Ana sayfa KÜLTÜR La Higuera Azîzi

La Higuera Azîzi

177
0
PAYLAŞ

I

1.

São Paulo – La Paz seferini yapan piston motorlu Douglas DC – 6 yolcu uçağından inen Adolfo Mena González’i, zirvesi dâimâ kar ışığının haleleriyle çevrili olan dağdan kopup gelen rüzgâr ürpertmişti. Tanrı’nın yeşili yasakladığı bu kül rengi ülkeye on üç yıl sonra yeniden ayak basıyordu. Merdivenlerde bir ân durup, geniş ve karanlık tonlardaki etekleriyle uçsuz bucaksız çorak bir düzlüğe yayılan dağı seyretti. Bu dağın herkesle konuştuğundan, ama onun dilini kimsenin anlamadığından emîndi. Dönüp, yol arkadaşı António’ya bakındı. Onu birkaç adım arkasında görünce rahatlamıştı.

Kendilerini El Alto Havaalanı’nın çıkışında bekleyen Toyota FJ 40 Land Cruiser’a bindiklerinde, direksiyondaki kadın kel kafalı adamdan bir tebessümü boşuna beklemişti. Adolfo Mena González nedense şimdi ona karşı Illimani Dağı’ndan bile daha soğuktu. Oysa, yıllar önce kendisini Özel Operasyonlar Bölümü’ne öneren Adolfo’ydu. Kel adamın Ché, kendisinin de Ita olduğu o günleri çok iyi anımsıyordu.

Adolfo, bir yıldır Laura ismiyle La Paz’da yaşayan bu mavi gözlü şûh kadını Tamara iken tanımıştı. Buenos Aires doğumluydu ama, siyâsî ve etnik nedenlerden dolayı  Arjantin’e yerleşmek zorunda kalan bir Alman ailenin kızıydı. Babası Erich bir komünist, annesi Nadziega ise Rus asıllı bir Yahudi’ymiş. Beden öğretmeni olarak çalışan Erich’in maaşı yirmi pezo artınca, bir çocuk daha yapmak istemişler. Kahverengi saçlı ve mavi gözlü Haydée Tamara bu kararla dünyaya gözlerini açmış. Küçüklüğünden beri Tamarita diye çağırılan çocuk, bu sözcüğün sadece son hecesini söyleyebildiğinden, ismi Ita olarak kalmış. Yatağına hep en sevdiği bebeği Cuca ile giren Ita, piyano, gitar, akordeon, resim ve bale derslerine devâm ederken Almanya da yenilmiş. Aile bunun üzerine ülkelerine dönmeye karar vermiş. Anne ve babasının aksine, on dört yaşındaki Ita gerçek vatanı olarak gördüğü Arjantin’den hiç ayrılmak istememiş. Ama, Erich ve Nadziega, ona büyüdüğünde Arjantin’e dönmesine izin vereceklerini söyleyince, gönülsüz Ita da onlarla birlikte gemiye binmiş. Hamburg, Berlin ve Postdam derken, aile o yılın kışına doğru Stalinstad şehrine yerleşmiş. Erich kızını ve oğlunu Fürstenberg – Oder’deki bir yatılı okula yazdırmış. Ita aynı yıl içinde Özgür Alman Gençliği örgütüne üye olmuş. Liseden sonra ağabeyi eğitimini sürdürmek amacıyla Berlin’e taşınırken, Ita da Stalinstad’a gelmiş. Burada Alman Birleşik İşçi Sosyalist Partisi’nin nâmına Özgür Alman Gençliği’nin önderliğini yapmış. On sekiz yaşında Dışişleri Bakanlığı için çalışmaya başlamış. Humboldt Üniversitesi’nde felsefe okurken de muhtemelen Dışişleri Bakanlığı’nın görevlendirmesiyle Fransızca ve İngilizce öğrenmiş. Adolfo, onun bu yıllarda  bir câsûsluk örgütü olan Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı’ndan Günter Männel ile bir ilişkisi bulunduğunu epeydir biliyordu. Männel’in de, Batı’ya ilticâ ettikten sonra, Tamara’yı Ché’nin takîbi için kendisinin görevlendirdiğini beyân etmesi bir uydurma olamazdı. Zâten Männel’den kırk dokuz gün önce Ita’nın Kuba’ya gelmesi pek manîdârdı. Adolfo artık bu kadının Kuba’ya Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı tarafından yerleştirilmiş olabileceğini düşünüyordu. Sorunlardan hep kaçma eğiliminde olan ve ânî öfke patlamaları yaşayan Adolfo, aklıyla değil duygularıyla hareket etmesinin bedelini yaşamı boyunca hep ödemişti. Onu Özel Operasyonlar Bölümü için Kızıl Sakal’a önerirken de duygularına yenik düştüğüne emîndi.    

Toyota şehir merkezine giden ana yola çıktığında, kadın sigara içmek için camı bir parmak kadar araladı. Rüzgârla birlikte içeriye İspanyol yasemini, kırmızı frenk gülü ve leylâk kokuları yayılmıştı. Bir zamanlar akça pakça karısına hediye aldığı Fleur de Rocaille kokusu Adolfo’yu iyice huzûrsuzlaştırmaya yetmişti. Laura’nın bu Caron parfümü ile ne yapmak istediğini bilmiyordu ama, kadının artık Kızıl Sakal’ın sözünden çıkmayan biri olduğunu biliyordu. Yıllar önce Männel onu Ché’nin takîbi için görevlendirmişti, şimdi de ona Adolfo’nun takîbi görevi Kızıl Sakal tarafından verilmiş olmalıydı. Füze Krizi’nden sonraki yeni siyâsete Ché’nin karışması istenmediğinden, onun varlığı artık çorba tabağına düşen sineğe benziyordu. Tanya ismiyle câsûsluk eğitiminden geçen bu kadının sevgililerinden biri de son birkaç yıl içerisinde Özel Operasyonlar Bölümü’nde pek mühim bir isim hâline gelen Ulises’ti. Bu sıska delikanlı Kızıl Sakal’ın, Kızıl Sakal da Fidel’in kuklasıydı.

Adolfo’nun on üç yıl önce bir taşra kızına benzettiği La Paz’a yaklaştıkça, bu defa anılarındaki ülke bütünüyle farklılaşmaya başlamıştı. Toyota FJ 40 Land Cruiser ile bir uçuruma doğru hızla yaklaştığını hissedebiliyordu. Ondan daha sabırlı, daha akılcı ve daha ihtiyâtlı biri olsaydı, mutlaka uçurumun kenârında durmayı başarabilirdi. Oysa, son ânda kendisine Ñancahuazú söylenince, o her zamanki ihtiyâtsizliğiyle, bu dayatma karşısında sessiz kalmıştı. Ñancahuazú neresiydi, bilmiyordu. Ama, bu koskocaman kıt’ada Bolivya’nın bir gerilla savaşı için seçilebilecek en son ülke olduğundan emîndi. Buradaki ictimâî çelişkinin, fakirliğe ve mahrûmiyete dayalı sınıf çatışmalarına değil, etnik kökenlere, lisân farklılıklarına ve arâzî çatışmalarına dayandığına on üç yıl önce tanık olmuştu. Kentlerde ve kasabalarda yaşayanlar nüfusun sadece yüzde kırk birini oluşturuyordu. Bunların da ne kadarına kentli denilebilirdi, kuşkuluydu. Ona sorsalardı, bu berbat ülkede bir kentli sınıfın olmadığını söylerdi; biraz daha iyi yaşayanlar devlet bütçesinden geçimlerini sağlayan ve silâhlı kuvvetlere bağlı olan küçücük bir tabakaydı. Asıl nüfus, sokak ortasında çömelip sıçan ve işini bitirdikten sonra kıçını temizlemeden kalkıp yollarına devâm eden donsuzlardı.  Altı ile on dört yaş arasındaki kesim, yerli nüfusunun yüzde seksen sekizini oluşturuyordu ve hepsi eğitimsizdi. On yedi yaşın üzerindekilerin yüzde kırkı okur yazar değildi. Okul çağındaki çocukların yüzde kırkından fazlasıysa hiç okula gitmemişti. İki milyon yerli sadece Quechua dilini, bir buçuk milyon yerli de sadece Aymara dilini konuşuyorlardı.  Bunların hiçbiri İspanyolca bilmiyordu. Erkeklerin ortalama hayat süresi kırk sekiz yaştı. Her bin canlı doğumda çocuk ölüm oranı ise yüzde iki yüz on üçtü. Konutların yüzde altmış üçünde şehir suyu, yüzde altmış yedisinde ise elektrik yoktu.  Kıyı bölgelerindeki az sayıdaki maden ve tarım işçileri, devrimci bir mücâdeleye yerlilerden bile daha uzaktılar. Kuzeybatı bölgesinin maden işçileriyse, sendikalı olmalarına karşın, aslında bir işçi sınıfı değildi. Onların etnik ve dil âidiyetleri, sınıf âidiyetlerinin daha üstündeydi. Alto Beni gibi bölgelerdeki tuhaf muhâlefet geleneği de, her an ırkçı ve bölücü hareketlere dönüşebilirdi. Buna karşın ülkenin sadece bu bölgesi gerillaya kısa bir süre için barınma olanağı sağlayabilecekken, niçin hiç bilmediği Ñancahuazú’da karar kılındığınaysa bir anlam veremiyordu.

2.

Adolfo, Hotel Copacabana’nın üçüncü katındaki 504 numaralı odaya girip kapıyı kapattığında,   yalnızlığı ve umutsuzluğu ile başbaşa kalmıştı. Üşüdüğünden, gömleğin üzerine V yakalı kazağını giymiş ve hemen bir puro yakmıştı. Pencerenin kenarındaki köşe koltuğuna çöküp, bir süre dolabın kapağındaki aynadan gördüğü ve tanımadığı adama baktı. Otuz sekiz yaşında olmasına karşın, ondan ellisine yaklaşmış şiş suratlı, tepesindeki saçın ön kısmı dökülmüş ve gözlüklü bir Ramón yaratmışlardı. La Paz’da şimdi birkaç günlüğüne Adolfo’ydu ama, Pinar del Rio’daki kampta hep Ramón olmuştu. Bu Ramón’un aslında Ché olduğunu arkadaşları bile anlayamadığı hâlde, sadece altı yaşındaki kızı Aleida’yı bir türlü iknâ edememişti. Ona kendisini babasının İspanyol arkadaşı Ramón olarak tanıttığında, anasının kopyası kız gülmüş ve o peltek peltek konuşmasıyla, “Ama sen bir İspanyol’a hiç benzemiyorsun ki!” yanıtını vermişti. Kuba’dan ayrılırken de Ramón’un yapabileceği tek şey, onlardan babalarına iletmek üzere birer öpücük almak olmuştu. Aleida onun yanağına bir öpücük kondurduktan sonra, annesine koşmuş ve ona şöyle fısıldamıştı:

” Anne, bu yaşlı amca galiba beni seviyor!”

Purosunu söndürüp, üzerindeki çıkarmadan yatağa uzandı. Yorgundu, uyumak istiyordu. Ertesi gün önce Renán ile, sonra da geç saatlerde Tanya ile buluşacaktı. Renán da Tanya gibi bir câsûstu. Ama, nedense ondan Tanya’dan korktuğu kadar korkmuyordu. Tanya onu hem kadın olarak, hem de Kızıl Sakal’ın dişi köpeği olarak fazlasıyla ürkütüyordu. Adolfo Mena González’in Bolivya’da seyâhat etmesini kolaylaştıracak olan bir takdîm mektûbunu alması gerekmese, Tanya’ya hiç görünmeden doğruca Ñancahuazú’ya geçmeyi tercih ederdi. Peki ya, Papi? Ekim ayının beşinci günü Pinar del Rio’daki kampa gelip de, niçin kendisine Ñancahuazú fikrinden hoşlanmadığını ve başka bir bölgeye gitmeyi tercih ettiğini söylemişti? Papi hep dalgacı ve kadınlara karşı za’fı olan biriydi ama, Ché’ye asla ihânet etmezdi. Bir de Pombo var?  Eylül ayının onuncu gününde Havana’ya gönderdiği şifreli mesaja bakılırsa, Coco’yu Ñancahuazú Nehri’nin civârında bir çiftlik satın alması için o görevlendirmişti. Kendisinin Alto Beni ısrârına ve Régis Debray’ın önerdiği dört bölgeye karşın, Pombo acaba neden Ñancahuazú’yu tercih etmişti? Bu adam  tek başına karar veremezdi, Ñancahuazú’yu mutlaka ondan önce birileri keşfetmiş olmalıydı. Bolivya Komünist Partisi’nin Kubalılar’ın Alto Beni’de görünmelerinden rahatsız olduğu için mecbûren Ñancahuazú’da karar kılındığı şeklindeki gerekçe ise hiç inandırıcı değildi. Papi mi yoksa Debray mı söylemişti, şimdi anımsayamıyordu ama, kendisine Ñancahuazú dayatıldığında, ilk aklına gelen de o uyarı olmuştu:

” Komutan, Ñancahuazú’daki köylerde Bolivya nüfusunun sadece çok küçük bir kesimini oluşturan fakir Guarani yerlileri yaşıyor. Onların da Bolivya’daki ictimâî düzende iktisâdî ve harsî ağırlıkları hiç bulunmuyor. Çünkü, sınıf anlamında, köylü bile sayılmazlar. Yalnızca köylüden daha fakir olan etnik bir unsûrdurlar. Bütün ilişkileri, aile bağlarına ve bölgenin yerlisi olmaya dayanır. Ñancahuazú’dan olmayanları ise, etnik kimliklerine karşı bir tehdit olarak algılıyorlar. Bu bölge gerilla mücâdelesi için bir felâkettir.”

Uykusu kaçmıştı. Kalkıp pencereyi açtı ve bir puro yaktı.

3.

Puslu ve insanın rûhunu üşüten bir güne gözlerini açtığında, acıktığını hissetti. On üç yıl önce çocukluk arkadaşı olan Calica ile bu şehre geldiklerine sokaklarda satılan güveçe bayılmışlardı. Annesine ev işlerinde yardım eden Aymara yerlisi Sabina da kendisine sık sık bu güveçten yapardı.  İçinde ne varsa, bu güvecin şehvet uyandırıcı bir yemek olduğunu düşünüyordu. Sabina onun karnını yaptığı güveç ile doyurduktan sonra elinden tutup odasına götürür ve şehvetle elbisesini sıyırıp yatağa uzanırdı. Sabina muhtemelen  dünyadaki en çirkin kadındı ama, Ernesto onun alev alev yanan bedeninin teklifsizliğine bayılırdı. Yıllar sonra kafasında ve kasıklarında yeniden Sabina ile oynaşırken, giyinip dışarıya çıktı.

On üç yıl önce Calica ile birlikte Yanacocha Sokağı’ndaki pansiyonlarından çıkıp dolaştıkları bu şehir, onları sömürge tarzı mimarisiyle, dik ve eğri büğrü sokaklarıyla, gürültülü pazarlarıyla ve küçük barlarıyla büyülemişti. Sucre Palace Hotel’in terasını ve Gallo de Oro Meyhânesi’ni unutamadığı halde, şimdi oraları görmek isteğini duymuyordu. 16 Temmuz Caddesi boyunca dalgın dalgın  yürürken, bir kafede oturan orta yaşlardaki kadını Martha Pinilla’ya benzetti. Yanlış anımsamıyorsa onunla La Paz sosyetesinin buluştuğu Calacoto’daki bir barbekü partisinde tanışmıştı. Uzun boylu, yuvarlak memeli ve baloncuk kalçalı o âfet, toprak zengini bir diplomatın yirmi iki yaşındaki kızıydı. Etrafında bir sürü yerel züppe varken, New York ve Washington görmüş kıza, komedyen Cantinflas’a benzettiği Ernesto diğer erkeklerden daha eğlenceli gelmişti. Martha’yı epey güldürdüğü gecenin sabahındaysa Calica ile birlikte maden ocaklarına giderlerken, kamyon sürücüsü onlara Pinilla topraklarından geçtiklerini söylemişti. Kızın ailesinin toprakları git git bitmek bilmiyordu. Bu da Calica’yı keyiflendirmiş, ona Sabina’dan sonra yeni bir şamata çıkarmıştı.

” Ché, amma zengin bir kız yakalamışsın; galiba Bolivya’nın yarısı bu kızın!”

Calica’nın söylediklerini işiten sürücü, kamyonu durdurup, onlara Pinilla ailesi hakkında berbat şeyler anlatınca, Ernesto kıza karşı bir anda buz kesilmişti. Kafedeki kadına bu defa daha dikkatle baktı. Onun Martha Pinilla olduğuna emîndi. Bordo ceketiyle, kül rengi üzerine bordo pöti  kareli dar paça pantolonuyla ve boynundaki “Hayalet” eşarbıyla çok şıktı. Kapağında Lyndon B. Johnson’ın resminin bulunduğu Time dergisine öyle dalmıştı ki, birkaç metre önünde kendisine bakan Adolfo’yu fark etmemişti. O da kısa bir süre  içeriye girip girmemek tereddütünü yaşamış, sonra vazgeçip Camacho tarafına sapmıştı. La Paz’ın kafelerinden hiç hoşlanmıyordu. Bu kafelerin birinde, çocuklarıyla birlikte yiyip içen beyaz bir kadın görmüşlerdi. Çocukların bakıcısı olduğunu tahmîn ettikleri Aymara yerlisi bir kadınsa, kafenin önündeki kaldırımda yere oturmuştu. Hoşorun ve şımarık çocuklarının, ısırdıkları kruvasanlardan tabaklarına dökülenleri, yemesi için gülerek yerli kadına atmalarını hiç unutmamıştı. O gün Calica’yı tutmasa, gidip kadını tokatlayacaktı.

4.

Yalnızca Renán ile görüşmek istemesine rağmen, onun yanında Papi’yi ve Pombo’yu da görünce kafası atmıştı. Ama, Ñancahuazú’ya geçmeden önce kimseyi kırmak istemediğinden,  hayatında belki de ilk defa öfkesini dışa vurmamıştı.

  Renán konuşuyor, onlar dinliyorlardı. Pombo adamın ağzından çıkan her sözü denetler gibiyken, Papi’nin huzûrsuzluğu Adolfo’nun dikkatinden kaçmamıştı. Renán ona Amerikan Merkezî İstihbârât Teşkilâtı’nın 23 Nisan 1966 günlü bir raporundan bahsetti. Bu raporda Kuba’da eğitilmiş doksan kadar devrimcinin çok yakın bir tarihte Bolivya’ya doğru yola çıkacakları belirtiliyordu.

” Sen bana Amerikalılar’ın Ruslar’dan bile önce Hayâlet Operasyonu’nu öğrendiklerini  mi söylüyorsun?”

” Maalesef, öyle.”

” Peki, o hâlde hepimiz Bolivya’ya niçin bu kadar kolayca girebildik?”

Renán’ın ve Pombo’nun suratlarındaki ifâde bir ânda değişmişti.

” Sanırım Fidel benim aksime bu boktan ülkeyi bir arka cephe olarak düşünmüyor. Buradaki bir gerilla savaşının Amerika’nın Kuba’ya yönelik baskılarını erteleyeceği kanısında olmalı. Sizce bu niyetini bana niçin söylemedi?”

Adolfo’nun kinâyesi en fazla Pombo’yu rahatsız etmişti.

” Fidel bizleri Bolivya’ya göndermekle benimle uzlaştığının algısını yaratıyor olmalı. Hakikat buysa bile niçin adamlarımın çoğunu Kubalılar’dan seçmeme izin verdi? Ñancahuazú’da Kubalılar’ın varlığının ortaya çıkması durumunda, Amerikan baskısının daha da artacağının ve Ruslar’ın bazı müeyyideler uygulayacağının farkında. Bir kumar mı oynuyor dersiniz? Güldürmeyin beni. Fidel asla kumar oynamaz. O ne yaptığını biliyor ve sanırım Ruslar’a büyük bir bedel ödemeye hazırlanıyor. Benim yaşadığım sürece buna asla cesâret edemeyeceğinden, bana sağ çıkamayacağım bir yer aradı galiba…”

Hepsi susmuştu. Papi Renán’a, Renán da Pombo’ya bakıyordu.

” Pombo, niçin Ñancahuazú?”

” Komutan, bildiğiniz gibi Papi önce Caravani civârında bir çiftlik satın almıştı. Ancak bu çiftliğin bir askerî karargâha çok yakın olduğu anlaşılınca orayı bırakmak zorunda kaldık ve daha içerilerde bulunan geniş bir arâzî aramaya başladık. Ama, La Paz ile Alto Beni arasında gidip gelmelerimiz Bolivya Komünist Partisi’ni hayli rahatsız etmişti. Alto Beni bölgesiyle Bolivya Komünist Partisi ilgilendiğinden, bizleri Ñancahuazú’ya mecbûr ettiler.”

Adolfo’nun sesi titriyordu.

” Ñancahuazú tercihi Bolivya Komünist Partisi’nin mi?”

” Ramón, ben o bölgeyi inan hiç bilmiyorum. Coco’nun ve Papi’nin Lagunillas’da sevgilileri olduklarını işittiğimden, onların bölgeyi tanıdıklarını düşündüm. Bu nedenle Coco’yu Ñancahuazú Nehri’nin civârında bir yer bulması için görevlendirdim. Coco da, bin iki yüz yirmi yedi hektar büyüklüğündeki o çiftliği Remberto Villa isimli birinden otuz bin pezoya satın almış…”

” Pombo, sorumun yanıtı bu değil! Ñancahuazú’ya sizi Bolivya Komünist Partisi mi gönderdi,   sen bana bunu açıkla.”

Pombo yutkundu, ama bir yanıt veremedi.

Adolfo kalkarken, Pombo’ya manîdâr bir şekilde bakıp söylenmişti.

” Tanrı bilir ya, Ñancahuazú bölgesinde meskûn mahal bile yoktur?”

5.

Hotel Copacabana’ya gidip, yatağa uzandı. Başı çatlıyor, yüreği daralıyordu. Buradan çekip gitmek, Aráoz 2180’e yeniden dönmek istiyordu. Tanya’nın Toyota FJ 40 Land Cruiser’ına atlasa, Hotel Copacabana’dan Aráoz 2180 en fazla otuz saat çekerdi. Oysa, gençliğinde o tımarhâneden hep kaçmak isteğiyle sık sık yollara düşmüştü.

Hânelerinde herkesin kaçık olduğu aşikârdı. Annesinin ev kadınlığıyla hiç mi hiç alâkasının olmadığınaysa şüphesi yoktu. Celia ne yemek ne de temizlik yapardı. Sadece salata hazırlamayı ve paraları varsa mangala birkaç parça biftek atmayı becerebilirdi. Sabina olmasaydı, yumurtayla beslenen biri olup çıkarlardı. Zavallı Sabina, kapağını açanı elektirik kaçağının çarptığı bomboş buzdolabında yemek yapabilmek için nafile bir şeyler ararken, Celia da sigara dumanı içinde kaybolurdu. Hastalık hastası babasıysa, Celia’nın briç arkadaşlarına göre, iflâh olmaz bir zamparaydı. Kim bilir, adam belki de annesinin şirretliğinden kaçıyor, teselliyi başka kadınlarda arıyordu. Ama, Aráoz 2180’in perîşânlığının ikisinin de umurunda olmaması çok tuhaftı. Duvarların badanası dökülmüş, parkelerin çoğuysa sökülmüşlerdi. Yağmurlarda çatının akmasını boş gözlerle izlerler, bir usta çağırıp da onartmak nedense akıllarına gelmezdi. Banyo penceresinin kırık camı bile yıllarca değiştirilmeden öylece kalmıştı. O kırık cam yüzünden hiç kimse banyo yapmak istemez, üşüyüp hasta olmaktansa kirli kalmayı tercih ederdi. Annesi ve babası ne zaman bir araya gelseler, eninde sonunda mutlaka hır çıktığını anımsıyordu. En küçük kardeşi Juan Martin’in dediği gibi, onları berâber görmek, onları ayrı ayrı görmekten çok daha sıkıcıydı. Deveye hendek atlatılabirdi ama, annesinin kendisinin dışındaki bir çocuğun başını okşaması mümkün değildi.  Celia’nın dillere destân sertliği yüzünden Ernestito’nun bütün arkadaşları annesinden korkarlarken, dalgacı babasınıysa pek severlerdi. Adam, onların arasında, bir baba değil de, sanki mahallenin haylaz veletlerinden biri olurdu.

Kalkıp, bir puro yaktı.

Evden ilk kaçışının üzerinden on dört yıldan fazla geçmişti. Paslanmış aksâmıyla ancak salyangoz hızında gidebilen on üç yaşındaki Norton, evlilik tekliflerini hep reddeden esmer güzeli Chichina ve komik burunlu köpekleri şimdi gözlerinin önündeydi. Ernestito’ya ne olmuşsa, üzerinden kuş uçmaz ve civârından kervan geçmez bir köyde olmuştu. Orada kendi âidiyetlerine yabancı olan bir gürûhun nüfusuna girmiş ve başka biri olarak dönmüştü. Herkesin ağızları açık, ondan yolculuğun öyküsünü dinlerlerken, sadece babasının tedirgin olduğu anlaşılıyordu. Yatmaya giderken, çakırkeyif Ernesto onun koluna yapışıp, “Bu anlaşılmaz oğul kimdir?” diye sormuştu. Yanıt verememiş, sadece annesine bakmıştı. O günden beri de babası için hep bir muammâ olarak kaldığının farkındaydı. Havana’daysa Celia’ya,“ Bir azîz yaratmak için oğlumu benden çaldılar. Ben o azîzi değil, oğlum Ernestito’yu geri istiyorum,” dediğini işitmişti. O zaman tepesi atmış, babasını azarlamıştı. Oysa şimdi Ñancahuazú’nun ihtiyarı haklı çıkartmak üzere olduğunu hissediyordu…

6.

Mecbûr olmasa, Tanya’ya gitmezdi. Kafası çok karışmıştı. Ama, artık bu buluşmayı erteleyebileceği başka zamanı da  kalmamıştı; sabah erkenden Ñancahuazú’ya yola çıkacaktı.

Onunla altı yıl önce, Berlin’de tanışmıştı. Ita o günlerde Kuba Ulusal Balesi’nden Fernando’ya ve Alicia’ya çevirmenlik yapıyordu. Leipzig’e geçerken de kendisi için görevlendirilmişti. Devlet kabullerindeki çevirmenlerin Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı için çalıştıkları bir sır değildi. Ertesi yılsa, kız Havana’da yeniden karşısına çıkmıştı. Bu karşılaşma Günter Männel’in ilticâsından hemen önce olmalıydı. Nasıl becerdiyse, Kültür Bakanlığı’nda işe başlamıştı. Onu orada milis kıyafetleriyle görünce, bir müddet Ita’dan uzak durmaya dikkat etmişti. Ancak kız ne yapıyor ediyor, hiç ummadığı bir yerde yine karşısına çıkıyordu. Kızda şeytan tüyü olduğu muhakkaktı; teklifsizliği sayesinde Ché’yi bir anda Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı ile olan eski ilişkisini koparttığına iknâ etmişti. Tam da o günlerde Kızıl Sakal yeni kurulan Özel Operasyonlar Bölümü için bir kız arıyordu. Salaklık edip, onu Kızıl Sakal’a önerdi. Aslında kızdan kurtulmak maksadıyla Ita ismini vermişti. Kızıl Sakal böyle bir fırsatı hiç kaçırır mı, Ita ile görüştükten sonra Ulises’i ve Juan’ı onun Miramar’daki dairesine gönderir. Onlar da Ita’dan bir Tanya yaratırlar. Kız, diğer câsûslara bilgi geçmede, hedeflerin operasyonel incelenmesinde, görünmeyen yazılarda, şifreli mesajlarda, mikrofilmlerde, irtibât kurmada ve maske hikâyelerde beklenenden çok daha başarılı çıkmıştı. Bu da kendisini istemeden bile olsa Özel Operasyonlar Bölümü içine bir Doğu Almanya Devlet Güvenlik Bakanlığı câsûsu sokmaya sebebiyet verip vermediği husûsunda şüphelendirmişti. Ama, Kızıl Sakal’a bir şey söyleyemedi. Onu en sorduğunda, patlayıcı ve silâh eğitiminde olduğunu belirtmişlerdi.

Sopocachi semtindeki Presbitero Medina Sokağı’na geldiğinde, otelden itibâren Özel Operasyonlar Bölümü’nün takîbinde olduğundan emîndi. Etrâfında artık sadece Kızıl Sakal’ın adamları bulunuyordu. Kendisinin hiç bir yerde olmadığı o günlerde, Tanya ve Pombo Kızıl Sakal’a bîat etmişlerdi. Papi bile Kızıl Sakal için çalışıyordu ama, José María Martínez Tamayo za’fları yüzünden Kızıl Sakal’ın önemli görevler vereceği biri değildi. Papi, bu berbat ülkeye gelmeden önce onların arasında Ché’ye hâlâ birazcık sadakat hisseden muhtemelen tek adamdı. Ñancahuazú’dan ilk şüphelenen o olmasına karşın, Ché’ye engel olmak için nedense hiç bir çaba göstermemişti. Tanya ve Pombo umurunda bile değildi; onların ne bok olduklarını biliyordu ama, Papi onlar gibi câsûs yaradılışlı biri değildi. Bu nedenle, bir kez daha hislerine yenik düşmüş, en fazla Papi’ye karşı mesâfeli durmaya başlamıştı. Soğukluğunu her fırsatta belli ediyordu. Ona kırıcı ve manâsız bir tepki gösterdiğinin farkındaydı ama, öfkesine bir türlü engel olamıyordu. Kendisi Papi, Papi de Ché olsaydı, ne yapar eder, Ché’yi bilinmezlerle dolu Ñancahuazú’ya getirmezdi.

Tanya kapıyı açtığında, sanki Fleur de Rocaille kokusu ile yaptığı banyodan çıkmış gibiydi. Yıllarca milis kıyafetleri içinde görmeye alışkın olduğu kız gitmiş, onun yerine dolgun bacaklarını ve kalb şeklindeki kalçalarını belli eden Levi’s 501 üzerine derin yaka kesimli bluz giymiş bir kız gelmişti.

“ Tanya, yola çıkmadan önce uyumam gerekiyor. Bir an önce bana Ñancahuazú yolculuğunun ne şekilde yapılacağını anlatırsan, sevinirim.”

Kız kapayı kapatıp, çalışma masasının üzerinden bir harita alıp geldi ve Adolfo’nun yanına çöktü. Bedeni Fleur de Rocaille, nefesiyse şarap kokuyordu. Biraz daha yaklaşıp, haritayı adamın dizlerine yerleştirirken, bedeninin hafif teması Adolfo’yu rahatsız etti.

“ Önce La Paz’dan Cochabamba’ya geçeceksiniz. La Paz ile Cochabamba arası üç yüz yetmiş dört kilometrelik çok kötü bir yoldur. Orada giysilerinizi değiştirip, Bigotesin rehberliğinde, sen, Pachungo, Tumaini ve Pombo iki ayrı araçla Ñancahuazú’ya doğru yola çıkacaksınız. Cochabamba ile Mataral arası tahminimce üç yüz kilometreden biraz fazla. Mataral ile Abapó arası da üç yüz kilometre kadar olmalı. Abapó ile Ipita arasıysa en fazla bir buçuk saat sürüyor. Ipita ile Camiri arasını da iki saat olarak düşün. Lagunillas’a gitmek için Camiri’ye gelmeden Morevita yakınlarından sapmanız gerekiyor. Ñancahuazú’ya ise Lagunillas’a varmadan, Gutiérrez’in altı kilometre güneyinden başka bir yola girerek ulaşacaksınız.”

“ Sen Ñancahuazú’yu gördün mü?”

” Çiftliği soruyorsan, gördüm. Orası Remberto Villa’ya âid olan bomboş Iripiti arâzîsiyle çevrili. Bu kişi, Ñancahuazú’dan yirmi kilometre uzakta, Lagunillas yakınlarındaki Terrazas Çiftliği’nde yaşıyor. Güneyimizdeyse sadece Ciro Argañaraz bulunuyor.”

Adolfo sinirlenmişti. Bir puro yakıp, birkaç nefes çektikten sonra sorusunu yineledi.

“ Çiftliği değil, sana Ñancahuazú bölgesini soruyorum Tanya?”

Tanya zaman kazanmak için kalkıp masanın üzerindeki şarap kadehini aldı. Gerçi Ché her zaman bir şeylere kızardı ama, adamın bu kez haklı olduğunu düşünüyordu. Bu gizli görev için Laura Gutiérrez Bauer ismine düzenlenmiş sahte bir pasaportla Yunguyo sınır kapısından Bolivya’ya herkesten önce o giriş yapmıştı. İlk günlerde bir otelde kalmış, daha sonra Juan José Perez Sokağı’ndaki bir pansiyona yerleşmişti. Bolivya’daki dâimî ikameti için gerekli belgeleri almasının ardındansa Presbitero Medina Sokağı’ndaki eve geçmişti. Burada serbest kaldığı söylenemezdi. Kızıl Sakal onun Juan Carretero Ibáñez’e verdiği raporla yetinmemiş, hemen ardından takîbi için Carlos Conrado de Jesús Alvarado Marín’i de Bolivya’ya göndermişti. Ché’nin kendisine çok şey soracağını tahmin ettiği hâlde, buradaki çiftlik işini bütünüyle Pombo’ya bırakmakta hatalıydı. Papi ve Coco nehir taraflarında satılık toprak ararlarken, onlarla birlikte Ñancahuazú’ya gidebilir, bölgeyi görebilirdi. Ama, gitmemişti ve bu nedenle bölge hakkında en ufak bir fikri bulunmuyordu. Ayrıca Pombo da kendisine Bolivya’dan gönderilen raporların, Kızıl Sakal tarafından Ché’ye ulaştırıldığı söylemişti. Ñancahuazú raporlarını okuduğu hâlde, onun Ñancahuazú’yu sormasına bir manâ veremiyordu.

“ Hayır, Ñancahuazú’da bir keşif gezisi yapmadım Ramón… Pombo’nun bölge hakkındaki raporlarını Kızıl Sakal onayladığına göre, orası hakkında ayrıca görüş beyân etmem zâten doğru olmazdı.”

Ita, sessizce sevdiği Ché’nin şaşkın bakışlarıyla karşılaşmıştı.

“ Tanya, sizler burada ne yaptınız? Pombo bugün bana Ñancahuazú’yu bilmediğini açıkladı. Bu puşt Ñancahuazú’yu bilmiyorsa, orası hakkında Kızıl Sakal’a nasıl rapor yazdı? Şimdi de sen Ñancahuazú’ya hiç gitmediğini söylüyorsun… Geriye orayı bilen tek kişi kalıyor, o da Papi. Ama Pinar del Río’dayken bana Ñancahuazú uyarısını yapan Papi’ydi. O bölge hakkındaki düşüncelerini sadece bana değil, muhakkak Pompo’ya da söylemiştir. Buna rağmen orasının onaylanması sence tuhaf değil mi?”

II

1.

Ñancahuazú’daki kerpiçten yapılma, tek katlı, iki odalı ve çinko çatı kaplamalı çiftlik evi,   küçük ağaçlar ile  çalıların oluşturduğu bir bitki örtüsüyle kuşatılmıştı. Burası, güneylerindeki Ciro Argañaraz’ın çiftliğinin dışında, bütünüyle ıssız ve boş topraklardı. Ciro Argañaraz’ı ve onun birkaç ırgatını sıklıkla görmelerine karşın, bölgenin köylüleriyle hiç karşılaşmamışlardı. Köyler, Çinko Barınak’tan epey uzakta olmalıydılar.  Ama, ellerinde bu bölgenin doğru düzgün haritaları bile yoktu. Remberto Villa’nın adamları da kendilerine o köylerde fakir ve yabancıya düşmân Guarani yerlilerinin yaşadıklarını söylemişlerdi. Bolivya’dan kendilerine katılanların hiçbiri Ñancahuazú’dan  değilken, onlarla nasıl bağ kuracağını bilemiyordu. Kendisi Guaraniler hakkında hiç ama hiç  bilgilendirilmemişti. O sadece Alto Beni’den haberdârdı. Orada daha çok Quechua ve Aymara yerlisi maden işçileri yaşıyorlardı. Onlar, bu boktan ülkedeki işgücünün yaklaşık olarak yüzde üçünü oluşturmalarına karşın, ihrâcât değerinin yüzde doksan dördünü sağlıyorlardı. Bu da, o yüzde üçlük kesimin, ülkeyi tek başına beslediği anlamına geliyordu. Ayrıca, Alto Beni’de köklü bir muhâlefet geleneği vardı ve komünist önderlerden Óscar Zamora Medinaceli’nin itibârı da orada hayli yüksekti.

Ramón ilk birkaç günü çiftlik evinin az ilerisindeki bir derenin kenârında bulunan makiliklerde geçirir. Ñancahuazú’da sivrisinekten, kum sineğinden ve sakırgadan başka canlı yok gibiydi. Bir defasında bedeninden altı adet sakırga çıkartmıştı. Kimseyi uyutmayan sivrisinekler de bir felâketti. Hepsi bir iki gün içinde sivrisineklerin ve sakırgaların neden oldukları iltihaplı yaralar yüzünden hasta düşmüşlerdi. Biraz daha içlerdeyse engerek yılanlarıyla karşılaşırlar. Remberto Villa’nın adamları bunların çukur engerekleri olduklarını belirtmişlerdi. Onlara göre, bu yılanlar diğer zehirli yılanlardan daha çok insan öldürüyormuş. Ramón, yolculuk sırasında başlarından geçenleri yazmak niyetinde olmasına rağmen, Ñancahuazú’yu gördükten sonra bundan vazgeçer. Daha ilk günden Fidel’e ve Kızıl Sakal’a öfkesini kusmak, bunca insan için hayırlı olmayacaktı. Ama, durumlarının büyük hızla kötüleştiğinin de farkındaydı.

Tumaini ile birlikte Ñancahuazú Nehri’nin sarp kayalık kıyılarında dolaştığı gün, bölgede  meskûn mahal olmadığına karar verdi. Oysa, Ciro Argañaraz’ın avdan dönen ırgatları, onlara, sekiz fersah kadar ötede birkaç ev ve sel yataklarının bulunduğunu söylemişlerdi. Bir fersah beş bin altı yüz seksen beş metre olduğuna göre, kırk beş ile elli kilometre arasındaki bir mesâfeyi ifâde etmiş olmalıydılar. İki gün sonra Pachungo’yu, Pombo’yu ve Serafin’i o tarafa gönderir. Ama onlar nehrin dirsek yaptığı yerde pes ederler. Yorgun argın çiftliğe döndüklerinde, Ramón kampı ilerideki makiliğe taşımaya karar verir. Sadece Ramón’un cibinliği olduğundan, diğerleri o geceyi sivrisinek saldırısı altında uykusuz geçirirler.

  Rûhen tükendikleri on ikinci gününün öğle vaktinde Marcos ve Rolando, Rodolfo Saldaña ile birlikte Çinko Barınak’a gelip, onlara katılırlar. Ramón, Rodolfo Saldaña’nın getirdiği adamları  çok beğenmiştir ve onların her şeyle bağını kopartmaya Bigotes’ten daha hazır göründüklerini düşünür. Ama, Rodolfo Saldaña’dan, Papi’nin emirlere aldırmayıp, ona ve Coco’ya Ñancahuazú’daki  Ramón’un aslında Ché olduğunu söylediğini de öğrenmiştir. Rodolfo, şafak vakti geri dönerken, Ché emrindeki altı adamla yeniden o derin yalnızlığıyla baş başa kalır. Bütün gece uyuyamaz, ellerindeki  M1 Garand olarak bilinen yarı otomatik Amerikan piyade tüfeklerinin buradaki gerilla savaşına uygun olup olmadıklarını düşünür.

Birkaç gün sonra Ciro Argañaraz’ın iki adamı Çinko Barınak’a gelirler. Kokain imâlâtından kuşkulanan Ciro Argañaraz’ın onları gönderdiği muhakkaktı. Aslında Ciro Argañaraz sadece parayı düşünen bir adamdı. Kokain işinde de çok para olmalıydı. Ramón on üç yıl önce dünyanın en iyi kokaininin bulunabileceği yegâne yerin Bolivya olduğunu öğrenmişti. Calica ile birlikte nereye gitseler, kendilerine hep kokain teklif edilmişti. Ramón’un o iki adamdan rahatsız olduğunu hisseden Antonio, bir şey uydurup onları Çinko Barınak’tan uzaklaştırır. Oysa, bu iş Antonio’nun değil, Tumaini’nin göreviydi. Ama, Tumaini’ni av bahânesiyle yine ortadan kaybolmuştu.

Pachungo ve Rolando arâzîden döndükleri gece, Ramón’a nehrin anakolunu izleyerek terk edilmiş tarlalara kadar çıktıklarını söylerler. Ramón’un on yedi gün içinde duyduğu en iyi şey buydu. Ertesi sabah  Jorge’den atla nehir yatağının sonuna kadar gidip, orada keşif yapmasını ister. O da ödünç bir at bulmak için Remberto Villa’ya gider. Ancak Jorge iki gün sonra Çinko Barınak’a dönecektir. Terrazas Çiftliği’nde kalmıştır. Ramón buna çok öfkelenir ve onun hakkında günlüğüne sorumluluk denen şeyi pek bilmediği notunu düşer.

Coconun iki seferde Joaquin’i, Urbano’yu, Ernesto’yu, Papi’yi, Braulio’yu, Miguel’i ve Inti’yi Ñancahuazú’ya getirdiği gün, Papi ona Perulu Juan Pablo Chang Navarro’nun Bolivya’da olduğunu ve gerillaya yirmi adamla katılmak istediğini söyler. Ramón’un bu habere canı fecî sıkılır. Ñancahuazú’da Bolivya Komünist Partisi’nin misâfirleriyken, Mario Monje’nin bilgisi ve onayı olmadan, buradaki çokuluslu bir teşekkülün doğru olmadığını düşünüyordu.

2.

O yılın son gününün sabahında Ramón’a Mario Monje’nin Çinko Barınak’a geldiğini haber verdiler. Ramón’un iki aydır en fazla ihtiyâc duyduğu şey, onu görmekti. Belki de kafasındaki sorulara o yanıtlar bulabilecekti. Yanına Inti’yi, Tuma’yı, Urbano’yu ve Arturo’yu alıp, Mario Monje’yi karşılamaya gider. Bunu biraz da onun Ñancahuazú’da kalabalık olduklarını düşünmesi için yapmıştı. Monje’yi gördüğünde, Tanya’nın ve Ricardo’nun da onunla birlikte çiftliğe  geldiklerini fark etti.

Etrâfı partililerle çevrili olan Mario Monje’yi alıp, epey ilerideki bir ağacın dibine götürdü. O mesâfede konuştuklarını kimse duyamazdı. Baş başa kaldıklarında, Ché piposunu yakarken, Mario Monje de hemen lâfa girmişti.    

” Fidel bana bir yoldaşın Bolivya’dan Arjantin’e geçirilmesi için yardımcı olmamı istediğinde, sınırdan geçirilecek şahsın sen olduğunu tahmin etmiştim. Bu nedenle Fidel’in isteğini hemen kabûl ettim. Bu iş için partiden Roberto Peredo Leigue’yi, Jorge Vázquez Viaña’yı, Rodolfo Saldaña’yı, Guido Álvaro Peredo Leigue’yi, Luis Telleria Murillo’yu, Orlando Jimenez Bazan’ı ve Julio Luis Méndez Korne’yi görevlendirmiştim…”

” Başkan, bu işte bir yanlış anlaşılma olmalı. Ben ve Fidel kıt’anın tamamında gerçekleşecek bir devrim için Bolivya’yı arka cephe olarak düşünmüştük?”

Monje onu çok sert bir şekilde yanıtladı.

” Hayır, Fidel bana bu niyetinden hiç bahsetmedi. Söylediğim gibi, o sadece bir yoldaşın  Arjantin’e geçirilmesinde yardımcı olmamı istemişti. Ama, Régis Debray’ı Cochabamba’da gördükten sonra, Fidel’in asıl niyetinin farklı olduğunu düşünmeye başladım…”

” Ne demek istiyorsun?”

Adam, Ché’nin sorusunda kızgınlıktan çok bir şaşkınlık hissetmişti.

” Sanırım Fidel burada Amerika’yı oyalayabilecek uzun süreli bir gerilla savaşı düşünüyor. Bolivya’da Kuba tarzı bir devrim mümkün değil Ché; Ñancahuazú’da gerillayı ise aklının ucundan bile geçirme… Ñancahuazú’da size katılacak insan bulamazsınız. Burası gerilla savaşı için bir tuzak, asla sağ çıkamazsınız. Bir iki donsuz yerli sizi görüp de para için askere ihbârda bulunmazsa bile, inan bana eninde sonunda açlıktan ölürsünüz. İdareyi bana bırak, sizi buradan çıkartayım!”

Kafası karışık olan Ché, adamın idareyi kendisine bırakma önerisini gerillanın başına geçmek  isteği olarak algılamıştı. Ruslar devrimci hareketlerden nefret ederlerken, Moskova’nın örtülü bütçesinden elli bin dolar para alan bu adamın gerillanın başına geçmek isteği gerçekten çok tuhaftı. Ché, uzun süredir, Bolivya Komünist Partisi’nin Jorge Ricardo Masetti Blanco ve Javier Heraud Pérez olaylarından sonra güvenilirliğinin son derece kuşkulu hale gelmesine karşın, Fidel’in ve Kızıl Sakal’ın kendisinin Mario Monje ile işbirliği yapmaktaki ısrârlarına da bir manâ veremiyordu. Ama adam Bolivya’da Kuba tarzı bir devrimin mümkün olmadığını ve Ñancahuazú’da gerillaya katılacak insan bulunmadığını söylerken, galiba haklıydı.

“ Başkan, idareyi sana bırakmam önerini unut; sen bana Ñancahuazú’yu kimin seçtiğini söyle?”

“ Ché, burası sizleri Arjantin’e geçirebileceğimiz en uygun bölge. Arkadaşlarım sizinkilere Ñancahuazú için uygunluk vermişlerse, sırf bu nedenledir. Yoksa, sadece buradaki bir gerilla savaşına değil, ayrıca buranın bir arka cephe olarak düşünülmesine de itirâz ederdik. Ama, Ñancahuazú kimin fikridir, bilmiyorum. Bunu Régis Debray’a sordun mu? ”

Ché’nin suratı öfkeden mosmor kesilmişti ve güçlükle nefes alabiliyordu.

Kongo mâcerâsından sonra, adamlarıyla birlikte Peru’da bir arka cephe tasarlarlarken, kendisine Fidel’den bir mektûb gelmişti. Ché’nin arkadaşlarına da okuduğu bu mektûbta, Bolivya için Mario Monje ile anlaşmaya varıldığını belirtmişti. Bunun üzerine onlar da Peru’dan vazgeçip, Bolivya’ya  hazırlanmaya başlamışlardı. Monje mi yoksa Fidel mi doğruyu söylüyordu, artık bundan emîn değildi.         

3.

Ayağa kalkarken, Benigno’yu gördü. Ondan herkesi Çinko Barınak’a toplamasını istedi. Mario Monje dışarıda beklerken, onlarla ağlamaklı bir sesle konuştu.

“ Sanırım bu mâcerâ benim için başlamadan bitti. Ñancahuazú’da artık yapacak bir şeyim yok. Kubalılar memleketlerine, Bolivyalılar da partilerine dönmekte serbestler.”

Herkes birbirine şaşkın bir halde bakarken, Ché’nin elleri titriyordu.

“ Ñancahuazú benim seçtiğim yer değil arkadaşlar. Kimin burada ısrârcı olduğunu  bilmiyorum. Ama, bu saatten sonra, idareyi Monje’ye de bırakamam. Ancak adamın haklı olduğu bir şey var. O da, Ñancahuazú’da başarı şansımızın sıfır olduğudur. Burada insan ve yiyecek yok. Bir parça domuz veya tavuk eti için Ciro Argañaraz’a bağımlı hale geldiğimize herkes tanık. Bu ne zamana kadar böyle sürer, düşünemiyorum bile…”

Piposunu yakıp, birkaç nefes çekti.

“ Sınırdan bizi geçirmesi için de artık o adama güvenemem. Çünkü, Masetti ve Javier Heraud Pérez olaylarından sonra Bolivya Komünist Partisi zaten benim için son derece kuşkulu hâle gelmişti. Vaktiyle birisi bana Javier Heraud Pérez’i Mario Monje’nin kardeşinin ihbâr ettiğini ve Mario Monje’nin de siyâsî polisin başındaki San Román ile arkadaşlığı bulunduğunu söylemişti. Umarım doğru değildir.”

“ Komutan, madem Masetti ve Pérez için Bolivya Komünist Partisi’nden kuşkulanıyorsunuz, bu adamlar artık yerimizi öğrendiler. Bizi de ihbâr etmezler mi?”

Benigno’nun sorusu Ché’yi güldürmüştü.

“ Hayır, bunu yapıp niçin hedef tahtası hâline gelsinler? Ñancahuazú’da zâten ölüme mahkûmuz. Şâyet birilerinin niyeti bizim başarısızlığımız ise, sadece beklemeleri yetecektir.”

“ Peki, buradan başka bir yer yok muydu?”

Bunu kimin sorduğunu fark edemedi ama yanıtladı.

“ Ben hep Alto Beni’yi düşünmüştüm. Orası anlamadığım bir nedenle olmayınca, Fransız da   Cochabamba’nın kuzeyindeki Chapare bölgesini araştırmıştı.”

“ Herkesi serbest bırakıp gerillayı dağıtırsanız, bir hayâl kırıklığına neden olursunuz. Ama, hep kuzeye doğru ilerlersek başka bir ülkeye geçme şansımız var.”

Öneri hiç ummadığı birinden, bir Bolivyalı’dan gelmişti.

“ Haklı olabilirsin, bunu düşüneceğim.”

4.

Önce kuşlar kayboldular, sonra maymunlar, onlardan sonra da yaban domuzları…

İçlerinde biri “Açlıktan hayvanların kaybolduğunu söylüyoruz, ama asıl biz kaybolduk!” dediğinde, hiç kimse onun ne dediğini anlamamıştı. Oysa, haklıydı. Her iki tarafında derin uçurumlar bulunan sarp bir dağın üzerinde, haritalarına baktıkları hâlde nerede olduklarını bir türlü kestirememişlerdi. Aslında kendilerine verilen haritalarda böyle bir yer yoktu. Kubalılar harita okumayı iyi bilmelerine rağmen, şimdi onlar da birbirlerine şaşkınlıkla bakıyorlardı. Ché ise Monje’den sonra hep susmuştu. Sanki arkadaşlarıyla bağlarını koparıp bir başına kalmak isterniş gibiydi.

Açlıkla birlikte aralarında esen soğuk bir rüzgâr, yoldaşlık duygularını silip süpürmüştü. Artık devrim fikri kimsenin umurunda değildi. Bir ân evvel bu cehennemden kurtulmak istiyorlardı.

Herkes gibi Ché de bir deri bir kemik kalmış, sanki on yaşındaki bir çocuk kadar küçülmüştü. Belindeki ipi ne kadar sıkarsa sıksın, pantolonu üzerinden sürekli düşüyor, onu yukarı çekip durmaktan  yürüyemiyordu. İnti Peredo daha birkaç gün evvel günlüğüne “Sabah darı, öğlen aç, akşam yine darı” yazdığına şimdi nasıl da pişmandı! Keşke sırt çantalarında birazcık darıları olsaydı da, açıklarını bastırabilselerdi. Ama, av hayvanları gibi darı da çok aşağılarda kalmıştı.

Kuşlardan, maymunlardan ve yaban domuzlarından sonra dereler kayboldular. Açlık mı yoksa sususzluk mu deseler, hepsi açlığı tercih ederdi. Çünkü, susuzluk, açlığa hiç ama hiç benzemiyordu. Önce Miguel, Dario ve El Chino kendi sidiklerini içtiler ve  hastalanacaklarını bile bile hepsi onlara uydu. Ché, bir doktor olmasına rağmen, sesini çıkarmamıştı.

Nihâyetinde herkes gibi Ché de delirdi. Onun yerli yersiz öfke patlamaları, çâresizliğinden zavallı beyaz katırına karşı şiddete dönüşmüştü. Herkes açlıktan  o katırın etinin peşinde olduğu hâlde, pek çoğu Ché’nin hayvana yaptığı zulme tepki gösterdi. Aslında bu vak’a Ché efsânesinin de sonu oldu. Açlıktan ve susuzluktan ne kadar bencilleşirlerse bencilleşsinler, onun bu  acımasızlığının hiçbirinin sosyalizm anlayışında yeri yoktu. Hayvanın gözlerindeki yaşları gören bir Bolivyalı, öfkesinden Ché’yi vurmak için silâhının namlusuna mermiyi sürdüğünde, diğerleri ona son ânda mâni oldular.

Yaralı hayvanın acısına rağmen Ché bütün gün arkadaşlarına bağırıp çağırmıştı. Aslında hep aynı şeyleri tekrâr edip duruyordu. Ya “ Korkak Bolivyalılar’ın hiçbiri istemiyorum burada, hiçbirini!” diyor, ya da onlara “Monje’nin kerhâne devrimcileri!” diye hakaret ediyordu.  Başından beri aşağıladığı Bolivyalılar, “Bizim ülkemizde olduğunu unutuyor ve bizlere  hakaret etmeye hakkı yok!” diye kumandanlarını yüksek sesle eleştirmelerine rağmen, Ché, astımla birlikte kusma ve ishalle seyreden bir kolit nöbeti geçirdiğinden onları duymazlıktan geliyordu.   

Ay, bakır bir tepsi gibi ortaya çıktığında, iki cılız ağacın arasına bir hamak kurup, on dakika kadar önce bilincini kaybeden Ché’yi oraya yatırdılar. Ancak o gece hiçbir Bolivyalı öfkesinden uyuyamadı. Aylardır sürekli Ché’nin hakaretlerine uğruyorlardı. Pek çoğu Monje ile dönmeyip, onunla birlikte Çinko Barınak’ta kaldığına epeydir pişmandı.

  Gün uzaklarda bir puhu kuşunun sesiyle ağarırken, Bolivyalılar’dan biri duyduğu bir kokuyla yerinden kalkıp, Ché’ye bakmaya gitti. Tahmîn ettiği gibi, kumandan altına sıçmış, göğsüne kadar boka batmıştı. Arkadaşlarından birini yardımına çağırıp, Ché’yi soydu. Su olmadığı için bulduğu yapraklarla mecâlsiz adamı temizlemeye çalıştı ama, bu işi pek becerdiği söylenemezdi. Sırt çantasından çıkardığı yırtık pırtık bir pantolonu ve gömleği ona giydirmesine rağmen, o gün hiç kimse kokundan Ché’nin yanına yaklaşamayacaktı.

5. 

Ché de diğerleri gibi bir an evvel Ñancahuazú cehenneminden kurtulmak niyetindeydi.

Elli kadar gerillayla Ñancahuazú’nun kuzeyine doğru yürüyüşe geçmişlerdi ama, artık on altı kişi kalmışlardı. Günlüğüne ölenlerin isimleri yazmasına rağmen, şimdi pek çoğunun yüzlerini dahi  anımsamıyordu. Belki bir Tanya için aynı şeyi söyleyemezdi. Onun şehveti aklına geldiğindeyse, sadece utanıyordu. Ama, karısını onunla aldattığı için mi, yoksa ölümünü duyduğunda hiçbir şey hissetmediği için mi utanıyordu, emîn değildi.

Tanya’nın gerillaya Camiri’de kimliği açığa çıktığı için değil, Kızıl Sakal’ın, Rus ve Moskova’ya çalışan Bulgar câsûslarından korkup katıldığını biliyordu. Ondan hoşlanmasa bile, hemen her gün otuz dokuz derece ateşle dolaşan ve bir ayağının üzerine basamayan hasta bir kadını kovamazdı. Ona bir M-1 tüfeği verip, Pombo’nun müfrezesine koymuştu. Aldıkları bir duyuma göre, o müfrezeyi Honorato Rojas isminde bir köylü askere ihbâr etmişti. Eylül başı olmalı, La Cruz del Sur Radyosu’ndan dinlediklerine nazaran, Vargas ismindeki bir asker onu vurmuştu ve nehrin sularında sürüklenen cesedi ancak yedi gün sonra bulunabilmişti.      

  Aylardır sadece bir defasında babasının oğlu olmuştu; o da pusu kurdukları bir yerden geçen kamyondaki askerlere acıyıp ateş etmediğindeydi. Bunun için çok eleştirilmişti ama, kendisini  anlayamayacaklarını düşündüğünden duymamazlığa gelmişti. Bir de beyaz katırına yaptıkları ve vurduttuğu köpekler vardı, onlar yüzünden uykuları kaçıyordu. Bir zamanların Ernestito’sunun Ñancahuazú’daki Ché olarak anılarını ve rûhunu kaybettiğinden emîndi. Bir hayvanı öldürmektense ölmeyi tercih edecek derecede tımarhânelik biri olan babasının, aslında kendisinden çok daha cesûr olduğunu ancak anlayabilmişti.

Günlerdir konuşmayan Ché, patates tarlalarından geçerlerken arkadaşlarını durdurdu. Epey huzûrsuzdu. Batıya doğru gideceklerine doğuya düşmüş olmalıydılar. Gün ağarmaya başladığından, artık geriye dönemezlerdi. Gece boyunca hep çıplak bir yoldan yürümüşlerdi. Şimdi o yola yeniden çıksalar, aydınlıkta mutlaka pusuya düşerlerdi. Ama, daha ileriye gitmeye de cesâreti yoktu. Askerlerin buralarda bir yerde olduklarını tahmîn ediyordu. Simeón Cuba’ya nerede olduklarını sordu. Simeón, “Sanırım Quebrada del Yuro’dayız!” diye Ché’ye yanıt verdi. Quebrada del Yuro’yu bildiğinden değildi ama, bu ıssızlığın ve çorak toprakların mâcerânın sonu olduğundan artık emîndi.      

Daniel Alarcón’u ve Pacho’yu sol tarafa, David Adriazola’yu ve Aniceto’yu sağ tarafa, Tamayo’yu ve Ñato’yu az ileriye keşfe gönderdi. Güneş dağların ardından çıktığında, keşif kolları dönüp de her yerin asker kaynadığını söyleyince, Ché, herkese geceye kadar yan taraflarındaki kanyonda atış pozisyonunda saklanmalarını emretti.

Beş saat kadar küçük kanyonun dibinde elleri tetikte hiç kıpırdamadan beklediler. Ancak, öğleye doğru, bir ses duyan Aniceto, merâk edip ayağa kalkınca, iki mermiyle kafası uçtu. Ondan sonra üç saat boyunca süren havan atışları başlamıştı. Bu atışlar üç yüz metre kadar mesâfeden yapılmasına rağmen, kayalıklardan ve bodur çalılardan askerleri göremiyorlardı. Daha şimdiden dört yaralıları vardı. Huanca arkadaşlarının destek atışlarıyla onları kanyondan kaçırmaya çalışırken, Ché vurulduğunu hissetti. Bir mermi baldırına, diğer mermi de M2’sinin namlusunu dağıtıp bileğinin az yukarısına isâbet etmişti. Tüfeğini atıp, belinden Walter PPK’yi çekti. Ancak carcürünün olmadığını gördü. Oysa, daha bir hafta önce Pacho’ya carcürü doldurttuğunu anımsıyordu. Telâşla ceplerini karıştırdı, Walther PPK’nın carcürü ceplerinde de yoktu. Mutlaka bir yerde düşürmüş olmalıydı. Sırtını cılız bir ağaca dayayıp, kapana kıstırılmış bir fare gibi, çâresiz, bodur çalıları aralayarak gelenleri beklemeye başladı…

6.

Ölüm bir ân önce gelsin istiyordu, ama gelmek bilmiyordu.

Saniyeler geçiyordu, ölüm yine de gelmiyordu. Beklerken, onu bulacak ilk askere ne diyeceğini defalarca tekrârlayıp durdu: Póngase sereno y apunte bien! Sonra, başının az yukarısında bir çift postal gördü. Gözlerine dolan teri silerken, o adam, kardeşi Juan Martin’in kırk yedi yıl sonrasına dönüştü. Ağabeyinin peşinden Quebrada del Yuro’ya kadar gelmişti. Ama, Guevara ailesinin ufaklığı karşısına yetmişlerinde bir adam olarak çıktığından, aklı karıştı. Bir Aymara yerlisi kötü İspanyolcası ile ondan Ché’nin yakalandığı yeri göstermek için para istiyordu. Juan Martin öfkelenmişti ve adama “Ché bu ahlâksızlığın tam tersini temsil ediyordu!” diye bağırmıştı. Aymara onu hiç dinlemeyip, paradaki ısrârına devâm ederken, Juan Martin’in hemen arkasında duran bir adam, dayanamayıp, “Sen kim oluyorsun da, Ché’nin kardeşinden para koparmaya cüret edebiliyorsun?” deyip, adamın yakasına yapıştı. Bunun üzerine, Aymara, birkaç adım geriye çekilip, hayâlet görmüş gibi, bir Ché’ye bir Juan Martin’e baktı. Ama, onun yardımına bir başka Aymara yerlisi gelip, Juan Martin’e bağırıp çağırmaya başlamıştı

“ Yalancı, sen İsa’nın kardeşi olamazsın!”

Juan Martin öfkeli adamı dinlemeyip, elini ağabeyine uzattı:

“ Abi, haydi kalk, seni buradan çıkarıp, eve, Aráoz 2180’e götüreceğim!”

Ché’nin kardeşinin uzattığı eli tutacak mecâli bile yoktu, tek isteği son bir defa puro içmekti ama, bunu kardeşine söylemeye nefesi yetmiyordu.

“ Bak, Ñancahuazú’dan buraya peşinden yürüyerek geldim, şâyet ayağa kalkıp benimle Aráoz  2180’e gelemezsen, inan bana, bizim ihtiyar haklı çıkacak. Yalvarıyorum sana, Fidel’in seni bir ihrâc malı yapmasına ve Bolivyalılar’ın da ticâretinden ceplerini doldurmalarına izin verme!”

Kalkamadı. Gözlerinin önünde önce bağırıp çağıran Aymaralar, sonra da Juan Martin kayboldu. Onların yerindeyse şimdi bir onbaşı ve iki asker duruyordu. Bir müddet sonra yanına  elindeki GRC9 tipi telsiziyle pek havalı dolaşan bir yüzbaşı geldi. Az ilerisinde esîr düşen  Simeón Cuba ona yakaladıklarının Ché olduğunu söyleyince, yüzbaşının ilk işi askerlerden birine Ch:é’ye sigara vermesini istemek oldu. Asker yarılanmış Astoria paketinden bir sigara yakıp, Ché’ye uzattığında, Yüzbaşı Gary Prado’ya kendilerinin yerini nasıl tesbit ettiklerini sordu. Yüzbaşı ona  patates tarlalarından geçerlerken, bir köylünün kendilerini görüp ihbâr ettiğini söyleyince, Ché’nin suratı asıldı ve yılan tıslaması kadar soğuk bir sesle Gary Prado’ya yanıt verdi:

“ Yine mi köylüler? Yüzbaşı, artık her şey bitti, emîn olunuz, biz kaybettik siz kazandınız!”

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz