Ana sayfa DOSYA GÜNCEDEN – 5

GÜNCEDEN – 5

112
0
PAYLAŞ

(15…)

17 Mayıs 1992

Şu bizim gezegen kendi hayatını yaratmış. Hayatın, ya da canlı mahlûkatın sorunlarının bir kısmı bizim gezegene ait. Dünyaya ait. Yirminci yüzyıl biterken gezegenle hayvanların problemleri nedir? İnsanlar ilerdeki yüzyıllarda uzayda şehir kurduklarında hayvanları da götürecekler mi?

Nuh’un Gemisi bir imaj.

Hayvanlar da bunca bin yıldır yaşadıklarına göre hayatta kalabilmeyi bazı beceri ve yeteneklerikleriyle başarabilmişler. İnsanların nüfusu yeryüzünde milyar milyar artarken acaba tüm hayvanların nüfusu ne kadar? (Hayvan dedimse, sadece kargalar değil, timsahlar değil, aslanlar ve ayılar değil, kertenkeleler, hamamböcekleri, karıncalar da dahil.) İnsanların hayvanlardan üstünlüğü göreceli hiyerarşik bir durum.

Doğayı alt ettiğini iddia eden insan kendi içindeki hayvani içgüdüleri bırakmadı.

İstiflemek, biriktirmek, toplamak, sahip olmak ve bütün bunlar için, bir düzen kurup bu düzen adına katletmek insanların evrim grafiği mi?

Üzülseniz de üzülmeseniz de söyleyeceğim, insanların düzeni insanlara değil, gezegene ait.

Düşüncemizi yeryüzü atmosferinin dışına taşırdığımızda, insanlara özgü gördüğümüz düzen, gezegenin dışına, evrene ait. İnsanların evrenin kayıp tarihinde yabancı kaldıklarını iddia edebiliriz. Bir yanda hayatta kalmaya çabalarken diğer yandan asıllarını arıyorlar.

İleriye gittiğimiz kadar geriye de dönmüş oluyoruz. Davranışlarımızı tanımlayabilmek uğruna uydurduğumuz kavramlara inanıyoruz. İnanç bizi sıkı tutuyor, hayata ve diğer bireylere karşı gevşemiyoruz.

Hayvanlar öyle değil. Bambaşka bir âlem. Gezegenin verdikleriyle yaşamayı öğrenmişler. İnsanlar ve hayvanlar arasındaki mesafe bizim gezegen ile uzaklığımız.

Evrenin mantığı insanların içgüdülerinde yatıyor; hissediyorlar, seziyorlar, ama açıklayıp anlatamıyorlar. Matematik insanların uydurduğu kavram depolarından biri. Depoyu kullanırken zayıf kalıyorlar. Kaynaklanmış zayıflıklarından dolayı çözümü, sihirbazlara, medyumlara, büyücülere, peygamberlere bırakıyorlar. Kutsal, insanların zaaf tablosunu veriyor. Allah, hayvanlara peygamber indirmiyor. Çünkü insan hem kendisiyle hem de evrenin mantığıyla uğraşıyor. Her şey sır mı kalsın?

İnsan “Sır, sır olarak kalmasın” diye cevap veriyor.

 18 Mayıs

Vagonlar hızla rayların üstünde kayıyor. Her vagonun her penceresinde bir güneş…

Belediye otobüsü, Kadıköy Plantonluğu’ndan kalkıyor. Eminönü Meydanı’ndan halat çözüyor şehiriçi vapuru…

Caddedeki evlerin ön yüzlerine, pencerelere bakıyorum.

Evlerin içi, otobüslerin içi, vapurların içi, trenlerin içi çirkinliği kusuyor.

Vahşi savaşçının ilkel mutluluğu! Önemli adamlar var, değerli adamlar yok. Rüşvet var, hırsızlık var, dolandırıcılık var, zenginlik var, ama kültür yok. İlkelin kültürü var.

 19 Mayıs

İnce, tiz sesiyle;

-Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır, diyor.

Fatih Sultan Mehmet de yirmili yaşlarında hırsın, enerjinin, ihtirasın beygirine binmişti.

 

20 Mayıs

Bakarken baktığın ölmüş oluyor. Yaşarken yaşadığın maziye karışıyor. 

22 Mayıs

Yaşıtım bir Amerikalı yazar, Kathy Acker, Don Quixote Bir Düş İmiş adlı romanında şu sözleri yazmış:

-Doğru olmakla, yazmakla, şövalye olmakla, bir şeyler yapmaya çalışmakla hata ettim. Çünkü bir fantazesi olmak kendi kafanın içinde yaşamaktır. Fanatik olmak seni diğer insanlardan ayırır. Eğer herkes gibiysen, düşüncelere veya sana söylenenlere inanırsın. Başka ne var? Ah, hiçlik, hayaller kurmak zorundayım, hayal kuramıyorum, sevmek zorundayım; yazabilmek için hatalı olmam gerekiyor.

 24 Mayıs

Bir yerde olmak var olmak anlamına gelmiyor.

Kudurtup kuduz aşısının formülünü kaybeden hilebazlara benziyor, o üst düzey gizli yöneticiler.

 

1 Haziran

Hayatın enformasyon tarafından düzenlenen madde olması doğru mu? Mekanik evrenden biyolojik evrene yönelindiğine göre yeni bir felsefi sentez gerekecek. Ruhsal çözümleme değil, ruhsal algılama öne çıkıyor.

Adam saatine bakıyor.

Temizliği, delik deşikliğinde olan bir yarım saati var.

 2 Haziran

Çiçek ve iyot kokusu…Yukarıda, uzayda kara deliklerden biri hiç tanımadığımız, hiç tanımayacağımız yıldızları yutuyor. Takım elbiseli orta yaşta kadın kredi kartını bankamatiğin yuvasına sokuyor.

6 Haziran

Sol camı açıyorum. İçeriye rüzgâr giriyor.

Tekrar sağdaki yola girince Harem’den başlayıp Anadolu’nun içine dalan caddedeyim. Şef Apo serviste yine bana sataşıyor. Bütün servis çalışanlarına beni gizlice kötüledi, değersizleştirmeye uğraştı, hakkımda zayıflık halesi yaratmaya çalıştı, onları bana kışkırttı, şimdi servisin elemanlarıyla beni yıpratma programları kuruyor. Sustukça, sessiz kaldıkça, İsalaştıkça programı güç kazandı; sert cevap verip, onları insan yerine koymadığımı, aradıkları günah keçisini bende göremeyeceklerini gösterince geri çekiliyorlar.

Takometre 100 kilometreyi gösteriyor. Arkamdan yetişip selektör yakmasınlar diye pedala basıyorum.

Güneş arkamda sönüyor.

7 Haziran

Nakkaştepe’den arabayı aşağıya bırakıp Beylerbeyi’ne iniyor, oradan kıvrıla kıvrıla Kandilli’ye varıyoruz. Oltalar suya atılmış, balık bekleniyor.

Bazıları bira şişelerini açmış, demleniyor.

Upuzun kamışların ucundaki kurşunu suya fırlatıyorlar.

Vildan bir kenarda oturuyor. Ozan’la Rus malı kamış makinesine mesinayı sardırıyorum. Önce Ozan atıyor, küçük bir balık tutuyor; sonra ben fırlatıyorum, ben de küçük bir balık tutuyorum. Hepsi bu kadar. Sonra oltanın ucu başkalarının oltasının ucuna karışıyor. Kamış makinesi arızalanıyor.

8 Haziran

İlhan Selçuk yakasız siyah gömleği, kırlaşmış saçları, orta boyu ve tecrübeli sol toplantı liderliğiyle yemekhanede kazan kaldıranların arasında dolanıyor ve “Size, zor günlerden başka şey vaat etmiyorum” diyor. “Kovboy filmlerinde olduğu gibi çok zor bir yolculuğu geçmek zorundayız”

İS ve yanında yer alan kuyruk bitleri unvanlarına unvan katacak.

“Dileyen, iş bulan, istemeyen ayrılsın, canını kurtarsın” diyor. “Eğer çalışmama kararı alırsanız ben de evime döner, rahatıma bakarım” diye gözdağı veriyor. “İşinizden, maaşınızdan, tazminatlarınızdan olursunuz, hiçbir şey alamamazsınız.” Yumuşak, sakin konuşuyor. “Aranızda komite kurun, çok ihtiyacı olana yardım edilsin.” Sonra ekliyor: “Kapım daima her birinize açıktır, fakat bu, disiplinin bozulacağı, hiyerarşinin altüst olacağı demek değildir. Müdür yine müdür, idare müdürü yine idare müdürü.”

Çalışanlar kös kös dağılıyor.

10 Haziran

Böbrek taşı dökerken Mika Waltari’nin Bizanslı Âşıklar adlı romanını okudum. Waltari, kitabını “Sultan sadece yoksullara iyi davrandı, kendi işlerinde çalışmalarına izin verdi. Hatta coğrafya ve tarih bilginleri ile kralın silah ustalarını affederek hizmetine aldı. Ancak, filozoflara hiç acımadı” sözleriyle bitiriyor.

 20 Haziran

Sus be karga! Sabahın sessizliğini bozuyorsun.

İnsan hayatı mutlaka böyle bir sabah sessizliğinde doğmuştur. Binlerce yıl sonra insan doğduğu sabahı da bozdu.

Ağaçlara, denize, bulutlara, yağan yağmura, sonra açan havaya, güneşe, kurbağalara, kertenkelelere, çimenlerin üstünden, çiçeklerin arasından uçan kelebeklere, uzaktaki tepelere, yakındaki binalara bakıyorum.

Şortlu hantal erkeklere, çocuklarına yemek yediren kocalara, birbirleriyle konuşan kadınlara, garsonlara, komilere, bahçe işçilerine, yüzme havuzundaki çocuklara bakıyorum. Işıldayan ışığı, sıcağı, denizin kirini, suyun durgunluğunu hissediyorum. İnsanların ilişkilerindeki ilişkisizliği, paranın gösterişini, yaşamayı sadece kendisi için isteyen insanların açlığını görüyorum.

 24 Haziran

Denizin kumsala dokunduğu yerde yürüyorum.

Fıskıyeler çalışıyor. Çimenlerin, ağacın, çiçeklerin üstünde fıske fıske damlalar. Denizin üstüne üç küçük balık zıplıyor. Denizden çıkıp bu dünyayı nasıl görüyorlar acaba? Kirleten, oksijenlerini azaltan yaratıkları nasıl algılıyorlar? Karnı beyaz, kanatları ince kuşlar zıplaya zıplaya yürüyor. Kampın dışında bir koyun meliyor. Aşçı bugün bize belki onun kardeşini yedirtecek öğle yemeğinde. Nerede vahşi, nerede uygarız, belli değil. Hiçbir canlıya el değdirmemek…

Manastıra kapanıp oruç tutan rahipleri düşünüyorum bazen. Beden terbiye edilmemişse kafanın terbiyesi mümkün değil. Dünyanın tuzaklarına karşı beden, ruh, zihin hazırlıklı değilse, değişemişsek, herkes kendi tuzağının içinden konuşacak. Kendi tuzağını akıllı sözlerle savunacak. Yanlış adamlar doğru sözleri konuşacak. Dünya ve evreni kendi içinde bütün canlılarla birlikte hisseden, hissedebilmek için samimi çaba harcayan insan nesli yaşamadı. Dürüst sorular sormazsan dürüst cevaplar alamazsın. Sabahın sessizliğinde, akşamın sessizliğinde.

27 Haziran

Sandalı denize indirdiler.

Kimse parmağını denize sokmuyor. Santimetre litrede 2500 koli basili. Canım cicim koli basillerinin altında kalıyor yarım ay biçimindeki Bayramoğlu kampı. Gece gökyüzü çatırdadı, şimşekler çaktı, yıldırımlar düştü. Hepimiz koli basilinin küçücük dans pistindeydik. Her akşam yarım şişe rakı içiyor, odaya dönüp uyuyorum.   Yazmaya yeni başladığım hikâyeyi belki burada bitirebilirim.

28 Haziran

Kampın oyun odasında Ozan’la satranç oynuyorum. Bir defa ben onu, iki defa o beni mat ediyor. Sesi iyice çatallandı, delikanlı olacak. Gece uyuyunca yine benim bebiş oğlum.

29 Haziran

Evin içi kendi halimiz. Sırf bu yüzden, evin içi özgürlük alanımız.

30 Haziran

Fi tarihinde, Halide Edip Adıvar, son dakikada Yunus Nadi Roman Ödülü toplantısına bir hışımla gelmiş, ben şunu birinci seçtim siz de ikinciyi seçersiniz demiş. Yine hışımla çekip gitmiş. Ödül, emrettiği şahsa verilmiş.

Gazeteye uğradım. Maaş ödenmiyor. Altmış kişilik grup yemek salonunda toplanmış, İlhan Selçuk bu defa aşağıya inmemiş, yukarıda, “Ben bu işçi takımını bilirim” demiş; “paralarını ödersek toplandılar da onun için ödedik sanırlar.”

Isparta köylüsü Başbakan Demirel ile Malatyalı Cumhurbaşkanı Turgut Özal Karadeniz Bölgesi Anlaşması için gelen komşu ülkelerin devlet başkanlarını ortada bırakmışlar. Birbirleriyle anlaşamamışlar. ‘Sen değil ben imzalayacağım’ kavgasındalar. Malatyalı Turgut’u Ispartalı Süleyman öğle vaktine kadar telefon başında bekletiyor. Cumhurbaşkanı da misafirlerini Çırağan Sarayı’nda unutup Marmaris’teki yazlığına gidiyor. Kolları bilezikle, gerdanı kolyeyle dolu karısını da götürüyor beraberinde.

Osmanlı padişahlarının inşa ettirdiği Çırağan Sarayı’nda Ispartalı Süleyman yağlı pehlivan edasıyla komşu ülke devlet başkanlarını ağırlıyor.

 3 Temmuz

Gecenin geç saatinde herifin biri eve telefon ediyor, nasılsın, araban nasıl diye soruyor. İkinci telefon edişinde küfrediyorum; o da küfrediyor, kafayı sana taktım, diyor; arabanı kıracağım. Gizli düşman maskesiyle bana saldırma vaadinde bulunuyor. İlişkilerimi asgaride tutmama rağmen birileri kafasını takmış, bana karşı ezik. Malla, mülkle, parayla silinemeyeceğimi bilenler kafalarını bana takıyor. Başkalarının pahalı arabalarını değil de, benim küçük arabamı, küçük evimi ama kendimi büyük hissedişime takıyorlar.

Mete ne diyordu?

“Kitabını okumadım ama beğenmedim.”

 4 Temmuz

Postmodernizmle ilgili yazıya çalışırken John Locke’un Denemesi’nden yararlandım. Üç yüz yıl önce yayımlanmış. Türkçe’de geçen ay yayımlandı. Matbaa daha Türkiye’ye girmedi, matbaa bütün imkânlarıyla Türkiye’ye gelmeden ülkeye televizyon girdi. Okuması, yazması olmayan insanlar televizyonun karşısına geçip bakıyor.

Cengiz’in Tekirdağ’daki yazlığındayız.

Güvercin gukluyor. Köpek havlıyor. Ozan’ın muhabbet kuşları diğer kuşları taklit ediyor. Ötüyorlar. Gremlin meydanlarda yok. Herhalde kışı geçiremedi.

 6 Temmuz

Hamburger, Coca Cola, Blue Jeans modasıyla birlikte kuaförde kırpılıp temizlenmiş cici köpekler dolaşıyor şehir caddelerinde. Görünüşe aldanmamalı.

Köpeksi hayat yaşamamak isterken, toplumun çeşitli birimlerinde çeşitli ölçülerde köpekleşen insanların köpek beslemesinin çarpıcı bir anlamı olmalı.

8 Temmuz

İnsan aslını bozup yok ettiği şeyin sonra benzerini yapıp yaşıyor. Denizi öldürüp havuz inşa etmeleri gibi.

10 Temmuz

Horoz sesiyle uyanmak…Giyinip deniz kenarına iniyorum. Dalgalar vuruyor. Güneş uzakta, doğuda bir yerde doğmak üzere. Havada bir kuş, uçmuyor, uçma provası yapıyor. Karşı sahiller belirsiz. Marmara’nın özelliği; sınırlar hep belli belirsiz.

Saat sabahın beşi, herkes uyuyor. Ayağımın çevresinde dönüyor, yürüyor, tekrar dönüyorum. Merhaba! Bir oyun, bir kutlama daha. Sesimi çıkarmadan şoseye yürüyorum. Rüzgâr var. Güneş asıl orada, taşıtların gelip geçtiği şosenin kenarındaki gündöndü tarlasının üstünde doğuyor. Ortası siyah, etrafı sarı, sapsarı yapraklar.

 13 Temmuz

Tuvaletin penceresinden bir zamanlar uzayıp giden kırların rüzgârı giriyor. Tespih böcekleri ile kırların rüzgârı eskiden beri birbirleriyle tanışıyorlardı.

Tespih böcekleri şimdi yiyecek bulamadıkları için ölmüştü.

İleride deniz derinleşiyor. Hiç tanımadığım, belki hiç bilemeyeceğim mahlûkat yaşıyordu yeryüzünde.Yaşadığım dünya algılayabildiklerimin sınırında bitiyordu.

Bilerek kendisini aldatan tek yaratık insandı. Beyni, yokluğun telafisine şartlanmıştı. Zamanla kendi hayat şifresini de bozmaya başlamıştı. Çelişkilerle dolu girdapta düşe kalka tespih böcekleri gibi süpürülüp atılacağı güne doğru gidiyordu.Gerçeği hiçbir zaman hazmedemedi. Şiddet kullanışının nedeni bu. İnsanlara ölümsüzlüğü sınama imkânı verilmeliydi.

 2 Temmuz

Denge, ölçü öğesidir.

 26 Temmuz

Dikkat etmişsindir; benim kitap okuma tarzım, bir kitaptan öteki kitaba atlayarak, sonra bir önceki kitaba dönerek sürüp gider. Sıralamam yoktur. Sıralama yaparak yaşamaya yatkın değilim. En feci sıralama, doğumdan sonra ölümün gelmesi.

27 Temmuz

90’lı yıllara gelindiğinde, Türkler, Araplar, Meksikalılar, Avrupa’yı ve Kuzey Amerika’yı göçmen merkezlerine çevirdiklerinde Avrupa’da “Karıncalar, Üçüncü Dünya Şehirleri, On Üçüncü Ulus” gibi terimler yaygınlaştı.

Brüksel’de doğan her üç çocuktan ikisi yabancı imiş.

Asya nüfusu artarken Avrupa kökenli nüfus hızla azalıyor. Arnavutlar İtalya’ya, Polonyalılar Almanya’ya kaçmaya uğraşıyor. Japonlar, Çinliler, Koreliler, Hintliler ticari atakta. Türkler, Araplar insan haklarına inanç türünden normlara uzak kaldıkça kapı askısında bekleşiyorlar. Museviler ve Japonlar ise, sahip oldukları “benzersizlik eğilimleri” ile ulus ötesi kimliklere, ortak iş yapmaya, etnik dayanışmaya tavırlı davranıyorlar. Bu tarz tavır alma, küresel göçebelerin hiçbirinde yok. Anglo Saksonlar da, Museviler ve Japonlar gibi olağanüstü varolma iradesine sahipler, yayılırken kendi dillerini ve kurumlarını korumayı başarmışlar.

Joel Kotkin “Dünya ekonomisindeki gelişmeyi en iyi şekilde izlemek için ulus devletlerin, siyasi kahramanların ve dönüm noktası oluşturan olayların tarihinden çok, ulusal sınır boylarındaki tüccarların ve girişimcilerin karanlıkta kalmış hareketlerine bakmak gerekir” diye yazıyor.

28 Temmuz

Vakvak kardeş. Miki Fare.

The Walt Disney Company’nin başkanı ve murahhas üyesi Michael Eisner, Disney Ülkesi’ni Fransa’da servet harcayıp ticari kâr için kurduktan sonra, ettiği söz, bilmiyorum, NATO kafa NATO mermerleri ayıltır mı?

“Disney karakterleri, bütün çocuklarda ortak bir noktayı yakalamaktadır. O ortak nokta, çocukların içinde yaşadıkları toplum tarafından kalıba sokulmadan önce sahip oldukları masumluk ve açıklıktır. Ailenin tümü açısından bakıldığında ise, Disneyland’ı ya da Walt Disney’in Dünyasını gezen herkesin bildiği gibi, bu yerler, hepimizin içinde var olan çocuk tarafımıza hitap eder.”

 7 Ağustos

Son günlerde okuyacağım kitaplar- yazacağım yazılar üst üste birikmeye başladı. Kendimi pas geçip okuyacağım kitabı öne alıyorum.

 9 Temmuz

Elvis Presley pulları çıkarılmış, Safiye Ayla “Artık unutulmak istiyorum” demiş. Ortada vaatler var. Vaat edip, sana bir şeyler verecekmiş gibi yapıp, zamanını, yaşantını, hayatını kontrol altına alıyorlar. Kandıran, tüm hayatını kendi egemenliğinin altına alıyor.

Yıllar yılı dolap beygiri gibi su çarkının etrafında dönüp duruyorsun.Yükü taşırken seni beğenmeme, küçümseme, aşağılama görevlerini yerine getirecekler.

10 Ağustos

Terasda garsona bira söylüyorum. İlerde, deniz denizliğine aykırı yaşıyor. Patlama, parçalama duygusu…İlaveten, bir de nefret duygusu. Şişko adında bir deneme yazıp kitaba eklemeliyim.Baskı altında tutulmanın sonuçlarını vücudum yaşıyor.

16 Ağustos

Sıcak geç geldi. Ağustosa takıldı. Güneş aşağılara indi.

Küçük hikâyeler yazarak kitapçıklar halinde okur denizine attığın oltaya gelecek balıkları beklersin. Sepetine doldurduğun birkaç canlıyla yetinir, çekip gidersin.

Roman böyle değildir. Hayatının bütününü elde etmek için hayatınının bütününü verirsin.

Kendi zamanını icat ettiğinde başka insanlar sende kendi tarihlerini keşfederler.

 19 Ağustos

Soğuk Balkanlar’dan, sıcak Basra’dan gelir. Anadolu, Küçük Asya, Akdeniz dedikleri yöre tarih boyunca kuraktı.Büyük insan kalabalıklarının beslenmesi zordu.

Balkona çıkıyorum. Evlerin içi yangın.

27 Ağustos

Cumhuriyet gazetesi bitti. İlhan Selçuk hileli ifllas verecek. İş arıyorum. Aykut’a gidiyorum; set amirliği, iş organizatörlüğü cinsinden şeyler teklif ediyor bana. Sera’a Aşk adlı öykümden 30 günlük dizi yaptığını söylüyor. Fikir senin, senaryo benim diyor. Diziyi genişletebilmek için Ters Adam’ı ve içki sofrasında ona tüm anlattıklarımı yağmalamış. Çıkarı önemli. Her şeyi dilediği gibi kullanıyor. Sus payı birkaç kuruş ödeyecek, miktarı da kendisi tayin edecek.

28 Ağustos

Havuzda yüzerken leylekler tepemizden sürüler halinde geçti. Evde kitapları topluyorum, kitapların önüne yeni kitaplarla bir sıra daha yapıyorum. Bazı kitapları, imzalanarak verilmiş kitapları, atacağım.

29 Ağustos

İyi geceler baba!

İyi geceler oğlum!

2 Eylül

Yazılı basın bitti. Gazeteler felç oldu. Alman Çeşmesi Sultanahmet’te kalacak, biz, hiçbirimiz kalmayacağız.

6 Eylül

Her şey pek sıkışık, kalabalık, iç içe. Her şey çok hızlı. Bir şey değişmek üzereyken birçok şey çoktan değişmeye başlamış oluyor. İnsanlar sırf bu nedenden, hızdan dolayı, kendilerini bulamıyor.

10 Eylül

Toplumu oluşturan insanların da içleri boşaltılıp işlevsiz kılınıyor. Bu, bir tuzak.

 14 Eylül

Marmara Denizi’nde kâğıttan vapurlar yüzüyordu. Renkli çubuklardan boyalı kartonlarda insanlar yaşıyordu; bir umut alevi yanmıştı. Ortalığı alev mi, ışık mı aydınlatıyordu?

 16 Eylül

Uzun yaşamış gibiyim. Tek bir hayat. Bunun anlamı her neyse, bana ait bir şeydi. Kimseye hiçbir şey borçlu olmadığım bir hayat. 

17 Eylül

Elimin altında Michel Tournier’in Veda Yemeği adlı kitabı. Pisboğazlık yaptım; badem ve üzümlü kek yedim. Çay içerken bademin ve kekin tadı dilimin altında bekliyor.

Pantolon, kayda değer ilginç eşyalardan biri. Bacağı saran, bacağın biçimini taklit eden ama bacak olmayan bir giyim eşyası. İki cebin yanlarda, kasıklara, cinsel organlara yakınlığı, cebin içindeki ıvır zıvırları değil de hayallerin kurcalanmasını daha yatkın kılıyor. İki ayrı el iki ayrı cepte. Cinsel organ hazırda bekliyor. Cepler, adamın pipisini yoklamaya kadının vajinasını ellemeye hazır bekliyor. Kadınların da pantolon giyinmesi, bacaklarını, baldırlarını, kalçalarını, bellerini sivil bir tarzda teşhir etmeleri, penissizliğin pasifliğinde yarığın militanlaşmasına yarıyor. Göbeğin az altında. Var olan var olmayanı arıyor. Genç erkeklerin iki el iki cepte afillenmeleri, hava atmaları belki de bundan dolayıdır.

19 Eylül

Ters Adam ile Serada Aşkın satış rakamları bin beş yüzü geçmedi. Her iki kitap da yirmi yıllık birikimimin ürünüydü. Önümüzdeki günlerde yayımlanacak olan deneme kitabım da otuz yıllık oburluğumun sonucu. Delice bir uğraş. Yazacaksın, yazı adamı olacaksın ve bir yankı beklerken her şeyin boşluğa düştüğünü göreceksin. Kişiliğimde, yazdığımda neyi beğenmiyorlardı? Eleştirmediler, niçin beğenmediklerini açıkça söylemediler. Kendimi onlara beğendirme çabam da olamazdı. Ne yaptımsa benim gibi olanlar için yapmıştım. Demek ki benim gibiler bu yörelerde kıt bulunuyor. Birkaç kişi, bütün kalabalıktan değerlidir bazen. O birkaç kişi için dördüncü kitabımı yazacağım. Biliyorum, arz-talep mekanizmasında aptalca bir şey bu. Aptallığımı teşhirden utanmıyorum.

Herkes biraz kendisinin katili.

22 Eylül

Çay bahçesinin sol tarafında, denizci üniformalı genç adama genç kız el yüz işaretleriyle sessiz film anlatıyor. Filmin ismini buldurtacak. Sözcüksüz, mimiklerle anlatılan bir anlatı. Sonra genç kız- kadın saçlarını toplayarak bedenini geriye çekip göğüslerini irileştirerek bir başka sessiz anlatıya başlıyor. Denizci ünüformalı genç adam genç kadının elini tutuyor, genç kadın üşümüş gibi yapıp ten ürpertisiyle kazağını giyiyor. Denizci, çantasından dama tahtasını çıkarıyor, oraletlerini içerlerken dama oynuyorlar. Şimdi, genç kadının sağ eli yüzünün sağ yanağında, öbür eliyle sigarasını tutuyor. Arkadan üniformalı erkeğin tıraşlı ensesini, güneş yanığı ince parmaklı elini görüyorum.

Vuuuv bir rüzgâr çıkıyor. Ağaçtan kestaneler düşüyor. Genç kadınla denizci kalkıyor. Garsona parayı kadın ödüyor. Birazdan akşam olacak.

Bir grup öğrenci gitar çalıp şarkı söylüyor. Kimsenin kimseye titizlenmediği, gelenekleri yanlış olan toplumda maganda garson keşke şu genci susturmasa, diyorum. Hayır, susturmuyor, tepelerine dikilip aptal aptal bakıyor.

 24 Eylül

Bugün yarın romana oturacağım. Bir iklimi uzun yaşamaya tekrar kendimi alıştırmalıyım. Birinci bölümü yeniden yazmalıyım, malzemesini tamamlayıp tekrar yazmaya öyle başlamalıyım. İkinci bölüm rötuş istiyor. Üçüncü, dördüncü bölümü daha hiç yazmadım; epeydir kafamda dolaştırıp duruyorum. Dördüncü bölüm gemide geçecek, eksen adam Numan Nakzen; maddi dünya ile ölüme düşerken sorgulayacak.

 20 Ekim

Gazetede iki haftadır dışhaberler servisinde çalışıyorum.

Senin mesafen hep senin koyduğun bir noktanın uzaklığındaydı. Onların mesafesi kendilerinin değil, başkalarının koyduğu uzaklıktı.

Şimdi yorularak insani olmayan bir şeyi yineliyorsun.

25 Ekim

Pencereyi açacaksın, hava girecek. Perdeyi açacaksın, ışık girecek. Kalbini açacaksın, sevgi girecek…Hayat bütün bütüne kaybedilmiyor ve bütün bütüne hiçbir zaman kazanılmıyor.

27 Ekim

İstanbul Lisesi’nin derse giriş melodisi…Sabah erken kalktım, Ozan’la birlikte yedide evden çıktım. Cadde rahat, Kadıköy’de arabayı park yeri rahat, vapur rahat. Az sonra her yer insanlarla tıkış tıkış dolacak. Bina ve zina arttı, diyor Müslümanlar:Felaket böyle baş gösterecek! İyi de, onlar yavruluyor çok sayıda. Rüzgâr lodos. Vapurun burnu köpüren dalgalara girip çıkıyor. İstanbul’u seyre, Ayasofya’dan ve Bizans surlarından başlıyorum. Sultanahmet Camii, sonra Süleymaniye, ucundan Aya İrini. Dikiltisiyle Galata Kulesi. İyi ki İstanbul’da doğmuşum. Gazeteye erken gelip yazı yazıyorum. Çalınmış birkaç saat. Zamana, huzura, enerjiye ihtiyacım var. Milimetrik uzaklıklarda bazı şeyleri kaçıracağımı sezinliyorum.Gene de hayata razıyım.

28 Ekim

Sabah. Gazetedeyim. Kapıdaki tabelayı değiştirmişler. “Yeni Gün Haber Ajansı ve Yayıncılık AŞ” yazıyor. Antraktan sonra yine teyakkuz verildi. Hacizciler yani Uzanların İmar Bankası, Cumhuriyet Bayramı geçtikten sonra mal kaldırmaya gelebilirlermiş. Bazıları, on yıllık kıdem tazminatımı aldığımı sanıyor. Oysa hepsinden fazla olan alacağımı riske ederek yeni iki sözleşmeye de imza attım.

29 Ekim

Şişko adlı yazıyı kafamda erteleyip duruyorum. Şişko kimdir, niçin şişkodur? 

20 Kasım

Çalışıyorum, haftada altı gün, günde dokuz saat, ekranda, sayfada, dergilerin prova sayfalarında…

Eforbiya diğer çiçekleri yiyerek karanlıkta yokluğa uzanıyor. Yalnız gidip yalnız geliyorum. Şikâyetim kendime, verdiklerim başkalarına. Aldatıldığımı fark etmemiş gibi yaşıyorum.

 28 Kasım

Masadan kalktım, kimse sesini çıkarmadı; gittim. Sonra düşündüm: Rastlaşmalarda, merhabalaşmalarda onlara niçin mültefit davranıyordum? Tanımak değer getirmiyorsa tanımamak niçin kayıp olsun?

2 Aralık

Sezgi Altınok, Nokta dergisinde arkadaşı Nilgün Marmara’nın ardından anlatıyor:

“…Her şey çok iyiydi, herhalde Nilgün’ün canı sıkıldı, kendisini pencereden bunun için attı! Nilgün’ün çevresindeki insanların ortak bir suçluluk duygusu var çünkü. Nilgün’ün evinde çok kötü, Nilgün için çok kötü şeyler yaşandı. Örneğin Nilgün tedavi görüyordu, ilaç alıyordu, içki içmemesi gerekiyordu. O evde sabahlara kadar içki içilirdi. Ece Ayhan hiç çıkmadı o evden. Nilgün kendi evi için ‘burası ev değil’ derdi. Bu çok korkunç bir şey. Nilgün’ün ölümünden sonra hepsi onu ne kadar sevdiklerinden, ona ne kadar yakın olduklarından söz ettiler. Sabat ayini yapar gibi kan içicilik bu…”

6 Aralık

Kahvemi Vildan’la birlikte cam kenarında sokağı seyrederek içiyorum. Bu tek haftalık tatil gününde ne yapılabilir? Zamanı tırtıklayarak yarım kalmış yazı çalışmalarımı sürdürmeliyim. Yenilenen enerji ve istek gerekli bana. Filiz’den Seks Aşkı Öper için bir milyon telif ücreti aldım, 600 bin lirasını götürüp Rüştü Usta’ya verdim. Benim ihtiyar Volks Wagen şimdi daha sessiz çalışıyor.

Tüyap’taki imza günüme birkaç kişi geldi; yanımda Neşe Cehiz oturuyordu, kitabı tükenmek üzereydi. Erdal Atabek ben insanların ihtiyaçlarını biliyorum, onların ihtiyaçlarını karşılıyorum diyordu. Benim iyi şeyler yazdığıma inanıyordu, ama alıcım yoktu.

 13 Aralık

Artık soğuk vakti. Zaman donacak. Sevmek vermekti, verdiğimden pişman değilim. Evimin dünyasında kaldım. Evimi ayağa düşürmeden ne gerekiyorsa onu yaptım. Evimin dışındaki hayatta köpekler uluyordu bana.

18 Aralık

Bukowski’nin Hollywood adlı romanındaki hergele, arabasına Volk diyor. Pis bir hava. Değişik yaşantıları düşünüyorum. Kimisine kendim tanık oldum, çoğunu kitaplardan okudum. Hayatların içinden hayat seçtim kendime. Hayatım daha iyi de daha kötü de olabilirdi. Karar verirken nereden baktığına bağlı. Başkalarının yaşantısına imrenerek bakmıyorum. Zenginliğe, mevkiye, güce, üne zaten düşkün değildim. Hedefim yazmaktı, yeterli değilse de, bunu başardım.Dışarıdakı; milyarlarca defa benden kuvvetli olan gücün senteziydi. Şiddetin, servetin, bilginin kollarında insanlara kendi dilediğini dikte ediyordu.

31 Aralık

Gece hava dona çekecek. Arabanın ön sol tarafından ses geliyor, fren pedalı da düşmüş. Tangırdıya tangırdıya Kadıköy’e geldim. Akşam Vildan’ın ailesiyle Ethemefendi’de yıl sonu geçirilecek. Yine aynı kadro. (.)’in tâbası rolü oynanacak. Sıkılacağım, konuşmamaya çalışacağım. Bu defa tek değişiklik, Milli Piyango biletlerine asılmış olmam. Kıdem tazminatları iflas masasında, maaşa zam yok, iş hacminde artma var. Gazetenin tirajı sallantıda.

Oradan buradan kulağıma geliyor, Seks Aşkı Öper adlı kitabım beğeniliyormuş, profesörler birbirlerine tavsiye ediyorlarmış. Nedir, beğeni, satışa yansımıyor. Şimdilerde, fikir görsellikle, kodlanmış sembollerle ve paranın pazardaki dolaşım gücüyle üretilmek isteniyor. İnsan figürüne bambaşka bir modeli monte etmeye çalışıyorlar.

 3 Ocak 1993

Yılbaşı paralarına ekleme yapıp Ozan’a bir İspanyol gitar aldık. Televizyondan Amerikan komandolarının teröristlere (!) baskın macerasını seyrettik.

Şimdi, kitaplarımı karıştırıyorum. Camus’yü okuduğum yıllar nerede kaldı? Bir şey bitti, bir şeyler iyi başlamadı. Kalabalık dünyada sessizliğim dahi gürültüye neden oluyor. Ortaya konulan düzenlere uyma akıllılığına sahip değilim. Sadece kendisi için onlar. Diğer her varlık onun için birer av. Diğer her insan avına karşı onun râkibi. Diğer her insan ona karşı yarışıyor. Herkes birbiriyle yarıştığı için herkes birbirinin düşman. Şehirler, ülkeler düşman…

 11 Ocak

Washington’dan Fuat Kozluklu arıyor. Saat orada sabahın üçü. Haber konusunda Ergun Balcı’yla görüşecek. Birkaç satır kendime yazarım diye erken geldim. Öteki telefon da çalıyor. Kent FM radyosundan Nesrin Hanım Ergun’u arıyor. Birkaç dakikalık tele röportaj yapacakmış. Belki arabası bozulmuştur, diyorum. Tekrar arayacak, kapatıyorum. Bu defa sağdaki ekonomi servisinin, arkasından sol yandaki sanat servisinin telefonları ötüyor.

Kalkıp yürüyor, parmak uçlarımın üstünde kaykılıp Haliç’i seyrediyorum. Az sonra Handan geliyor, Kemal Gökhan geliyor, Oral Çalışlar geliyor. Aralarındaki atışmalara dalıyorum. Hikmet Çetinkaya elleri pantolon ceplerinde koridorları turluyor. Arzu geliyor, Ergun geliyor, CNN’i açıyorlar. Saraybosna’da Sırplar Boşnakları, Müslümanları katlediyor. Yüz bin kadına tecavüz etmişler. Otuz bin kadın gebe. Özel olarak tecavüz kampları kurmuşlar. Batı; hık mık ediyor, konferans topluyor, konferans kapatıyor. Sırp milliyetçiliğinin cinayetlerine göz yumuluyor. Yiyecek yardımının dağıtılması bahanesiyle birleşip toparlanıp Afrika’ya, Somali’ye gidiyorlar, işgal ediyorlar. İngiltere’den Edip, Berlin’den Dilek arıyor. Stockholm’dan Gürkan Uçkan telefon edip Tekin Sönmez’i şikâyet ediyor. Gecikerek az sonra Sinan gelecek. Pantolonum yırtıldı, eve dönmek zorunda kaldım diyecek. Bir başka gün de kedilerinin hastalandığını, veterinere götürdüğünü söyleyecek. Erdal gece Irak haberine kaldı. Irak; Bush’un başkanlığı Clinton’a devir teslim haftasında Kuveyt’e girip füze çalıp geri dönüyor. This is CNN! Haber arasında dünyadaki otellerin reklam spotlarını veriyor.

12 Ocak

Kar eridi. Caddedeki gölette banyo yapıyor güvercinler. Sıkı giyinmiş yaşlı bir adam gene de titriyor.

“Şunlara bak, erimiş kar suyunda yıkanıyorlar.”

Octavio Paz, Dostoyevski için şunları yazıyordu:

“Yazar, kötü ile hastalık, ecinni olma ile derin düşünme arasındaki gizli akrabalığı görmüştür.”

13 Ocak

Giovanni Giocomo Casanova’nın anılarını okuyorum:

“…Eğer zevk almak diye bir şey varsa ve ancak hayatta olduğumuz sürece zevk alabiliyorsak, o zaman hayat mutluluktur…”

19 Ocak

Antalya’ya Antalya Kültür Merkezi tarafından Necati Güngör’le birlikte davet edildim. Otobüs bileti gönderiyorlar, üniversite kampusunda kalacakmışız. Şarkıcı değiliz, uçak bileti göndermiyorlar, Dedeman Oteli’nde misafir etmiyorlar. Gitmeyelim diyorum. Telefondaki Necati gidelim, diyor.

22 Ocak

Gazeteye sabah yedi buçukta gittim. Kimseler yok. Kapı bekçileri karşılıyor beni. Elektrikleri yaktım, gecenin ağırlığı çıksın diye pencereleri açtım. Birikmiş dergi yazılarını okuyacağım; Cumhuriyet Kitap Dergisi ile Bilim Teknik Dergisi…

Çaycı Dursun acaba çayı demlemiş midir? İç hattan 522’yi çeviriyorum. Dursun’un çırağı Ramo orada. Daha yeni gelmiş ocağa.

Kalkıp Duyûnu Umumiye’nin büyük kapısına bakıyorum. Öğrenciler servis arabalarıyla okula geliyorlar. Birden her yanı sis kaplıyor. Vapurlar işlemiyor, düdükler çalıyor. Masama dönüyor, pipomu yakıyorum. Ağzımda, zihnimde, gönlümde aynı tatsızlık. Boşver diyorum, şoför olsan, hamal olsan, reklam metin yazarı olsan da bu senin için herhangi bir iş olacaktı. Mecbursun, yapacaksın.

26 Ocak

Şaşırmış bir Pazar sabahı. Dışarıda güneş. Saat on bir, on iki; gazeteye kimse gelmiyor. Yahu nerede bu millet? Dün çalışmadım, gazetede acaba bir şey mi oldu? Önceki günkü yönetim kurulu toplantısında, darbe sonucu gazetenin yönetim kuruluna ve patronluğuna zuhur eden Alev Çoşkun ile Attila Çoşkun personelin yarıya indirilmesini ve maaşlardan yüzde yirmi beş budama yapılmasını teklif etmişler. Şükran Ketenci’den duyduğum doğruysa, Uğur Mumcu böyle bir teklifi kabul edemem diyerek toplantıyı terk etmiş.

Şaşırmış güneşli Pazar sabahına dışhaberlerin elemanları tek tek geliyor.Özgen Acar spor giyinmiş, Ergun’la konuşuyor, spor giyinerek kendimi tatil yapıyor hissine kaptırıyorum diyor. Şakalaşıyorlar. İyi çalışmalar dileyerek yukarıya çıkıyor. Ergun Balcı gündemi hazırlıyor, Sinan’a sen Bosna’yı yap diyor, Arzu’ya İsrail’i toparla diyor. Rutin çalışma çarkı dönmeye başlıyor.

Birdenbire, bir bağırış bir çağırış. Yukarıya yazı işlerine koşturuyoruz. Uğur Mumcu’yu öldürmüşler. Arabasının altına bomba yerleştirmişler. Kontağı açıp arabayı çalıştırınca kırk ayrı parçaya ayrılmış. Suıkastı önce İslamcı bir örgüt, sonra bir başka örgüt üstleniyor. Televizyonlar, radyo, ajanslar haberi geçiyor.

Ertesi gün kalabalıklar yürüyüyor, suıkast protesto ediliyor. Televizyonlarda, Uğur Mumcu’nun öldürülüşü birinci haber. Gazetelerde cinayet birinci sayfadan sürmanşet veriliyor. Cinayet, Türkiye çapında sansasyon. Cumhuriyet gazetesinin tiraji 200 bine tırmanıyor. Binlerce kadınlı erkekli kalabalık gazete binasına geliyor, defterleri imzalıyorlar, slogan atıyorlar, mum yakıp dağılıyorlar. Sessizlik, Kemalistlerin, kendilerini solculukla, laiklikle tanımlayan grupların sesiyle bozuluyor. Cumhuriyet gazetesinin eski çalışanları, darbeyle ve Mumcu’nun da onayıyla kovuldukları mekâna nezaket ziyaretine geliyor. İlhan Selçuk üst katta üzüntüleri kabul ediyor. Protestoculara kısa bir nutuk irad ediyor. Gazeteye sayfalar dolusu başsağlığı ilanı veriliyor. Vali, Bakanlar, Başbakan, elçilikler olayı kınıyor. Her kafadan ses çıkıyor. Herkes bir şey söylüyor…

 3 Şubat

Dağlarda bir yüksek tepe. Arabayla döne döne yukarıya çıkıyoruz. Akşam olmuş, hava kararmış. Sanki yıldızlara yaklaşmış, aşağıdan, insanlardan, Antalya şehrinden aradaki mesafe bir daha kapatılamayacak mesafelerle uzaklaşmışız. Gün aşağıda kalmış; asfalt yolun baktığı Toros Dağları, Bey Dağları orada duruyor. Zıpkın gibi zihin tüneline girip dağlarda kalıyorum.

Duran Yılmaz dedesinin eşkıya olduğunu anlatıyor. Bir başkası da İnce Memedin buralarda gerçekten yaşadığını, babasının varlıklı olduğunu, bir kadın meselesinden dağa çıktığını, İnce Memedin gerçek yaşantısının romandaki yaşantıya fazla uymadığını anlatıyor.

Bunlar beni aslında fazla ilgilendirmiyor. Antalya’ya yirmi dört yıl önce geldiğimi, yanımda o, faytonla dolaştığımızı, sonra sıkılıp Side’ye gittiğimizi hatırlıyorum. Yirmi dört yıl önce yirmi yaşında bir Barlas vardı. Yirmi dört yıl sonra bağırsaklarından sıkıntılı, hantal vücutlu, beline dayanan böbrek sıkıntısından ağrı ha geldi ha gelecek diye tedirgin olan Barlas var. Beni asıl bu ilgilendiriyor. Hiç tanımadığım dağların birinde taşlaşıp kalmışım. Hava ılıman, gökyüzü mülayım. Dağlar karlı, dağların ötesine kar düşüyor. Duran Yılmaz’ın Ladası’yla şelalere gidip suyun sesini dinlemiş, dökülüşünü seyretmişiz, uykum gelmiş, yorulmuşum. Şelale yaygara yapıyor Niyagara oluyor, güç, şiddet, kuvvet, hareket oluyor. Su akıyor, zaman deli, kendisine bakıyor. Yirmi dört yıl önce buraya gelmiş miydik? Hatırlamıyorum. Beni dağlar çekiyor uzaktan, içlerinde bilemeyeceğim gizem ve serüvenler var. Dağlar kendisini bana saklıyor. Duran Yılmaz’ın kovanlarından yüz binlerce arı sanki benim çoktan unuttuğum yaşantıların yüzüne uçuşuyor. Binlerce Ben olan Arı, çoktan balını yapmış, başkaları tarafından yenmiş, yutulmuş, bitmiş, unutulup gitmiş.

 9 Şubat

İnsan; hem insan hem de Tanrı tarafından umursanmıyor, yalnız ve serbest. Kendisini, kendisinin koyduğu yasaklarla sınırlıyor. Kendisini sınırlamaya ihtiyaç duyuyor. Kendisini sınırlayarak başka insanlarla bağlantısını sürdürmek istiyor. Özgürlüğüyle birlikte yalnızlığını mı hissediyor? Sorumluluğunu, başka insanlara yıkacak. Ben yapmadım, ondan dolayı yapmak zorunda kaldım demek mi istiyor? Başkalarınca umursanmak, ilgilenilmek, sayılmak, sevilmek istiyor. Umursanmamak yalnızlığını hissettiriyor.

12 Şubat

Durell “Yazar için, ruhsal bir varlık olarak insan çoktan tükendi” diyor.

19 Şubat

Kaldıraca ihtiyacım var: İnsan, olmazsa, bir ses, bir orkestra, olmazsa bir ezgi, bir kitap, olmazsa, bir satır cümle, bir söz… Muhtemelen içimdeki kaldıraçlardan birini görmeye yazgılıyım.

28 Şubat

Paris’te, Amsterdam’da, Venedik’te, Hamburg’da, New York’ta, Londra’da, Moskova’da, Tel Aviv’de, Pekin’de, Hong Kong’da…şimdi, tam şu anda, insanlar neleri nasıl yaşamaktadır? Koskoca dünyada küçük hayatını her şey sanmak, kendini milyar milyar insanın yerine koymak mıdır?

11 Mart

Nerede kaldık ki nereden yaşamaya ve yazmaya devam edeceğiz?

Annem ve babam bizi düşünüyordu, okuyacağımız okulların dışında gelecek hakkında öngörüleri yoktu. Ben de Türkiye’de yazılı basının biteceğini, edebiyatın Türk toplumunun deposuna kaldırılacağını, Cumhuriyet gazetesinin çalışanlarının solcu geçinen yazarlar tarafından geleceksiz bırakılacağını öngöremezdim. Karşıma çıkan sert ve kötü engelleri yıkacak sert bir kimlik edinmeliydim. Düzenin düzenbazı olmalıydım. Değersizliğin değerini bilmeli, aşarak, sekerek, vura vura, kırarak yürümeyi öğrenmeliydim.Galıba en önemlisi, neşesiz çocukluğumu Ozan’a devretmemeliyim. Keyif paylaşılmalı. Hüzün bana kalsın.

16 Mart

Hastalık bahanesiyle kendime iki gün tatil verdim. Bostancı İskelesi’ndeki kahvedeyim. Oh be tatil be! Birileri beni okuma robotu sanıyor. Aynı maaşa altı aydır izinsiz çalışıyorum. Darbeci ve darbecinin adamları! Asaf’a göre bu adamlar bizim itibarımızı iade etmişler. Ne çeşit itibarsa, iş üstümüze yıkılmış, eşekler gibi çalışıyoruz.

Martılar, ada vapurları, hızlı deniz otobüsleri, otomobiller gidip geliyor. Abdullah bizi işten kovdurtmaya uğraşıyordu. Şimdi aynı müdürler Abdullah’ı atmak için bahane arıyor. Papa İlhan Selçuk, çevresinde kardinaller… Balcı da kardinal seçildi. Şükran sekreter.

Hayatta beni böylesine meşgul eden yanlış insanlar yazacağım kitapları da çalıyorlar elimden. Faal edebiyat alanından çekilmeyi düşünüyorum. Dergilere yazı vermeyeceğim, kimseyle görüşmeyeceğim.

27 Mart

Film şeridi gibi geriye alıyorum zamanı. On yıl, yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl, 50 yıl… Ben neredeyim? Ben yokum. 1940’da ben yoktum, 2040’da da ben yokum…

29 mart

Yazmaya bir yerlere gidip tünemek istemiyorum.

İhtiyaç ve çıkar, yaşanılacak hayatın özünü ve biçimini dikte ediyor. Hayatı serbest bırakmayan, hapseden bizim isteklerimiz. İktidara, güce, zenginliğe, şuna buna hareket ederken kendimizi bağlamış, o şeylere kilitlemiş oluyoruz hayatı. Olaylar, bizim beşeri zaaflarımız ile insanlık tarihini açığa çıkarıyor. Ortaçağ kimsesi, o günkü toplumdan bugünün toplumundaki insana aktarılıyor. Bugünün kimsesi de de bin yıl sonra başka kimseye tekabül edecek.

3 Nisan

Gözlüğüm, saatim, dolmakalemim masanın üstünde duruyor. Belki biraz sonra uyuyacağım.

Küçük tansiyon on buçuk, baş dönmesi, kafanın ense tarafında ağrı. Belki biraz sonra uyuyacağım. Geride bir şeyler kalacak, ileride hiçbir şey olmayacak. Belki biraz sonra uyuyacağım.

4 Nisan

Asturya ve Leon Kralı Üçüncü Alfanso’nun (838-912) günlüğünden:

“Kırmızı ceketler giyinmiş on atlı gidiyordu; çoraplarıyla şapkaları incilerle bezenmişti. Bir genç kız da böyle soylu bir efendinin unvanına layık olduğunu göstermek için elinde bir taç taşımaktaydı.

Arkalarında büyük bir şato göründü; içinde broker perdelerle çevrili, altın yaldızlı, oymalı büyük bir taht vardı; üzerinde oturan hiç kimse yoktu.”

 16 Nisan

Benim özel açımda 1453 yılının öncesi var; oradan bir coğrafyaya, bir tarihe, bir toplumsallığa, yüzyıllar öncesinden başlayan serüvene açılıyorum. Niçin tam o nokta? Çünkü Türkiyeli olarak halklar karmaşasında bireysel serüvenimi arıyorum. Kalıtımımda eski zamanlardan kalma şeyleri hissediyorum, dolaylı, flu.

19 Nisan

Cumhurbaşkanı Turgut Özal ansızın öldü. Muhalifleri onu eleştirmekle gündem, misyon, meslek sahibi oluyordu.

Hayatını, ilişkilerini, sürdürebiliyorsan sana bu düzeni sağlayan toplum yöneticisi- şefi- başkanı iyidir. Köleler için değil, düzenden yararlanabilenler için Atina Devleti de Roma İmparatorluğu da iyiydi.

İyilik ile kötülük birbirinden ayrılamaz. Cennet ile cehennem, Şeytan ile Tanrı aynı gücün farklı görünümleri.Keith Thomas’a göre, teknik, teknolojik, örgütsel ve başka değişmeler yoluyla insanın tehlikeye açık yanları azalmıştır. Gizemli olan devre dışı bırakılmış ya da öylesine sıkı denetim altına alınmıştır ki insanlar günün birinde her şeyin açıklanabileceğine inanırlar. Alan Macfarlene, köylü toplumunun ahlak ekonomisinin görünümlerinden birinin de kötülüğün ekonomisi olduğunu öne sürüyor.

“Gerçek kötülüğün kol gezdiği bir dünyanın doğası kısmen teşhis edilebilir. İlk önce gizlilik vardır. Şeyler göründükleri gibi değildir. Gülümseyen bir yüz nefreti gizler, dostça bir jest felakete götürür. Aynı kişi hem bir komşu hem de belki gizli yıkıcı bir örgütün üyesidir…”

Kötülük nedir?

“Kötülüğün özü, çeşitli özelliklerin bir birleşimi olmasında yatar. Kötülük öncelikle, gölgemsi, gizemli, örtük, gizli ve tam olarak anlaşılamayandır; bu yüzden geceyi, karanlığı, siyahı, gizliliği çağrıştırır. İkincisi, saldırgandır ya da pozitif bir güçtür.”

Özal’ın değişim dinamizmi toplumsal tahribata da sebebiyet verdi. Kötü iyi, iyi de kötü olmuştu. Kıyısından köşesinden hileli bir şekilde kapitalist toplumun temellerini atarken para aşkı ve kâr peşinde koşmanın yani 19. Yüzyılın kapısını gecikmeli de olsa açmaya çalışmıştı. Para, kötülük kavramını inceden inceye devre dışı bırakacaktı. Ya da iyiyi kötüden ayırmayı imkânsız hale getirecekti. Pazarın değerini, ticareti (üretimden pek söz edilmiyordu) anlatmanın kestirme yolu olan para, ahlaki bir kargaşa dünyasına da yol gösterecekti. Eskiden ak ve kara olan griydi artık. Para, en korkunç eşitleyiciydi artık. Şeylerin bütün nitelik farkları “fiyatı kaç para” cinsinden ifade edilecekti. Para kayıtsızlığı, renksizliğiyle tüm değerlerin ortak paydasıydı. Telafisiz bir şekilde, şeylerin özünü, tekliğini, özgül ağırlığını oyup boşaltacaktı.

24 Nisan

Gecenin on ikisi. Genç bir kadın telefon ediyor. İsmini söylüyor. Teknik Üniversite’denmiş. İmza günü yapacaklarmış, gelir miyim diye soruyor. Gecenin on ikisinde mi soruyorsun diyorum. “Sanatçılar geç vakte kadar çalışırlar diye düşündüm” diyor.

Gece vakti telefonda genç bir kadın sesi. Gece vakti İstanbul’da gidilen klüpler ve gece vakti bulunan kadınlar…Gündüz vakti rutini yaşarken çevrende belli bir mesafenin dışında kalan çeşit çeşit kadın…

İnsan hayatındaki rasyonel olmayan faktörlerin en güçlülerinden biri olan cinsel dürtü, bireyin ekonomik amaçlara yönelik rasyonel arayışının önündeki en güçlü potansiyel tehditlerden biri midir? Toplumlar bürokratlaştıkça, rasyonelleştikçe sistemin bağrında irrasyonel ve kapitalist olmayan duygunun büyüdüğü de gözlemleniyor. Gün boyu yapıp ettiklerimizi kendimiz kılıp aklileştirmeye didindiğimiz şeyler… öbür yanda aşk…

Lawrence Stone ilginç bir görüşü ileri sürüyor:

“Sevgi ve aşk, 18. Yüzyıldan önce genel olarak olanaksızdı; çünkü sanayi öncesi hayatın koşulları öylesine güvensizdi ki insanlar, anıden bitebileceği korkusuyla derin bir ilişkiye girmeyi göze alamıyorlardı. Ölüm oranı düşürülmedikçe aşka dayalı evlilik olanaksızdı.”

Redfield “Romantik aşk deolojisi köylü toplumların bir karakteristiği değildir” derken Aries (Fransız Tarihçi) “İnsanlar kaybedeceklerini düşündükleri bir şeye fazla bağlanmayı göze alamazlardı. Günümüz duyarlılığını şoka uğratan kimi düşüncelerin nedeni budur” diye yazıyordu.

Sen ve Ben anlaşabilmek için ne kadar çok şeyi halletmiş olmamız gerekiyordu. Sorulara cevap bulmuş olman gerekiyordu. Ve Ben belki Senin gözünde bu soruların hiçbirini uyarmıyordum. Ve Sen böyle olduğun için benim başka türlü olmam gerekmiyordu.

1 Mayıs

Geçenlerde Ümraniye’de çöplük infilak etti. Gecekondu halkı İstanbul’un çöpü altında kaldı. Çöpten cesetler çıkarılıyor.

4 Mayıs

Ucuzlatılmış bir kadın televizyonda ucuz bir şarkı söylüyor. Maurice Blanchot’a göre dil, dış dünyayı, gerçekliği yansıtmanın bir aracı değildir, aksine dil edebiyatın nesnesi olarak gerçekliği yıkar. Edebiyatın konusu da gerçekliğin yokluğudur. Dolayısıyla yazma eylemi kelimelerin içlerinde barındırdıkları ölüm vasıtasıyla yokluk ve hiçliğe varır.

 5 Mayıs

Türkçede ilk defa gerçek dünyanın ters çevrilmişini, inkârını Ters Adam’la ben anlattım. Romana ters sözcüğünü de bu yüzden koydum. Şimdi merak ediyorum, Karanlık Thomas okura ne kadar ulaşacak, hakkında ne yazabilecekler.

13 Mayıs

İstesem, sokağa çıkılan kapıları kendime açabilirim. Aklında gizli projesi olmayan birey kuldur, ondan hiçbir manada medet ummamak gerekir.

 20 Mayıs

Bazen ben merkezdeyim, dünya, her şey çevremde dönüyor. Bazen de dünya ve her şey merkezde, ben onların ekseni çevresinde dönüyorum. İki zıt kutup birbiriyle mücadele ediyor. Biliyorum, kazanma olasılığım çok zayıf. Olsun, gene de mücadeleden hoşlanıyorum.

30 Mayıs

“Metazori” Yunanca bir sözcük, zorla anlamında. Okumak keskin bir sınırla ikiye ayrılıyor bende. İsteğime bağlı okumakla yoruma, hükme varıp yazarken metazori okumakla para kazanıp geçimimi sağlıyorum. Pratikte ikincisi yarar sağlıyor. Metazori okumakla ben de metalaşıyorum, bir mal, bir alet, bir üretim aracının içinde yer alarak kullanılıyor ve gündelik çevrem tarafından öyle algılanıyorum. Öyle algılandığım için, okumacılıktan okutmacılığa geçirilmiyorum. Karşılığında aylık maaş veriyorlar. Psikolojim, meta halimle sevmeye, sevilmeye, ilişki kurmaya yatkın değil. Yazılarımın dışında dünyalaşmıyorum. Beni okumacılıkla görmekte ısrar edenlere karşı tutuk davranıyorum.

31 Mayıs

Aklıma takılıyor, çevremdeki insanları niçin gündelik halleriyle anlatmıyorum?

6 Haziran

Çorabı yırtık, iç çamaşırı kirli, Malbora sigara içiyor. Şarkıcı, amele İbrahimler… (Abraham)… Sosyal bir model…

Kemalist düzenleme, sosyal alanın kültürel katlarında yeni bir manevi dünyanın iklimini getirmedi onlara, kimlik, kişilik meselesinde eskisinden üstün önerilere maruz kalmadılar. Madem ki onlar çoğunluktaydı, medya dahil her şey ve herkes onların öyle kalmalarına, ucuza kullanmalarına hizmet edecekti. Liberal ekonomiden; herkesin birbirinden, imkânı nispetinde çalması, yağmalaması anlaşılıyordu

Şerif Mardin kitaplarında, ümmet yapısından yeni çıkmış olan toplumda halk dini bir dünya görüşü ve kişisel denge yöntemi sağlamakta. Hurafelerin gücü buradan gelmekte. Modern toplum, iktisadi problemler olarak ele alınınca insanlara insanlıklarını iade edecek kişisel denge unsurları sunabilmiş midir? Bunlar, laiklik ilkeleriyle sağlanabilmiş midir?

“Bir teselli ver” diye yalvarıyor, “Ölürsem kabrime gelme” diye inliyor, kör talih, zalim kaderden yakınıyor; şehirli kadını arzulayıp tecavüz edemeyince “İnim inim inle, ölme istemem” diye beddua ediyor. Yakınındaki sulanmak istediği karıya “Komşumsun, emanetsin, seni korumak görevim, biz böyle gördük, böyle yetiştik” diyor. Erkek, namus bekçisi. Kendisi cinsel ilişkinin dışında bırakılıyorsa namus bekçisi. Koruyan adam pozunda. Kadına bir başka erkek bakınca namus adına homurdanıyor. Fırsat bulunca o kadına fakir ama mert erkek havalarında âşık olduğunu söylüyor. Sonra kadını tehdit etmeye başlıyor. Tepesi atarsa dövüyor.

Kolay başarı istiyor; keşfedilecek, ün, para sahibi olacak. Köşe dönme hayat öğretisi. Zahmetsiz başarıya ulaşacak. Zahmetsiz başarıya ulaşmak onun en önemli düşünce özelliği. Bir hiçken kader, kısmet, şans, nasip, talih sayesinde derhal zengin olup fiyakalı bir hayata geçecek. Önce fakir, meçhul, sonra zengin ve ünlü.

“Gönlüm huni, gözüm yaş” türünden şarkılar söylüyor.

 9 Haziran

Serviste erken bitiyor iş. Sayfaların birinde tam sayfa ilan. Ayaklarımı masanın üstüne uzatıyorum. Gazeteden çıkmıyorum. Ergun Balcı konyak veriyor, şişenin kapağıyla, sonra bardakla içiyorum. Oyalanıyor, gün boyu birlikte çalıştığım insanlara bakıyorum. Hep bir yerlere gidiyorlar. Hareket halindeler. Ben aynı çizgide o çizgiyi değiştirmeden gidiyor, geliyor, gidiyorum. Tekdüzelik devam ediyor. Ergun Balcı “Hüzünlendiniz, sıkıldınız” diyor. İçim boş. Ne sevgi ne öfke ne de nefret var.

 13 Haziran

Peter Ustinov İstanbul’a geldi, 72 yaşında. Bir roman daha yazacağım, yarattığım değerlerle daha özgür olacağım diyor.

Türkiye’ye ilk kadın başbakan olmaya çalışan Tansu Çiller, ortaokul müsamere kızı havasında demogojik üslubuyla “Ben sizin anneniz, bacınız olacağım” diyor.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz