Ana sayfa KÜLTÜR ROMANCILIK YÜCELTİLMİŞ ŞİZOFRENİ MİDİR?

ROMANCILIK YÜCELTİLMİŞ ŞİZOFRENİ MİDİR?

244
0
PAYLAŞ

Romancılıkla şizofreniyi birbirinden ayıran ince bir hattan söz edilir. Popüler bir söylemdir bu. Tezi destekleyen birkaç argümandan söz etmek yerinde olur. Şizofrenin bazı türlerinde, hasta, hayal dünyasında, romancılara, senaristlere taş çıkartacak kadar sağlam kurgular yaratır ve ilaç kullanmadığı sürece, uzun yıllar bu kurgunun içinde yaşar. Romancı da öyle. O da yaratır. Onun da kurgusu senelere yayılır. Tek fark, romancının, bu durumun yapaylığının bilincinde olmasıdır. Diğer argümansa, romancının yarattığı karakterlerin halet-i ruhiyesine bürünmek zorunda olmasıdır. Bir başka deyişle, özdeşim kurmadan inandırıcı karakterler yaratmak pek mümkün değildir. Romancı bir çeşit kişilik bölünmesi yaşar ve bu durum kaçınılmazdır. Bu nedenle romancının, şizofreniye ve diğer akıl hastalıklarına yatkın olduğu düşünülür. En azından onlarla yakın sularda yüzdüğü iddia edilir. İşin aslı bu mit, çoğu yazar ve okura sempatik görünür.

Böylesi iddialı bir tezin doğruluğunu ve akla yatkınlığını anlamanın ilk ve en etkili yolu, bununla ilgili, varsa, araştırma sonuçlarına bakmaktır. Benim anlamaya çalıştığım şeyse yukarıda sözünü ettiklerimden biraz farklı bir girizgâhı hak ediyor.

Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli Romancı isimli denemesinde, iki tür romancıdan söz eder. En duru ifadesiyle, karakterleriyle özdeşim kuran, onlarla yatıp kalkan, Balzac’ın deyişiyle, karakterleriyle gülüp ağlayan, akıldan çok, kalpleriyle yol alan saf romancılar ve tarafsızlıklarını koruyan, metin üstünde ince eleyip sık dokuyarak adım adım yol alan, yazma sürecini zamana yayan, duygusuz olmayan fakat aklın rehberliğinden de ayrılmayan düşünceli romancılar. O halde bu yazının başında sözü edilen iddia, yani romancılıkla şizofreninin hasbıhali daha çok saf romancılar için düşünülmelidir. Kim bilir belki kurulan özdeşimin sebebi de, yazarın egosunu alter egosuyla bütünleme girişimidir. Böylece tam olur. Buna en iyi örnek üslupçuluktur. Üslupçu yazarlar çoğu zaman bir kısır döngüden, kendi yarattıkları hapishaneden kurtulamazlar. Belki de kurtulmak istemezler. Öte yandan, avangard (geniş anlamda kullanıyorum.) bir modernist (Postmodernist roman mevhumuna pek inanmayan biri olarak) olan George Perec’in hiçbir metninin bir diğerine benzemediğini görürsünüz. Düşünceli romancı benim için daha profesyonel bir duruşu çağrıştırır. Orhan Pamuk da, kendisi dâhil, modernist yazarları bu kategoriye alarak yazar-anlatıcı sorunsalını ima etmiştir. Bu ima, metnin başlığını oluşturan sorumuz için de zihin açıcı olacaktır. Öyleyse bir karşı tezle, bana kalırsa, en azından modernistler için, romancılığın şizofreniyle ya da daha geniş bir ifadeyle, sanrılarla yakından uzaktan ilgisi yoktur. Pamuk’un saf romancı dedikleriyle ve tarihsel bir perspektiften bakınca, ana akım romancıların büyük kısmıyla modernistler arasında çok sayıda ayrımın yanında, belki de en önemlisi, yazar mı, anlatıcı mı sorusunun temiz bir cevabını bulabilmemizdir. Dikkatli gözler bu soruyu sormaz, çünkü yazar stenograf, anlatıcı titiz bir gözlemcidir. Tüm numara anlatıda saklıdır. Her karakter ayrı ayrı ele alınır. Ayrıca, tip mi, karakter mi sorusu da modernist romancı için bir başka saçmalıktır. Karakterler romanın merkezini oluşturur. Modernist romancılıkta, bilinç akışı ve bakış açısı gibi karakter merkezli tekniklere sıkça rastlamamızın sebebi de budur.

Özetleyecek olursak, modernist romanda, tip-karakter, aktör-figüran ikilemi yoktur. Anlatıcı-yazar sorunsalı çözülmüştür. Karakterlerle özdeşim kurma çabası gereksiz ve tehlikelidir. Romancı kenara çekilmiş, anlatıyı anlatıcıya emanet etmiş, mümkünse onu da ekarte etmenin yollarına bakmıştır. Merkezde karakterler vardır ve olan biten her şey karakterlerin yarattığı atmosferin çevresinde dolaşır. Anlatı çoğu zaman yavandır. Her türlü sıfat ve betimleme girişimi hoş karşılanmaz. Okur, saf romanlardaki gibi pasif değil, aksine metnin bir parçasıdır. Okur, yorumlayan, yazan, hatta yaratandır. Bu durumda bilim adamı titizliğine sahip, ne yaptığını bilen düşünceli romancının sanrılarla komşuluğu olsa olsa safça bir dedikodudan ibaret kalacaktır fakat tüm bunlara rağmen kendime şu çılgın soruyu sormadan da edemiyorum. X kişisi romancı olmasaydı şizofren mi olacaktı?

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz