Ana sayfa KÜLTÜR PSİKODİNAMİK AÇIDAN ŞİDDET

PSİKODİNAMİK AÇIDAN ŞİDDET

58
0
PAYLAŞ

Bütün toplumsal olayları ve tarihi psikoloji ve psikodinamik verilerle açıklamaya kalkmak olası değildir. Ancak olaylar ve olan biten her şeyin bir boyutunun da psikolojik ya da psikodinamik veriler içerebildiği de bir gerçektir. Bugün coğrafyamızda olup biten her şey tabii ki uluslararası büyük sermayenin ya da emperyalizmin çıkarı için kendi dışındaki her şeyi ve herkesi umursamaması ve ne pahasına olursa olsun kazanma hırsından kaynaklanmaktadır. Bütün bunlar olurken emperyalizmin yöneticilerinin; başta ABD ve onun uzantılarının yöneticileri olmak üzere, psikodinamiklerinin hiç mi etkisi olmamaktadır? Tabii ki olmaktadır. Çocukluk gelişimlerindeki insan yerine konulmama, anne-baba ilişkilerindeki çatışmalar, ayrılmalar, sorunlar bu insanların gelişim süreçlerinde narsisistik travmalara neden olmuş ve onlar da kendilerinin ne kadar önemli ve değerli olduklarını ispat etmek için bütün bir yaşamlarını bu uğurda harcamış ve kendi yaşamlarını harcarken Kore’de, Vietnam’da, Irak’ta ve genel olarak Ortadoğu’da, Asya’da, Latin Amerika’da bir çok insanın yaşamının son bulmasına, halkların yoğun eziyet ve zulüm görmelerine, binlerce insanın öldürülmesine neden olmuşlardır.

Ruhsal açıdan sağlıklı bir ortamda büyümüş bir çocuğun delikanlılık dönemine geçtiğinde geçirdiği değişmeleri daha kolay ve rahat kaldırabileceği söylenebilir. Ancak sağlıklı bir çocukluk geçirmeyen insanların gelecek yaşamlarında zorlanmaları kaçınılmazdır.

Freud’dun psikanalitik görüşüne göre insan yavrusunun psikoseksüel gelişiminde; 0-1 yaş oral, 1-3 yaş anal, 3-6 yaş ödipal diye adlandırılan dönemler vardır. Daha sonra da gizlilik (latens) ve adolesan (delikanlılık) dönemi olarak sürer. Üç-dört yaşlarındaki çocuklar karşı cinsten ebeveynlerine karşı bazı yasak cinsel duygular (insest) duyumsarlar ve bu nedenle aynı cinsten ebeveyni tarafından cezalandırılacaklarını ( erkek çocuk babanın kendisini iğdiş edeceğini) düşünürler, onları rakip ve düşman olarak görürler. İğdiş edilme korkusuyla erkek çocuk anneye olan yasak duygularını bilinçdışına bastırır (represyon) ve babayla özdeşim kurarak onun gibi olma yoluna girer ve küçük bir baba örneği olarak, olağan cinsel kimlik kazanma sürecine girer. Buna ödipal karmaşa denir. Her sağlıklı erkek çocuk, sağlıklı anne baba sayesinde, bu karmaşayı sorunsuz biçimde çözer, atlatır. Kız çocukların karmaşasına ise elektra adı verilir. Kız çocuk da anneyle özdeşim kurar ve küçük bir anne örneği olarak kadın cinsel kimliği kazanma yoluna girer. Bu karmaşanın yaşanabilmesi ve çözülebilmesi için anne-baba-çocuk üçgeninin oluşması gerekir. Bir ebeveynin olmadığı durumlarda çocuk onun yerine bir başkasını koyar, uygun bir temsilci bulamazsa sorun yaşar.

Tabii bu Freudyen bakış açısıdır. Daha farklı, kültürel ve sosyal etkileşimi de önemseyen ya da öne çıkaran çeşitli yaklaşımlar da vardır. Kentlerin bombalandığı, evlerin yıkılıp insanların öldürüldüğü terör ortamlarında büyüyen çocukların kişilik oluşumlarının sadece anne-baba-çocuk etkileşimiyle oluşacağını söylemek olası değildir. Dış dünyanın saçma sapan davranışları, insanın ölümüne neden olabilecek olayları, savaşı vb. şeyleri tabii ki çocuk gelişimini ve ortamda bulunan tüm insanları etkiler.

Öte yandan, bizim gibi kentleşme ve bireyselleşmenin tam olmadığı, feodal yapının sürdüğü doğu toplumlarında ise çoğul anne (anne, babaanne, halalar) ve çoğul baba ( baba, dede, amcalar vb.) temsilleri olabilir ve tipik bir anne-baba-çocuk üçgeni oluşmayabilir. Kültürel farklılıkların yansıması olarak değişik gelişme biçimleri olabilir. Ödipal karmaşayı yaşamadan, o zorluklarla başa çıkmadan büyür gideriz. Belki bu nedenle batılı ve doğulu insan tiplerinde farklılıklar olmaktadır. Gerçi ülkemiz hızla kentleşmiştir ama daha çok gecekondu ve varoş ağırlıklı gelişmede feodal değerler egemenliklerini sürdürmüştür.

Toplumlar bireylerden oluşur ancak aralarında bire bir bir ilişki kurmak, bireyi toplumun eşdeğeri saymak ya da toplumu onu oluşturan bireylerin basit bir toplamı olarak görmek olası değildir. Onların arasındaki etkileşim ve onun getirdiği katkı, duruma çok değişik boyutlar katabilir.

Bizim toplumumuz ve diğer doğu toplumlarının ödip öncesi (preödipal) toplumlar oldukları; özellikle oral-bağımlı özelliklerin yoğun olduğu ve zorlanmalar karşısında hemen eyleme vuruk (acting out) davranışlar gösterdikleri söylenebilir. Bunun, psikolojik yapılanmanın ötesinde iklim; ekvatora yakınlık, akdenizlilik ve kültürel özelliklerin katkısıyla da olabileceği düşünülebilir ancak psikolojik yapılanmanın yadsınamaz bir katkısının olduğunu söyleyebiliriz.

Son zamanlarda yaşanan corona virüs salgını nedeniyle toplumda olanlar, içerde kalın denince hep dışarıda olmak isteme, yakın olmayın denince birbirlerine çok yaklaşarak parklarda yakın oturarak sohbet etme gibi davranışlar bizim toplumsal özelliğimizin bir yansımasıdır. Çocuksu, erişkin gibi davranmayan, gerçeği bilinçli ya da bilinçdışı inkar gibi özelliklerle dikkat çekiyor ve bir çok toplumdan ayrılıyor. Tabii İtalyan toplumuna benzerliği ise belirgin. Çocuk ebeveyn ilişkilerinin benzerliği nedeniyle toplumsal tutumlarımız da benzer.

Biz (doğulu toplumlar) sanki konuşmayı öğrenememiş kişilerden oluşmuş bir toplumuz. Onun için en basit tartışmalarda silahlar çekilir, yumruklar konuşur. Sakin bir biçimde dinleyerek, söyleneni düşünerek ona karşı düşünce üretip onu sözel olarak ifade etmeyi becerememekte, o kadar sabırlı olamamakta ve hızla eyleme geçmekteyiz. Sanki egomuzun en önemli özelliği olan erteleme gücü dumura uğramıştır. Toplumun son günlerde saat 21.00 de alkışladığı sağlık çalışanı, bir hekime bir vatandaşın saldırması ilginçtir. Bir küçük çocuk bile yürümeye başladığında, yanan sobaya yaklaştığında onun sıcağını duyumsar, geri çekilir ya da dokunur, sobanın eli yakan bir nesne olduğunu öğrenir ve bundan sonra sıcak sobaya dokunmaz. Oysa biz erişkinler yaşamımız boyunca durmaksızın yanan sobalara dokunup elimizi yakar, öfkeyle karşımızdaki “düşmanımızı” ya da en yakın dostumuzu yaralar, öldürür ( bazıları da çok sevdikleri için öldürürler) yıllarca hapislerde yatarız. Sanki id’den oluşmuş bir topluluğuz. Şimdi, anında doyum olsun, erteleme, reddedilme olmasın, diyen hedonist varlıklar yığınıyız. Oysa insanı insan yapan, erişkin, olgun, bilge yapan, bütün bunlara engel olan ego gücü ve süperego desteğidir. Süperego ise ödipal karmaşanın çözülmesiyle oluşur. Yani ödipal dönemi aşmakla oluşur. Bizim süperegomuz ( ki son 30 yıldır ciddi erozyona uğramıştır) sanki hiç oluşmamış ya da son derece katı, cezalandırıcı oluşmuştur. Hedonist, kontrolsüz, her şeyi isteyen yanımız olan id’imizle binlerce yılın katı, bireyi önemsemeyen, yoksayan, cezalandırıcı superegosu arasında bir tampon görevi gören egomuz bastırıla bastırıla yok edilmiş gibidir. Onun için toplum olarak ya her şeyi Allaha havale ediyor ya da krizden çıkmak için hiçbir şey yapmaksızın (id gibi) ebeveynlerimiz AB, vb.den gelecek paraları bekliyoruz. Küçük bebekler gibi o paraları yutup tekrar yenilerini bekleyeceğiz.

Bu arada elimizdeki en değerli varlıklarımızı alıp elimize birer plastik oyuncak tutuşturacaklar. Hep böyle plastik oyuncaklarla kandırılan bebekler olarak kalmamız onların işine geliyor. Ayaklarımız üstünde doğrulup yürüme, konuşma, karar verme, irade belirtme gibi eylemlerimizi egomuzla yapabiliriz ancak o da ne yazık ki yeterince gelişmemiş. Egosuz (bir bakıma bilinçsiz) bir biçimde mantıklı ( ikincil süreç düşüncesi) düşünce sürecinden uzak, bilinçdışının (ya da id’in) birincil süreç düşüncesi ( karmaşık, çocuksu, rüyada gibi, mitlerle karışık) egemenliğinde günlerimizi geçiriyor, içimizdeki boşlukları doldurmaya çalışıyoruz.

Ödipal dönemin çözülmesiyle oluşan insan varlığı artık olgun bir birey olmaya adaydır. Ancak yaşayacağı süreç zaman zaman onu zorlayabilecek, delikanlılık ya da erişkinlik dönemlerinde yaşadığı olaylar ve stresler karşısında gelişmesini durduracak, geriye doğru kaymalar (regresyon) yaşayacak, çocukluğun sorunsuz ya da az sorunlu dönemine geri dönecektir. Bunu tabii ki bilinçli bir biçimde ve isteyerek yapmayacaktır. Bilinçdışı olarak benliğinin bir savunması olarak bu yaşanacaktır.

Şiddet ya da ruhsal terimle agresyon sadece gençlikte olan, gençliğe özgü bir durum ya da sorun değildir. Aslında psikolojik açıdan şiddetin anne karnındaki bebeğin tekmeleriyle başladığı ve bunun bir canlılık işareti olarak olumlu olduğu kabul edilir. Bebek doğduktan sonra da hareketli olması hiç hareketsiz yatmasından iyidir. Saldırganca anne memesini emecek, zaman zaman ısıracaktır. Ağzına aldığı şeyleri sevmediğinde tükürecek, bazen ortalara çişini yapacaktır. Bunlar canlılığın sürdürülmesini gösteren olumlu saldırganca tutumlardır. Her dönemde insanın dinamik, hareketli, sosyal olması olumludur. Ancak kantarın topuzunun kaçmaması gerekir. Hareket, eylem iyidir diye hiperaktif olmayı olumlu karşılayamayız. O bir sorundur ve sağaltımı gerekir. Yine çocukta ya da ergende, erişkinde saldırganlığı, şiddeti onaylayamayız.

Ancak onlara örnek olacak kişiler olarak erişkinlerin sorumlulukları vardır. Çocuklar doğdukları andan başlayarak, büyütüldüğü çevrede anne-babasından gördüklerini alarak kendi benliğine katmakta ve onlarla özdeşim kurmaktadır. En basit sorunda annenin üzerine yürüyüp onu döven, şiddet gösteren bir babanın çocuğu da ( kız- erkek) öyle olacaktır. Bu ortamda büyümekte olan çocuk örselenmekte, hem ruhsal açıdan dengesi bozulmakta, hem kişilik oluşumu çarpık gelişmektedir. Kendi kimliğini kazanmakta çok güçlükler yaşamakta ve zaman zaman “saldırganla özdeşim” kurmak zorunda kalmaktadır. (Bazen tersi durumlar da olabilmektedir.) Çocuk ondan (saldırgandan) aldığı bu davranış biçimini kendinin kılacak ve tüm yaşamı boyunca kullanacaktır. Dolayısıyla insanların savaştan değil barıştan yana olmalarını istiyorsak önce çocuklarımızın barışçı yetişmelerini sağlamamız gerekir. Bu da hem davranışlarımızla onlara örnek olarak hem de evde, yakın çevrede barışçı bir atmosfer oluşturarak sağlanacaktır.

Tabii daha sonra da anaokulu-ilkokuldan başlayarak gelen eğitim sistemimizdeki şiddetin ortadan kalkması gerekecektir. Eğiticiler öncelikle iyi örnek olacaklardır. Eğittikleri çocuk-gençler, onların şiddet uyguladıklarını görerek onlardan bazı özellikler almaktadırlar. Önce eğiticiler şiddet uygulamayacaklar ki öğrencilerden de onu bekleyebilelim. Hâla öğrencilerini döven öğretmenlere rastlanabilmektedir. Bu durumda şiddeti durdurmak kolay olmayacaktır.

Tabii şiddetin kaynağının bir bölümü de sosyal sorunlardır. Yoksulluk, yoksunluk ve eşitsizlik gençleri çok ağır biçimde etkileyebilmekte ve bu çağda başkaldırıya yöneltebilmektedir. Eşitsizliğin olmaması, herkesin belirli bir refah düzeyinde yaşayabileceği bir gelirinin olması toplumsal huzur için olması gereken en temel şeydir. Öte yandan, demokratik kanalların tıkalı olduğu ortamlarda şiddet bir biçimde yön değiştirerek en yakınındaki arkadaşına yönelebilmektedir. Olası ki masum bir kavga ölümle de sonuçlanabilmektedir.

Öte yandan son yıllarda gelişen görsel medya yoluyla her türlü şiddet anında evlerimize girmekte, çocuklar-gençler o saldırganlarla özdeşim kurarak film kahramanları gibi olmaya çalışmaktadırlar. Bu tür filmler ya da şiddet olaylarının çok sık televizyonlarda gösterilmesi şiddetin olağanlaştırılmasını sağlamakta ve çok sıradan bir durummuş gibi algılanmasını doğurarak gençlerin bu kadar şiddete yönelmesine katkıda bulunmaktadır. TV ülkemizde ne yazık ki doğru kullanılamamakta ve birçok olumsuzluğun kaynağını oluşturmaktadır. Oysa şiddetten uzak sanat vb. filmler göstererek insanların daha olumlu, ılımlı, insancıl ve şiddetten uzak bireyler olarak gelişmeleri ve yaşamaları sağlanabilir.

  1. Fromm’a göre, güçsüz insan, tabancası, bıçağı ya da kuvvetli bir bileği olduğu sürece başkalarının ya da kendisinin içindeki yaşamı yok ederek onu aşabilir. Böylece, kendisini yadsıyan yaşamdan öç almış olur. Ödünleyici şiddet, güçsüzlükten doğan ve güçsüzlüğü ödünleyen bir şiddet türüdür. Yaratamayan bir insan, yok etmek ister; yaratırken, yok ederken, salt bir yaratık olma rolünün ötesine geçer. Caligula’ya şunları söyletirken Camus, bu fikri özlü olarak dile getirmiştir: “Yaşıyorum, öldürüyorum, yok etmenin insanı kendinden geçiren gücünü yaşıyorum; bununla karşılaştırıldığında yaratmanın gücü çocuk oyuncağından başka birşey değildir.” Bu, sakatların, yaşamın kendilerinden insanca güçlerini olumlu bir biçimde ortaya dökme yetisini esirgediği kimselerin kullandığı şiddettir ( SVŞK, 30). Böylesi insanların ne yazık ki bizim toplumumuzda da olduğunu ve giderek artmakta olduğunu söyleyebiliriz. Toplumsal sıkıntıların ötesinde medya yoluyla gelişmiş sorunsuz toplumlardaki bireysel hastalıklı tutumlar ülkemize de ithal edilmektedir.

Şiddetin kaynağında ölümseverlik olduğunu savlayan yazarlardan biri de Fromm’dur. Ona göre; ölümseverlik eğilimi olan insan yaşamayan, ölü olan herşeye, cesetlere, çürümüş şeylere, dışkıya ve pisliğe büyük bir ilgiyle çekilen ve kendini kaptıran kişidir. Ölümseverler hastalıktan, cenazelerden, ölümden söz etmekten hoşlanan kişilerdir. Yanlızca ölümden söz ederken canlanırlar. Katıksız bir ölümsever tipine en açık örnek Hitler’dir. Yok etmek Hitler’i büyülüyordu; ölümün kokusu ona hoş geliyordu. Başarılı olduğu yıllarda yalnızca düşmanlarını yok etmek istediği sanılabilir; oysa sonunda Götterdammerung’da geçirdiği günler, onun en büyük doyumu tüm ve keskin bir yıkım’dan, Alman halkını, çevresindekileri ve kendini yok etmekten aldığını göstermiştir. Doğrulanmış olmasa da, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalan rapor şu bakımdan çok anlamlıdır: Bir asker, Hitler’in çürümüş bir cesedin başına dikilip kendinden geçmiş bir durumda öylece bakakaldığını ve oradan ayrılmak istemediğini söylemiştir (SVŞK, 38-39). Tabii ki Hitler’in insanlığa yaptığı büyük kötülüğü sadece onun bireysel ruhsal patolojisine bağlayamayız. O bir toplumun özel döneminde bulunup ortaya çıkarılmış, en uygun, psikopatolojisi denk düşen kişidir. O olmasa belki başkası olacaktı ama bu düzeyde bir felaket olmayabilirdi.

“Bazı kimselerin başkalarını yok etmek için yoğun bir tutkuyla yüklü olduklarını görürüz; oysa çoğunluk bu ölçüde bir yıkıcılık göstermez. Freud’un kuramının şu yönde değiştirilmesini öneriyorum: Erosla yıkıcılık, yaşam eğilimiyle ölüm eğilimi arasındaki çelişki aslında, insanın içinde varolan en temel çelişkidir. Bununla birlikte bu ikilik, biyolojik olarak insanın içinde bulunan, oldukça değişmez ve ölüm içgüdüsünün son başarısına dek hep birbiriyle savaşıp duran iki içgüdünün yarattığı ikilik değildir; yaşamın birincil ve en temel eğilimiyle-yaşamakta ayak diremekle- bu amaç gerçekleştirilemediği zaman ortaya çıkan karşıt eğilim arasındaki çelişkidir. Bu açıdan ‘ölüm içgüdüsü’, eros ortaya çıkmadığı ölçüde gelişen ve yayılan hastalıklı bir olgudur. Ölüm içgüdüsü, Freud’un kuramında önerdiği gibi normal biyolojinin değil, psikopatolojinin bir parçasıdır” (SVŞK, 50-51). Dolayısıyla olağan insan ruhsal yapısında ölüm amaçlı bir girişimin olması sözkonusu değildir. İntihar, doğal olarak psikopatolojik bir durumdur ve olağan insan eylemi sayılamaz. İnsanın başkasına yönelik şiddetinin altında ruhsal sorunlar olduğu gibi kendisine yönelik şiddetinin altında da ruhsal sorunları yatar.

Sonuç olarak şunları söylemeliyim : İd’lerimizin daha çok dizginlendiği, süperegolarımızın yumuşatıldığı ve egolarımızın (bencillik anlaşılmasın) büyütüldüğü ve başarımıza egemen olduğu, kendi ayaklarımız üstünde durduğumuz, karşımızdaki insanı empatiyle dinleyip ona karşı düşünce üretebildiğimiz günler artık gelmelidir. O zaman birbirimizi hoşgörüyle dinleyebilecek ve karşımızdakine saldırmadan derdimizi anlatabilecek, insanca bir çözüm bulabileceğiz

 

Kaynaklar :
– Alper, Y . Psikanaliz ve Aşk.Çizgi Yay. İst., 2003.
-Fromm E. Sevgi ve Şiddetin Kaynağı. Çev. Y.Salman, Payel Yay., İst., 1979.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz