Ana sayfa KÜLTÜR KANON VE BAĞIMSIZ OKUR

KANON VE BAĞIMSIZ OKUR

222
0
PAYLAŞ

Edebiyat çevrelerinde her okumanın öznel bir deneyim olduğu kanısı yaygındır ve karşı itirazlarla ender olarak karşılaşılır. Öyle ki, çoğu zaman bu bir motto gibi dillendirilir. Kökeni Sofist filozlara kadar giden, özellikle Einstein’ın Görelilik Kuramı’yla popüler bir söyleme dönüşen bu yaklaşım, ilk bakışta oldukça demokratik görünür. İddia o dur ki, her okur okuyacağı kitapları etki altında kalmadan seçer, metni okurken özgür iradeye sahiptir ve kitap bittikten sonra oluşan estetik yargısı da katıksız bir öznellikle bağımsız okura yaraşır düzeydedir. Peki, ama bu gerçekten böyle midir? Bütün olumlu ve olumsuz ön yargılardan azade bağımsız bir okur düşünülebilir mi? Dahası, bu sorularla uyandırmaya çalıştığım şüphede, aynı edebiyat çevrelerinin yadsınamaz payını düşünmek de ayrıca trajiktir. Bir yanda, öznelliğe gösterildiği varsayılan saygı, öte yanda şunu, şunu ve şunu okumadan olmaz diyen üstenci tutarsız dil.

Bir an için memleketteki tüm edebiyat eleştirmenlerinin, editörlerin, çokbilmiş okurların, bookstagramların, twitter cambazlarının inzivaya çekilip suskunluk yemini ettiklerini, kitap eklerinin, edebiyat sitelerinin kapandığını, sanal dolaşımların, reklam-tanıtım faaliyetlerinin sonlandığını, ortalama okurun rehbersiz kaldığını ve bu durumun yeterince uzun sürdüğünü düşünün. Küçük Prens artık sevimli, iyimser bir çocuk değil. İnce Memed’in kahramanlığı tarih kitaplarında kalmış. Alemdağ’da Var Bir Yılan gömleğini değiştirip başka diyarlara sürünmüş. Saatleri Ayarlama Enstitüsü kepenk indirmiş, Kürk Mantolu Madonna hayvan severlerin hışmına uğramış. Ulysess müzeye, Tutunamayanlar tavan arasına kaldırılmış. Sonra edebiyat dünyasındaki bu distopik (?) çölleşmenin zamanla tekrar canlanmaya başladığını, kütüphanelerin, kitapçıların yeniden keşfedildiğini hayal edin. Eski kuşaklar gitmiş, yenileri gelmiş. Milyonlarca kitap insanlık için bir kez daha ışık olmaya aday. İnsanlar raflara uzanıyor ve kitapların hiçbiri artık diğerinden daha görünür değil. Hiçbirinin üzerinde bilmem hangi ödülü almış, bilmem hangi dillere çevrilmiş diye bir şey yazmıyor. Kapaklar da oldukça sade ve arka kapak yazıları silinmiş. Yayınevi ön yargısı da yok. Sadece okur ve kitap var. Roman, öykü, şiir, deneme. Bir dört yol ağzında yolları kesişmiş, birbirleri hakkında hiçbir şey bilmeyen ve birazdan tanışıp aynı yöne devam edecek iki yabancı gibi göz göze bakışıyorlar. Bu bir distopya mı olurdu, yoksa ütopya mı, kararı siz verin.

Katıksız bir öznellikten söz edilecekse, herhalde bu ancak böyle bir kurguyla mümkün olabilir. Şahsım adına, ikisi hariç, yukarıda ismini verdiğim metinleri seviyorum ama mesele bu değil. Soru şu: Tam bir eşitlik halinde, zamanında görmezden gelinen, raflarda yer bulmakta zorlanmış, tanıtım olanağına kavuşamamış, unutulmuş kitaplar yeniden dolaşıma girer, yeni baskıları yapılır, belki de diğerlerinin yerini alır mıydı? Hiç olmazsa bir kısmı için bunu düşünmek mümkün müdür? Aslında bu yanıtı hem zor, hem kolay bir soru. Kolay çünkü, Ulysses gibi, Tutunamayanlar gibi, bugün romanların piri kabul edilen eserlerin de yayımlandıkları dönemde aynı makus talihi yaşadıklarını biliyoruz. Bundan hareketle, gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen daha nice gizli hazinenin varlığını düşünmek olası. Öte yandan bu cevabı zor bir soru, çünkü okur beğenisinden geçmiş, eleştirmenlerden tam not almış ve yerleri sağlamlaştırılmış eserleri tahtından indirmek o kadar kolay olmasa gerek. Yine de gerçek olan şu ki, çoğumuz okuma listelerimizi, lanetlenmiş gibi, o hiç durmadan konuşup duran gevezelerin etkisi altında oluşturuyoruz. Peki ya okurken? Metinden hoşnut kalmışsak sorun yok ama hoşnut kalmayınca işler biraz karışıyor sanki. Bazı eserleri beğenmemek, dahası bunu yüksek sesle dillendirmek mümkün mü? Özellikle yazar-editör-eleştirmenler arasında. Elbette bunu yapabilen birkaç cesur yürek var ama ancak o kadar işte.

Harold Bloom Batı Kanonu’nda, “ Edebi bir esere kanonsal statü kazandırabilecek özgünlüğün bir işareti, ya asla özümseyemediğimiz, ya da bizim için öylesine kabul görmüş ve artık kendine özgülülüğünü göremediğimiz türden bir tuhaflıktır.” Der. Bloom bu tespitiyle, bana kalırsa, özgünlüğün bir şehir efsanesi olabileceğini ima ediyor. Ya okuduğumuzu hiç anlamıyor ama kıymet biçmeye devam ediyoruz, ya da zaten birileri kıymet biçmişse, beğenmesek bile, vardır bir bildikleri deyip metnin yazınsallığı üstüne düşünmemeyi tercih ediyoruz. Nitelikli bir okumada ise çelişkili duygular oluşabiliyor. Okur, beğenmediği metinler hakkında yazılan övgü dolu yazıların, verilen ödüllerin, yapılan röportajların karşısında önce afallıyor, sonra kafası karışıyor ve derken, ya sorun bende, ben anlayamıyorum, henüz buna hazır değilim diye düşünüp vasat okurla aynı tuzağa düşüyor, ya da metnin abartıldığı kadar güzel olmadığını, bu işte bir hinlik olabileceğini düşünmeye başlıyor. Çoğu zaman bu çelişik duyguları beraber yaşaması ise onu bağımsız okura yaklaştırıyor.

Söz konusu olan estetik bir nesneyse, onda evrensel bir güzellik duygusu aramak doğal bir tepki olarak kabul edilebilir. Hatta militanca bir savunuculukla okurda samimiyet şüphesi uyandırılsa da bu böyledir. Beyinle ilgili araştırma sonuçları baz alındığında, görünen o ki, insan zihni belirsizliği ortadan kaldırıp aydınlatmaya, çoğulu tekile indirgemeye, parçaları bütünlemeye, karmaşayı sistemleştirmeye estetik yargıların göreliliğine kıyasla daha yatkın. ( Rölativizmin babası Einstein’ın bile, ömrünün son otuz yılını Büyük Birleşik Kuram hayaline adadığını unutmayalım.) Yine de kanonik bir metni, başta ideolojik referanslar olmak üzere, farklı türden manipülasyonlarla anlamaya çalışmak doğru bir yaklaşım olmayabilir. Ona sorgusuz sualsiz tapınmak kadar, olumsuz bir ön yargıyla yaklaşmak da bağımsız okurun tutumu olamaz.

Bağımsız okur elbette bir idealdir. Davranışlarımıza yön veren değişkenlerin bile sadece küçük bir kısmından haberdarken, tam bir bilinçlilikle, burnundan kıl aldırmayan eleştirmenlerin, PR bombardımanlarının esaretinden kurtulup kitap listeleri oluşturmak, özgürce okuyup hakkaniyetli yargılara varmak, şimdilik sadece bir hayalden ibaretmiş gibi görünüyor.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz