyor. Tomris Uyar’ın alkole battığını anlatıyor. Film çekilirken kapris tazeleyip düşkün aktristler misali onları canlarından bezdiriyormuş. Habire içiyormuş. TA. da büyük senarist, büyük filmlerin üstadı, televizyon dizilerinin büyük ustası havalarında. Elinde içki kadehi, sorma diyor, Ahmet Cemal benden beş yüz bin lira borç para istedi. Her gün birlikte yiyip içtikleri halde Tomris Uyar’a düşkün diyormuş. Herkesi küçümsüyor, küçümseyişini kırmak için ona bu ortamı açan altmışlık kocakarıyı anımsatıyorum. Öfkeleniyor, bende hep kötü şeyleri (niye küçük demedi) anımsıyorsun diyor. Aynı kural daima geçerliydi: Söylediklerimiz, yaşadıklarımız, yaptıklarımız rüzgâr öbür yandan esince inkâr edilecekti. Deniz’i de böyle bıraktılar. Hırpaladılar.

28 Ağustos

Ozan sünnet oldu. Dokuz yaşında, sordum, sünnet olmak istiyor musun, istemiyorsan hiçbir zaman yaptırtmayacağım. “Ben de diğer çocuklar gibi sünnet olmak istiyorum” dedi.

4 Eylül

Hayat bir bedene- bir topluma hapsediliş.

10 Eylül

Gemi, kıyıdan uzaklaşıyor. İnsanlara ait her şey limanda kalıyor. Gemi yaşlı adamın hayatı oluyor.Yaşadıklarını son defa gözden (akıldan) geçirecek. Herkesin birbirini kandırıp alt etmeye çelıştığı yerde, iyi olmamayı önce gizli sonra açık yaşamış. Üçüncü bölümde, adamın olumlu taraflarını açmamak için harcadığı çabayı arkadaşının günlüğünden anlatabilirim. Hayatın genişliğinde gemi aslında bir mahşer kalabalığı. Herkes var, hiçkimse yok. Eğer bir ikinci hayat varsa, yanlış tekrarlanmasın diye yaşanıyor hatıralar.

Ünlü gazetecinin benim yaşımdaki yazar oğlu, yazı yani kâğıtla olan her şey tedavülden kalkıyor diye yazıyor.Onların müjdesi: iki kişinin aralarına kimseyi sokmadan konuşmalarının susturulması, iki insan arasındaki bireysel ilişkinin ölümü.

12 Eylül

Biraz ara verelim, gün doğsun.

18 Ekim

Yağmur yağıyor. Silecekleri çalıştırıyorum. Volks Wagen’i Kadıköy’de bırakıp şemsiyemi açıp iskeleye koşturuyorum. Saat sekiz… Hem lodos hem de sağnak… Vapur sallanıyor. Rüzgâr ötüyor. Sultanahmet’te Sultan Kahve… Karşımda cami, Ayasofya, ağaçlar, Alman Çeşmesi, bin yıllık hipodrom… Viloş yarı şaka yarı ciddi “Sabah erkenden nereye gidiyorsun, yoksa kendine sevgili mi buldun” diye soruyor. “Nereden bildin” diyorum “her sabah yazı yazarak sevişiyorum.”

Kalemim, kim bilir, belki cinsel organ, habire defterlerime sürtüyorum, binlerce sperma harfler- sözcükler halinde dökülüyor beyaz sayfalara.

Bugün buraya tek cümle için geldim. Ata Sümer’in söyleyeceği tek aşk sözcüğü: Zehra!

Yazdıkça keşfedilir roman.

Yazı yazmak yerine yazı üstüne laf etmek sıkıcı.

3 Kasım

Güneş şehri ışığa boğmuş. Havada ödünç alınmış ılıklık. Romana çalışamıyorum. Ortalıkta boşverme hissi uyandıracak şeyler var.

Arabayı Yeniköy’de Boğaz’ın kenarına park ettim, kapıları açıp arka kanapeye uzandım. Suyun sesi, güneşin sesi, ılıklığın sesi, gemilerin sesi…Yapraklar kahverengi. Güneş parlak bakır.

Arabadan iniyorum.Falcı Naciye önümü kesiyor.Cebimdeki bozuk paraları ona veriyorum. “Sen” diyor “Amerika’ya gitmişsin, oradaki kadın hâlâ seni düşünüyor, hep karanlıktasın, yalnız yatıyorsun, omuzlarından diz kapağına uykudasın. Sana yılan büyüsü yaptırmışlar, üç yıldır sıkıntıdasın, ver elli bin lira bozdurt bana bu büyüyü, önün açık ve parlak olsun, çükün şişsin dülgür dülgür ıslık çalsın…”

Bostancı’da Sâlâh Birsel Perşembesi… Ötedeki meyhanede Eray Canberk Perşembesi… Sâlâh’ın Perşembesi’nde Behzat Ay, Halim Uğurlu, Müslim Çelik ve Tarabya’dan Nadir Nadi’nin Perşembesi’nden dönüp gelen Sabahattin Kudret Aksal, Sami Karaören, Alp Kuran… Takım elbiseli Alp Kuran, 60 ihtihlalcisi; başı eğik, yüzü sert, kavgaya hazır bakıyor. Behzat yaşamadığı ama düşlediği zamparalıkları anlatıyor. Sami Karaören öztürkçecilik, dilcilikle sahnede rol kapmaya çabalıyor.

Kalkıp arabalarla Küçükyalı’da bir sanatevine gidiyoruz, dükkânın sahibesi Yasemin’le tanıştırıyorlar. Senaryo yazıyorum diyen, Elazığ kökenli, yaşı otuz beşlerde, esmer, boya sarışını bir kadın… Behzat sarkıyor. Kadın kocasının İsviçre’de öğrenim gördüğünü anlatıyor. Sabahattin Kudret Aksal sigara yakıp kadını süzüyor, Halim Uğurlu sesinde sertlik, akustik soru soruyor. Müslim uysal uysal dinliyor, Sami Karaören tekrar Vatan gazetesindeki dilciliğine dönüyor. Sıkılıyorum, iki duble rakı içiyorum. Bir başka Perşembe… Köylü bir şair karşımda tıkınıp içiyor. Mustafa Öneş “Hadi iç” diyor. İlerde fizik profesörü “Satrançta dokuz vezir vereceğim, sizi şah mat etmeyeceğim” diyor! Sağ tarafımda Turhan Hoca. Öbür yanımda emekli bir öğretmen, içmiyor. Mongolit bakıyor. Konuşabileceğim takım, masanın öbür ucunda. Konuşmaların oluşturduğu uğultuyu delmek mümkün değil. Eray’ın Perşembesi’nde Yusuf Atılgan yok artık, birkaç hafta önce öldü… Ensemde yastık, Boğaz’a bön bakıyorum. Tanker sessiz geçiyor. Her şey sessiz. Güneşin ışınları sessiz yağıyor. Sevişmeleri sessiz. Öldürmeleri sessiz.

5 Kasım

‘Ben Sevdasıyla’ yaşlanmışlar.

6 Kasım

Julian Barnes antrede oturmakta. Anlatılanın üslubu üçlü oyun. Yaşayan milyarlarca insan zaten ne okumakla ne yazmakla meşgul! Birey olarak düşünceyi zorunlu kılan içsel olaylar. Geofrey çok özel meselesinden dolayı onun paraleline Flaubert’i koyabilmekte. Niçin Lawrence değil, niçin Lady Chatterley’in Aşığı değil? Demek ki, herkes, öz yapısının malzemesine uygun olan türdeşinin üstegosunu seçmekte.

8 Kasım

Papağan’dan sonra işin aslına, (bir gece yarısı) Flaubert’in Education Sentimantel- Gönül Eğitimi’ni okumaya dönüyorum. Bu romanı her defasında hep ellişer sayfa okuyabildim. Edebi Vicdan, gölgesine “Sol taşağım” demiştir. Fahişelerle yaşamış, hastalık kapmış, burjuvalardan nefret ettiğini söylediği halde burjuva salonlarına girip çıkmıştır. Flaubert gerçekten ilk çağdaş romancı mıdır? Çağının bazı erbaş sanatçıları gibi metres tutmuş, yazarın kendi deyişiyle “beş el ateş ederek” kadını “ ah ölüyorum” diye inletmiş, sonra o kadını biyografisinden uzak tutmuştur. Kadın yüzükoyun çıplak yatarken “pipo” sözcüğünü dikine tutar Flaubert, bu da oğlanlarla cinsel ilişkisini çağrıştıracaktır.

11 Kasım

Gönül Eğitimi’nden yüz sayfa daha. Frederic, hâlâ Madam Arnoux’un etrafında dolanıp duruyor.

İki yüzüncü sayfa… Frederic artık hazırdır.

“Fırsatları uzakta arayacak yapıda bir adam değildi.”

14 Kasım

Adı lüzumsuz bir eleştirmen Flaubert’in yazmaya çok uğraştığı romanı için “İçinde hiçbir şey geçmeyen kitap” demiştir. Cemal Süreya’nın Gönül Eğitimi diye Türkçe’ye çevirdiği, daha önce 1971 yılında Cem yayınları’ndan “Bir Delikanlı’nın Romanı” adıyla piyasaya sürülen bu roman Yirminci Yüzyıl roman değirmenlerinin aldığı ilk rüzgârdır. Vagona takılıp yazar sayesinde yol almayı kuran o eleştirmen insan çorağı arazide terk edilmeli.

21 Kasım

Cezmi Ersöz telefon açıyor. “Seninle röportaj yapmak istiyorum” diyor. “Ne hakkında” diye soruyorum. “Metin Celâl anlattı” diyor “Ters Adam’ın traji komik bir yayımlanma öyküsü varmış, yayımlanması için Can’a vermişsin, bekletmişler, iade etmemişler, romanı sonunda yayınevinin bulunduğu hanın çaycısından geri alabilmişsin.”

5 Aralık

Sabah… Divan Yolu’ndaki kahvedeyim… Aslan heykeli karşımda. Simitçi, aslanın yanında duruyor. Birkaç yıldır ikinci romanı yazmanın peşindeyim. Yazmaya ayırabildiğim vakit çok az. Kırk yaşımı geçtim, şişmanladım, saçlarım döküldü. Kulaklarım az işitiyor. Gözlerim iyi görmüyor. Yaşamak vakti, artık yaşayamayacağım zamana yön çeviriyor. Pipoma tütün basarken bazen göğsüm tıkanıyor. Evlendim, on üç yıldır bir karım, on yaşında bir oğlum var. Aile babasıyım. 1950-1990 Türkiyeli Hayat Standardı’nın bir noktasındayım. Ne zengin ne fakir.

25 Aralık

Cezmi’ye otobüs durağında rastlıyorum. “Seninle ilgili yazıyı yazdım” diyor. “Yahu,Ters Adam’ı Ömer Madra da okumuş, Oğuz Atay’dan, özellikle Tutunamayanlar’dan etkilendiğini söylüyor.” Yine aynı münasebetsiz iddia! Ne alaka? Etkilenme ayıp değil, yazarlara mübah, ama onların dikkatlerinden kaçan şey, eğer bir etkilenme söz konusuysa Oğuz Atay benden veya benim gibi insanlardan etkilenmiştir. Ayrıca, Ters Adam, 1966 yılından beri yazdığım günlüklerimden doğdu. Sancısı ise, benim Oğuz Atay’ın kitaplarını tanımamdan öncesinde başlar. Yazılma süreci on yılı kapsar. Ters Adam’ı yazmaya koyulduğum yıllarda Tutunamayanların yazarı, mühendislik hesaplarıyla meşguldü. Ters Adam’daki kişiler ve olaylar benim hayatımdaydı. Tatjana “Oğuz Atay’ın Dünyası” adlı kitabında, Tutunamayanların, Vladimir Nabokov’un Pale Fire adlı kitabından taklit edildiğini yazar. Ve Bayan Tatjana, Ömer Madra’ya, Enis Batur’a, Cevat Çapan’a…. yardımlarından dolayı teşekkür eder. Yani Oğuz Atay’ın taklitçiliğini elbirliğiyle bulup ifşa etmiş olurlar! 80’e kadar Oğuz’u görmezlikten gelip, 12 Eylül Darbesi’nden sonra müridi kesilmiş kimseler…Ters Adam tekrarlanamaz, Türkiye’de sadece benim yazabileceğim bir romandı. Kitabımı okumayan Cezmi’nin kandırılışı da elbette kendi yeterliliğine ait.

Türkiye’de özgün kitap yazma şartları oluşmamış. Çünkü, kimse samimiyeti pahasına kendi bir defalık hayatını ölüm kalım meselesi yapamamış.

Orhan Kemal herkesin anlayabileceği romanlarla herkesin yazarı. Ahmet Hamdi Tanpınar için kültürlü olmak yeterli. Sait Faik durduğu yerde durmaya devam ettikçe herkesleşir. Kemal Tahir tarih bilincine- sosyolojisine takılı. Aziz Nesin çok tutulan futbol takımı. Sâlâh Birsel biriktirdiklerini kendisinmiş gibi yazar. Enis Batur da aynı şeyi yapar. Fakir Baykurt, Talip Apaydın toplumsal eriyiklerin çeşme başı kovacıları. Demir Özlü Batı’yla herkesleşir. Yaşar Kemal yüzlerce halk şairinin söylediği sözlerde direniş mitosuyla herkes için vardır. Vedat Türkali, Adalet Ağaoğlu, Tomris Uyar, Aysel Özakın kişiliklerinin bağımlı olduğu gündelik duyarlıklarla herkes. Attila İlhan zaten herkesin malı olmak için yazar. Nazlı Eray bir sürrealist herkes. Ferit Edgü’nün üstündeki yabancı kaynaklı karbon kâğıdını kaldırdığımızda dönüp o herkese kimse bakmaz. Füruzan, Pınar Kür kadınlardaki umumi cinsel dürtülerin tepki vermeye hazır erkek bonmarşeleri. Muzaffer Buyrukçu, Tarık Dursun herkese taşınabilecek edebiyatın sırt hamalları. Selim İleri, Kerime Nadir’in kadınlara dönük çok satışlı paydaşı…

Beni dışlayanlar, birilerinden etkilendiğimi ileri sürenler, şahıslarına mahsus herhangi bir eser çıkaramamıştır.

28 Aralık

Samuel Beckett 83 yaşında, evinde ölü bulundu.

James Joyce’dan etkilendiğini, onun müridi olduğunu söylemişlerdi. Joyce’un kendi başından geçenleri tüm insanlığın başından geçenlerle bir tutması, bunu tek ve evrensel bir yaklaşımla ele alması onun özelliğiydi.

Gross, şu cümleyi kurar:

“Kendini alaya almak Joyce için çok temel bir emniyet subabı olmakla birlikte Ulysses’in sıcaklığı ve renkliliği de bir ölçüde alaya aldığı dürtülere bağlıdır.”

30 Aralık

Gazetede yılın son günleri törenleri düzenleniyor. Aşağıda, giriş katında içkili parti veriliyor. Saat 19.30, mesai bitmiş, hava buz gibi soğuk, eve gitmek üzereyim. Düzeltme Servisi’nin yeni şefi Abdullah haber gönderiyor, aşağıya iniyorum. Yiyiciler, içiciler orada. Abdullah bir şişe rakı bulup bir köşeye zulalıyor, bağırış çağırış ve sarhoş takılmaları içinde Tan Oral’ın bölmesine çekilip konuşulanlara evet diyerek dinliyor gözüküyorum. Erdal Atabek zeki fıkralar anlatıp zeki cevaplar yetiştirmeye çalışıyor. Abdullah kafayı bulmuş, öbürü, Refik Durbaş, ipliği pazara çıkınca ağası müdür Okay tarafından ne olduğu anlaşılmayan araştırma servisine transfer ettirildi. Okay’ın mektep arkadaşı Saffet de şef muavini, tıpkı Taşlıtarla minibüs muavinleri gibi. Abdullah artık iyice içmiş, alkol sayesinde ezikliği bırakmış, gurur oynuyor. Dışarıya birilerini göndertip viski aldırtıyor. Şişeleri bitirip şişeleri boş bırakanlar bu defa suratı içkiden kızarmış Abdullah’ın şişesinin etrafına doluşuyorlar. Süleymaniyeli Apo içi boş elbise; yeni mevkisini giyinmiş, genel yayın müdürünü çağırıyor, yazı işleri müdürünü çağırıyor, Füsun Özbilgen’i çağırıyor, Yalçın Bayer’i, Refik’i, kim var kim yoksa çağırıyor. Bize dönük şefliğini kutluyor. Servise dört beş yeni eleman aldılar, henüz kendi söküklerini dikemiyorlar. Hiç hoşlanmasa da birkaç tecrübeliyi elinin altında hoşnut tutacak Az sonra gazetenin yıl sonu tayfası Kumkapı’ya meyhaneye gidiyor, bizi çağırmıyorlar, Abdullah şarlıyor, hayda, biz de Kumkapı’ya gidiyoruz. Allah muhafaza! Hem gazete çalışanları hem de onların davetlilerinin hepsi meyhanede. Bize kıyı bir masa kalıyor. Kimse kalkıp yanımıza gelmiyor. Abdullah büsbütün gurur oynuyor. İçki ile birlikte sazlar çalıyor, maaile herkes göbek atıyor. Ben bilmezmişim, meğer Cumhuriyet gazetesi has göbek dansçısıymış. O körpe kızlar, o kaşar adamlar, o burunlarından kıl aldırtmayan heriflerin hepsi göbek dansının meğerse has mirasçılarıymış. Neyse ben kıyı masanın kıyı köşesindeyim dememe kalmadan, Abdullah kalk diyor, Aliye’nin alnına bir beş bin lira yapıştır. Bozuk para yok diyorum, bozuluyor. Karşılarda bir yerde Refik ile Anna Turay göbek kıvırıyor, Refik’in karısı da siyahlar giyinmiş, bir başkasıyla göbek kıvırıyor. Epey esmer Aliye, beni aldatanı aldatırım gevezeliğinde. Bizim masa da bir ucundan öbür ucuna dolmuş, yer değiştiriyorum, yanımda Refik’in baldızı Işıl Özgentürk. Suyu zıkkım ediyor, kendimi tutuyor, içkiyi koklaya koklaya içiyorum. Serde solculuk var ya türkü söyleme faslına geçiliyor. Abdullah, Vecdi’nin yanında oturup Işıl’a laf atıyor. Işıl kendisine sarkmayı tasarlayanlara, kocasıyla kızının sabahları İtalyan kahvaltısını birlikte hazırladıklarını anlatıyor. Kukumav oturmaktan sıkılıp Işıl’a yeni çalışmalarının olup olmadığını soruyorum. “Kocam Ali Özgentürk Ters Adam’ı okudu, beğendi, seninle hep tanışmak istedi” diyor.

1990

21 Ocak 1990

Beylerbeyi’ne ailece midye yemeye gidiyoruz. Cağaloğlu’nda Cumhuriyet gazetesi ile Şenesenevler semtinde Ayçil sokaktaki yüz metre karelik evim arasında gidip geliyorum. Yaşadığım yıllar kırk sayısından elli sayısına hareket halinde. On yıl önce işsiz kalmıştım, annem, babam sağdı. Geçen hafta “Tanrım işte oldu, ölüyorum, üstü kalsın” diyerek Cemal Süreya öldü. Fatih Sultan Mehmed’i hangi nedenlerle zehirledilerse, aynı nedene çok yakın bahanelerle, insanlar gündelik hayatlarında hâlâ birbirlerini zehirliyor. Cemal Süreya’yı oğlunun öldürdüğü söylentileri doğru mu? Vildan’ın anne babasına uğrayıp eve geri dönüyoruz.

İstanbul Erkek Lisesi’nin yanından gazeteye doğru yürüyorum. Karşıdan Nurer Uğurlu geliyor. Bağırarak “Yahu dervişler gibisin” diyor. Gazeteye giriyorum. Erdal Atabek “Tefekkür halindesin” diyor. Önceleri, içimdeki bir şeyi, ya da başkalarını, kendi içimdeki bir şeye dönüştürerek düşünürdüm. Şimdilerde ise, başkalarının kendileriyle, benimle olan ilişkilerini düşünüyorum. Dik duruşumu, biriktirdiklerime borçluyum.

Adalet Ağaoğlu Ters Adam için övücü sözler etmiş, kimsenin bu kitap hakkında yazmamasını yanlış bulduğunu söylemiş, hatta Barlas Özarıkça ismini ünlü bir yazarın takma adı sanmış; sormuş soruşturmuş, Cumhuriyet’te düzeltmen olarak çalıştığımı öğrenmiş. Bazı kimselere telefon açıp benim hakkımda yazmalarını söylemiş. “Romanda bazı sarkmalar olmasına rağmen son yılların en iyi kitaplarından biri” demiş. Bizim edebiyat çevremiz rezil bir çevre demiş. İyi de, anlayamadığım, Adalet Ağaoğlu’nun romanım hakkında kendisinin niçin yazmadığı.

8 Şubat

Bir bardak çay… Divanyolu Caddesi… Hafif hastalık. İç kırıklığı…Yazmıyorum. Yazdıklarımı beğenmiyorum. Çevremde herkes kendisini beğeniyor. Yaptıklarını, kendilerini beğenmek için yapıyorlar. Davranışları, konuşmaları, ilişkileri de öyle; hep kendileri için. Sinirime dokunuyorlar. Üstüme yürümesinler diye susuyorum, sustuğumda sinirlerim büsbütün bozuluyor. Böyle hallerimde Franz Kafka’yla tanışıklığımdan güç toplarım. Kafka’ya teşekkür ederim.

9 Şubat

Posta arabası kaçıyor. Atlara vurulan kırbaç sesleri. Kızılderililer kovalıyor. Beyaz adamların gerçek soyguncular olduğunu yıllar sonra öğrendik. Ben, bir de, Kızılderililerin köse olduklarını bilmiyordum. New York toprağının birkaç kasa viskiye Kızılderili şeften satın alındığını da bilmiyordum.

10 Şubat

Aleksandr Soljenitsin Kanser Koğuşu adlı romanının 1963-67 yıllarında yazmıştı, ülkesinde muhalifti, sonra Amerika’ya yerleşmek zorunda kaldı. Onun için Sovyet Rusya bir kanser koğuşunu andırıyordu.

Yıllar geçti. Gorbaçov adında bir adam ülkesindeki Komünist Parti öncülüğünü kaldırıverdi; iki düşman, Rusya ile Amerika tek kazıklı ahbap çavuş oldular. İki tarafın casusları işsiz kaldı. Posta arabası kaçıyor. Peş peşe Polonya, Bulgaristan, Yugoslavya, Romanya komünist rejimi bırakıyor. Yeni patronlar “Pardon, biz yanılmışız, değişeceğiz, demokrası, özgürlük, serbest ekonomi piyasası” diyorlar. Posta Arabasında altın ve dolar vardı, soyguncular zengin olup parayı Kaliforniya’nın barlarında kadife tenli beyaz kadınlara harcamak istiyordu. Kovboylar kement atıp Lenin’in, Stalin’in heykellerini devirmeyi başarmışlardı. Beybaba Karl Marx gariban kalmıştı.

15 Şubat

Bırakıyorum, geçiyor günler. Bırakıyorum, başkaları konuşuyor. Sonra vapurun arkasında pervane köpüğünde martıları seyrediyorum. Simit atıyorlar. Kadıköy’den Eminönü’ne, Eminönü’den Kadıköy’e yüzlerce martı bir lokma yiyecek uğruna vapurun etrafında uçuşuyor. Artık balık yok. Deniz bitti. Doğa, çevre biterken nefessiz insanlar birbirlerine çarpıyor. Yaşamak, tüketmek oldu. Yeni cennet mekânlar alışveriş pazarları. Deniz, balık, orman, su yok. Duman, is, kir, taş taş üstüne binalar, taşıtlar, alışveriş yerleri var. Fikir yok, hayal yok, derinleşme-genişleme-boyut yok; para var; para, dünya nüfusunun azınlığına var. İnsanlar da bir mal gibi alınıp satılıyor, kiralanıyor, kullanılıyor, eskitiliyor, sonra çöplüğe atılıyor. Yahudiler çöplüğe cehennem diyorlardı. Yakıyorlardı.

16 Şubat

İlgilerinle hayatını yaratabiliyor musun? İlgi duyduğun şey senin başarın olur. Hesap vermez, hesap almazsın…Kasvet atmosferinden kurtulmalı.

17 Şubat

Numan Nakzen 70 yaşındadır. Rehberi ölüm olan tur gezisini düzenleyen Asklepios adlı gemide hayatı bir kez daha kurcalamaya başlamıştır. İkinci roman, toplumsal ezberi unutmuş olmalı.

18 Şubat

Çek kadın gazeteci ilişkide olduğu Kafka’yı tanıtıyor:

“Hepimiz görünüşte yaşayabilecek insanlarız, çünkü herhangi bir an yalana, körlüğe, çoşkuya, iyimserliğe, bir inanca, kötümserliğe, herhangi bir şeye sığındık. Ama onun koruyucu sığınağı yok. Yalan söylemesi tamamen imkânsız olduğu gibi sarhoşlaması da tamamen imkânsız. En ufak bir sığınağı, en ufak bir barınağı yok. Bu nedenle bizim korunduğumuz her şeye o açık. Giyinik adamlar arasında bir çıplak adam gibi…Kitapları şaşırtıcı, ama o, daha çok şaşırtıcı.”

19 Şubat

Sahi, bir de cazgırlar var. Onlara niçin Heavy Metalciler demiyelim? Hızlı, sert, devamlı olacaklarmış. Konuları Şeytan ya da kötülük imiş! Metal temelde isyanı, şiddeti, vahşeti, korkuyu, anarşiyi, kanı, ateşi, karşı çıkmayı ve genel yargıya göre “daha kötü olanı” içeriyormuş. Müziklerinde ağır sanayinin sesleriyle gitar tınıları birleşiyor. Hızlı, sert, acımasızlarmış. Sürat arzusu, onların güç istemiyle birleşiyormuş. Konserlerinde canlı civcivleri eziyorlar. Metal dergileri, gotik estetikten etkilendiklerini yazıyor. Conan, Tarkan türünden çizgi romanları Metalci gruplara selam çakıyormuş. Büyücülük, cadılar ilgi alanları. Saçları uzun, metal takılar, kemerler kullanıyorlar. Üstü yazılı siyah tişörtler, yırtık blucin giyiyorlar. Güvenli, gururlu, kesin kararlı pozundalar.Kliplerinde bebek yüzlü karılar var. Kendi deyişlerine göre, anti kahraman imişler ve ölüm, öldürme, savaş, mistisizm çaldıkları müziğin ana teması. Kendi alt kültürlerinde birer mit imişler. Ne diyorlar? “Salman Rüşdü’yü öldürün. Özgür düşünceyi öldürün. Kelimeleri öldürün. Çivili yatakta yatın, güzel acıtıyor. Tanrı’ya nükleer bomba için teşekkür ediyorum.Cehennem dünyada. Cennetse cehennemdir. Demir Bakire senin ölmeni istiyor. Hepsini gebert…”

3 Mart

Akmış bir dolmakalemin siyah mürekkep lekesi.

10 Mart

Kral Lear üç kızına ülkesini, malını mülkünü paylaştırmak ister. Trajedisinin başlangıcı olur bu. Oysa, onları kışkırtan kendisi. Kızlarını “Hanginiz beni daha çok seviyorsunuz” diye sınava çeker. Onları yalana teşvik eder.

Beni, şu günlerde, sahip olunan iktidar/lardan vazgeçişler ilgilendiriyor. Çünkü Numan Nakzen yaşlılığında imparatorluğunu terk ediyor. Kurduğu yapıyı uzaktan denetlemek ister. Yeryüzüne attığı zarlarla ölümsüzlüğü talep eder. O halde, onca yılın kralı- King Lear enayi miydi, kızlarının ne mal olduğunu niçin anlayamamıştı? Evkaf memuru olsaydı, iki kızı tarafından iki tokat gibi kovuluşunu anlardık. Daima kral gibi davranır. Krallığını verdiği halde artık kral gibi olamadığı için çıldırır. Kral Lear, zamanın dağ ötesinde biyografik benzerliğiyle bize Musa’yı anımsatır. Musa, Mısır’dan kurtardığı kavim tarafından öldürülür. Kral Lear’in kafası soytarısıyla yalnız kalır, deliliğe sığınır.

Benden bir cevap denemesi:

İnsanlar; başka insanlar topluluğunda asli ihtiyaçlarını, hatta biyolojik ihtiyaçlarını bile kendi gerçeklerini gizleyerek, maskeleyerek elde etmek zorunda.

19 Mart

Hastaydım. Sağ tarafım tutmadı, ayaklarımın üstüne basamadım. On günlük rapor aldım, iğne oldum.

5 Nisan

Akşam. Evde üç duble rakı. Yorulduğumu hissediyorum. Kafamı divanın ucuna koyduğumda uyuya kalıyorum.

16 Nisan

İnsanlarla uğraşmaya değer mi, karar vermeli.

19 Nisan

Aynaya bakıp bir başka kişiyi görmek mümkün mü? Yani insan, kendisini görmek için değil de, bir başkasını görmek isteğiyle aynaya bakabilir mi?

Çevremizi eşyalaştırıp cansızlaştırmakla kendimizi nesne haline getirdik. Eskiden, çevremizdeki şeyler ruhanileştirilmişti.

Şimdilerde, çöp insan çöpçü kültürüyle birbirine aferin çekiyor. Aferin iyi iş buldun, aferin iyi kazandın, aferin iyi düzdün, aferin iyi alt ettin, aferin herkesi geçtin…

23 Nisan

Öğleye doğru Mehmet Başaran telefon açıyor, hal hatır soruyor. “Üvey kardeşiniz ŞF nerede” diye soruyor. “Oturup konuşsalar” diyor. Hiç istemediğim halde ŞF ile BF’nin ayrılıklarının bir noktasında yer almak zorunda kaldım. Özel hayatlarda rol almaktan hoşlanmadığımı anladım. BF sabahın 02.30’unda sarhoş, ama ondan fazla küfürbaz, telefon açıp kocasını benden soruyor. Ağlıyor, ana avrat küfür ediyor, içki içiyor, adamı yerden yere vuruyor, sonra duvarlara fırlatıyor, sonra ona ihtiyacım var diyor.

Deniz Akçay’da dans etti. Dans birincisi seçildi. Sonra yaşantı kırıklarını biriktirmeye başladı. Oyuncakları yoktu, girdiği gruplarda güvendiği kimseler vardı; terk edildi. Su sesini işiterek büyümüştü, suya karıştı, kayboldu. Ablasının oyuncakları vardı, kendi oyuncaklarını kendisi yapıp onlardan zevk alıyor, onları herhangi bir kimseye vermekten hoşlanmıyordu. En son F’yi yapmıştı, onunla oynuyor, oynarken tatmin oluyor, kullanıyor, kullanırken hâkim olduğu bir nesneden yararlanmanın zevkini alıyordu.

“F. üçlü ilişkilerden hoşlanır, karını ayartabilir” demeye getiriyor kendisinin de ayartılabileciğini vurgulayarak. Şeytana şeytanca oyunlar teklif edilerek çoğul oynanacak. Kadın kadınlığı uğruna kocasının bedenini de öneriyor.

Ayışığı aynaya vurmuş, ben ve ayna gülüşüyoruz.

9 Mayıs

Çizer Necdet Şen’e anlatıyorum, alaysı üslubu insanları kendimden uzak tutmak için seçtiğimi.

16 Mayıs

Gotham City’de Gris’in çetesi Exis Kimya Sanayii’yle takıntılıdır. Zaten bana soracağınıza, filmi seyrederseniz, göreceksiniz, Gotham şehri tuhaftır; kötülük kol gezer, ağır karanlık hava gökdelenlerin göğünden inip her yeri sarmıştır. İkinci adam Jack Napien ( Joker ) Gris çetesinin güzel avradına düdük çaldırtmaktadır. Kötü olmayı seçmiştir, acımasız, zekidir. Kötülüğün sanatçısıdır. Kimyaya, hokkabazlığa, ama en çok soytarılığa ilgi duyar. Takıntısıdır, rol aldığı cinayet sahnelerinde “Donuk ayışığında dans ettin mi” diye sorar. Yıllar önce Bruce’un anne babasını öldürmüş, katil sanatçılığını dökülen kolye parçalarıyla taçlandırmıştır. Şehir yöneticileri çeteyle işbirliğindedir. Şehirde peydahlanan Yarasa Adam kötülüğe karşı savaş açar. Gris ikinci adamı Jack’i yani Joker’i tuzağa düşürtüp öcünü almış, kimyasal malzemelerle fokurdayan kazanda boğulduğunu sanırken Jack’i karşısında görür, öldürülür. Bizim usta katil “Jack öldü, Joker var, bu daha eğlenceli” diye naralanır. “Hayat hep beni mutlu etmiştir” dese de inanmayın. Eğlendirici adamdır, her cinayet ve kötülüğünden şarkı, dans, müzik, pandomim ve kahkaha fışkırır. Büyük bir ironiyle “Kalem kılıçtan güçlüdür beyler” diyerek kendisine itaat etmeyen diğer çete reislerini ucu sivri hokka kalemini onların gırtlaklarına saplayarak öldürür. Gotham City’e lağman çekmek gerektiğini iddia eder ve şehrin kutlama törenlerine katılacağını televizyonda korsan yayın yapıp halka ilan eder. Halka milyonlarca dolar savururken büyük bir Pinokyo benzeri kukla balondan öldürücü gaz salacaktır. Daha önce de şehrin sanat galerisinde aynı zehirli gazla herkesi öldürüp, resimleri lekeleyip cesetler şöleninde güzeller güzeli Vicki’ye ilanı aşk etmiştir. Dansı, maskesi, muhteşem patavatsızlığı etkileyicidir; lakin, Vicki zenginler zengini, temiz fakat aptal suratlı Bruce’a tutulmuştur. Joker ve Yarasa Adam şehir kilisesinin tepesinde son bir defa çarpışırlar. Joker kazanmıştır, sıvışmak üzeredir, ne var ki son anda Yarasa Adam Joker’in ayağına kilisedeki şeytan heykelini takmayı başarmıştır. Şeytanın ağırlığı onu aşağıya çeker, helikopterin merdivenlerine tutunamaz, düşer, ölür. Yoksa, yine ölmemiş midir? Yattığı yerden hâlâ o çarpıcı kahkahası işitilmektedir. Polis şefi yaklaşır, göğsündeki kahkaha kutusunu çıkarır. Zaten ne Joker ne de soytarılar hiçbir zaman gülmemişlerdir. Gülüyoru oynamak zorunda kalmışlardır. Joker tek samimi sözünü belki gerçekten sevdiği Vicki’ye söylemiştir:

“Gülen dışımdır benim, sadece yüzümdedir gülüşüm, içimi görebilsen aslında ağlıyorum.”

22 Mayıs

Genç olmasına rağmen insanlardan, hayattan nefret etmişti. Yirmi dört yaşında ölen genç adam kötülüğün şairi olmak istemişti: Lautreamont… Kaç gündür, Maldoror’un Şarkıları uykumu kaçırıyor.

Kötü nedir? İyi nedir? Kötünün özelliği zarar vermesi. Çevremize bakalım, çoğunluk, öyle veya böyle birbirine zarar vermiyor mu? Kötülük toplumsal kuralların şemsiyesi altında örgütlenmiş. Kötüler, başkalarını alt etmek için iyiliği kullanmıyor mu? Kendimi korudum diyorlar, birbirlerini öldürüyorlar. Gerekçeleri ne olursa olsun, yaygın olan zulüm. İşkencecilerin modası geçmiyor. Güçsüzler, enerjisizler, zayıflar zarar veremiyor; onlar iyi olmaya mahkûm.

Güçlü olmalısın, diye yazıyor; insanüstü bir yüzün var, evren gibi hüzünlü, intihar gibi güzel. İğretidir insanın yüceliği.

29 Mayıs

Günlük yerine yıllık yazsam…

30 Mayıs

Ancak çalınmış saatlerde yazı defterlerimle olabiliyorum. Okumak isteyip zaman bulamadığım kitaplar da küçük bir tepe oluşturdu.

12 Haziran

Rivayete göre şimdilerde kısa, sloganımsı espriler moda imiş: Yarınlar güzel günlere gebeydi, kürtaj ettiler… Bunlara grafiti, aforizma, duvar yazıları diyorlarmış. Demek ki eskiden kenef duvarlarına yazılan yazıları bugünün insanları keyifle okuyor. Ayrıntılar dışarıya atılıyor, esprinin altı çiziliyor, ön sevişme atlanıp orgazmla yetiniliyor. Haluk Şahin’e göre, bu, tüketim ve reklam kültürünün mizahı. Kokteyl partilerinin mizahı. Soluk soluğa buluşup ayrılan şehirli insanların esprisi.

13 Haziran

Evdekilere tembih ediyorum. Beni kim ararsa arasın yok deyin. Sıfır ilişki. Sıfır stres.

Fellini’nin Ayın Sesi adlı filmindeki cümleyi tekrarlıyorum:

“Eğer biraz sessizlik olsaydı… belki de bir şeyleri anlamak fırsatı olurdu.”

25 Haziran

Akşam olmakta: Güneşin cam içinden geçip gittiği zaman.

10 Temmuz

İnsanlar verirlerse, verdikleriyle kendilerini kutsamak içindir. Açık mesafeler farklı standartlar getiriyor. İki farklı standardın adamı birbirine farklı bakıyor; o veriyor, o büyüyor, sen alıyor, sen küçülüyorsun.

20 Temmuz

Çorlu sapağı ile Tekirdağ arasında rüzgâr hiç dinmedi. Ağaç dalları, güller sallanıp duruyor… Dalgalar birbirlerinin üstlerine düşüyor.

Ailece bana karşı hep kabaydılar. Değişmediler. Öfkelenmemeye karar veriyorum.

22 Temmuz

İkinci bölümün sonunu çocuklarla kapatmak istedim. İstediğim kıvamda anlatamadım.

29 Temmuz

Kahkahalarla gülüyorum. Güldüğüm şey, Alman idealist felsefesinin bazı önermelerinin, şu günlerde Gorbaçov’la başlayan tek ve büyük Almanya’yı öngörmüş olması.

30 Temmuz

Saraç ustasının oğlu Immanuel Kant’a (1724-1801) göre, insan varlığının ereği hiçbir zaman mutluluk olamaz, çünkü doğa bunun için elverişli değil.

5 Ağustos

Sidarta’yı okumak için yatak odasında yüzükoyun yere uzanıp göğsümün altına yastık koyuyorum. Parkeye bir mısır taneciği düşmüş, üç karınca sürüklemeye çalışıyor; sonra kırıntı haberini nasıl ve nereden aldılarsa, parke aralarından, duvar aralarından diğer karıncalar sökün etmeye başlıyor.

12 Ağustos

Tatil bitti, iş başladı, aynı çember dönüyor. Giles Deleuze “Yeniden tanımak rastlamanın tam tersidir” diye yazıyor.

16 Ağustos

ABD Suudi Arabistan’a askeri yığınak yapıyor, Saddam Hüseyinli Irak’ın kayıtsız şartsız Kuveyt’ten çekilmesini emrediyor.

Saddam halkının ruhuna korku belası paronoya gibi işlemiş, gaddar, çocukluğunda amcasından nasihat yerine dayak yemiş; şimdi, bıyıklı, maço havalarda. Sinekli Arap kebabı!

Malatyalı Turgut, Amerika leb demeden leblebiyi anlıyor, Irak’ın petrol vanasını kapatıyor.

21 Ağustos

Nietzsche:
Evet, bilirim nerden geldiğimi,
Aç gözlü, aynı alev gibi
Yanıyor, kendimi eritiyorum,
Tuttuğum her şey ışıyor,
Bıraktığım her şey kömür,
Alevim ben şüphesiz…

22 Ağustos

Nietzsche yapayalnız. Hastalıklarıyla çarpışarak yaşamış. Çevresinde kimse yok. Birkaç kişi de zamanla onu terk etmiş. Kitabını kendisi bastırıyor. Altı adet. Gönderecek kimseyi bulamıyor.

4 Eylül

Ben köpekbalığı demiştim. Mehmet Yaşin ise gazeteci arkadaşlarına akbaba diyor. Cumhuriyet gazetesi, büyük bir nezaket çerçevesinde (!) onun yazı işleri müdürlüğünü yaptığı Güneş gazetesinin batmasını bekliyor. Patroniçe Emine kâr tablosundan Cumhuriyet’e büyük yatırımlar yapıyor, satış fiyatını artırıyor, toplusözleşme zamanında çalışanlara fazladan zırnık koklatmamak için bütün teklifleri reddediyor.Bununla da yetinmiyor, eylül maaşını kasten geç ödetiyor. Sonra, atarım, satarım, işten çıkarırım diye gözdağı verilecek. İlhan Selçuk bizim servise uğruyor, Cumhuriyet gazetesinin bir üniversite olduğunu söylüyor.

9 Eylül

Genç okur, yazarın anlatısını kendi anlatısı gibi görür. Yaşlanmaya yüz tutan okur ise yeni romanlara başvurdukça sıkıntısı artar, çünkü yaşanılmamışların fazlalığını fark eder. Karşılaştığımız yeni kimselere nasıl davranıyorsak elimize aldığımız yeni kitaplara da aynı tavrı takınmalıyız diye düşünüyorum. Kimi okur yazarı yücelterek kendisini de yüceltir ya da kendisinin de günün birinde bir kitap yazabileceğini düşünür. Aldanmadır bu. Yazarların biyografilerini tarayalım, kutlu yaşantılardan uzaktır çoğu.Yazar bir dünya yaratsa da yaratılmak üzere bizi bekleyen bir dünya yoktur.

17 Eylül

Akşam saati. Kitleler halinde evlerine dönüyor insanlar. Erdal Atabek’le Cağaloğlu yokuşundayız. “Sen bu halka göre dikensin” diyor. “Neden” diye soruyorum. “Çünkü uygarsın, halktan farklısın, yabancısın onlara, koordinatlarınız ayrı. Apartmanda oturanlar aidatlarını mı ödemiyorlar, mahkemeye vermeyeceksin, bu uygar adam davranışıdır, kapılarını çalıp sizi mahallenin bakkalına rezil ederim diyeceksin, küfür etmesini bileceksin, hoşlarına gider bu.”

19 Eylül

Bu ay Varlık dergisinde Alarm adlı hikâyem yayımlandı. Refik ve Konur, hikâyeyi beğendiklerini söylemişler. İlginç. O hikâye, gazetede onların sayesinde geçirdiğim mide spazmlarının tehdidi altında yazılmıştı.

1 Ekim

Sonbahar gününün akşam güneşi evin kaptan köşküne yani iki yanı kapalı mutfak balkona vuruyor. Karşıdaki Erinç Çocuk Klubü’nden çocuk sesleri geliyor. Güneş, batıdan, mutfağın pencerelerine alçalıyor.Gökyüzünde kızıla batmış bir jet arkasında çizgi iplikler bırakarak geçiyor. Aşağıda servisler öğrencileri kapı önlerine bırakıyor. Kuşlar bir araya toplanıyorlar. Karşı apartmanda genç bir kız odasının loşluğunda kendi kendisiyle dans ediyor.

5 Ekim

Üç gündür gripten yatıyorum. Doktor üç tehlike sayıyor: Pipo, rakı, şişmanlık. Her akşam Kadıköy İskelesi’nde çiçeklerin ortasında yavrusuyla birlikte yatan karaca heykeline çıkıyorum.

14 Ekim

Pazar sabahı 08.30’da Ozan’ı FKM dersanesine bırakıp arabayı binanın önüne çekiyor, üç saat bekliyorum. Dergileri, gazeteleri karıştırıyor, arka sokaklarda dolanıp tekrar arabaya dönüyorum.

17 Ekim

Benim adım Gremlin. Ozan’ın kedisiyim. Eyüp’ten alıp getirdiler beni. Henüz beş aylığım. Nedense kız olduğum halde Ayşe, Fatma gibi bir isim değil de Spielberg’in filmindeki o küçük, tüylü canavarların adını koydular. Kısa zamanda evin kedisi olmayı başardım. Uyum sağladım. Üçü de beni kendisine göre seviyor. Sokaktan korkuyorum. Ozan kendisine koşturup geleyim diye beni mahsustan sokağa bırakıyor.Çılgına dönüp miyavlıyorum. Geçen gün Beylerbeyi’ne götürdüler, otomobilin içine sindim, denizden ve o her şeyi büyük olan meydandan korktum. Sokakta diğer kedilerle birlikte büyümemiş olmaktan pişman değilim.Her şey hazırdı; süt, ekmek, et, zeytin…Bazen geceleri zıplayıp Barlas’ın yatağına çıkıyorum, tuhaf adam, ne zaman ne yapacağı belli değil, ensemden tutup yataktan atıyor, günündeyse hiç aldırmıyor. Hangisine nasıl davranmam gerektiği konusunda henüz bir karara varamadım. Ozan benimle yatmak istiyor ama anne babası izin vermiyor. Vildan da bana hem kızıyor hem de seviyor. Onları oyalıyorum. Küçük oyuncu kedi diyorlar. Saldırıyor, zıplıyor, sonra evin bütün köşelerini koklaya koklaya tanıyorum. Tuvaletimi yapmak için büyük balkona çıkıyorum. İri, ikiüç fare büyüklüğündeki kargalar ağızlarını açıyorlar; yine korkuyorum. Galiba korku biz canlıları eğitiyor, yaşamayı öğretiyor. Kargalar da Vildan’dan korkuyor. Ozan da dersini yapamamaktan, insanlığa mahçup düşmekten korkuyor. Hayret bir şey! Ozan bazen canımı yaktığı halde ona yaltaklanıyorum. Evin prensi. İkisi de, Vildan ile Barlas, evde sanki onun için yaşıyorlar. Evin prensi tabii ki kediden üstün olacak, kıskanıyorum, inadıma gidip onun okul çantasının içine oturuyorum. Annesinin kızacağını bildiğim halde gözüne baka baka salondaki koltukları tırmıklıyorum. Dalgın kadın, daha dün sıcak çay suyuyla bacağımı yaktı! İnsanların da acı duyduğunu gördüm. Onlar bizden farklı, acılarının acısını başka insanlardan veya başka nesnelerden çıkarmak istiyorlar. Canları çok kıymetli. Fakat başka canlara değer vermiyorlar. Yalayıp patilerimi temizlerken televizyondan seyrediyorum, öldürme kozları bile doğal ilkelere dayanmıyor. Kimin kimi niçin, ne zaman öldüreceği belli değil. Kedi kafamla, Ozan benden daha fazla tehlikeyle karşı karşıya değil mi diye soruyorum. İnsanların yaşama riski hayvanlardan fazla. İnsan olmanın bedelini pahalı ödüyorlar. Benim gibi bir kedi için en zor şey, insanların davranışlarından sonuçlar çıkarıp hayvan kalabilmek. Söyleyebilsem anlamayacaklar, hayvanlığımdan memnunum. Ozan’ın uzattığı et parçasına zıplarken, o parçayı alabilmek için bacaklarına tırmanırken de hayatımdan memnunum. Rolümü biliyorum. Oysa Ozan ömrü boyunca erişebilmek için kim bilir hangi parçalara zıplayacak, hangi düz duvarlara tırmanacak! Babası “Yapma oğlum! Hayvana eziyet etme” diyor. Gördüğü için görünmeyen şeyleri de fark ediyor. Bu kadar yeter. Artık güneşin altına uzanıp mırıldana mırıldana yalanıp uyuyacağım. İnsanların dili yoruyor beni. Gremlin diye sesleniyorlar. Kulaklarımı dikeceğim. Gel, pisi pisi diyorlar. Anladım, ben bir kediyim.

18 Kasım

Bir süredir Serada Aşk adlı hikâye kitabım Enver Ercan eliyle yayımlanmak üzere Varlık Yayınları’nde bekliyor. Filiz Nayır “Acele etmesin, kitabı yayımlayacağım” demiş. Tüyap’daki imza gününde sıfır satış yaptığıma göre kimseye yüklenmemem gerekir.

26 Kasım

“Kendisi için konuşulduğu sanılsa da hep konuşamayan bir başkasının yerine konuşulur.”

11 Aralık

Keyifli, neşeli, güzel olsun! Mutlu olsun! Sanki büyük bir dua bu. Toplum ne versen öğütüyor, kötüyü sonra kusuyor mu? Baştan sona her şey ve her şey olumsuz mu? Değil. Fakat felaket tacirleri mekanizmalarını öyle kurmuşlar. Öyle işletiyorlar. Olumsuzu öne sürüyorlar. Çünkü olumsuzu gösterip muhalefet ederek başa geçecekler. Şu kötü, bu kötü, ben iyiyim, beni başa geçirirsen kötü iyi olacak! Sonra aynı mekanizmayı diğeri ona karşı uyguluyor. Zincirleme herkes birbirine karşı aynı patavatsızlığı sürdürerek insanlar karamsarlıkla tüketiliyor. Zaman harcanıyor. Caddelerde gamlı baykuşlar dolaşıyor. Oysa, özgürlüğü talep eden, candaki yaşama neşesinin gizilgücüdür. Neşemizi kaçırmaya çalışanlara dikkat edelim. Diktatörün şapkasını taşımaktalar.

21 Aralık

Evden çıkıp eve dönünceye kadar bir grup insanla selamlaşıyorsun. Konuşuyorsun. Bazılarını az bazılarını çok iyi tanıyorsun. Bu insan grubudur senin hayatın.

23 Aralık

Biter, sona erer. Bitmek, nasıl olur? Romanların sonu yoktur, son sayfaları yazmak zordur. Fişi çekmekse…Ters Adam’da çektim… Başlangıç, hazır birikim. Hayata doğmak gibidir. Bilirsin, arkası gelecektir. Ama son nokta her zaman boşluktur, ağırlığı yoktur, yönsüzdür. Son nokta acıdır, iyi, kötü bir yere gelip durmuştur. Belki hiçbir yere, hiçbir kimseye varmamış, ulaşmamıştır. Kendinde olan; başkalarına akmamıştır, dolmamıştır, boşalmamıştır.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz