Ana sayfa KÜLTÜR Hamsun ve Kitaplı Protesto

Hamsun ve Kitaplı Protesto

534
0
PAYLAŞ
no-nb_sml_ 057

“Faşizme gönül veren entelektüelleri anlamak gerçekten çok zor. Mesela Knut Hamsun gibi büyük bir romancı, na­sıl oldu da ülkesi Norveç’i işgal eden Nazilere sempati bes­leyebildi? İtalyan şair d’Annunzio nasıl hiç sıkılmadan insan kasabı Mussolini’yi öven şiirler yazabildi? Ya Ezra Pound? O harika yazar, Louis-Ferdinand Celine? Anlamak kolay değil, çünkü faşizm daha başlangıçta insanlan birbirine kırdıran, millet üstünlüğü fikrine dayalı bir ideolojiydi. Onda bir ente­lektüelin rüyalarını süsleyecek hiçbir insani motif yoktu. Madem Knut Hamsun’dan söz ettim; sözü biraz uzatmak pahasına savaştan sonra Norveç halkının ona gösterdigi ib­ret alınası tepkiyi de belirtmeden geçmeyeyim: Norveç kurtulunca, halk kendilerine ihanet eden bu yaza­ra hiçbir şey söylemedi. Ne bir protesto, ne bir yazı, ne saldı­rı … Ama bir gün evinin önüne bir genç kız gelip Hamsun’un kitaplarını bıraktı, biraz sonra yaşlı bir adam geldi ve o da ki­tapları bıraktı. Derken insanlar ellerindeki Knut Hamsun ki­taplarıyla akın akın gelmeye başladılar. Hamsun bütün bun­ları penceresinden izliyordu. Halk çıt çıkarmadan, en ufak bir tepki göstermeden sakince kitapları bırakıyordu. Birinci günün sonunda kitaplar koskoca bir yığın ediyordu artık. Er­tesi gün aynı durum devam etti. Kitap yığını büyüdükçe, hal­kına ihanet etmiş olan yazar küçüldü ve ölümü böyle oldu.”

14 Ocak 2012 tarihli bir gazete köşe yazısından alınma bir pasaj bu. Yazı daha uzun ama burada bizi bu aktardığımın bile “madem Knut Hamsun’dan söz ettim”den sonraki kısmı ilgilendiriyor.

Ben, yanılmıyorsam, ilk defa 2016 sonbaharında facebook paylaşımlarında rastlamaya başlamıştım (twitter, instagram falan kullanmıyor, çok az sayıda blog ya da benzeri sayfa takip ediyor, ancak f.bookta link verildiğinde onlardan açık olanları görebiliyorum). Hayli paylaşımda. F. Book’ta üyesi olduğum ve önemsediğim, ciddi, öğretici şeyler paylaşılan ve o yüzden müdahale etmek arzusu duyduğum bir grupta da gördüğümde not almışım: 236 beğeni 25 paylaşım. Aktarılan, yukarıya aldığımın Hamsun protestosu bağlamında aynısıydı ve kaynak belirtil(e)miyordu (artık ‘alıntıdır’ denmekle yetiniliyor benzeri çoğaltımlarda, karşılaşmışsınızdır). O yüzden ona müdahale öncesinde internette bir araştırma yapma ihtiyacı duymuş ve pek azının, kaynak için yer ve tarih belirtilmese de ad belirtenlerle yukarıdakinin aynısı olduğunu görmüştüm. Ona karşılık çoğu, ad da belirtmediği gibi, dilde zaman kipi değiştirmeler, yeni ögeler (‘bigi’ler; eklemeler, süslemeler) içeriyordu. Kaba bir aramada hâlâ ilk sıralarda ve en eski tarihlisi olarak görülen ve hayli popüler bir sitede yer alan bol fotoğraflı bir örnek:

“Hamsun için bir anlamda sonun başlangıcını siyasi görüşü hazırlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazileri desteklemesi, ülkesinin Almanya’ya karşı koymaması gerektiğini söylemesi ve rivayet olarak kalsa bile kazandığı Nobel madalyasını Hitler’e armağan etmek istemesi gibi etmenler nedeniyle savaş sonrası Norveç toplumunda Hamsun büyük bir prestij kaybına uğrar ve vatana ihanet suçlamasından ötürü rekor bir para cezasına çarptırılır. Tıpkı Göçebe romanında olduğu gibi bir yaşlılar evine yerleştirilir ve 1952 yılında odasının banyosunda ölü bulunur… (…) Elbette bir yazarın siyasi duruş ve görüşlerini eserlerinden ayrı olarak ele almak gerekir. Hamsun belki de bu şekilde ele alınması gereken yazarların en önde gelenidir. Her ne olursa olsun Norveçliler onu hiçbir zaman tam olarak affetmemişler ve belki de tarihin en zarif protestosu ile bu büyük yazarı büyük bir utançla baş başa bırakmışlardır. (…)

Medeniyetin önemli göstergelerinden biri de herhangi bir şeyi protesto etme şeklidir. Bireysel olarak ya da topluca!

Norveç ve dünya edebiyatının en büyük yazarlarından, 1920 Nobel ödülü sahibi Knut Hamsun, ikinci dünya savaşı yıllarında, henüz ülkesi işgal edilmeden evvel Nazi taraftarlığı ve propagandası yapıp ülkesinin işgaline zemin hazırlamaya çalışır. Ve sonunda Norveç işgal edilir. Acı dolu günler yaşanır. Savaş bitip işgal sona erdiğinde son derece kırgındır Norveçliler en büyük yazarlarına. Devlet tarafından yargılanır ve cezalandırılır. Fakat Norveçliler ne hakaret ederler, ne bağırıp çağırırlar ne de intikam hissiyle saldırıya geçerler. Peki, ne mi yaparlar?

Bir sabah, genç bir Norveçli, elindeki Hamsun kitabını yazarın evinin önüne bırakıp sessizce uzaklaşır. Bir süre sonra biri daha kitap bırakır aynı yere. Sonra biri daha, biri daha, biri daha… Oslolular ellerindeki Hamsun kitaplarını yığarlar yazarın kapısının önüne. Ne bir arbede yaşanır, ne de kötü bir laf edilir. Kırgın Norveçliler kitapları sessizce bırakıp dağılırlar. Adeta kendi kitaplarından bir dağ oluşur Hamsun’un bahçesinde. Bu zarif tepki, doksan küsur yaşındaki yazara ömrünün en acı dersini verir. Pişman, mutsuz ve utanç içinde yumar hayata gözlerini…

Demem o ki, biraz zeka, biraz da zarafet ve medeniyet, taşla sopayla yaratılan tahribattan çok daha asil ve etkili sonuçlara yol açabilir… ” (Ali Lidar, 1 Şubat 2016; http://www.artfulliving.com.tr/edebiyat/fasizmin-golgesinde-bir-buyuk-deha-knut-hamsun-i-5016)

Biraz uzun aktarmam, sosyal medya mecrasının fantazi dünyası geniş insanlara küçük bilgi kırıntılarıyla ne engin ve süslü bir karından atma cesareti verdiğini örneklemesinden. Çok izleyicili sitelerin o cesareti kıracağı düşünülür, ben öyle düşünürdüm, meğer aksi olabiliyormuş. Lidar’ın, en vahimi “rivayet olarak kalsa bile kazandığı Nobel madalyasını Hitler’e armağan etmek istemesi” olmak üzre Hamsun’un hayatına ilişkin sıraladıklarında da karından atma ögeler var, ama onları buraya almadım; biz protesto kısmına bağlı kalalım ve onun dolayımındaki birkaç yeni ögeye bakalım. Lidar, kaynak metin olarak verdiğim gazete yazısından farklı olarak, onun anlatıdaki ‘di’li geçmiş zaman kipini yazısının hemen bütününde geniş zamana taşır ve dikkat edin, protestoyu anlatmaya yaklaştığında ilk bölümdeki ‘dir/dır’ları ‘lir/lır’laştırarak kaynak derdinden daha da sıyrılır (anonimleştirir). Onla birlikte, kaynak metindeki “bir genç kız, biraz sonra yaşlı bir adam (…) derken insanlar” onda “bir Norveçli (…), bir süre sonra biri daha (…) biri daha, biri daha”ya dönüşür, ve başkalarınca alınıp tekrarlanacak üç önemli yeni öge ekler: Kaynakta bir şehir belirtilmemiş sadece evi denmiş iken Lidar o evi Oslo’ya taşır (evin Oslo’da olmadığını bildiğimden “taşır” diyorum, ve onu yaparken, yani olan biteni pencereden görebilme olasılığı daha fazla bir mekana taşıdığı halde, nedense pencereden izleme motifini çıkarır). O “zarif tepki”nin yazara ömrünün en acı dersini verip hayata gözlerini pişman, mutsuz ve utanç içinde yumduğu ile, banyosunda ölü bulunduğunu ekler. (“Rivayet olarak kalsa bile kazandığı Nobel madalyasını Hitler’e armağan etmek istemesi” iddiasını rivayetlikten gerçeklik katına çıkaranlar var -Yolcu Haber adlı bir internet gazetesinin köşe yazarlarından Ömer Şan mesela- ama sayıca görece az olduklarından değinmekle bırakıyorum: Hamsun madalyasını Hitler’e değil, kendisine hayran bir okuyucusu olduğunu sandığı, ailece de görüştükleri, Hitler’le görüşmesini de sağlamış olan Goebbels’e teşekkür babında, o görüşmeden 9 gün önce, 17 Haziran 1943 tarihinde posta ile göndermişti. Çok istediği, karısının anlattığına göre günlerce hazırlandığı o görüşme kendisi için felaketle sonuçlandı: iki saat ayarlanmış görüşmenin daha ilk yarım saati dolmadan, türkçedeki en yakışır deyimle Hitler onu siktir etti).

Lidar’ın Hamsun’un gözlerini hayata yaptığından pişman, utanç içinde yumduğu iddiası, daha sonra açacağım, Norveçlilerin – İngilizce’deki wishful thinking benzeri- ønsketenkning (arzu-düşünce) dediği kendi güzel kuruntusu. Ama başkalarının da hoşuna gitmiş, tekrarlayan çok. “Banyosunda ölü bulundu” da öyle. Hatta, banyoda ölü bulunduğunu kaynak belirtmeden tekrarlayan wikipediaki türkçe Hamsun maddesinin yazarı ona cesedinin yakılmış olduğunu da ekleyince, adını duyunca şaşıracağınız bir duayen gazeteci, köşekadısı hızını alamamış, yakılmaya özel anlam da yüklemiş: “ Cesedi yakılıyor. Faşizmin yakılmasının simgesi olarak.”! (Ad ve adres aşağıdaki örneklerde). Banyoda ölü bulunma ögesi, başta norveççe ve diğer İskandinav dilleri, önde dillerin hiçbirinde olmadığı halde wikipedianın türkçesinde var. Ben araştırmamda kaynak belirtmeyen wikipedia yazarın da kaynağı olabilecek tek bir veriye rastladım: İnsanokur adlı sitede Açlık üzerine ad belirtilmeden yazılmış ve Hamsun’a ilişkin biyografik bilgiler de verilen bir yazıda da yer alıyor ve bir dipnotta kaynak olarak “Robert Ferguson: Enigma. The Life of Knut Hamsun, 1987” veriliyordu (https://www.insanokur.org/aclik-knut-hamsun). Ferguson İbsen, Kierkegaard, Henry Miller hakkında da kitapları bulunan birisi. Scandinavians, The Wikings adlı kitapları da var, ve evet, Hamsun hakkında da o adda bir kitabı, ama içinde öyle bir bilgi var mı bilmiyorum, varsa şaşarım).

xxx

Kaynak metin “Kitap yığını büyüdükçe, hal­kına ihanet etmiş olan yazar küçüldü ve ölümü böyle oldu” diyordu. Sanırım, yeni ögeler ekleme, süsleme ihtiyacı ondan. Bir masal, dahası kutsal kitap anlatısı gibi ilki, boşluk bırakıyor; muhayyeleni çalıştır bir şeyler kat, süsle diyor. İlk kaynağı sayfa numarasına kadar veren bir örneğin metne gelince sayfadakini değil de -adını anmadan- Lidar’ınkini aktarışı bu bağlamda çarpıcı:

“Bir sabah, genç bir Norveçli, elindeki Hamsun kitabını yazarın evinin önüne bırakıp sessizce uzaklaşır. Bir süre sonra biri daha kitap bırakır aynı yere. Sonra biri daha, biri daha, biri daha… Oslolular ellerindeki Hamsun kitaplarını yığarlar yazarın kapısının önüne. Ne bir arbede yaşanır, ne de kötü bir laf edilir. Kırgın Norveçliler kitapları sessizce bırakıp dağılırlar. Adeta kendi kitaplarından bir dağ oluşur Hamsun’un bahçesinde. Bu zarif tepki, doksan küsur yaşındaki yazara ömrünün en acı dersini verir. Pişman, mutsuz ve utanç içinde yumar hayata gözlerini…” (Önder Özdemir, 12 Nisan 2019 https://sendika63.org/2019/04/hamsun-dinamo-ve-bir-yazarin-hitler-hayranligi-542580/ )

Başka birkaç örneğe de bakalım (kopyalayıp, imla hatası varsa dokunmadan yapıştırıyor, sadece onların dize gibi altalta yazılmış formlarını düzleştiriyor ve noktalama işaretlerinden sonra bırakmadıkları boşlukları koyuyorum. Hiçbiri bir kaynak belirtmiyor):

“Norveçliler, kendilerine ihanet eden bu yazara hiç bir şey söylemedi.Tek kelime etmediler. Ne bir protesto. Ne bir yazı. Ne saldırı. Ama bir gün evinin önüne bir genç kız gelip onun kitaplarını bıraktı.. Biraz sonra yaşlı bir adam geldi ve o da kitapları bıraktı. Derken insanlar ellerindeki kitaplarıyla akın akın gelmeye başladılar. O bütün bunları penceresinden izliyordu. Oslolular çıt çıkarmadan, en ufak bir tepki vermeden sakince kitapları bırakıyordu. Birinci günün sonunda kitaplar koskoca bir yığın ediyordu artık. Ertesi gün aynı durum devam etti. Kitap yığını büyüdükçe, Norveç’e ihanet etmiş olan yazar küçüldükçe, küçüldü. 66 yıl önce böylesine bir Şubat gününde banyosunda ölü bulundu. Yüzünde acı bir pişmanlık vardı. Halkına ihanetin bedeli ağır olmuştu.” (Sedat Kaya, Datça. 8 Şubat 2018 https://www.haberhurriyeti.com/haber/3321359/halka-ihanetin-bedeli )

“Bir gün evinin önüne küçük bir kız gelerek, Hamsun’un kitabını kapının önüne bıraktı. Daha sonra bu giderek arttı ve insanlar Hamsun’un evinin önünde dağ gibi kitaplar oluşturdu. Sessiz bir şekilde herhangi bir gürültü yapmadan herkes kitaplarını geri bıraktı. Ve bunu penceresinden izleyen Knut Hamsun, yalnızlığıyla ölüme terk edildi. Kati şekilde Faşizme boyun eğmeyen Norveç halkı bu davranışıyla dünyaya ders vererek tarihe geçti.” (Şükrü Aslan, 5 Ekim 2019 https://twitter.com/SukruuAslan/status/1191614123118878721 )

“Bir gün genç bir kız onun yazdığı kitaplardan birisini getirip kapısının önüne bırakıyor. Derken onu yaşlı bir amca izliyor. Sonra bir başkası, sonra bir başkaları. Hiç ses çıkarmadan Norveç halkı onun yazdığı kitapları teker teker getirip evinin önüne yığıyorlar. Ne şiddet, ne slogan, ne ses, ne hakaret… 1952 yılında banyosunda ölü bulunana kadar bakımevinde yalnız başına yaşıyor.” (Elektrik mühendisi ve yayımlanmış romanları da olan bir yazar: Haluk İlhan, yazısında tarih yok, “4 sene ago” deniyor: https://www.halukilhan.com/knut-hamsun-protesto/ )

“Bir sabah, genç bir Norveçli, elindeki Hamsun kitabını yazarın evinin önüne bırakıp sessizce uzaklaşır. Bir süre sonra biri daha kitap bırakır aynı yere. Sonra biri daha, biri daha, biri daha… Oslolular ellerindeki Hamsun kitaplarını yığarlar yazarın kapısının önüne. Ne bir arbede yaşanır, ne de kötü bir laf edilir. Kırgın Norveçliler kitapları sessizce bırakıp dağılırlar. Adeta kendi kitaplarından bir dağ oluşur Hamsun’un bahçesinde. Bu zarif tepki, doksan küsur yaşındaki yazara ömrünün en acı dersini verir.” (Dr. Galip Çağ, Abant İzzet Baysal Üniversitesi. Tarihsiz, “Hamsun’un dramatik sonu ve P. Handke başlıklı kısa bir pdf metin: https://tasam.org/Files/Icerik/File/Handke_pdf_e88f43d6-65a4-42be-bde5-299590a9b366.pdf )

“Bir sabah, genç bir Norveçli, elindeki Hamsun kitabını yazarın evinin önüne bırakıp sessizce uzaklaşır. Bir süre sonra biri daha kitap bırakır aynı yere. Sonra biri daha, biri daha, biri daha… Oslolular ellerindeki Hamsun kitaplarını yığarlar yazarın kapısının önüne. Ne bir arbede yaşanır, ne de kötü bir söz söylenir.. Kırgın Norveçliler kitapları sessizce bırakıp dağılırlar. Adeta kendi kitaplarından bir dağ oluşur Hamsun’un bahçesinde. Elbette bir yazarın siyasi duruş ve görüşlerini eserlerinden ayrı olarak ele almak gerekir. Hamsun belki de bu şekilde ele alınması gereken yazarların en önde gelenidir. Her ne olursa olsun Norveçliler onu hiçbir zaman tam olarak affetmemişler ve belki de tarihin en zarif protestosu ile bu büyük yazarı büyük bir utançla baş başa bırakmışlardır. Medeniyetin önemli göstergelerinden biri de herhangi bir şeyi protesto etme şeklidir. Bireysel olarak ya da topluca protestonun biçimi o toplumun medeniyetle olan ilişkisinin göstergesidir. Anlayana sivrisinek sesi yeter, anlamayana mehter marşı az gelir.” ( “Çeşitli gazetelerde, dergilerde  yazıları ve şiirleri yayımlanmış; deneme, diğer kategoriler, edebiyat kategorilerinde eserler kaleme almış tanınan bir yazar” Orhan Selen. 7 Nisan 2018 http://www.anayurtgazetesi.com/yazar/Fasizmin-yazari-Knut-Hamsun/31696 )

“Norveçliler, kendilerine ihanet eden bu yazara hiç bir şey söylemedi. Tek kelime etmediler. Ne bir protesto, ne yazı, ne saldırı. Ama bir gün evinin önüne bir genç kız gelip onun kitaplarını bıraktı.. Biraz sonra yaşlı bir adam geldi ve o da kitapları bıraktı. Derken insanlar ellerindeki kitaplarıyla akın akın gelmeye başladılar. O bütün bunları penceresinden izliyordu. Oslolular çıt çıkarmadan, sakince kitapları bırakıyordu. İlk günün sonunda kitaplar koskoca bir yığın olmuştu. Ertesi gün aynı durum devam etti. Kitap yığını büyüdükçe büyüdü, Norveçe ihanet etmiş yazar küçüldükçe küçüldü. 66 yıl önce bir Şubat günü banyosunda ölü bulundu. Yüzünde acı bir pişmanlık vardı. Halkına ihanetin bedeli ağır olmuştu.” (F. book’ta İlber Ortaylı’danmış gibi verilmiş bir paylaşımdan; adres al(a)mamıştım. Buraya aldıklarım içinde ikinci istisna olarak ilk kaynağın adı veriliyordu, ama gördüğünüz gibi onunkini değil, adını belirtmeden “Sedat Kaya, Datça”nınkini aktararak .)

Uzattım biliyorum, ama şimdi aktaracağım iki örneğin ‘atladıkları leveller’ sanki daha iyi seçilemezdi:

“Ansızın coşkuya kapılıp bağırıp çağırmak, yakıp yıkmak mı, yoksa yaratıcı gücünüzü kullanarak değişik, vurucu bir protesto eyleminde bulunmak mı daha etkili? Yakın tarihten üç protesto eylemi geliyor aklıma. Onları aktarayım, kararı siz verin. İkinci Dünya Savaşı. Nazizmin Avrupa’yı kasıp kavurduğu dönem. Norveç. Ülkenin en ünlü yazarı Knut Hamsun, herkesin taparcasına sevdiği bir kişi. Ama işgal sırasında Almanların yanında yer almış. Bunun üzerine Norveçliler ne yapmışlar dersiniz? Sokaklara dökülüp yazarın kuklasını mı yakmışlar? Evinde Hamsun’un kitabı olan kim varsa, almış o kitabı eline, yazarın evine gitmiş. Kitabı sessizce kapının önüne bırakmış. Ülkenin her yanından, kar altında, arabalarla, otobüslerle, trenlerle insanlar akmış. Ellerinde kitaplar. O kitapları evin önüne bırakıp sessizce kentlerine dönmüşler. Kısa sürede dev bir kitap yığını oluşmuş. Hamsun evinden çıkamamış artık. Bir süre sonra da ölmüş.” (Duayen Rauf Tamer! O da bazı kelime ve cümleleri bolt (siyah) ile vurgulamayı seviyor, ama buradakiler benim. Hamsun’a olandan sonra andığı diğer protesto örneklerinden ilki, Afro-Amerikalı ünlü komünist şarkıcı Paul Robeson konser(ler)i pek bilinmez ama doğru. Japonya’daki Amerikalılar için bir havaalanı açılışı dediğini teyit etmek zor -denedim- ama olmuş olabilir; Japonlar’ın daha geçenlerde bir adada yerleşim yerine yakın bir Amerikan üssünü devam eden protestosu duyulmuştu. https://www.sabah.com.tr/yazarlar/tamer/2006/03/27/bagirip_cagirmadan_kirip_dokmeden )

<<Halk unutmuyor, affetmiyor

İster dünyanın en ünlü romancısı ol, ister dünyanın en ünlü orkestra şefi ya da dünyanın en ünlü felsefecileri arasında yer al… Protesto yok, aleyhte gösteri yok. Son derece sakin ve sessizce… Günün birinde genç bir kız, onun evine gidiyor, dünyaca ünlü kitaplarından bir kaçını kapısının önüne bırakıyor. Sonra İkinci Dünya Savaşı’nı yaşamış bir yaşlı adam aynı evin önüne gidiyor, o da bir zamanlar keyifle okumuş olduğu kitaplarını kapısının önüne bırakıyor. Derken… Evinin önüne kitap bırakanların sayısı hızla artıyor, sakin, sessizce ve hiç bir gürültü çıkarmadan. Sadece onun yazdığı kitapları kapısının önüne bırakıyorlar. Bir kaç saat içinde kapısının önü kendi yazdığı kitaplardan neredeyse bir “dağ” oluşturuyor. “Oslolular, yani Norveçliler” kitap bırakma eylemini ertesi gün de sürdürürken, o evinin penceresinden olup biteni izlemekten başka çare bulamıyor. Bir zamanlar onunla övünen Norveçliler şimdi onu pek ender görülen bir eylemle cezalandırıyor, “onun artık kendilerinden biri olmadığını” dünyaya ilan ediyor. Kapısının önüne kitaplarının bırakıldığı yazar, Nobel ödüllü Knut Hamsun. (…) O denli ünlü, ne var ki, o denli “Hitler hayranı”. Öyle bir hayranlık ki… Aldığı Nobel Ödülünü Goebbels’e gönderiyor, “Hitler’e armağan” olarak!.. Öyle bir hayranlık ki… 1930’larda Norveç’te kurulan faşist partiye katılıyor. (…) Tam bir faşist ve faşizmin hizmetinde, ülkesini faşizme satacak ölçüde… Faşizm dünyanın neresinde ve ne zaman olursa olsun, lanetle yenilgiye uğradığında, Hitler de savaşı kaybettiğinde… Knut Hamsun mahkeme karşısına çıkıyor, yargılanıyor. Yaşlı olduğu için para cezasıyla kurtuluyor. Ama, Norveç Halkı o ihaneti unutmuyor. Onun için evinin önüne gelerek, kitaplarını tek tek bırakıyor. 1952 yılında banyosunda ölü bulunuyor. Cesedi yakılıyor. Faşizmin yakılmasının simgesi olarak.>> (Geçenlerdeki, Mazhar-Fuat-Özkan Bodrum konserine kimse bilet almadığı söylentisi üzerinden halk protestoları üzerine bir ders vermek isteyen Yalçın Doğan. T24. 5 Eylül 2020. Onun verdiği 3 örneğin diğer ikisi, New York’taki bir Herbert von Karajan konseri protestosu ile Heidegger’in savaş sonrasında öğrencileri tarafından protestosu. Elbette herhangi bir kaynak belitmeden ve yukarıdaki hamasetle dolu. Yine düzleştirdiğim, altalta ve gereksiz boltlarla ve ara başlıklarla dolu, kimi kelime ve cümleleri de -nedense- tırnak içinde verdiği bir yazı; o yüzden onu <</>> ile verdim. Ara başlıklarını atıp, siyahlarını da beyazlaştırdım; yukarıdakiler benim.  https://t24.com.tr/yazarlar/yalcin-dogan/halk-unutmuyor-affetmiyor,27907 )

Kaynak ve niyet

Artık sadede geleyim.

Önce f.booktaki kimi yorumlarda, sonra araştırdığım kimi sayfalarda yer, zaman belirtilmeden verilen kaynak ad Zülfü Livaneli idi. Ben buna inanmamış, inanmak istememiştim – Livaneli, pek sevmesem de, öyle bir “masal”ı yakıştırmadığım bir kimlik. Beri yandan yıllarca İsveç’te yaşadı, Necatigil önsözlerinde nedense o bahse değinmemiş olduğundan bir azınlık dışında bizim ahalinin Hamsun-Nazizm ilişkisinden haberdar olmadığı yıllarda o yerlerde tartışma bitmemiş ve hakkında hayli kitap bir yana yüzlerce dergi/gazete yazısı yayımlanmış olduğundan, hiç değilse o protesto bağlamında güvenilir kaynaklara ulaşma, okuma imkanı olan birisi. Ama yazık ki, sosyal medyada o kadar yaygın aktarılmasının kaynağı o görünüyor. Önce Vatan Gazetesi’nde 14 Ocak 2012 tarihli ve “Edebiyat ve Sol” başlıklı yazısı, sonra o yazılarının derlendiği “Edebiyat Mutluluktur” kitabıyla. Kitabın ilk basım tarihi de Kasım 2012.

Öyle bir fantaziyi tetikleyebilecek yegane kaynağın da İsveçli bir yazarın yazdığı, kitap olarak da yayımlanan bir senaryo ile o senaryodan kalkarak yine İsveçli bir yönetmenin yaptığı film olduğunu düşündüğümde (Per Olov Enquist “Hamsun – en filmberättelse”, 1996 / Jan Troell “Hamsun”, 1996), yine İsveç ilişkisi bağlamında, kaynağın Livaneli olduğundan kuşkulanmaz olmuştum (Tekrarlıyorum: Bir sanı elbette ama bence, sosyal medyadaki ad belirtilmeden olsa da kuşkulanmadan alınma, paylaşılma kaynağı Zülfü Livaneli adı; o yüzden de buraya kadar ilk kaynak derken onun sonra kitaba da alınan gazete yazısını kastettim; yazının başında onu aktardım).

Ta ki, bu yazıya başladıktan sonra bazı ayrıntılar peşinde internette yeni bir tur atıp nedense daha önce rastlamamış ya da farketmemiş olduğum Rauf Tamer yazısına rastlayıncaya kadar. Yukarıdaki örnekleri okurken her birinin linklerine de gitmemişsinizdir sanırım; ama, acaba, Rauf Tamer linkinde görünen tarihe dikkat eden oldu mu: 27 Mart 2006! Livaneli’den 6 yıl önce. Tamer örneklerinin hiçbiri için kaynak vermeden anlatıyorsa da, artık bilgisine kolay ulaşılır Robeson konseri örneğinde ‘dili-geçmiş’ kullanırken Hamsun örneğinde ‘mişli-geçmiş’e geçtiğine göre başka birinden duymuş, okumuş da olabilir; filmi görmüş, jenerikteki o sahneden kalkıp uçuyor da. Daha eski biri varsa onu da arama motorlarını daha iyi kullananlar bulur umarım; benim bilgisayar kullanma becerim hayli sınırlı.

Şimdi. Kaynak kim olmuş olursa olsun niyet hepsinde apaçık: İyi. Karşı çıktığı, bizdeki, son yıllarda ortaya çıkmış görünse, sanılsa da, kökleri Cumhuriyet öncesine giden ve günümüze kadar yasalarda sözde yasaklanıp pratikte hükümetler, kolluk güçleri tarafından da desteklenerek sürdürülegelen, son yıllarda rutinleşti diyebileceğimiz linç kültürü. (Tanıl Bora’nın, hakkında “Türkiye’nin Linç Rejimi” adlı bir kitabı da var, ben burada şu yazısını işaret edeyim: https://m.bianet.org/bianet/siyaset/182318-tanil-bora-linc-en-asikar-medeniyet-kaybidir )

Artık ilk kaynak olarak görünen Rauf Tamer adı da yeterlidir ama, örnek olarak aktardığım adların başka yazılarını, paylaşımlarını da kontrol ettim: Daha ‘hassas’ oldukları (Norveçlilerden öyle bir ‘hassaslık kültürü’ ile de ayrılıyoruz) tutumlar bir yana, Hamsun benzeri örnek olduğundan, diyelim Orhan Pamuk’a karşı, en az yarısının öyle bir “zarif tepki”de fire vereceği açık olduğu halde iyi bir niyet.

Ama o kültüre karşı çıkmak için öylesi bir beyaz-yalana (çünkü, artık oraya geleceğim, en süssüz haliyle bile yalan; niyet iyi olduğundan ‘beyaz-yalan’)/ fabl’a ihtiyacımız var mı? O hususta da umarım benden daha ehliyetli birileri söz alır. Benim kulaklarımda, bir arkadaşımın daha birkaç gün önce duyduğum sözleri çınlıyor (mealen aktarıyorum): “İnsanlarda var bu. Masal anlatma ve masal dinleme içgüdüsü tüm toplumların ortak bir özelliği, temel bir özelliği; eleştirel düşünceyi bloke edip, kapatıp, insanın duygularına hitabeden masallar. Ne kadar ipe sapa gelmez, bir çocuğun bile yakalayabileceği mantık hatalarıyla dolu olurlarsa olsunlar, insanların hoşuna gidiyor!”

Gerçek?

Öyle bir protesto ‘tablo’suna itiraz için tek bir gerekçe yeterlidir: tek bir fotograf gösterin! İnternet çağındayız, erişmek öylesine kolay ki. Nitekim, bakan olduysa görmüştür, yukarıda aktardıklarımdan biri tam 9 fotoğraf kullanıyor, yazdıklarını aralara fotoğraf altyazısı gibi yerleştiriyordu. Twitterdeki birisi 7 fotoğraf. Hamsun’un 20.yy öncesine giden gençlik fotoğrafından Hitler’le görüşmesine, ama o anlattıkları olaya ilişkin bir tek bile olmadan. Öyle bir adamın o macerasından sonra 1945 yılında yaşanacak öyle bir olayın fotoğrafsız kalması mümkün mü? Gazetecileri geçtim, oraya kitap bırakmaya gidenlerden birinin olsun olayın bir de fotoğrafını çekmeyi arzulamayacağını düşünmek? Ama biz devam edelim.

Buradaki konudan bağımsız, başka bir ilgiyle, daha 90’lar ikinci yarısından başlayarak, Hamsun hakkında hayli kitap, yazı okumuş, öyle bir kitaplı protesto ögesine hiç rastlamamıştım; hatırlamıyordum. Yukarıda andığım senaryoyu da okumuş, sadece filmi seyretmemiştim. F.book’taki tartışmamızda bir arkadaş filmi hatırlatınca, “a filmde olabilir tabii; film başka bir şey” demiş ve sonra filmin peşine düşmüştüm. Edinip seyrettim. Burada da onla başlayıp geriye, süslerine de döneyim.

Filmde, hayal gücü genişleri o doğrultuda tetikleyecek bir şey var gerçekten: Henüz jeneriğinde, senaryoyu yazmış olan Enquist’in adı ve onun yazdığına kaynaklık etmiş olan kitap belirtilirken, filmin adı olan HAMSUN görünmezden hemen önce, Hamsun’u çiftliğin kapısına giden yolda görürüz; kapının ardında bir şey farketmiş gibidir. Sonra, elinde bir kitap, küçük bir kız çocuğu. Hamsun yaklaştığında “Sen Hamsun musun; vatan haini?” diye sorar kız ve hemen ardından “Annem, kitabını sana geriye atmamı söyledi” diyerek kitabı fırlatır. Ondan sonra da “Niye öyle oldun?” diye sorar iki defa tekrarlayarak; ikincisinde daha yüksek (tabii Hamsun’un sağır olduğunu bilmeden). Ve hepsi bu. Film boyunca kitap fırlatan ya da usulca kapı önüne koyan başka kimse yok.

Senaryonun kitap olarak basılmış halini okumuştum, dedim sanırım yukarıda. İyi hatırlıyor olduğumdan kuşkuya düşüp ona döndüm. İlgim Hamsun’la ilgili başka şeye dönük olduğundan, o ögenin yer aldığı prolog bölümündeki son tabloyu atlamış olduğumu anladım tekrar bakınca. Senaryo çok daha cömert protestomuz bağlamında, ama yönetmen onları atmış (aynen aktarıyorum): “ Hâlâ aynı gün. Bu uçsuz bucaksız gün bitmeyecek mi? Akşam alacası artık, ama kapının arkasında hareketli gölgeler var. Ellerinde kitaplar: Toprak Yeşerince, Açlık, Pan, Segelfoss Şehri. Tamamen sıradan Norveçliler, o kitapları sevmiş olan. Onları parmaklıklarının üstünden içeri atarlar. Marie içerde, kitapları telaşla eteğine toplar; Knut görmemeli onları, kimse görmemeli. Tarih o kitapların geri fırlatıldığını yazamamalı. “ O tablo Hamsun’un, evin merdivenlerinde görünüşüyle devam eder; aşağıya inmektedir. Eteğinde kitaplar Marie eve doğru yolda. Birbirlerine bakarlar. Kitaplarımı geriye mi getiriyorlar? diye sorar Hamsun. Marie cevaplamaz, kocasının yanından sıyrılarak eve girer. Hamsun, çitin kapısına doğru gider.” Ve sonrası filmden aktardığım gibi sürer. (Enquist, s.30-31)

A ha! Demek beyaz-yalan dediğim tamamen yalan değilmiş. Mi acaba?

Bence, filmin yönetmeni Torell’in senaryodakini filme o haliyle aktarmama nedeni, o hususta bilgisinin oluşu; başka ellerdeki insanları daha çok etkiliyeceği açık olsa da kendi ellerinde insanlar o hususta azçok bilgili olduklarından, öylesi gerçekliği çok kuşkulu bir olayı filme bile yakıştırmaması.

Çünkü öyle bir olayın olmuş olabileceğini varsayan (ilk arzulayan?) ve yazar Enquist’e yol vermiş olan tek kişi/kaynak, Enquist’in senaryosunu ondan kalkarak yazdığı Danimarkalı yazar Thorkild Hansen ve kitabı “Processen mod Hamsun” (Hamsun’a karşı dava; 1978). Thorkild Hansen, bendeki örneği 3 cilt halinde basılmış olan 838 sayfalık kitabında, adından da anlaşılacağı üzre Hamsun’un yargılanma sürecini işler. Hamsun’u Nazi suçlamasına karşı aklama, yargılamada da haksızlık yapıldığını anlatma derdindedir, ama burada konumuz o değil. O yolda, mahkene zabıtları, psikiyatrisk yoklama raporları bir yana Hamsun’un karısı Marie’nin Hamsun öldükten sonra yazdığı 2 anı kitabı “Regnbuen” (Gökkuşağı; 1953) ve “Under Gullregnen” (Sarısalkım Altında; 1959) ve bütün mektupları (Marie Hamsun, başta Danimarka’da evli kızı Cecilia’ya olmak üzre mektup hamaratlığıyla da ünlü bir kadın), çocuklarının kitap ve arşivleri dahil çok sayıda belgeye ulaşmış, elden geçirmiştir ama andığım kitabında konumuz hususunda, Marie Hamsun’un o kaotik ‘kurtuluş ilanı’ gününe ilişkin neler yazmış olduğunu aktardıktan sonra sadece şunları yazar (aynen aktarıyorum):”Gelip kitaplarını çitin üzerinden atmış olan Norveçlilere ilişkin bir şey anlatmaz. Hamsun’un kitapları, Pan, Segelfoss Şehri, Toprak Yeşerince. Yoksa o bir mit miydi? Kızı Ellinor bir şey görmemişti. Oğullardan Arild bir ya da iki örnek hatırlıyor, ama daha eski bir tarihten. Marie belki karanlıkta gidip toplamıştı onları; kendisi de zaten o hassas ayaklı kızçocuklarından biri değil miydi, sonuna kadar inanmış olan ve olan biteni hep arkasına atan? Marie o hususta hiçbir şey anlatmıyor. Marie’nin anlatmadığı bir şeyler her zaman var. Şu geriye getirilen kitaplar hususu da son tahlilde önemli bir şey değil. İşgal boyunca postacılar kitap paketleriyle Nörholm’a gelip durmuşlardı, Hamsun’un kitaplarıyla. Şimdi insanlar gazetelere de ilan verip duruyorlardı: Hamsun’un toplu eserleri ucuzluk fiyatına; Hamsun’un toplu eserleri bir çift ayakkabıyla değiştirilir.” (cilt 1, s. 16) Kitap hususunu orada öylece bırakarak devam eder; yukarıya aktardığım cümleleri için de, kitabında tek kaynak notu düşmeden.

Ben de kitaplı protesto husunu bırakıp, süsleme ögesi ya da karından atma dediklerime geçiyorum.

Oslo ögesi: Hamsun, Toprak Yeşerince’ye yansıyan düşünü gerçekleştirmek için, hem de çok uyanık bir emlakçıdan karikatürlere layık bir kazık yiyerek, konumu güzel, ama içindekiler neredeyse harabe bir çiftlik satın almıştı. Oslo’nun 270 küsur km güney batısındaki Grimstad adlı küçük bir şehrin on küsur km güneyinde, bir koya bakan bir arazi. O çiftliğe (biyoğrafi yazarlarından İnger Sletten Kolloen’in, Hamsun’un birçok masrafına vermeyi yeğlediği ölçülerle) “civardaki beş şehrin 58 öğretmeninin birer yıllık maaşlarını karşılayacak “ para yatırdı (220 bin kuron) ve harcamalara devam etti “Nørholm’da o çiftçi ve şair arkalara doğru yayılmaya devam ediyordu. Büyük bir dinamit tüketimiyle. (…) İmparatorluğunun her ucuna giden yollar, yapılar, köprüler yapılmasını emretti. (…) Bataklık bölümleri kurutuldu, ekildi ve harman edilmeye başlandı. Onbinlerce ağaç dikildi. Yeni binalar inşa edildi. Açık tarla bölümleri duvarlar, dikenli tellerle çevrildi. Anabinalar alanı iki metre yükseklikte demir parmaklıklı çitle içeri girilemez kılındı. Çevresinde kilitli dört kapı vardı; üçünün anahtarlarını her zaman üzerinde taşıyordu, dördüncü kapınınki mutfağın girişinde asılıydı.” (Kolloen, “Hamsun – Sværmer og og Erobrer” /Uçarı ve Fatih; 2006, s. 294). (Çiftliğin konumunu merak edenler google earth’tan bugün de, sadece Nørholm, Norge yazarak kontrol edebilirler, ben ayrıca adres vermeyeyim). Diyeceğim, Hamsun sözkonusu günde Oslo’da değil çiftliğindeydi; Oslo’da evinin hiç olmadığı bir yana ender gidiyor, o zamanlarda da otelde kalıyordu. Kurtuluş günü ilan edilen o, Almanya’nın teslim şartlarını imzaladığının, rejimin Norveç’teki ‘valisi’ (reichskommisar) Josef Terboven’in sığınağında intihar etmiş olduğunun duyulduğu 8 Şubat 1945 öfori günü, aksine, Oslo’da oturan 2 oğlunun tehlikede olacaklarını düşünüp (oğulları nazilerle daha doğrudan işbirliği yapmışlar; büyük oğlu Arild waffen-ss’e katılıp doğu cephesine gitmiş, madalya ile dönmüştü) yanlarında olmak üzere Oslo’ya gitmek istemiş, karısı ve onun çağırdığı doktor tarafından güçlükle caydırılmıştı.

Banyoda ölü bulunması: Sadece biz gibi ‘duygusal’ halkların uydurup özel anlamlar yükleyeceği bir öge. Benim henüz ellilerinde ve sağlıklı bir arkadaşım, çok kısa bir süre önce banyoda kalptan gitti ve yalnız değildi, evde karısı da vardı; pekala olabilir, özel bir yük yüklenemeyecek bir şey, ama hele Hamsun bahsine geldiğimizde: Adam 90 küsur yaşında; yıllardır sağır ve artık hemen hemen kör de; yatağından neredeyse kalkamıyor, gece altına gündüz karısının ya da kızının verdiği o iş için hazır kaba işiyor; yalnız başına banyo yapması olanaksız! Onu vurgulamanın ne anlamı olabilir? Bizde olur. Öyleyse ona da kaynak verelim. Daha ikna edici olsun diye filmin ve fantazinin kaynağı Thorkild Hansen’den aktarıyorum bu defa:

“Oturma odasında pencerelere yansıyan ışık süzmelerinde dışarda kar yağmakta olduğu görülebiliyordu. 17 Şubat Pazar akşamı 1952’ydi. Birinci katın kuzeye bakan pencerelerinin arkasındaki, pencereye yakın yatakta Hamsun yatıyordu ve ölüyordu. (…) yatağının yanıbaşında karısı Marie oturmaktaydı, artık o da yaşlı, açık pencereden giren rüzgara karşı korunmak üzre üzerine almış olduğu şalla. Yorgun bakışları ölmekte olana yönelikti, yüzünün giderek daha kırışıklarından arındığını görmüştü; derinin gerildiğini, dolayısıyla daha genç bir görünüme bürüdüğünü. Ama aynı zamanda kocasının burnunun daha beyazlaştığını – kesin işaret. (…) ‘Ölüyorum şimdi’ demişti kocası. O söylediği, çok kişinin söyleyemediği, çok kişinin de onu söylediği halde ölmediği bir şeydi.” Thorkild Hansen dramatize etmeyi seven, onda yarar gören bir adam, 2 sayfa uzatıyor o süreci. Benim o kadar tahammülüm ve zamanım, burada o kadarına yer, yok; yine Hansen’den, Marie’nin ertesi gece kızına yazmış olduğu mektuba geçiyorum: “Baban iki gündür uyuyor, eskisinden daha hızlı, üflemeli soluklar alıp vererek. Kapı açık yanında oturuyor ve artık sessizliği bekliyorum. Uykuda gidecek olmasından memnunum. Artık kesinlikle daha fazlasını istiyor olamaz, çünkü şikayet ettiğini duymadım. Ayrıca memnunum, çünkü önceden olanın aksine ölümden korkmuyordu.” vb vb. Ve o gece aynı kızına yazdığı ikinci mektup: “Zarfı açıyorum tekrar. Saat 1’i biraz geçiyor ve baban öldü şimdi. 19 Şubat 1952. Arild bana onu daha düzgün yatırmak ve ağzı ile gözlerini kapatmak için yardım etti.” (Hansen, cilt 3, s. 258, 61)

Dahasını, yakılıp yakılmadığını eklememe gerek var mı? Yakıldı elbette; istemiş olduğu üzre. İnsanlar oralarda yüzü aşkın yıldır onu kendi isteklerince saptarlar, çoğu yakılmayı yeğler.

Peki “hayata gözlerini pişman, mutsuz ve utanç içinde’ yumup yummadığı?

Geriye tek bir adım bile atmadı. Sorgulamalarda arada bir, haklı bir gerekçe sayılabilecek, çiftlikte haber alma aracı olarak tek bir radyo ile yaşıyor, sağır olduğundan ondakileri de ancak çevresinin aktaracaklarından öğreniyor; okuyabileceği gazetelerin de işgalciler tarafından denetleniyor oluşu nedeniyle nazilerin yapıp ettiklerinden habersiz olabileceği hatırlatıldığında, yoktu tabii, diyorsa da hemen geri alıyor, bütün yazdıklarımın, yapıp ettiklerimin arkasındayım diyordu. Çünkü Nazi Almanya’sının İngiltere’nin temsil ettiği hastalıklı modernizm karşısında geleceğin sağlıklı toplumu, kendi ülkesinin de onların koruması ve yardımıyla onun bağımsız, dayanışma içinde bir başka örneği olacağına yürekten inanmıştı. Yapıp ettiklerini düşündükleri ve ülkesi için yapıp etmişti. Ölene kadar, resmî olarak onu söyledi. Onu mahkum etmek istemeyen hükümeti, mahkemeyi de güç durumda bırakıyordu o yüzden, ama geri adım atmadı; pişmanlık, utanç göstermedi. Tekrarlayıp durduğu şuydu: Öylesi şeyler “er ikke et mandfolk værdigt”/ erkekliğe sığmaz. “Kamuoyunun yargısına önem veririm, hukuk sistemimizinkine daha fazla, ama iyi kötü hususunda onları kendi bilimcimden daha yukarıya koymam. Kendi doğruluk ilkemi saptamaya yeter yaştayım”. (Tore Rem: “Knut Hamsun, Rejsen Til Hitler” / Hitler’e Yolculuk s.334-41; Kolloen 473-77; Hansen, sayfalar dolusu)

xxx

Norveç’te Alman işgali yıllarında Hamsun ailesi onlara desteği sürdürürken (iki oğlundan büyüğün Alman ordusuna katıldığını yukarıda söylemiştim, küçüğünü ise Almanlar o sıra Norveç’in en büyük, babasının kitaplarını da basan yayınevinin başına geçirmişti. Hamsun’un kendisi o yıllarda artık roman yaz(a)mıyor olsa da gazete yazılarını sürdürüyor, karısı Marie Almanya’da kocası adına düzenlenen toplantılara giderek destek mesajları veriyor, kitaplarından pasajlar okuyordu), bir yandan azımsanmayacak bir yeraltı direnişi de sürüyor; sabotajlar, işbirlikçi cezalandırmaları yapılıyordu. Ama o yıllarda da, değil Hamsun’a, ailenin harhangi bir ferdine o tür bir hareket kalkışması bile görülmemişti. 9 Mayıs günü büyük oğul tutuklandı, 12 Mayıs’ta küçük oğul. Ama ta 24 Mayıs’ta bir gazeteci “Peki Hamsun; para babası, Terboven önünde boyun eğen, Hitler önündeyse diz çöken Hamsun?” diyene kadar çiftliktekilere yönelik hiçbir hareket görülmedi. O gazete yazısından iki gün sonra 2 görevliyle haklarında ev hapsi kararı verildiği bildirildi. 10 Haziran’da Marie evden alınıp hapse götürüldü; karısı ve iki oğlu o süre içinde tutuklanmış 16.000 kişiyle birlikte hapisteyken Hamsun ancak 14 Haziran günü çiftliğinden alınıp bölgenin şehri Grimstad hastanesine yatırıldı. Ancak 23 Haziran’da bir ‘hakim yardımcısı’ gelip hakkındaki suçlamaları söyledi ve sorular sordu. Ancak eylülün sonunda savaşsuçları savcısı hastane yönetiminden Hamsun’un sağlık, özellikle de ‘ruhani’ durumuna ilişkin bir rapor istedi. Hamsun o sırada çoktan hastanedeki odasını bir yazı odasına çevirmiş, hem bir anılar derlemesi hem savunma denebilecek “Ot Bürümüş Patikalarda”yı yazmaya başlamıştı. Hastanedeki doktorun raporu Hamsun’un hem fizik hem ruhani açıdan sağlıklı, yani bunamamış olduğu; psikiyatrik bir incelemeye gerek olmadığıydı. Yeni yöneticilerin arzulamadığı bir şey. Bir mahkemeden kaçınmak istiyorlardı. Ne yapıp ettiler bir pskiyatrik incelemeye soktular, ama o da arzuladıkları sonucu vermedi, yargılamak zorunda kaldılar. O yargılamadan da ekonomisini harabeye çeviren bir para cezasından başkasını çıkaramadılar.

Selçuk Erez, 21.4. 2013 tarihli Cumhuriyet Dergi’de, Norveç’teki Milliyetçi Birlik parti başkanı ve işbirlikçi hükümet başbakanı -Hamsun’un da 30’lar ortalarından beri çok tuttuğu, Hitler ile de onun için tartışmaya kalkıp sırt dönüldüğü- Vidkun Quisling ile Hamsun’un yaptıklarını ve yargılamalarını ele aldığı bir yazısında Hamsun para cezasıyla kurtulurken Quisling’in ölüme mahkum edilip kurşuna dizildiğini anlatıp soruyormuş: “Bizde olsaydı?” Cevabı “Başkan da Nobelli de kurşuna dizilirdi. Ardından, baskı rejimi sürerken her ikisini de alkışlamış olanlar televizyonlara çıkar, ikisini de yerin dibine batırmaya çalışırlardı”. (Aktaran Ahmet Saltık)

Norveç’te ise o bağlamda şu, Hamsun davasını işleyenlerin tekrarladığı şey: İşgal yıllarında İngiltere’deki sürgün hükümetin dışişleri bakanı Trygve Lie ile adalet bakanı Terje Wold, 1944 Aralık’ında Moskova’da Molotov ile bir toplantıdadırlar. Molotov naziler ve işbirlikçileri hakkında hayli sert konuşarak onlara savaştan sonra işbirlikçileri ne yapacaklarını sorar. Norveç hükümetinin onların yargılanma güvenliğini sağlamak için uğraşacağı kanısında olduğu ve o ‘yumuşaklığa’ karşı olduğu açıktır. Ama Wold Hamsun’un nazi ve hain olarak görüldüğünü ve o yüzden yargılanacağını söyleyince o sert Molotov neredeyse duygusallaşır, Hamsun’un bağışlanmasını diler. Victoria, Pan gibi kitapları yazmış birinin büyük bir yazar olduğunu ve ona sıradan nazi muamelesi yapılamayacağını; zaten hayli yaşlı da olduğundan doğal bir ölüme hakkı olduğunu söyler. (Kolloen s. 444; Rem s.342). Kurtuluştan sonra kurulan koalisyonun başbakanı işçi partisi başkanı Einar Gerhardsen de, kuşkusuz diğer bakanlar da biliyor, duymuşlardı bu Molotov hikayesini. Ama ondan etkilenmiş olduklarını söylemek zor; Norveç’te halkın özellikle yazarlara/şairlere bakışını, onların toplumdaki konumunu da biliyorlardı. Hamsun’un yazarlık serüveni kendi başına oradaki o ayrıksı konumun simgesi.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz