Ana sayfa KÜLTÜR Mimarinin Mutlulukla Bir İlgisi Olmalı

Mimarinin Mutlulukla Bir İlgisi Olmalı

96
0
PAYLAŞ

“Nasıl oluyor da taş, çelik, beton, ahşap ve cam belli bir forma bürünüp bir takım duygu, düşünce ve kavramları bize yansıtabilecek, hatta bizde zaman zaman çok önemli ve dokunaklı şeyler anlattıkları izlenimini yaratabilecek hale geliyor? Nasıl işliyor bu acayip süreç?”

Alain de Botton’un “Mutluluğun Mimarisi”nde binaların, sanat eserlerinin ve sıradan objelerin hayatımızdaki izdüşümlerini anlatırken okura yönelttiği onlarca basit ama zihin kurcalayıcı sorudan yalnızca biri. Birçok önemli yapının görsellerinin de yer aldığı kitap boyunca insanla nesne arasındaki bu ilişkiyi; devamında toplumda görsel açıdan normatif düzenin yerleşmesini ilginç örnekler üzerinden görüyorsunuz. Yaşadığım şehir İstanbul’da da yıllardır benzer bir süreç işliyor. Şehrin dört bir yanından dikine uzanan ve kent estetiğini büyük bir hızla tahrip eden yeni nesil binaların, bireylerin yaşam tarzından mülk edinme sürecine uzanan bir yelpazede derin izler bıraktığını söylemek mümkün. Zamanla şehrin fiziksel kapasitesi sebebiyle oluş(turul)an semtler de cabası.Genel olarak şehrin merkezinde yaşayan, 2000’li yılların başlangıcından bu yana bu değişimi içselleştiremeyenler için yazının hemen başındaki “dokunaklı” kısmı fazlasıyla gerçek.

Metin Celal’in yaz aylarında okuyucusuyla buluşan son romanı “Hayatın Ucu” bu değişimin nesnesi olan hayatları anlatıyor. Kentsel dönüşüm, şehrin dışına kayan ancak şehrin içindeymişsiniz vaadiyle pompalanan natamam bir “yaşam alanı”, “yırtmaya” çalışan hain bir evlat, emekliliğinin ardından eşinin de ölümüyle tamamen yalnızlaşan bir baba, hayata dair en ufak bir farkındalığı ve beklentisi olmayan önemsiz bir kadın ve sayfalar ilerledikçe sizi içine çeken kasvet, monotonluk ve karanlık. Metin Celal, kullandığı yalın cümlelerle sizi yukarıda bahsi geçen üç kişiyle 2+1 küçücük bir eve hapsediyor. Mekanı, zamanı, karakterleri düşününce dildeki bu yalınlık daha da anlamlı hale geliyor zira bu insanların hiçbirinin süslü sıfatlarla betimlenecek bir durumu yok.Yeri geliyor dondurucudan çıkarılıp önünüze konan tatsız bir yemeği yerken buluyorsunuz kendinizi, yeri geliyor daracık bir odada hemen burnunuzun dibinde asılı çamaşırların nemi genzinizi dolduruyor. Mutlak bir mutsuzluk ve huzursuzluk hali.

Son yıllarda TOKİ mantığıyla yapılan toplu konut projeleri; semt, sosyoekonomik düzey, sunulan evlerin/rezidansların niteliği fark etmeksizin geleceğe dair yeni bir hayat sunma vaadiyle hayatımıza girdi. Gelir düzeyi yüksek kesime şehirden kaçma, diğer kesimlere ise nispeten kolay yollarla ev sahibi olma fırsatı sunuldu. Bir noktadan sonra şehrin mimarisinin tutarlılığı, binaların işlevselliği ve şehirdeki yaşama katkısı da göz ardı edildi. Gerekli altyapı çalışmaları, işinin ehli olmayan müteahhitler ve sıradan projeler bir araya gelince de tam olarak “Hayatın Ucu”ndaki gibi evler ve bu evlerde yaşayan farklı  insanlar türedi. Peki bu yapılaşma hali bu evlerde yaşayanları ve dolaylı olarak onlarla temas eden bizleri ne derece etkiledi? Bu yeni yapıların yeni bir insan modeli yarattığını gözlemlemek mümkün. Kapalı bir hayat yaşayan, ev-iş-avm sarmalına kapılmış, mülk edinme hazzını günlük konforunun önüne koymuş bir güruhtan söz edebiliriz. Genellikle birkaç vasıtayla iş yerine ulaşabilenler ve/veya en iyi ihtimalle günde üç-dört saatini trafikte harcayanlar da bu kümenin önemli bir parçasını oluşturuyor. Tüm bu keşmekeş düşünüldüğünde bu yeni yapılanma biçimi barınma fonksiyonuyla temel görevini yerine getirse de şehrin başka sıkıntıları sebebiyle insan ruhunda ve vücudunda bir tahribat yarattığı görülebiliyor. Bu da bizi bir başka soruya yöneltiyor: Bu insanlar mutlu mu?

“Özünde, tasarım ürünlerinin ve mimari yapıtların bize anlattığı şey, kendi temsil ettikleri kavramlarla bağdaşacak bir yaşam biçimidir. Bunlar içlerinde ya da çevrelerinde yaşayanlarda belli duygular uyandırmak üzere tasarlanmıştır. Bir taraftan bizi sıcak tutar, rahat etmemiz için mekanik işlevlerini yerine getirirken, bir taraftan da bizi şöyle ya da böyle bir insan olmaya davet ederler. Bize mutluluğa ilişkin farklı olasılıklar sunarlar”

Mimarinin belki de en temel fonksiyonlarından birini böyle anlatıyor Alain de Botton. “Mutluluğa ilişkin farklı olasılıklar sunmak”. Kentsel dönüşümün şehri devasa bir şantiyeye çevirdiği son yıllarda bu olasılıkların biraz daha kısıtlandığı fark ediliyor. Sürekli olarak maruz kaldığımız kakafoni insan ruhuna da bir sınırlandırma getiriyor.

Özetle; “Mutluluğun Mimarisi” ve “Hayatın Ucu” müthiş bir ahenkle birbirini tamamlayan iki kitap. Coğrafyanın kader olduğu gerçeğinden mütevellit Metin Celal, Alain de Botton’un anlattıklarını olumsuz bir örnek üstünden somutlaştırıyor. Kendimizi, yaşadığımız çevreyi, bu çevreyle ve bu çevreye ait olan ilişkilerimizi sorgularken mimarinin de ne kadar önemli bir unsur olduğu şahane iki kitap sayesinde bir kez daha görmüş oluyoruz.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz