Ana sayfa DOSYA GÜNCEDEN – 4

GÜNCEDEN – 4

110
0
PAYLAŞ

SIR ODALARI’NDAN
14.Defter

4 Ocak 1991

“İnsanlar birbirlerine karşı koydukları engellerle kendilerine dahi açacak kapı bulamıyorlardı.”

Yukarıdakı cümleyi, yazdığım ikinci romandan tırtıkladım. Yani, bu defa, günlükten değil romandan günlüğe cümle aktardım.

Beni düşündüren olgu, anlatılmak istenilen şeyin, birçok ayrı şekilde ve ayrı anlam kümelerinde ifade edilebilecek olması. İnsanlar toplu halde engeller koyup sonra topluca çıkış kapısına mı koşturuyorlardı? Yoksa, tek tek kişiler engel koyup kendi yollarını dahi bulamıyorlar mıydı?

Özel olan, insanların çalçene konuşup söz kalabalığında neyi geriye ittikleri, neyi gizledikleri. Kendilerini değil, Numan Nakzen’i suçlayacaklar. Suçlama, cezalandırma, öç alma onların boşalması… tekrar aynı kötü şeyleri yapabilmek için.

15 Ocak

ABD, savaş randevusu veriyor. Saddam geri adım atmıyor, Kuveyt on dokuzuncu ilimiz diyor.

Walter Benjamin:
“Aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmayan hiçbir kültür ürünü yoktur.”

Türkler savaşarak 700-800 yılda buralara gelmeseydi Asya’nın bir yerlerinde keçi otlatıyor olacaklardı.

16 Ocak

Herkes bekliyor. Bazıları da marketlere saldırıp yiyecek içecek stokluyor. Aydınlara “Savaşa hayır” demenin doğruluğu öğretilmiştir, ama hayatı kabadayılar kaba güçleriyle kazanır. Bilinen öykü. Aslanın terbiyecisinden kuvvetli olduğunu hepimiz biliyoruz, aslan terbiyecisi de biliyor bunu; mesele, aslanın bunu bilmemesi.

19 Ocak

Ted Turner zampara… Bush ile Saddam ise arka odayı kullanıyor. Ted dalgasını geçiyor!

“Dünya tarihinde herkesten daha fazla şey topladım. Örneğin, bende, Kızılderili kafatası, pencerenin önünde yuvasını yapan bir beyaz güvercin, Tifanny’den alınmış bir çift zar, MGM aslanının plajda çekilmiş fotoğrafı var. Ayrıca iki de altın yumurtlayan tavuğum var. Küçüğü henüz diş çıkartıyor. Bu arada, kimsenin girmediği kadar borcum var.”

30 Ocak

Dünya Tarihi’nde savaşların sürüp gitmesinin geçmişten gelen derin nedenleri olmalı.

Freud 1933’de şunları yazıyordu:
“Gerçekten de, kendi kendimizi yok etmemek için ya da özkıyım tepilerine karşı korunmak için, başka bir şeyi ya da kişiyi yok etmek bizim açımızdan sanki zorunluymuş gibi görünmekte. Ahlakçılar için gerçekten de üzücü bir açıklama!”

Erich Fromm:
“Saldırganlık, insanın genlerinde biyolojik olarak var olduğu sürece, kendiliğinden bir tepki değil, insanın dirimsel çıkarlarına, bir başka deyişle gelişmesine, kendisinin ve türünün varlığına yönelik tehditlere karşı bir savunmadır.”

Dışarıda kar yağıyor.

2 Şubat

O halde sürekli tehdit altında yaşayan, kitle katliamları yapan tek canlı türü insan.
Dışarıda kar yağmaya devam ediyor.
Gece dona çekecek.

4 Şubat

Eminönü İskelesi’ne vapur kavis çizerek yanaşıyor. Vapurla birlikte kim bilir kaçıncı kavisimi çiziyorum. Kendince yaşamaya ne kadar çalışırsan çalış, mutlaka yabancı bir şey, yabancı bir kişi, seni çemberine almıştır. Kader dedikleri de bu olsa gerek.

10 Şubat

Sandalyemde oturuyorum. Bakıyorum, duvarlar, evler, ufku kapayan ilişkiler…

Var gücümle reddediyorum. Bir yıl, iki yıl, üç yıl, on yıl, yirmi yıl… Hiçbir şeyi değiştiremediğimi, hiçbir şeyin değişmediğini görüyorum. Değişmeyen şeylerin karşısında kendimin değiştiğini, durgunlaştığımı, hissizleştiğimi, hantallaştığımı, psikolojik enerjimin tıkandığını, umursamazlaştığımı görüyorum. Hileli bir dünyanın ceremesini sen hayatınla ödeyeceksin.Üstüne üstlük o hileli dünyanın sana reklamını yapacaklar.

12 Şubat

Vildan her gece rüya görüyor. Bazen uyanıp ağlıyor. Geçen gece de Turgut ile Semra Özal’ı görmüş. Turgut’un üstü yırtık pırtıkmış, Semra mücevherlerini vermiş, dolmakalemini de yere düşürmüş, onu Turgut’a vermemiş, bana saklamış. “Sana bir rüya defteri alayım” diyorum.

Ozan’la Ataköy’e Fammy City’e gidiyorum. Hangi oyunda kazanacaksa onu seçmek istiyor.

14 Şubat

Kadıköy Vagon Kahve’de Çingene boyacı her defasında aynı ayakkabıları boyuyor. Niyetim romana çalışmak. Ve her defasında, elimin biraz ötesine, zihnimin ilersine düşüyor.

Dinlediğim şarkı “Sana bir buse vermedim diye nasıl kızarsın” diyor.

15 Şubat

Yüzü güzel, gözleri maviydi. Gençti, elbisesinde etinin sıcaklığını taşıyordu. Sigarayı parmaklarında tutuşu acemiceydi.

Vapurun rotası değişmiyordu, mendireğin yanından sıyrılıyor, kızkulesinin hizasından sola çark ediyordu. Gazetenin spor sayfasından yaşı geçkin bir tanıdık, birlikte yaşadığı genç kadının kendisini yedi milyon tokatlayıp başka bir adamla evlendiğini anlatıyordu. Ben de, kızın güzel yüzüne bakıyordum… Nedir, bu genç güzel yüz beni etkiliyordu. Az sonra belleğimden silinecekti. Belleğim bir süre sonra, kim bilir kaç yüzüncü yüzü unutacaktı.

Herkes davranışıyla aliden veliden aldığı hayatı tahrip etmişti. Herkes, az çok sarhoştu. İnsanlar dış tepişmelerine iç tepişmelerini katmışlar, aslan kesilmişlerdi. Herkes yutacak av arıyordu. Bir çift mavi göz uçurumdu, et yiyen çiçekler gibi yarığının ağzında renklerini açmıştı.

16 Şubat

Yazmak dışında, hiçbir konuda, kişide ısrarcı olmadım.

18 Şubat

Bütün gece yağmur yağdı. Savaş otuzuncu gününü doldurdu. Romanın Nanu bölümünün son sayfalarına geldim. Şehir dışından gelen arabaların sırtında kar var. Vildan’ın sırt ağrıları otuzuncu gününü doldurdu.

Asklepion’un girişindeki büyük kapıda “Tanrının ululuğu için kutsal yere ölümün girmesi yasaktır” levhası asılı.

20 Şubat

Özgürlük, günlük defterine dilediğin orkestrayı davet edebilmektir.

22 Şubat

Konuştuğumuz, yazdığımız sözlerin ne kadarı bize ait? Söz, döl yatağında bir yara.

25 Şubat

Özlemin tadı sahici hayatı yeniyor. Önümüz, medyanın piyasaya sürdüğü cinsel iştahı kabartacak organlarla doldurulmuş. Bir şaşırtmaca. Ödül yok, ödülün fotoğrafı var. Kışkırtan, kışkırtma eylemi kadar sahici değil.

27 Şubat

İnsan bazen sevgi uğruna, sevmek sevilmek uğruna, kendi dünyasını diğerine sığdırabilmek uğruna, küçülmeye çabalar. Oysa küçük dünyalar büyük dünyalara sığar ama büyük dünyalar küçük dünyalara sığmaz.

6 Mart

Zweig, Dostoyevski’yi anlatırken sayfaların birinde şunları yazar:

“Söylediği sözler yaralayıcıdır, düşmancadır; ama iç dünyanın gözleri anlayışlı bakışlarla bakmaktadır herkese. Acı çeken dudaklar birbirini kardeşçe öpmektedir.”

8 Mart

İlkelerine uymaya zorlayarak ehlileştirirler seni. Para kazanır, zaman kaybedersin; beteri, öznelliğini kaybedersin. Artık kullanılabilir, yararlanılabilir kişisindir.

11 Mart

Adam yerine konulmak mı, böbürlenmek mi istiyorlardı diye soracaksın.

12 Mart

Trene bakarlar, suya bakarlar, birbirlerine bakarlar; onlara ne öğretilmişse sakız çiğnercesine onu konuşurlar. Geviş getirip konuştuklarını matah sanırlar.

13 Mart

Eminönü İskelesi’nde akşam… Kürtler her tarafı tutmuş, jeton satıyorlar. Gırtlaktan gelen sesle “jeton jeton” diye bağırıyorlar; köfte, portakal, muz satıyorlar; “eyyi muz” diye bağırıyorlar. Ortalık yanmış yağ kokuyor, pislik içinde. Çok doğuruyorlar, kalabalıklar. Ortadoğu siyasetinde sayısal çokluk kalkan vazifesi görüyor. Medeniyetin merkezi medeniyetsizliğin kaynağı olmuş.

17 Mart

Klasik romanın klasik okuru, dikkatini genellikle romanın başkişisine veya anlatıyı götüren olayın etrafında toplar. Yazar da, kitabının baştan sona okunabilmesi için okurunu bu yola yönlendirir. Sayfalarına okuru uyanık tutmaya çalışır. Hatta her sayfada özel sürprizler yaratanlar bile vardır. Dostoyevski’nin kişileri durgunlak halinde derin düşüncelere dalar, sonra patlayarak konuşmaya başlarlar. Onlar, konuşarak var olurlar.

Türkiyeli Cumhuriyet romancıları yaşadıkları toplumda mevcudu bulunmayan (fakat özledikleri) tipleri üretmeye çalışmış, hisleri muğlak, yaşantıları muğlak, ilişkileri köksüz kalmıştır. Dostoyevski Turgenyev’e rağmen Petersburg’un kenar mahallelerine, geleneğine yabancılaşmamış insanlara gitmişti. Oğlu için kendisini feda eden anne tipi (mesela, Raskolnikov’un annesi) bugünkü dünyada çağdaş sayılmıyor. Feminist anne tipiyle (Pyotr Petroviç’in öbür yüzüyle) buluşuluyor. Sokakta yaşayan, özgürlüğünü sokakta, işte kocasına alternatif adamlarla kanıtlayan, fakat kocasından boşanmayı bir işte çalışsa dahi göze alamayan anne tipi ne cins çocuk yetiştirecekti?Biraz eksiği biraz fazlasıyla benim babaannem de böyle bir kadındı. Erkekleri, geleneklerden daha çok severdi. Ve babam, parçalanmış, ezilmiş duygularıyla fazlasıyla etkilemişti aileyi. Tuhaf, Dostoyevski, öldürülen tefeci kadından, Alyona İvanovna’dan tanıtıcı laflarla söz açmaz; bizdeki katili, insanların zaaflarından yararlanan sömürgen kadınla baş başa bırakır. Alyona İvanovna’nın yüzü sanki yoktur. Bizi kendi mevcuduna yaklaştırırken kendi namevcudundan uzaklaştıran Dostoyevski, yazdığı romanın selameti için yapar bunu.

23 Mart

Bazı şeyleri yazmamak mı iyi! Bazı şeyleri söylememek mi daha iyi!

“Bir ellerinde havuç, öteki ellerinde sopa” diyorum.

Patronların (ve hizmetkârlarının) toplusözleşmenin arkasından Cumhuriyet gazetesi çalışanlarına uyguladığı yöntem bu. Maaş farklarını yedi ayda ödedi, ikramiyeleri hiç ödemedi, nisan yüzdesini hiç ödememek için bahane arıyor. Kimseden çıt çıkmıyor. İşten atılmaktan çekiniyorlar. Toplusözleşme anlaşmaları sırasında sivri davrananları tek tek çıkardılar. Arkası gelecek diye laf yayıyorlar. Güçlerini gösteriyor, gözdağı veriyorlar. “Teknoloji değiştiriyoruz, sizlere zaten ihtiyacımız yok” diyorlar. Ödenmeyen maaşlarla yatırım yapıp solcu-sosyaldemokrat geçinen okuru her sabah yazar takımıyla bir kere daha aldatıyorlar.

Eski hâkim (Nadir Nadi) ölüyor, yaşasın yeni kraliçe (Emine Uşaklıgil)! Örneğin, Oktay Akbal, çalışanların eylemini balkondan seyrediyor, ertesi gün okuruna tuzbiber solcu yazı yazıyor! (Sol tehdit altındaysa Atatürkçülüğü yazacaklar.) Yazar, yeni patroniçenin gözüne girmeye çalışırken Halid Ziya’yı hatırlıyor. Nadir Nadi’nin Perşembe günlerinin Tarabya Yemeği tayfası bu defa Emine’ye çalgı çalıp çengi çağırmaya başlıyor. İşin bu tarafı, yazarın, Türkiyeli aydının yüzü! Söz konusu Cumhuriyet gazetesi olunca, aldatan da aldanan da aslında birbirine benziyor.

31 Mart

Sera’da Aşk adlı hikâye kitabım beş aydır Varlık Yayınları’nda bekliyor.

1 Nisan

Ertelenen, cesaret edemediğin. Korkutan; zıt tarafta duran, o şeyin gereklilik duygusu. Sana kendisini gizlilikte tarif eder. Kavgalarına, tartışmalarına o tarif sebep olur. İnsan, evrenin kimyasını organizmasında taşıdığı için evreni temsil eder. Cümle sayesinde kutsaldır insan.

2 Nisan

Divanyolu’ndaki kahvede bir çay. Bir pipo daha…Sokaktaki hayatı gitgide unutuyorum. Bekliyorum, bir şeyler gelecek.Hayır, hiçbir şey gelmeyecek. Hayat, harcadığım şey.Yıllardır çalışıyorum. İki gün evde oturdum. Sokağa çıkmadım. Harcadığım hayatı seviyordum.

7 Nisan

Gitme şansın yok. Kaldığında şansın yok. Bugün Pazar, evdeyim, yağmur yağıyor. Kitap tanıtıcısı bir kadın “Vefanın olmadığı yerde vedanın hiçbir anlamı yoktur. Vedalaşmazlar” diye yazmış.

Kazancakis kitabının kalp damarına işliyor:

“Yazı yazan insanın kaderi ağır ve mutsuzdur, çünkü doğal bir biçimde, sözcükler kullanmak yani iç atılımlarını hareketsizliğe dönüştürmek zorundadır. Her sözcük, içinde büyük, patlayıcı bir gücü saklayan çok sert bir budaktır; ne demek olduğunu bulmak için, içinde mermi gibi patlamasına ve böylece hapsettiği ruhu serbest bırakmasına imkân vermen gerekir.”

8 Nisan

“Nefret eder gibi seviyorlar.”

Kim bunlar? Bazen en yakınların. Bazen koluna girmiş birisi. Bazen iki üç enlem ötende birisi. Bir artı bir, birileri ediyor. Şairdir, şöyle demiş: “Seviliyorsam, sevenlerim varsa yüzümün çirkin olduğunu kim söyleyebilir?”

17 Nisan

Makyavel’in hayran kalıp kendisinden esinlenerek Hükümdar adlı eserini yazdığı Cesar Borgia (1475-1507) ünlü Borgia ailesinin bir üyesiydi, aile etrafındakileri zehirleyip ortadan kaldırmakta mahirdi.

Sahaflara gidip Borgialar kitabı edinmeli.

19 Nisan

Mişel Zevako’nun yalancısıyım, Makyavel’in ressam Rafael’e söylediğidir:

-Kitabımı yazmak için mevzu olarak Borjiyalıların hayatını aldım.Zulmün, hilenin ve istibdadın en mükemmel modeli olan Borjiyalılar başka nerede bulunabilir? Bir zamanlar Borjiya’yı bir hançerle öldürmeyi kararlaştırmıştım. Bunu yapamadığıma iyi etmişim. İstiyorum ki hançerin vazifesini bu kitap yapsın. Eğer Borjiya’yı öldürseydim belki İtalya’yı kurtarırdım. Fakat kitabım Borjiya’yı öldürerek yalnız İtalya’yı değil, bütün dünyayı kurtaracak.Onun gibi adam bir daha hiçbir iktidar iskemlesine yerleşemeyecek.Roma’yı niçin terk etmek istemediğimi şimdi anladın mı?

Borgialar İspanya kökenli, soylu bir aileydi. İki papa, siyasal, dinsel önderler o ailede yetiştirilmişti. Ailenin İtalya’da nüfuz kazanması 1378 yılının gerisine düşer. Altıncı Alexander papa olmuş, metresi Vanozza Catanei’den Cesar Borgia piç olarak doğmuştu. Aile siyasal güç kazansın diye on bir yaşındaki Lucrezia Borgia İspanyol soylusuyla nişanlandırıldı. Devir, Rönesans İtalyası’dır. Babası Papa’dır ve Lucrezia hem babasıyla cinsel ilişkide bulunur hem de o dönemin grup seks âlemlerinde keyfine bakar. Söylentilere göre, babası ile erkek kardeşi Cesare Borgia’nın hırslarını gerçekleştirmesine aracılık etmiştir. (Yoksa, suç ortakları mıydı?) Güçlü ailelerin mahdumlarıyla üç kez evlenir, Borgiaların topraklarını genişletmesine, siyasal güçlerini artırmasını sağlar. Maaile entrika uzmanıdır. Cesar; Papa babasından daha ileriye gitmeyi kurar, kardeşini bu hedefi uğruna zehirler. Olağanüstü zeki, bilgili, İtalya’nın en yakışıklı adamlarından biriydi. Amaçları, Avrupa’da bir Borgia Devleti kurmaktı. Hedef için her yol meşruydu. Cesar Borgia susar, bazen de durmadan konuşup böbürlenirmiş. Bazen hiç uyumaz, dalavere çevirir, bazen de yataktan hiç çıkmazmış.

20 Nisan

1469 Floransa doğumlu Mayvavel sözünde durmuş, İl Principe adlı kitabını yazmıştır. Kitap, yüzyıllardır övgülerle ve yergilerle okunmakta. Ne var ki bugün, Makyavelizm denilen bakış, genellikle olumsuz tavrı içerir. Gerçekçiliği bir yana, siyasal düşünce tarihinde “Amaca ulaşmak için her araç meşrudur” görüşü en hafifinden ilerdeki yüzyıllarda da birçok Borjiya benzerine destek vermiştir. Mişel Zevako’nun Borjiyalar adlı romanındaki sözler doğru çıkmamış, Makyavel o günkü ortamda hilekâr, zalim Borjiyalara destek vermiştir. Doğru, Borjiya Ailesi sonunda kadavra olmuş, İl Principe adlı kitap kalmıştır.

Yetinmemek, almak, daha çok zapt etmek, daha çok hükmetmek, daha çok zengin olmak insanlara özgü ihtiras olarak geçerliliğini bugün de sürdürmekte.

Ressam Rafeal yaptığı Meryem resmini Vatikan’a, Papa’ya, Rodrik Borjiya’ya götürür. Papa ressam Rafeal’i över, resmini alır, para verir. Resimdeki Meryem Ana’yı seyrederken hangi kadını model olarak kullandığını ressama sorar. Ressamın sevgilisi fakir bir kızdır. Hilebaz, kurt Papa Borjiya; Hıristiyanların aziz adamı; uşaklarına bu güzel kızı derhal getirtip Tivoli’deki eğlence sarayında tecavüz etmek istemektedir, tıpkı öz kızı Lukres Borjiya’ya tecavüz ettiği gibi. Yok, heyheylenmeyelim; Lukres de bu ilişkiden hoşlanmakta, daha da ilginci Lukres ağabeyi Cesar’la da yatmaktadır.Roma halkı kulaktan kulağa dedikoduyu yaymış, fakat Borjiyalar’dan müthiş korkmuş, yere kapanıp sinmiştir: Roma’nın işkencehaneleri, Vatikan’ın zindanları hâlâ meşhurdur.

Günümüzün sinematografik mafya babaları gibi, yok etmek istedikleri kimseyi köşklerine ziyafete dostça davet edip gülümseyerek ya zehirliyorlar ya da ziyafet bitiminde canını alıyorlardı. Suç hep gizli, örtbas edilmiş kalıyordu.

Zevako’nun romanına dönelim, Cesar Borjiya’nın aile meclisinde söylediklerine kulak kabartalım:

-İşimi daha çabuk tutardım. Bununla beraber şimdiki halde içimi kurtlar yiyor. Öyle zamanlarım oluyor ki dövüşmek arzusu beni âdeta hasta ediyor. Daima savaş istiyorum. Rüyamda başta ben olmak üzere süvarilerimin düşman topraklarına hucüm ettiklerini görüyorum. Gözümün önünde insan yığınları canlanıyor. Ve ben, bir hançer bir kama ete nasıl girerse, o insan yığınlarının içine süvarilerimle beraber öyle giriyorum. Ah Baba…İki tarafın karşılaşıp göğüs göğüse dövüştüğü zamanlar kopan gürültü benim için en doyulmaz müziktir. Ya yakıp yıkmak zevki? Düşman toprağındaki evleri, mabedleri, bahçeleri yakıp yıkmak…Her yeri bir harabeye çevirmek…Onun kadar tatlı bir şey var mıdır?Hele kılıcın, mızrağın bir sırta saplandığını görmek beni o kadar sevindirir ki…Bunu anlatmak imkânsızdır. Bir topuzla parçalanmış kafadan fırlayan beyin parçalarını seyretmek, insan kanının biriktiği çukurlara at tırnaklarının battığını görmek benim için seyrine doyulmayan manzaralardır. İşte baba…bütün bunlar geceleri rüyama giriyor, kan dökmediğimden, insan öldürmediğimden dolayı canım öyle sıkılıyor ki…

27 Nisan

Filmin adı Atame. Rejisörü İspanyol asıllı Pedro Almodovar…

Porno film yıldızı Marina’nın evindeyiz. Kendisini rehin alan, günlerce eziyet eden, elini kolunu bağlayan, ağzını bantlayan celladı Ricki’ye “Bağla beni” dediği sahne bizi Borjiyalardan alıp günümüze taşıyacaktır. Üstelik, cellat ile elbisesinin altına hiçbir şey giymeyen seksi kurbanı arasında bir de aşk (!) peyda olmuştur.Modern (!) kadın, kendisine kaba güçle sahip olan, kendisine eziyet eden, kaba ve kötü davranan erkeğe âşık olmuştur.

Yaşlı, felçlı yönetmen Maximo da başyardımcısı Lola’ya şunları söyleyecektir:

-Senin kıçın da benim felcim kadar bu ülkenin kültürünü temsil ediyor.

28 Nisan

Bulutlar açıp kapayıp zorlandıkça bahar geliyor.

30 Nisan

İnsanlar tek hayat yaşadıklarında kafalarını tek konuya taktırır.

3 Mayıs

91’in baharına siftah deyip Bostancı İstasyon Çay Bahçesi’ne ilk kez arz-ı endam ediyorum. Çay diyorum garsona. Çay ocağından tramvay duraklarındakine benzer bir zil sesi geliyor. Arkada, bir vatandaş yüksek sesle Altılı Ganyan’da koşacak atların muhakemesini konuşuyor.

Sait Faik’te “insan sevgisi” diyorlar; yanlış, edebiyatımızda resmi bir yalan bu. Sait Faik’in sevgisi genç oğlanların peşinde koşan adamın sevgisiydi. Çekiniyor, titrek, savurgan yazıyordu. Belki bu nedenle ziyadesiyle alıngan, hırçın, ziyadesiyle yalnızdı. Kim, ne diyebilir? Sait Faik büyük yazardı.

4 Mayıs

Herkes sonunda bir yere geri döner; ben de defterlerime dönüyorum, hayatıma meşruiyet kazandırmak için.

Pazarlarda mal sayısı artırıldıkça kişilerde bireyselliğin dozu asgariye indirilmişti. Çeşit çeşit mallara sahip olma tutkusu insandaki içsel çeşitliliği azaltmıştı. Derinlik sığlaşmış, o sığlıkta bedenler sıcak tavada pişirilen kurbağa ayaklarıyla çırpınmaya koyulmuştu.

Biliyorum, bu roman zamanından önce yazılmış olacak; zengin olmayı özgürlüğü için isteyen insan tipini Türk toplumu henüz yetiştirmedi.

7 Mayıs

Cağaloğlu’na geliyorum. Çalışma saatine daha birkaç saat var. Ayaklarım oraya götürüyor, gazeteye uğruyorum. Gazetenin kuruluş töreni. Garsonlar masa hazırlıyorlar. Mart ayı ikramiyesini ödemeyi erteliyorlar, törenden vazgeçmiyorlar. İdare Müdürü Hüseyin, takım elbise, kravat ortalıkta dolaşıyor. Personel Müdürü Sevgi kapı kenarında. Alt kat işçilerinin hepsi kravat takmış. Şimdilerde öyle, Anadolu’dan İstanbul’a göç etmiş olanlar, kravat ve takım elbiseye meraklı.

Cumhuriyet gazetesinin görünürdeki sahibesi Emine’nin kökeni Uşak şehrinden, büyük babaları orada helvacılık yaparmış, İzmir’e taşınınca onlara Uşakzadeler demişler. Halı ticaretiyle uğraşmışlar, zengin olmuşlar. Çocuklarını okutmuşlar, yabancı okullara, yurtdışına göndermişler. Oradan Batı yaşantı ve görgüsünü kozmopolit İzmir’e taşımışlar. Mustafa Kemal bunların kızı Latife’ye tav olmuş, evlenmiş. Nedir, Latife, Mustafa Kemal’e hayatı zehir zıkkım eder, kocasının politikasına karışır, halktan uzak durmasını, bir imparator gibi mağrur davranmasını söyler. Anlaşamamışlar, boşanmışlar. Mustafa Kemal parasını, matbaasını, binasını arsasını vererek Cumhuriyet gazetesini Muğlalı Yunus Nadi’ye kurdurtur. Gazetenin yeni yönetime hizmet etmesini talep eder. Muğlalının kızları da Uşakzadelerin oğluyla evlendirilmiştir. Atatürk harbi adamdır; Anadolu eşrafına olan borcunu öder. Garip kalan (hain olduğu iddia edilen) İstanbul’dur. Ve sonuçta, şimdilerde, Anadolu eşrafının torunları soyluluk pozunda. Onların uzaktaki nikâh şahidi bizzat Atatürk’tür; mal mülklerinin temeli olan adalete de Cumhuriyet Türk Ordusu bekçilik etmiştir. Bugünkü kutlamada bir araba dolusu polis, Cumhuriyet gazetesinin etrafını kordon altına almış, kutlamanın güven altında geçmesini sağlıyor. Güven altında olmayan, Cumhuriyet gazetesinin çalışanları. Müessese korunur, çalışanın emeği korunmaz. Sahi, Emine Uşaklıgil bugün kravat takar mı?

Emine’nin dedesi Halid Ziya Uşaklıgil saray mabeyinciliği, İttihad Terakki üyeliğinden sonra Cumhuriyet Yönetimi’nden milletvekilliği beklemiş- göndermemişler.

Kolağası Mustafa Kemal ile Yunus Nadi birbirleriyle Selanik’ten tanışırlardı.Meyhanelerde buluşup sohbet tazeledikleri günlerde Yunus ‘Rumeli’ adlı bir gazete yayımlamaktaydı, Mustafa’nın gelecek hakkındaki tasarılarını Jules Verne’nin romanları gibi dinlerdi-dinlermiş.

Emine’nin annesinin babası, Mustafa’nın peşine takılmıştı. Dayısı Nadir Nadi de çocukluğunu Ankara’da geçirmişti. Aile sağlam hisse senedi alırcasına sağlam seçeneğe dayamıştı sırtını; Yunus bedeli ödenmiş arkadaşlıkla Atatürk’e hizmet ediyor, öbür tarafta evlilik yoluyla tüccar, İttihatçı, saray mabeyincisi Uşakzadelere bağlanıyordu.

Heyhat! Zamanla her şay aslına dönüyor. Tüccar Uşakzadelerin torunu Emine bugün; Yunus’un oğlu Nadir’in yaşlanmasından yararlanarak Osmanlı İmparatorluğu’nu batıran Talat-Enver-Cemal üçlüsünden Cemal Paşa’nın torunu Hasan Cemal’i yedeğine alarak müesseseye trilyon liranın onda biri nispetinde yatırımlara girişiyor. Bir bahane bulup gazetedeki işlerinden attıklarına teneke plaket verirken Hasan Cemal tekrarlıyor: “Biz bir aileyiz.”

16 Mayıs

Vapurda kimseyi görmezsem Ruth Rendell’in Cam Hançeri’ni okuyacağım. Şükran Kurdakul’a raslıyorum, selamlaşıyoruz. Yanıma oturuyor. “İçki içmişsem ertesi gün zor geçiyor” diyor. Evde yalnız içki içmeyi seviyormuş, bir duble karısı içmiş, küçük şişenin gerisini kendisi tamamlamış. “İçerken küçük şiir eskizleri yazıyorum” diyor. İstanbul Belediyesi’nin şiir şenliğini konuşuyoruz. Gençlerin tepkisini hırçın buluyor. Şükran Kurdakul’u, on beş yaşımdan beri Ataç Yayınları’ndan tanırım. Dinamik konuşma tavrı, heyecanlılığı şiirine izler bırakmıştır. Hal hatır sormasını bilenlenlerdendir. “O kalabalıktan yarına kaç şair kalacak” diyorum. Sözü Attila İlhan’a getiriyorum. “Onun yirmi otuz şiiri kesin kalır” diyor. İzmir’den tanışırlarmış. “On altı yaşında hapse girdi” diyor; “korktuysa, hapse girmekten çok, babasının onu tahliye ettirmek için Manisa Akılhastanesi’nde müşahade altına aldırtmasından dolayıdır. Siyasi şubede konuşan Mehmed Seyda’ydı, başkası değil.” İyi de, Çetin Altan’a ansızın ne oldu diye soruyorum. “Biliyorsun” diyor; “TİP’i son kongresinde göklere çıkardı, ama o gece değişti, evine gitmişler, konyak içiyormuş, çok sarhoşmuş… Yarına kalır mı, pek sanmıyorum.” Eray Canberk geliyor, karşı kanapeye oturuyor. Yüzü sarı. Kalp yokluyormuş, çekiniyor. Kendi halinde, kibar, saygılı yaşadı.Vapurdan çıkınca Tarık Dursun’a raslıyoruz. Keyfi yerinde. Kadınları süzüyor. “Nasıl, güzeller, değil mi” diye soruyor bana. “Arap kadınları kapalılıklarıyla, ilkel tombulluklarıyla çekici” diyorum. “Vallahi öyle” diyor. Köşeden Türkocağı’na sapınca Mehmed Kemal ile Nurer Uğurlu’yu görüyorum. “Vay pipolu” diyor. Gazeteye koşturuyorum. Orası, menzilin sonu.

17 Mayıs

İnsanlarla buluşmaya giderken tereddütte kalıyorum. Son ‘Perşembe’ye gittiğime bin bir kez pişman oldum. On beş kişilik içki sofrasında ismi Sabri olan adam habire eşcinsel espriler yapıyordu. Hiç hoşlanmam. Gazeteden Metin Cengiz’le birlikte gelmiştik. Hava kalitesizdi. Edebiyat üstüne konuşmalara siyaset sokuşturuyorlardı. Komünizme eleştirel tavır alınca Işıtan “Ben komünistim, sen ne hakla eleştirirsin, biz hapse girdik çıktık” falan demeye başladı. Kahraman edasıyla bakıyor, tepeden konuşuyordu. Yolda çalımlı bir merhabası vardır, selam verdiğine bin bir kez pişman eder.Yayınevi kurmuş, büsbütün çalımlanmış. Kafasında yıllar öncesinin şablonları. Şimdilerde, cebine beş on kuruş koyup yayınevi kuranlar, bütün kitapları okumuş, dünyadaki bütün kitapları kendileri yazmış rolünü oynayıp yazar çizer takımına tepeden bakıyor. Olmaya imrenip olamadıkları şeyi satın alıp yayımlayıp pislemek zorunda kalıyorlar. Dergilerin editör geçinen piçkuruları da bunlara ayak uyduruyor. Muhammed’i veya Atatürk’ü eleştirecek ama solculuğa toz kondurtmayacaksın! Eray mezesini bitirmek üzere, beni marke edecek birkaç söz ediyor usul usul. Vay muhterem vay! Işıtan; elbette senin kitabını basacak! Işıtan; elbette para kazanmak için bir de Borsa kitabı basacak! Masanın ta öbür ucundan Nejat Bozkurt “Biz buraya felsefe konuşmaya gelmiyoruz” diye atılıyor “felsefeyi okulda, başka yerde yapıyoruz.” Hiç cevap vermiyorum. Canım müthiş sıkılıyor. Demek ki Sabri’nın kulampara fıkralarını dinlemeye geliyor. Fakat, Perşembelere onlarla konuşmaya geliyordum ben. Yanlış geliyormuşum. Oğlancı şakalaşmalara devam edilirken Aydın Hatipoğlu bana karşı tavrını belli etmek kaygısıyla kitabımı kötülüyor. Mustafa Delioğlu bakmıyor, Necati susuyor, Mustafa Öneş işitemediğim bir şeyler söylüyor. Masanın orta göbeğinden, yokluğumda hasımlarımdan sufle almış Sabri benim saldırgan olduğumu söylemeye başlıyor. Anlaşıldı, bunlar bana kızışmışlar! Sözlerine, fikirlerine, davranışlarına, eğlencelerine, esprilerine uyum gösteremiyorum diye bana hiddetlenmişler.

19 Mayıs

Volks Wagen 67’yi Kadıköy’de karakolun yanına park edip vapura giderken büfenin önünde Enver Ercan’a raslıyorum. “Vay editör” diye sesleniyorum. “Neredesin, telefonun bende yok, seni arıyorum” diyor. “Ne oldu” diye soruyorum. “Varlık, hikâyelerinin basılmasını kabul etti” diyor “şimdi de yayımlayabiliriz, ama eylülü bekleyelim, daha iyi. Zeminini hazırlarız, reklamını hazır tutarız, hem birlikte ufak tefek değişikler yaparız” diyor. Seviniyorum. Sevindiğimi belli ediyorum. Sana sosisli bir sandviç ısmarlayayım, diyorum.

22 Mayıs

Moda Çay Bahçesi…Ozan rahat çalışsın diye evden erken çıktım. Kazasker’deki Mobil’den arabaya benzin aldım, otomobilde beş dakika oturdum. Avrupa yakasına geçip geçmemekte kararsızdım. Sinemaya gittim. Henry Miller’in karısı ile Anais Nin’in ilişkilerini anlatan bir filmi seyrettim. Sürekli düzüşme… Her çeşit cinsel ilişkinin peşinde koşan birkaç insan… Henry Miller iki bacak arasında kitap yazacak!

Sinemada Deniz Som’a rasladım, işsizmiş, dolaşıyormuş, ne yapacağını bilmiyormuş.

Siyah çantamı yeşil örtülü masanın üstüne koydum. Romana çalışmaya hazır değilim. Enver istedi diye deneme yazmak da istemiyorum. Bakıyorum: Durgun gri denizin üstünde ufuk adalara tosluyor. Hayatın müsvettesi ile hayatın derlenip toparlanmış mükkemmel şekli nedir diye düşünüyorum. Şaşırtıcı, hayatın ne olduğu hakkında hiçbir fikrim yok.

Eski ustaları karıştırırken yine biyografi yazarı Zweig’in yorumu beni ilgilendiriyor:

“Balzac’ı heyecanlandıran şey, enerjiler arasındaki bu öldürücü ve bazen intihara kadar varan mücadeledir. Bütün tutkusu – bilinçli bir yaşama iradesinin ifadesi olarak- belli bir gayeye yönelmiş olan enerjiyi, ulaşmış olduğu sonuçlar bakımından değil de, mahiyeti gereğince anlatmaktır.”

Miller’ın karısı, Henry’e ve Anais’e “Siz zeki ve zalimsiniz” diyor.

29 Mayıs

Emirgân’a geldim. Rüzgâr esiyor. Taşıtlar vızır vızır geçiyor. Boğaz’dan o malûm gemiler geçiyor!. Ne kadar çok gürültü üretiyoruz. Birbirimize sağırlaşıyoruz.

Geçen gün değişiklik olsun diye defterimin başından kalkıp Necdet Şen’in evine gittim. Aman Manitu! Zenci İsa! Tatar Tanrım! Ne kadar çok şey biliyor. Ne var ki bildiği, konuştuğu her şeyin yıllar yıllar öncesinden binlerce başkası tarafından hatmedildiğini bilmiyordu. Orijinal sandığı fikir ve hayat tarzı çoktan eskitilmişti. Olsun, kendisini müthiş önemsiyor, zamanla kıymetli şeyler yapacağını ifade ediyor. Ahmet, Mehmet, Ali, Veli, kim olursa olsun, herkes; biraz önce, binlerce yıl önce yaşanmış yaşantıları ilk defa kendisinin yaşadığını sanıyordu. Kadınlara, evliliğe, başkasıyla birlikte yaşamaya, çocuklara tahamülü olmadığını, bizim çocuklarımızı serada yetiştirdiğimizi söylüyordu. Sonra söylediklerinden aldığı kuvvetle kendisinin bir şöhret olduğunu, kadınların ve erkeklerin onunla birlikte gözükmeye can attığını, hepsinin kendisini kullanmak istediğini, geçenlerde sevgilisine hediye ettiği çorabı bile geri istediğini anlatıyordu.Bir değişiklik uygulamış, tevaazu çemberini kendisini överek kırıp atmıştı.Hayret! Ben kendimi övmeyi niçin öğrenemedim? Otuz beş yaşında olduğunu, kadınların kendisine hayran olduğunu, fakat kendisininin yalnızlığı sevdiğini tekrarlıyordu.Olağanlığına rağmen onda olağan hiçbir şey yoktu! Aman ha dikkat! Eleştirilmeye de hiç hoşgörüsü yok! Hiç bakmaz. Megolamani…vurur!

30 Mayıs

Göz bir projektör…çevreyi tarıyor. Arada bir, dürbün gibi yakınındaki kimsenin derinliğini tarıyor mu? Göz ne kadar görüyor, akıl ne kadar yetiyorsa dil de o kadar konuşuyor.

Herkes birbirini torpilleyerek kendisini büyütüyor! Büyük eleştirmen, büyük şair, büyük hikâyeci, büyük romancı! Osman Şahin, Miskioğlu, Dinçer Sümer, Alp Kuran, ismini unuttuğum iki Atatürkçü yazar, iki şair kadın, Muzaffer Uyguner, Sâlâh Bey, bir de amcamı tanıdığını söyleyen bir kinaye yazarı vardı masanın çevresinde. İncir çekirdeğini doldurmayan konuşmalar evlerinin damını örten kiremit olmuştu.

19 Haziran

Varlık dergisine Seks Aşkı Öper adında bir yazı verdim. Enver telefon açtı, yazını beğendim dedi. Yazının son pasajı fena değil, dedim. “Ne diyorsun yahu” dedi, “yazı başından sonuna harika.” İçime sinmeyen bir şeylar vardı. Yazının yazarlığını değil de yönetmenliğini yapmış gibiydim. Bir soru: Birikimimiz hangi katmandan sonra bize ait? Enver “Ben kimseye telefon açıp böyle tebrik etmedim” dedi. Dergiye sürekli yazı istiyor. “Atilla Birkiye görsün, aşk üzerine nasıl yazılır” diyor.

29 Temmuz

İyi durumda olan, iktidarı- parası- mevkisi- düzeni olan, daha akıllı olan; kötülük yapmaya daha çok eğilimli. Durumundan güç bularak kötülük yapıyor.

2 Ağustos

Tüketim malları demokratikleştikçe, çalışanlar tüketim toplumuna entegre edildikçe egemen sınıfların korkusu hafifliyor. Çünkü halk, porselen tabak yerine melamin tabak falan satın almaya başlıyor.

3 Ağustos

Kafama takıldı, tekrar okuyorum:

“Shakespeare’i, Dante’yi, okumaya kullanılmayan orta sınıf imkânları, bugün toplumsal hiyerarşide, daha da yukarılarda bir yerlere erişebilmek için, acımasızca yırtıcı insana dönüşme pratikleri için kullanılmakta.”

27 Ağustos

Biraz uçmak istiyorum. Hepsi bu. Mağaraya girince kuş insan oluyorum.

28 Ağustos

Hayatın bir sıra izlediğine inanmıyorum.

29 Ağustos

Kendime verdiğim randevuya gidememenin tatsızlığını bir başka tatsızlıkla alt etmek mümkün değil.

2 Eylül

Bazı şeyler…Bazı şeyler geçmiş, bazı şeyler bekleniyor, bazı şeyler aranıyor…

Yeni öğrendim; Dostoyevski daha uzun yaşayacağını sanıyormuş. Karamazof Kardeşler’in devamı sayılabilecek bir roman yazmayı tasarlıyormuş. Büyük romancının hayat yetmezliğinden yazamadığı roman okurları için kayıp…

Galiba yaşadığım şeyler önemsiz de olsa unutulmasını istemiyorum. Tam on yıl oldu, Düzeltme Servisi bir yer altı koğuşu…onu, bir problem olarak yaşıyorum. Mahkûm insanlar değer kaybederek iğrençleşiyor. Her defasında bir başka çirkin yüzlerini görüyorum. Biraz kuvvet kaybet, parçalarlar. İnsanlara olumluluklarını açmaları için açık bıraktığım açı kendileri tarafından kapatıldı. Kendime güvenimi sarsmak istiyorlardı, başaramadılar.

Acaba önümde on yıl daha var mı? Emekliye ayrılabilirsem maddi sıkıntım olmazsa… yazmaya ayıracak vakit bulabilecek miyim?

6 Eylül

Yorgunluğumdan dolayı mı şişmanlıyorum, şişmanladığım için mi sürekli yorgunum? Yemek yemek sıkıntılara karşı lezzet tattırıyor. Vildan, felç geçirip başlarına bela kesilmemden çekiniyor. Normal olmayan iştahıma karşı kendimi denetlemeliyim. Hayata, yemek yiyerek, pipo içerek karşı koyamam! Her şey beni içime doğru etkiledikçe içimden dışarıya doğru şişmanlıyorum. Korunacaksam, tuzağın farkına varmalıyım.

22 Eylül

Çok uzaktan, belli belirsiz çiçek kokuları…Çok uzaktan artık ölmekte olan denizden belli belirsiz iyot kokusu geliyor.

28 Eylül

Her şey yaşanmış, hiçbir şey yaşanmamış olabilir.

7 Ekim

Varlık’ta Sera’da Aşk adlı kitabım diziliyor, kapağı yapıldı, fena olmadı. Perşembe günü Enver’in hatırına Füsun Erbulak’la Atatürk Kitaplığı’nda konuşmaya gideceğim. Kafamda hazır hiçbir şey yok. Yazılı metin hazırlamadım. Biraz tedirginim. Aşk mı, seks mi? İkisi de önemli. Belki ikisi birden önemsiz.

15 Ekim

Son günlerde Sirkeci Garı’ndaki Gar Kahve’ye dadandım.

Kâğıtlarımı masaya çıkarıp toplantı salonuna baktığımda her yer doluydu. Füsun gelmemişti henüz. “Geldiğinde herhalde niçin geciktiğini anlatacak” dedim yazdığı kitabı ima ederek. Gülüşmeler arasında Füsun Erbulak salona girdi. Kendisinden izin alarak herkesin önünde abartılı nezaket gösterisinde bulundum. Kadının benden çekindiğini anlamıştım. Enver de bunu fark etti, ilk sözü bana verdi. Gerilimli, keyifli, tartışmalı, serbest bir söyleşi oldu. Önemli olan kürsüye çıkmaktı, kürsü iktidardı. İnsanlar kürsüye çıkanları kabul ediyordu. Kadının şöhreti de kendisi gibi zavallıcaydı. Konuşmanın sonunda kitabını “Tam teşeküllü erkek” diye imzalamıştı. Konuşma bittiğinde fuayede etrafımı kalabalık aldı, elimi sıkıp teşekkür ediyorlar, bir şeyler daha soruyorlar, konuşmamı sürdürmemi istiyorlardı. Konuşmanın ayrı bir şehveti vardı. Hatipleri, gevezeleri, dilbazları anladım. Konuşarak feth etmekten, kuşatmaktan, dahil etmekten, ipnozun altında tutmaktan zevk alıyorlardı. Konuşmada sonucu hemen görüyordun, yazmakla arasındaki fark buydu.

Filiz Nayır, Enver, Enver’in genç sevgilisi Ece’yle hep birlikte İstiklâl Caddesi’nde ikinci katta bahçeli bir bara gittik. Filiz “Korkunç performansın var” dedi. Kitabımı yayımlayacak olan yayınevinin sahibesi tarafından beğenilmek hoşuma gidiyordu, garsona martini söyledim.

30 Ekim

Merdivenlerden atlayıp koridorlardan geçerken uyduruk bir şarkı söylüyorum. Islık çalıyorum. Gece karanlığında ıssız yollardan koştura koştura Eminönü’ye iniyorum.

Boğaz’dan, Karadeniz’den poyraz esiyor. Kar yağsa, şenlik olsa! Hanların, pasajların kapıları kapalı. Karanlık, geceye karanlığını hohluyor. Beş dakika sürecek. Ebusuut Caddesi’nin karşısından Sirkeci’ye ineceğim. Acele etme, yürü! Vapura beş dakika var. Kimseye söz vermedim. Hiçbir yere geç kalamam. Kaptan beni beklemiyor. Onlar hep varmış gibi yaşıyordum. Sevgilim yoktu, arkadaşım, dostum yoktu. Akşam eve gidecek, sabah da çıkıp işe gelecektim. Bilmediğim, kimsenin de bilmediği bir şarkıyı söylüyordum. Sen seversin, dön bir kez daha, Topkapı Sarayı’nın gölgesine bak! Dön bir kez daha, Sirkeci Garı’nın ortasındaki saate bak! Sadece birkaç saniye, geçip gideceksin. Vapurda kimse seni beklemiyor.

31 Ekim

Önümü kesiyor “Habire dışarıya çıkıyorsun” diyor. Geri dönüp bir prıntır daha alıyorum. Bu defa “Lanetleme okuyacaksan hiç okuma” diyor. Kasten yapıyor. Bitmeyen Kavga! Arkasında Sander var. Seslerini yükseltip üzerime saldırmaya hazırlanıyorlar.

11 Kasım

Üç olay aynı günlere rastgeldi.

Öykü kitabım Sera’da Aşk Varlık’tan yayımlandı.

On bir yıldır çalıştığım Cumhuriyet gazetesinde önemli değişikler oldu. Köşe yazarı kadrosu istifa etti. Satışta düşüşler bekleniyor.

Feministlerin panelinde yaptığım konuşma bomba gibi patladı; gazetelerin haberlerine, manşetlerine geçti.

12 Kasım

Gece sabaha girmemiş, evlerin damlarında duruyor. Kulak veriyorum; ıslık sesi değil, bir kuş ötüyor.

13 Kasım

Elele dergisinden telefon ettiler, röportaj talebindeler. Kadınlarda çatışan, bellerindeki ile kafataslarındaki organ. Çatışmayı sanayi sonrası endüstri toplumunun kârcı, piyasacı kapitalist sisteminde ‘alıcısına göre özgürlük’ diye satıyorlar. Panelde cepheden saldırdım, deplasman istiyorlar.

14 Kasım

Telif ücretimin üçte birini aldım, bir milyon lira. Yazdıklarımdan ilk kez para kazanıyorum. Dağıtıcılar, yeni bir kitap olmasına rağmen, Sera’da Aşk’ı almaya istekli değillermiş. Filiz, kadınlara sert çıkma diye uyarıyor.

17 Kasım

Cumhuriyet gazetesinin tirajı 120 binden 60 bine düştü. İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ali Sirmen, Melih Cevdet Anday, Ergun Balcı, Şükran Ketenci, Füsun Özbilgen … ve onların takımları gazeteden ayrıldı. Nadir Nadi’nin Perşembe Yemeği’nin figüranlarıydılar.

İlhan Selçuk toplusözleşme görüşmelerinde Cumhuriyet çalışanlarına grev yaptırtmayacağını, gerekirse grev kırıcılığı yapacağını, Cumhuriyet gazetesinin son kale olduğunu söylemişti. Yayın Kurulu üyeliğini Uğur Mumcu’yla birlikte kaybedince kendileri son kaleyi (!) terk ediyorlar, son kaleyi yıkmak için peşlerinden diğerlerini sürüklüyorlardı. Olay; Osman Ulagay’ın yazısına Yayın Kurulu’nun sansür uygulamasını Hasan Cemal’in kabul etmemesiyle başlamıştı. Yayın Kurulu sanki Abdülhamid’in sansürcüsüydü; Oktay Akbal, İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ali Sirmen, Yalçın Bayer sansüre imza atmışlardı. Solculuklarını satışa çıkardıkları halde toplusözleşme görüşmeleri sırasında işçinin hak arayışına suspus oluyorlar, patron yanında cephe tutuyorlardı. Hedef, gazetenin yönetiminde iktidar sahibi olmaktı. Lafta solcu lafta Kemalist idiler. Türkiye’de bazı kimseler onların yüzünden idam edilmiş, kimileri hapse girmişti. Para koymadıkları müessesede patronluk taslayacak, iktidara oynayacaklardı. Beleşçiliğe, başkalarının kanıyla beslenmeye alışmışlardı. Yararlanmayacaklarsa o müessese batabilirdi. Gazetenin dört yüz çalışanı umurlarında değildi. Onlar politbüroydu; kendileri gibi düşünmeyen herkesi susturacak, gerekirse öldüreceklerdi. Solcu, komünist, sosyaldemokrat, Kemalist olduklarını iddia ediyorlardı. Tek doğruyu sadece onlar biliyordu! Aslında yobaz, faşist, karanlık ruhluydular. Cahildiler. Tek arzuları insanları kullanmaktı.

Olayın öteki yüzünde, patronluk çatışmasına ittifak kurulmuştu; Emine, Hasan, Okay… Emine karışık yollardan gazetenin hisselerini ele geçirerek mutlak patron olmuştu. Birlikte yaşadığı David’in İngiliz Gizli Servisi’nin elemanı olduğu yazılıp söyleniyordu.Türkiye’ye dalış yapıyor, memlekete medyanın küçük fakat etkin parçası olan Cumhuriyet vasıtasıyla giriyordu. Uğur Mumcu flaş gazeteci numaralarıyla Emine’nin kocasının ajan olduğunu açıklıyordu. Karışık olan burası: Şimdiye kadar Cumhuriyet’ten hiçbir gazetecinin kılına dokunulmaması düşündürtücüydü. Eciniler kutsal ruh olmuş, şimdiye kadar Cumhuriyet gazetesini mi korumuştu? İlhan Selçuk ile Hasan Cemal için, 60 milyon Türkiye nüfusunda 100 bin satan Cumhuriyet gazetesinin iktidarı niçin bu kadar önemliydi?

Ortada kral yok, vale yok, dam yok, ortada kız var; ortada Emine Uşaklıgil var. Birkaç da kocakarı! Bütün kartlar (şimdilik) kızın elinde; kartları karıştıran o, dağıtacak olan o, parayı verecek olan o, başaramazsa iflas edip İngiltere’ye Fransa’ya kaçacak olan o. Mülkiyetin erkek mirasçısı yok. Kadınlar arası kavga var. Çekip giden yazar tayfası, Nadir’in karısı Berin Nadi’ye biat ederken diğer iki şövalye yani malsız mülksüz çulsuz Okay ile İttihat Terakki’nin efrad-i ailesinden Hasan, Emine’nin emrinde kalıyor. Çekip gidenlerin böyle bir şirketi sahiplenecek öz sermayeleri yok. Mülksüzler de mülkiyet sahipleri gibi kendi aralarında çatışma içinde. Yönetimi ele geçirip mülkiyetten çıkar sağlayacaklar! Tıpkı Süleyman ile Turgut’un, yönetimin tepesini ele geçirip mülkiyete-ülkeye sahip olmak istemeleri gibi. Hırslarının aleti, okur ve seçmen…

19 Kasım

Isıtmayan, üşütmeyen güneş zil takmış oynuyor. Önce Georges Duby’nin Kadın ve Rahibi’ne sonra Günter Grass’ın Dişi Faresi’ne dadandım; 77 sayfa okudum.

Uğur Mumcu ”Biz yeni bir gazete çıkaracağız, kalanlar sabıkalıdır” demiş.

22 Kasım

Trenler gelip geçiyor, gelenler iniyor, halk trenlerin kapılarında sarkıyor. Başım hafif hafif dönüyor, midem bulanıyor. Denizin üstü gri, insanlar bulanık.

Hikâyelerim- Sera’da Aşk yayımlandı işte. Açıp açıp orasından burasından okuyorum. Sanki bana ait değiller. Zamana karşı koyabileceklerine inanmak istiyorum. Ters Adam’ın uğradığı ilgisizlik sevincimi kuruttu. Kitap, kendi kendimle baş başayken gönlümü okşuyor. Karşılaşacağım ikinci sessizliğin boğazımı sıkan kadife eldiveninden çekiniyorum.

Herkes atıp tutuyor. Herkes birbirini atıp birbirini tutmuyor. Hikâyelerimi yayımlansın diye değil, kendime yazmıştım.Yaşayış tarzımdan doğmuşlardı. Aynaya “ Bu iki kitap da benim” diyorum. Öyle dediler hep: benden daha fazla şey onlar.

27 Kasım

Çevre kirliliği diyorlar. Ben, insan içselliğinin son safha kirliliği diyorum.

Girişimci mafyanın veya kapitalist sistemdeki müteşebisin servet birikimine dayanan eylemliliği hangi güdülenmelerden doğuyor? İşteki irrasyonel ve saldırgan özelliklerin mahiyeti nedir? Keynes, uzun vadeli büyüme oranını girişimcinin kötü tanımlanmış bir hayvani dürtünün işlevi olarak görüyordu. Bir başka modelde bu dürtü, ekonomik etkinliği belirleyen ekonomi dışı bir öğe olarak anlaşılıyordu. Max Weber protestan etiğinden, bunun kapitalizmin ruhuna olan yakınlığından söz ederken Marx da girişimcinin eylemlerini yönlendiren ve onu birikim için birikime zorlayan insanlık dışı bir güçten söz açıyor ve fetişm ideasında anlatımını bulan dinsel içerikli kavramlar kullanıyordu. “Biriktir, biriktir! Musa da bu peygamber de bu!”

29 Ekim

Gecenin içindeki uzaklıktan, mahallelerden, sokağın birinden seyyar bozacı geçiyor.

30 Kasım

Sesler vardı, eskiye aitti. Kayboldular. Yeni kokular var, eskiyi çağrıştırmıyor. Sesler vardı, anıların içinde kaldılar.Hatırlamıyoruz.

1 Aralık

Hatıraların bir kale gibi düştüğü zamanlarda çok konuşsak da hiçbir şeyi örtbas edemediğimizi fark ediyoruz.

Vahadayım. Kangurular zıplıya zıplıya kaçışıyor.

17 Aralık

Kendine ait bir şey yapmıyorsan, erken yatıp erken kalkmak zamanı dipçiklemektir. Devleti ele geçirenlerin elleri insanların kafalarının, beğenilerinin içinde. Yaşanan toplumsal kimliksizlik kitlesel şizofreniye sürüklüyor.

60’lı yıllarda topluma hurra giren sosyalizm bir çeşit arabeskçe tutumdu. Giydirilmek istendi. Sosyalizm popüler kültür olunca starı da keşfedildi. Popüler kültürün ilk starı Nâzım Hikmet’ti. Dede Korkut masallarının kahramanını andıran görsel bir modeldi; şiirinden arındırılıp putlaştırıldı; kır çocuklarının sosyalizm varyetesinde ikonlaştırıldı.

30’lu yıllarda Osmanlı kurumlarını hatırlatıyor diye Kemalgil Devlet tarafından Klasik Türk Müziği’nin çalınması yasaklanmıştı.

Viloş kahvelerimizi getirdi. Demek ki, fincanlarımızı alıp cam kenarında dışarıya bakarak iki çift laf edeceğiz. Saat 10’a geliyor. Hayat kavgasıdır deyip evden kar yağan caddelere çıkacağım.

21 Aralık

Dudaklarımın kenarında sakallı Mona Liza gülümseyişi…

Boşverin arabamın markasını, ölümüne çok hızlı sürüyordum, seviyordum, yetişmek istiyordum, kasetçalardan o şarkıyı dinliyordum: I remember when I was young…

25 Aralık

Sevgili insan kardeşlerim, sizleri sevmek pahalıya patlıyor! Soğuk kış gecelerinde insanları kendileriyle hoşlandırabilirsin. Ses yok, çıt yok, lamba yanıyor, başkaları uyuyor, sen uyumuyorsun. Böyle kış gecelerini çok yaşamışsındır ve hiçbir zaman bu gecenin aynısı bir daha olmayacaktır.

26 Aralık

Fareler kedi doğuruyor.

Hava kar topluyor. İnsanlar hadise topluyor…Hırıstiyanların şu ritüeli…İsa’nın eti ve kanı adına ekmek ve şarap veriyorlar. Yamyamlıkları simgesel değil, sahici.

29 Aralık

Peter Gabriel. Pasion.

Kar tekrar başladı. Rüzgâr pencereleri zorluyor. Hayat bir şeyleri savuruyor, bir şeyleri dağıtıyor. Dinlediğim müziğe onu kendimde eskitebilirsem ısınıyorum.

Dışarıda, toplumda, dünyada yeniden, yeniden cehennem yaratıyorlar. Yataktan geç kalktım, Ozan’la Almanca çalıştım, patlamış mısırla bira içip televizyon seyrettim.

Doğum, ölüm, tören…Arasında loş mabetlerin uykulu şarkıları.

 

1992

15 Ocak 1992

Epey uğraştıktan sonra “Pipo ve Ruj” adlı yazımı Enver’e bıraktım.

Spinoza Yahudiliğe ve Hırıstiyanlığa tavır alışından dolayı 1656 yılında yargılanıyor, cemaatten çıkarılıyor. Daha sonra Amsterdam’da bir fanatiğin saldırısına uğrayarak bıçaklanıyor. Leyde’ye göç edip saldırıyı unutmadan çalışmalarını sürdürüyor. Saldırıyı unutmuyor, unutturmak da istemiyor. Sokaklarda saldırı sırasında paltosunda açılan yırtığı onartmadan dolaşıyor.

Deleuze soruyor:

“İnsanlar niçin derin bir usdışılık içinde? Niçin kendi kölelikleriyle gurur duyuyorlar? Niçin kendi kölelikleri adına sanki özgürlükleri için savaşıyorlarmış gibi savaşıyorlar? Özgürlüğü kazanmak zor elbet, ama özgürlüğe katlanmak neden zor? Sevgiden ve sevinçten söz eden din neden hep hoşgörüsüzlük, nefret, kötülük ve savaş esinliyor?”

Sessizliği seyreder gibi yapıyorum.

22 Ocak

Yaşadığım hayatta beni sevmeyenlerin yazdığım şeyleri anlayıp sevmeleri nasıl mümkün olacak? Hayatımı değerlendirmediklerinde hayatları mı genişleyecek?

7 Şubat

Kulağım sağırlaşıyor. Jethro Tull’u dinliyorum.

14 Şubat

Susan Sontag “Ciddi olduğu sürece sanatçı, izleyicisiyle arasındaki diyaloğu koparmaya sürekli itilir. Susma, bildirişimde bulunma isteksizliğinin, modern sanatın başlıca motifi olan izleyiciyle ilişki kurma, yeni veya ezoterik olana bıkıp usanmadan bağlanma konusundaki iki yanlılığın daha ileri bir uzantısıdır.Susma, sanatçının dünyadan kopma yolunda gösterebileceği en uç davranıştır. Susma yoluyla sanatçı, karşısına patron, müşteri, tüketici, düşman, aracı ve yapıtının çarpıtıcısı olarak çıkan dünyada olan tutsaklık bağlarından kurtarır kendini” diye yazıyor.

22 Şubat

Kar serpiştiriyor. Vildan pencere kenarlarına ekmek kırıntılarını dökmüş, güvercinler geliyor. İki güvercin yandan mutfağın içine bakıyor. Öykü bitti, diyorum.

Belki tekrar işsiz kalacağım.

Öğleden sonra kar hızlana hızlana yağıyor. Ozan’la birlikte Kadıköy sinemalarında oynayan Balıkçı Kral adlı filme gidiyorum. Ünlü spiker sokakların serseriliğini, altta yaşayanların, parasızların özgürlüğünü yaşıyor. Büyük ve modern şehirde mülksüzlerin aydınlara ait şiirsel masal dünyası.

Cumhuriyet gazetesi iflas etti. Satın alacak müşteri arıyor. Üst takımın neşesi yerinde, kahkaha çınlaması atıyor. Maaşlarına yüklü zam yapmışlar, ayrılırken yüklü tazminat alabilmek için. Hasan Cemal aşağıda içkili parti veriyor. Birbirleriyle, Okay’la, Emine’yle gülüşlerini paslaşıyorlar. Küplerini doldurdular, hayatlarını garantiye aldılar. Yediler içtiler, ün, unvan sahibi oldular. Gezdiler, eğlendiler. Gazetenin birkaç haftada netleşecek durumu onlar için sportif eğlence. Ayrılıp Cumhuriyet gazetesinin batışını hazırlayanlar ise, zafer takının altından geçip geri gelmeyi bekliyor. Olayın başından beri iki tarafa da inanmadım. Hatta bu olayın aylar öncesinden tezgâhlandığını düşünüyorum. Gizli kapaklı, karşılıklı hesap alıp hesap vermeyle bir dolap döndürdüler; sonuçta müessese iflas etmiş görünse bile birileri bu işten iyi para kazandı. Asıl iflas eden, Cumhuriyet gazetesi çalışanları oldu. Düzenbazlar, dalkavuklar, lağım fareleri kazandı.Sonrası bir başka macera olacak. Taşı yukarıya çıkarıyorsun, aşağıya yuvarlıyorlar, sen tekrar yukarıya çıkarıyorsun. Bu, hep böyle devam ediyor.

24 Şubat

Başka insanlarla birlikte onların içinde olmak istiyorum.

En çok yazarlığı seçtiğinde kaybediyorsun. Hayatını koyuyorsun, karşılığı yok. Kendin olabilmenin yollarını görüyorsun belki, hepsi bu.

İşyeri şefleri, otorite karşıtlığımdan dolayı benden hiç hoşlanmadı. Şimdilerde sessiz duruyorum, Abdullah dönüp dönüp bana saldırıyor. Asaf’a değil. Çünkü silah göstermedim, korkmuyor, çekinmiyor. İnsanların dışı içlerinden farklı. İnsanların dışları içlerinin yalancısı. Eve dönerken midem sıkışıyor, kusuyorum; yüzümü, sakalımı avuç dolusu karla yıkıyorum.

9 Mart

Otomobili Küçükyalı sahiline park ettim.Martılar kanalizasyon pisliğinin denize döküldüğü yerde toplanmışlar. Güneş açıp kapatıyor, rüzgâr ısırıyor. İş hayatım bozulmak üzere. Vil’in yüzü asık, bel ağrılarını bahane edip benimle konuşmuyor. Adaların üstüne kurşuni bir sabah aydınlığı düşüyor.

Mete’ye bozulan iş durumumu anlattıkça sanki biraz daha böbürleniyor. Hikâye kitabımı kötülüyor,“Seni Şosi’ye göndereyim” diyor.Gürcistan’da kereste ticaretine başlamış. Eleştirmen pozları takınıp önemli bir şey söylüyormuş gibi kitabımı aşağıya çalıyor, bunu da iyi niyetli ve nazik bir tavırla yapıyor. Gençliğinde olmak isteyip beceremediği şeyi bende görünce hazmedemiyor. Öfkeleniyor, taşlıyor. Ayıp ediyor.Ben de nazik davranıp onu defterimden silmeliyim artık.

Değerlerini değersizlere deklare edebilirsen hayatını sürdürebilirsin.

Türkçe’deki “kötü” sözcüğünün kökeni eski Türkçe’deki “köt” den geliyor. Arka, kıç, tepe, tümsek, toprak yığını anlamını içeriyor. Köt-ül kötü, anlam genişlemesiyle, iyi olmayan, istenmeyen, sevilmeyen demek oluyor. Bunların da kök anlamı, arkada olan, geriye yönelik, arkaya bakan…Daha beteri göt sözcüğünü çağrıştırıyor.

Almanca’da “bayağı, köylülük, alçak” sözcükleri kötü kavramına dönüşmüş. Bunun örneği, Almanca’daki “schlecht” sözcüğü. “Schlicht” ile özdeş. Nietzsche; schlechtweg ve schlechterdings’le karşılaştırın diye yazıyor. Bu kelimeler soyluluğun karşıtı olarak basit, sıradan insanı gösteriyor. Çevremdeki insanlar yücelmeyi niçin istemiyor?

Türkçe’de, Alman diline giden kötünün tümseğindeyim. Türkler göç edip dururken herhalde en çok karşılarına çıkan dağlardan hoşlanmıyorlardı. Hoşlanmadıkları şey kötüydü. Gitmek, yol almak zorundaydılar.Kıçlarını oturacak toprağa değdirmeden kaçarcasına hep göç etmek zorundaydılar. Kötürümün kaynağı kötrüm, kişinin arkasını, götünü koyduğu yerdi. Japon atasözünde “Kalkan kişi yürür” deniliyordu. Türkler at sırtında gidiyordu, yurtları yoktu, çadırlarına yurt deyip yurt edinmek zorundaydılar. Her engel kötüydü. Gidişe engel olan, geriye baktıran kötüydü ve gittikleri yerlerde kalmalarına izin verilmediği için gitmeye devam etmek zorundaydılar. Dere, düz iyi; tepe kötüydü.

10 Mart

Olup bitenlere bazen matrak tarafından bakabilmeli. Durum olumsuzlaşıyorsa karamsarlığın tortusunda saplanacağına bol kahkahalı gülüşün oksijeniyle yıkanıp rahatlayabilmelisin.Böyle bir dönemden geçiyorum.Yarın ne olacağı belli değil. Gazetenin kodamanları başarısızlıklarını çalışanlara ödetmek üzereler.

12 Mart

Mezopotamya’da bulunan tabletler cinsellik ve cinsel ilişki üzerine açıklamalar getiriyor. O devirde sevişmek doğal bir faaliyetti. Tanrılara dua edilip yardım istenirdi. Bazı duaların amacı, kadını baştan çıkarmak içindi. Onunla yatmayı becermek kelime kelimesine çavrildiğinde “gülmek” manasına geliyordu. Gülmek ile sevişmek benzeşmenin içinde aynı şeydi. Dört bin yıl öncesinden bir duayı aktarıyorum:

“Kızış! Kızış ! Bir geyik gibi kızış! Vahşi bir boğa gibi az. Benimle seviş! Bir geyik gibi yedi kere! Bir keklik gibi on iki kere! Benimle seviş çünkü gencim. Benimle seviş çünkü ateşliyim. Benimle bir geyik gibi seviş! Ben de tanrı Ningirsu’nun korumasıyla seni huzura kavuşturacağım.”

Kadının duası kabul edildi mi, bilemiyoruz. Erkeğin eşini orgazma ulaştırma yeteneğine erotik dilde “nish libbi” yani “yürek kalkması” deniyormuş. Mezopotamyalılar beklenmedik her türlü olayı kehanet olarak görürdü.

13 Mart

Kişiler bağlı oldukları sırığın etrafında dönüp duruyor.İp, bazen genişliyor, bazen daralıyor.

Geçenlerde, Kadıköy’e otobüsle giderken Asım Bezirci’ye rastladım. Yanıma oturdu. Cumhuriyet gazetesinin son durumu konuşulmaya başlandı. Asım Bezirci sosyal gerçekçi ya, gazeteyi terk eden yazarlarla birlikte o da gazeteyi bırakmış, Milliyet’i okumaya başlamış. Pire gibi ufak tefek bir adam, ezberlemiş, ezberinden konuşuyor. Öğrendiklerinin zamanla yanlışa düşeceğinden kuşkulanmamış, onun toplumu sabit kaldığı için başka şeyler öğrenmeye de ihtiyaç duymamış. Köylü dandik bir öykücüyü okumamı tavsiye ediyor bana. Elbette, ben, bu köhne diyarın eskimiş eleştirmenine öykülerimi okumasını tavsiye edemiyorum. Eleştirmene yazarın reklamcısı gözüyle bakmak yanlış. Öven iyidir, olumsuzlayan kötüdür demek de yanlış. Asım Bezirci türünden bir eleştirmen tarafından pohpohlanmaktan hoşlanacağımı sanmıyorum. Eksiğin artısından ne olur? Şaşırıp kalıyorum: Asım Bezirci, Türk Edebiyat Dünyası’nı devletin Gizli Milli İstihbarat Servisi’nin idare ettiğini söylüyor. Bunu nasıl yapıyor, diye soruyorum. Danışmanları varmış, edebiyat piyasasını direktiflerle idare ediyorlarmış. Büyük şehirlerdeki edebiyat ödüllerini Milli İstihbarat Servisi verdirtiyormuş, örneğin övüp yukarıya çıkarttığı Ali Balkız İstanbul’da değil de Gönen’de değerlendirilmiş. Tabii, kendisi, Gönen’de jüri üyesi. Şaka değil, ciddi, inanarak anlatıyor. Paranoya deyip geçemiyorum; bu adamlar kaza sonucu iktidar olsaydılar, nasıl davranacaklarını, nasıl bela kesileceklerini dışavuruyorlar. Cehaletleriyle edebiyata da diktatör kesileceklerdi.

Cumhuriyet gazetesinde İlhan Selçuk, Uğur Mumcu, Ali Sirmen, Oktay Akbal, Mustafa Ekmekçi şemsiyesi altında toplandılar. İlhan Selçuk’un, politbüro siyasetinde işi gücü bırakıp Milan Kundera aleyhine fıkra yazması bu açıdan bir işaretti. Solculukları da Atatürkçülükleri de vantuzlarını saklamaya yarıyor. Gazeteciler Cemiyeti’nde Cumhuriyet gazetesini boykot edip boykot ettirenler şimdi tekrar toplantı düzenleyip uzlaşma zemini arıyor. Gittikleri yerde borazan bulamadılar, kaybolup gittiler, erimeye başladılar. Reklamlarını, ünlerini Cumhuriyet gazetesinde edinip kendilerini satışa, para kazanmaya hazırlamışlardı. Gazeteye muhtaç olduklarını anlamaya başladılar. Yazık ki gazetenin kiralık akıl meraklısı okurları da onlara muhtaç.

15 Mart

Kişi neyle ilgileniyorsa kimlik ve yaşama düzeyini onunla oluşturuyor.

16 Mart

Seçerken, pek çok şeyi dışarıda bırakıyoruz. Hata, buradan kaynaklanıyor.

31 Mart

Şişenin bir ucu sevinç öbür ucu üzüntü. Aynı şişeyi bitiriyorum.

12 Nisan

65 milyon yıl önce binlerce hidrojen bombası gücünde bir göktaşı dünyaya çarpmış; deniliyor ki bu yüzden iklim değişmiş, canlılar ölmüş…

18 Nisan

Yazdıklarım biçimde dağınıktır; bu, kısmen birbirinden kopuk görüşlerimden kısmen dünyanın halinden dolayıdır.

Soru şu: İnsanların birbirine zor yani kuvvet kullanmalarının nedenleri, evrensel işleyiş olabilir mi?

Atomun içindeki iten- çeken üç kuvvetle evrenin birleştirilmiş kuramına heyecanla bakmalıyız. Kozmosun büyük dünyası ile atomun içindeki minik evren bir noktada birleşiyor. İnsan aklı sırları sır olmaktan çıkarıyor. Oysa defolu insan, her şeyin mutlak sır içersinde kalmasını istiyor.

Evrendeki büyük nesneleri, yıldızları, gezegenleri, bizi, beni kontrol eden kütlesel çekim kuvveti…Atomun çekirdeğinin yerinde kalmasını sağlayan ve kütlesel çekim kuvvetinden trilyonlarca defa kuvvetli olan nükleer kuvvet…Elektronları çekirdeğin çevresinde tutan ve maddenin bütün olarak görünmesini sağlayan elektromagnetik kuvvet…Saydığımız bu üç kuvvet bir uzlaşı içersinde barışık mı?

29 Nisan

Güneş esintiyi meydan kılmış, ortalıkta disko dansı yapıyor.

İstanbul, hayatımın bütün dış yüzüdür. Dış yüzü ne kadar bana ait değilse iç yüzü de benim iç konuşmalarımın genelini kapsar.

30 Nisan

Filiz Nayır telefon açtı; 5 Mayıs’ta Pera Palas Oteli’nde Sait Faik ödülleri açıklanacakmış, gelmemi istiyor.

6 Mayıs

Vildan’la Pera Palas’a gidiyorum. Arabayı park ederken Faruk’a rastlıyoruz. Vakit var. Refik’e uğrayıp iki duble rakı içiyoruz.

Ödüle katıldığıma pişman oluyorum. Hilmi Yavuz, Fethi Naci, Rauf Mutluay, Sabahattin Kudret Aksal, Berna Moran, Şara Sayın, Oktay Akbal’dan oluşan jüri üyesi Erdal Öz’ün yayınevindeki Oya Baydar’a ödülü veriyor. Edebiyata değil de Erdal Öz’ün attığı fıstıklarla komünist eskisine ödül vermiş oluyorlar. Grupçuluk, klikçilik, o bize yakın bu bize uzak zihniyetiyle hareket ediyorlar. Kimseyle alışverişim yok. Katılım kalabalık gözüksün diye ödüle aday olmuş herkesi davet etmişler. Adalet Ağaoğlu’ya tanışınca sinirlerim yatışıyor. Adalet Hanım Ters Adam’da bütün sınırları aştığımı, dağınık görünümü altında bir bütünsellik taşıdığını söylüyor. Galiba bu romanı bir tek Adalet Hanım fark etti, anladı. Sahi bu ara, otuz yıl öncesinden mahalle arkadaşı Cımbız Ali’yle karşılaşıp yeniden tanışma faslına girişiyorum. Saatler, umutlar birbirinin ardından hayatı götürüyor.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz