Ana sayfa KÜLTÜR UNUTULMUŞ YAZARLAR – 2

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 2

298
0
PAYLAŞ

Nurettin Artam

Havuzbaşı Tekkesi’nin Son Şeyhi
Edebiyat Tarihimizin
En Has Rakıcılarındandı

Niyazi Berkes’e göre Moskof votkası kokan ağzına Allah’ın ismini de alan bir soytarılık üstadıdır ( Unutulan Yıllar, s. 419, 1997 ). Salah Birsel ise, Fikret Adil’in  Asmalı Mescit 74 ( Semih Lütfü Sühulet Kütüphânesi, 1933 ) isimli eserindeki kokain müptelası, tuhaf tabiatlı ve arkadaşlarını  hep esrarengiz yerlere götüren Şeyh Memduh’un Nurettin Artam olduğu kanısındadır. Nurettin Artam’ın kokain kullandığına ilişkin sıhhatli bir bilgiye rastlamadım ama, edebiyat tarihimizin en has rakıcılarından biri olduğu muhakkaktır. Buna rağmen 588 sayfalık Rakı Ansiklopedisi‘ne ( Overteam yayınları, 2010 ) alınması unutulmuştur. 1919 ile 1922 arasında Men-i Müskirat Kanunu’na rağmen Aka Gündüz ile birlikte Resneli Dayko’nun dükkânında veya Efe Haydar’ın Meyhânesi’nde demlenen, Cumhuriyet’ten sonraysa Karpiç’in gediklisi olan yine odur. Aka Gündüz gibi sevenleri vardır, Niyazi Berkes gibi nefret edenleri de. Bazı kaynaklarda “çehre züğürdü” olarak geçiyor. Fotoğrafları aksini söylüyor ama ona yakıştırılan “çehre züğürdü” nitelendirmesi fıkra bile yapılmıştır. İsmail Özcan’ın Espri ve Fıkralarıyla Ünlüler isimli derlemesinin ( Timaş Yayınları, 2004 ) 9’uncu sayfasında yer alan bu fıkra şöyledir:

” Gazete yazarlığı ve radyo sohbetleriyle tanınan Nurettin Artam çehre züğürdü biriymiş. Bunu kendi de bilir ve kabullenirmiş. Bir gün tanıdığı geç ve güzel gazeteci bir kızla karşılaşmış ve hatırını sormuş.
– Nasılsın kızım, ne var ne yok?
– İyilik, güzellik efendim. Siz nasılsınız?
– Bizden yalnızca iyilik!”

Hakkında kim ne yazarsa yazsın, Millî Mücadele için gazeteci ve yazarların toplandığı  Ankara’nın bütün edebiyat mahfillerinde ona büyük önem ve büyük değer verildiğine göre, ıskalanmayacak derecede renkli bir kişi olduğu muhakkaktır.

Kökler
Nurettin Artam’ın bir tarikat şeyhi olduğu hakikattir. Salim Bostancıoğlu, Beylerbeyi’ndeki Havuzbaşı Tekkesi’nin son şeyhinin Nurettin Artam olduğunu belirtmektedir. Babası da tekkenin bir önceki şeyhi Mehmed Velî Efendi’dir. Salim Bostancıoğlu’na nazaran Artam ailesinin ataları Buhâra’dan Belh’e, oradan da Türkiye’ye göç etmiştir. Şeyh Nevruz Tekkesi ismiyle de bilinen bu tekke Havuzbaşı Dere Sokak, 768 ada 1 parselde yer almaktadır. İnşâ tarihi tartışmalıdır. İbrahim Hakkı Konyalı’nın ve Üsküdarlı Ahmet Münib Efendi’nin verdikleri listelerde tekkenin Kadirî tarikatına bağlı olduğu belirtilmektedir. Salim Bostancıoğlu ise, ayin günü Perşembe olan tekkenin kuruluşunda Nakşibendilik’e bağlı olduğunu, daha sonra Kadirîlik’e bağlandığını ve Kadirîlik’in 19’uncu yüzyılda bu bölgede kurduğu son tekke olduğunu söylemektedir. Baha Tanman da, tekkenin isminin ilk olarak Dahiliye Nezareti’nin R. 1301 tarihli istatistik cetvelinde yer aldığını, bahsi geçen cetvelde tekkenin Afgânî Kalenderhânesi olarak kaydedildiğini ve bahis konusu tekkede 2 erkek ile 3 kadının yaşadığından bahsedildiğini belirtmiştir. Nurettin Artam’ın pederi Mehmet Âkif’in yakın ahbabıdır. Nurettin Artam, onunla ilk karşılaşmasını 11 Temmuz 1954 günü Servet Sami Uysal’a şöyle anlatmıştır:

“Evimizin önünde büyük bir çayırlık vardı. Oraya bazı kişiler babamı ziyarete gelirlerdi. Bir gün mektepten dönüşte beni çağırdı. Siyah sakallı bir adamın elini öptürüp, ona son yazdığım şiiri okumamı söyledi. Ben de okudum. Siyah sakallı adam dinledi. Şiir bitince, babama dönüp, benim istidadım olduğunu belirtti. Sonra bana dönüp, 30 yaşına kadar şiir yazmamam nasihatında bulundu.  O ada, şâir Mehmet Âkif’ti,” ( Eşlerine Göre Ediplerimiz, s. 324 ve 325, 2010 ).

Âkif, Havuzbaşı Tekkesi’nin şeyhi Mehmed Veli Efendi’nin sohbetinden büyük zevk alır, tekkenin sessiz selâmlığında ise saatlerce şiir çalışırdı.

Mehmet Âkif’in 1908 ile 1927 arasında muhtelif defalar Beylerbeyi’ndeki muhtelif evlerde kirada ikamet ettiği bilinmektedir. Rebii Baraz, onun 1912 yılına kadar Araba Meydanı’nda Hasan Kâmil Bey’in evinde kiracı olduğunu, Münevver Ayaşlı ise 1919 yılında Havuzbaşı’ndaki beyaz bir köşkte oturduğunu yazmışlardır. Mithat Cemal Kuntay ise Fatih Yangını’ndan sonra Beylerbeyi’nde oturan Ömer Ferit Bey’in komşuluğunun Mehmet Âkif’e yaz kış nasip olduğunu belirtir ( Mehmet Âkif, s. 97, 2013 Baskısı ). Beylerbeyi’nde zikredilen bir diğer “Mehmet Âkif Evi” Abdullah Ağa Hamamı Sokak’tadır. Sezen Aksu, vaktiyle şâirin “Fıstıklı Köşk” olarak andığı bu evi, 2011 yılında tapu kayıtlarına nazaran 350.000 liraya alıp, önce 5.000 dolara kiraya vermiş, ardından da 2018 yılında satmıştır. Mehmet Âkif, arkadaşı Fuad Şemsi’ye yazdığı 3 Recep 1325 günlü mektuptaysa, ailesinin Beylerbeyi’ndeki Ressam Halil Paşa’nın köşkünde ikamet ettiğini belirtmiştir. İskele Meydanı’ndaki bu köşk maalesef 1977 yılında yanmıştır (Hürriyet gazetesi, 4 Ocak 1977).

Nurettin Artam 1900 yılında Havuzbaşı’nda doğmuştur. Babası Şeyh Mehmed Veli Efendi, münevver bir din adamıdır. Çocuklarının tahsiline büyük önem verir. Nurettin, İstanbul Sultanîsi’ne gider. Mezuniyetinden sonra da İstanbul Sultanîsi’nde edebiyat hocalığına başlar. 25 Nisan 1973 günü vefat eden kardeşi Cemalettin Artam ise eczacılık okuyacaktır. Nurettin Artam 1918 yılında gönüllü olarak cepheye gider. Ordunun Şam’a ricatı esnasında İngilizler’e esir düşerler. Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi‘nde “Şam’da 20 ay esir kaldığı” belirtilir ( Yapı Kredi Yayınları, C. 1, s. 103, 2001 ). Doğru değildir. Nurettin Artam Mısır’daki Zagazig Kampı’nda 2 yıl kadar esir kalmıştır ve esareti sırasında tropikal malaryadan uzun süre hasta yatmıştır ( Vakit gazetesi, s. 1,  24 Ekim 1956 ). Diğer esirlerle birlikte 1920 yılında İstanbul’a dönebilir ve birkaç gün sonra da terhis edilir. Hiç vakit kaybetmez, 1933 yılında temelli yerleşeceği Ankara’ya Millî Mücadele’ye destek amacıyla geçer.

Ankara
Bugün Nurettin Artam’ı çok kişi bilmemektedir ama, Necati Tonga’nın Bir Edebî Muhit Olarak Ankara ( Çolpan Kitap, 2019 ) isimli araştırmasını okurken, Nurettin Artam’ın Ankara’daki edebiyat mahfillerinin kurucu isimlerinden biri olduğunu fark ettim. Onun Ankara’ya geçişi ile Ankara’ya temelli olarak yerleştiği 1933 yılına kadarki izini Necati Tonga’nın eserinden takip etmek mümkündür. Kitapta eksik olansa, sadece evliliğidir.

Nurettin Artam’ın kısa süren bir evlilik yaptığını, boşandıktan sonra da bir daha evlenmediğini biliyoruz. Kendisi bu macerasını 11 Temmuz 1954 günü Servet Sami Uysal’a espirili bir dille anlatmıştır:

“Benim hiçbir konuda Ata’yı geçmeye niyetim yoktu. Fakat evliliğin müddeti, daha doğrusu kısalığı konusunda Ata’ya fark attım. 1926’da, Atatürk’ünkünden birkaç ay daha kısa süren evliliğimi noktaladım,” ( Eşlerine Göre Ediplerimiz, s. 327, 2010 ).

Vefat haberinin verildiği Milliyet gazetesinin 28 Ekim 1958 günlü nüshasında şu kayıt vardır:

“Merhumun cenazesi yurt dışında bulunan oğlunun Ankara’ya avdetinden sonra kaldırılacaktır.”

Gazete haberine nazaran kısa süren evliliğinden bir de oğlu olmuştur.

Nurettin Artam’ın Ankara’daki evi Ahmet Ağaoğlu’nun Kızlar Pınarı mevkiindeki bağ evi ( Keçiören ) veya Yaşar Nabi’nin Ufuk Apartmanı’ndaki ( Bahçelievler ) dairesi gibi bir edebiyat mahfili olmamıştır ama, Servet Sami Uysal’ın tanıklığına nazaran onun evi âdeta bir  “hatıralar müzesi” gibidir:
” … Mehmet Âkif’in kalemi, Ahmet Rasim’in gözlüğü, Recaizâde Ekrem’in saati, Hamit’in ağızlığı, Ferit Kam’ın kamış kalemi, Sâmih Rıfat’ın lâstiği, İbrahim Alaattin’in kalemi, Halit Ziya’nın çalışma masasında duran biblosu, Hüseyin Rahmi’nin ölümünden önce suç içtiği bardak, Ömer Rıza’nın gözlüğü, Sâmih Rıfat’ın kalemtraşı ve daha neler neler,” ( Eşlerine Göre Ediplerimiz, s. 323, 2010 ).

Uğur Kökden, Nurettin Artam’ın Konur Sokak’ta Nurullah Ataç ile aynı apartmanda oturduğunu belirterek, bu apartmanı şöyle anlatır:

“Nurullah Ataç’ın evi, Konur Sokak’ta, Meşrutiyet Caddesi’yle Olgunlar’ın arasında eski bir binadaydı. Cumbalı dönem binalarından biri. Kaloriferli, 3 ya da 4 odalı. Pencereleri eski tip, çift çerçeveli ve de çift camlı. Ataç, genellikle düzgün giyimli çıkıyor sokağa. Ne var ki, son gün, sedye üstünde ve pijamalı götürdüler onu. Taksiye de kızı bindirdi. Aynı apartmanda Nurettin Artam ve karikatürist Ratip Tahir de oturuyordu. Artam’ın ölümü, Ataç’tan biraz sonraya rastlar. O da, pijamayla götürülenlerden.”

Uğur Kökden’in verdiği bilgiye nazaran bu apartman yıllar sonra yıkılarak arsası İçişleri Bakanlığı’na satılmıştır. Yerine inşâ edilen bina Polis Enstitüsü tesisi olarak kullanılır. Apartmanın arsası Celâl Bayar’ın eşi Reşide Hanım’ın mülkiyetindeydi.

Arapça, İngilizce, Fransızca ve Farsça bilen Nurettin Artam, uzun yıllar ismi 1938’e kadar Ankara Erkek Lisesi, 1938’den sonraysa Ankara Atatürk Lisesi olan Taş Mektep’te İngilizce ve Edebiyat öğretmenliği yapar. Mehmed Kemal onun öğrencilerinden biridir ve öğrencisini Ulus gazetesindeki işine de o sokmuştur. Ankara Radyosu’ndaki “Radyo Gazetesi” programından önce Vakit ve Ulus gazetelerinde “Toplu İğne” veya “T.İ.” rumuzuyla yazdığı fıkraları büyük ilgi uyandırır. Çetin Altan Milliyet gazetesinin 29 Aralık 2011 günlü nüshasında şöyle yazar:

“1946 ile 1947 yılları arasında Ankara’da Ulus gazetesindeki fıkralarını, kimsenin çözümleyemediği T.İ. majüskül harfleriyle imzalayan Nurettin Artam, garip bir gazeteciydi.
Kimseye söylemese de, kendisini şâir olarak kabul ettiği için, asıl ismini şiirlerinde kullanmaya kararlıydı. Mizahi yazılarındaysa Toplu İğne imzasını kullanmayı yeğlemişti. Ulus gazetesinde yazdığı fıkralar ise, mizahî olmaktan çok, yeni başlamış olan muhalefete karşı polemikseldi. Ancak Nurettin Artam, onları sanatsal görmediği için altına, mizahi yazılarında kullandığı imzanın ilk harfleri olan T.İ. harflerini yazmayı uygun buluyordu. O yıllarda her akşam Karpiç’in barına gelir ve rakı içerdi.”

Nurettin Artam’ın kitaplaşan şiirleri ve makaleleri maalesef gazete yazarlığının ve radyo programcılığının gölgesinde kalır. Boş Saatlerde ( İnkilâp Kütüphânesi, 1933 ), Varım Yoğum ( İnkilâp Kütüphânesi, 1933 ), Öz Dilimizde Sınangılar ( Vakit Maatbaa Kütüphânesi, 1934 ), Bayrağıma Taziyet ( Ulusal Matbaa, 1939 ), Hayır Paşa Hazretleri ( Nebioğlu Yayınevi, 1945 ) ve Seccade ( Yüksel Yayınevi, 1946 ) gibi kitapları kitapçı raflarında tozlanacaktır. O, “şâir” ve “yazar” olarak değil, “sanatsal görmediği” fıkralarıyla “gazeteci”, “Erkân-ı Harbiye’den 3 subayın hazırlayıp  getirdiği” haberleriyle “radyocu” ve her gece içtiği rakısıyla “Karpiç’in gediklisi” olarak edebiyat tarihimize girer. Sermet Sami Uysal “Eşlerine Göre Ediplerimiz” dizisi için Aka Gündüz’ü bulmak amacıyla Karpiç’e gittiğinde, masadaki Nurettin Artam’ı muhtemelen “edebiyatçı” saymadığı için onunla pek ilgilenmemiştir; ancak Nurettin Artam “Bize de buyrun, sohbet ederiz!” diye ısrar edince  Aka Gündüz’ün masa arkadaşını da 11 Temmuz 1954 günü ziyârete gidecektir  ( Eşlerine Göre Ediplerimiz, s. 326, 2010 ).

12 Ekim 1940 günü saat 20.15’te “Radyo Gazetesi” ismiyle dinleyiciye ulaşan yeni bir program, radyo tarihimizde yeni bir dönemi açmıştır. Pazar haricinde haftanın her günü saat 20.15’te başlayıp 20.45’te sona eren “Radyo Gazetesi” isimli bu programı o dönem Matbuat Umûm Müdürlüğü’nde görevli olan Nurettin Artam hazırlayıp sunar. “Radyo Gazetesi”, günün siyasal, ekonomik ve aktüel olaylarını anlaşılır bir dille dinleyiciye aktarıyordu. Radyoculuğumuzun ilk önemli haber programı niteliğindeki “Radyo Gazetesi”, kısa sürede çok büyük bir dinleyici kitlesine ulaşır. “Sevgili dinleyiciler günün siyasî manzarası şöyle görünüyor” anonsuyla yayına giren Nurettin Artam’ın “Radyo Gazetesi” programını hazırlanırken Matbuat Umûm Müdürlüğü’nden ve Anadolu Ajansı’ndan büyük destek aldığı muhakkaktır. O günlerin Matbuat Umûm Müdürü daha sonra Moskova Büyükelçiliğimizi yapan Selim Sarper’dir ve Nurettin Artam’ın ahbabıdır. Nurettin Artam kendisiyle bir söyleşi yapan Sermet Sami Uysal’a sunulacak haberleri 3 subayın belirlediğini imasında bulunur ( Servet Sami Uysal, Eşlerine Göre Ediplerimiz, s. 325, 2010 ).  Başlangıçta 30 dakika olan, sonra nedense 15 dakikaya inen “Radyo Gazetesi” Nurettin Artam’ın emekliye ayrıldığı 1950 yılına kadar sürer.

Cüneyt Arcayürek 30 Ocak 1983 günlü Milliyet gazetesinde Nurettin Artam’ın “Radyo Gazetesi” için şöyle yazar:
“Artam’ı dinlemek bir anlamda devletin olayların akışını nasıl değerlendirdiğini öğrenmekti. Bu nedenle Artam, savaş yıllarında Radyo Gazetesi’nin okuyucusu, yüksek konuşmacısıydı.

Nurettin Artam, aileler arasındaki dostluğu, tanışıklığı pekiştiren bir insandı da bana kalırsa. Savaş sırasında her evde radyo bulunmazdı. Lüks bir cihazdı. Ancak malallelerin birkaç konutunda bulunabilen radyolar için ev kadınları, işlemeye eli yatkın genç kızlar örtüler dikerlerdi üzerlerine. Radyo, konuk odalarının gösterişli ve hemen göze çarpacak köşesine yerleştirilir, bütün gün üzeri örtülü kalır, geceleri özellikle Nurettin Artam’ın konuşma saati gelince komşular toplanır, radyo  açılırdı. Her sözcüğün hakkını vererek yaptığı konuşmalarıyla Artam sürekli izlenirdi.”

Hasan Pulur Milliyet gazetesinin 20 Ekim 2006 günlü nüshasında İkinci Dünya Savaşı yıllarında babası Tevfik Pulur’un zoruyla “Marconi” radyolarından Nurettin Artam’ı dinlediklerini yazar. Ahmet Yüksel Özemre de baba zoruyla Nurettin Artam’ı dinleyenlerdendir ( Hasretini Çektiğim Üsküdar, s. 88, 2007).

Bir kaynakta Nurettin Artam’ın 1949 yılında kurulan Ankara Hakim Şapitri’ne bağlı Mason olduğu kaydı bulunmaktadır. Aynı şapitride onunla birlikte Reşat Mimaroğlu, Muhittin Osman Omay, Fikret Çeltikçi, Kamil Sokullu ve Mesud Gün isimleri zikredilmektedir.

Bir Seccade Fıkrası
Çetin Altan Milliyet gazetesinin 21 Kasım 2009 günlü nüshasında yazmıştı.

Nurettin Artam Seccade isimli şiir kitabının yeni çıktığı günlerde, Moskova’da basın ataşeliği de yapmış olan bir dostunun evine misafirliğe gitmiş. Rakı kadehlerini  birkaç kez tokuştuktan sonra Artam dostunun hanımından Seccade’yi getirmesini istemiş. Evin hanımı, Artam’ın yeni yayımlanan şiir kitabını istediğini anlamamış, kendisini namaz kılacak sanmış. Zavallı kadın, evi alt üst etmiş ama uygun bir şey bulamamış. Sonunda salonda rakıya devam eden Nurettin Artam’ın yanına bir battaniyeyle gelmiş ve ona şunu söylemiş:

“Seccade bulamadım ama getirdiğim şu battaniyenin üstünde de kılabilirsiniz namazınızı!”

Neyzen Tevfik Meselesi
Nurettin Artam muzip bir adamdır. Bilhassa Yusuf Ziya Ortaç’a takılmaktan hınzırca bir zevk alıyordu. Onun Yusuf Ziya’ya yaptığı muzipliklerinden birini de Hasan Pulur 9 Mayıs 1991 günlü Milliyet gazetesinde yazmıştı.

Ahmet Emin Yalman’ın Demokrat Parti’yi desteklediği ve Cumhuriyet Halk Partisi’ne  yüklendiği günlerin birinde Nurettin Artam ile Akbaba dergisini çıkaran Yusuf Ziya Ortaç Karpiç’te buluşurlar.  Artam, Yusuf Ziya’ya, “Neyzen Tevfik’in Ahmet Emin için yazdığı bir dörtlük var, duydun mu?” diye sorar. Ortaç da “Hayır, duymadım!” yanıtını verince, “Bak, okuyayım, hoşuna giderse Akbaba‘da yayınlarsın,” der. Artam ona ceketinin cebinden çıkardığı dörtlüğü okur:

“Şu bizim dönme dolap Ahmet Emin /  Din ü imanımıza çatmadadır / Başımız ağrımaz etsek yemin / Vatanı beş kuruşa satmadadır.”

Yusuf Ziya Ortaç, Neyzen’den “bedava” bir dörtlük bulmuştur, bu fırsatı hiç kaçırır mı, hemen  Akbaba dergisinde yayımlar. Ama aradan 3 gün geçmeden Neyzen Tevfik  Vatan gazetesinde yayımlanan açıklamasında dörtlüğü kendisinin yazmadığını belirtir. Böylece Nurettin Artam’ın kendi yazdığı dörtlüğü Yusuf Ziya Ortaç’a yutturduğu anlaşılmıştır.

Feride el-Murtazâ
Nurettin Artam, Behçet Kemal Çağlar ve Sıtkı Şükrü Pamirtan, 1947 yılında, Atina, Beyrut ve Şam’a düzenlenen ilk uçak seferlerine Ulaştırma Bakanlığı’nın davetlisi olarak katılıp, Beyrut’a giderler. Üçü Beyrut’taki o ilk gecelerinde Elkolorado Gazinosu’nda içerler. Sıtkı Şükrü Pamirtan yayım tarihi belirtilmemiş 226 sayfalık İstanbul baskısı Devran isimli eserinde şöyle yazar:

“Gece yarısına 20 dakika kalmıştı. Birdenbire sahnedeki dekor değişti. Işıklar ve renkler başka şekil aldı. Cihanı refte refte saran bir ziya dalgası yükseldi. Ruhlara huzur ve sükûn veren bir Mevlevî peşrevi başladı. Ney sesleri içinde yukarı kalkan mey kadehlerinin selâmladığı güzel bir kadın gölgesi, yavaş yavaş ve döne döne sahneye geldi. Artık devran başladı. Yedi renkli tüllere bürünmüş güzel ve muhteşem bir kadın, ruhanî bir âyin içinde ortaya çıkarken, müthiş bir alkış tufanı yükseldi,” (s. 6 ).

Alkış tufanının muhatabı Feride el-Murtazâ’dır.

“Kadın şeklinde bir melek, Hazreti Mevlana’nın huzurunda, dalga dalga yükselen ney ve kudüm sesleriyle bu gece bize başka bir dekor ve her an değişen ilâhi bir huzur ve sükûn veriyordu. Feride el-Murtazâ yavaş yavaş dönüyor ve her dönüşünde vücudunu saran renkli tüller çözülüyor. Topuklarına kadar inen tüller arasından enfes bir vücut meydana çıkıyor. Müihrabında ve göğüslerinde pırıl pırıl yanan renkli pullar ve tüller içinde kıvrılan ve derinleşen sanat hisleri güzel vücudunun ateşiyle birleşirken, bir Ya Leli ve Ya Leylî dalgası daha yükseliyor,” ( s. 7 ve 8 ).

Sabaha doğru Feride el-Murtazâ’yı Behçet Kemal Çağlar masalarına getirir, o da Nurettin Artam’a ve Sıtkı Şükrü Pamirtan’a isimlerini sorar. Nurettin Artam’ı radyodaki programından tanıdığını, kendisinin Manisa’da doğduğunu ve başından geçenlerin bir muharrir için iyi bir konu olabileceğini belirtir. Beyrut’ta kaldıkları süre içinde onlara gerçekten çok  ilginç bir öykü anlatır. Söylediğine nazaran, Manisa’da doğmuştur. Babası Murtazâ Çelebi o vakitler Manisa Mevlevihânesi postnişiniymiş. Ancak, meyle arası hoş olduğu için, dergâhtakiler tarafından Konya Mevlevihânesi’ne şikâyet edilmiş. Bunun üzerine Konya’ya çağrılmış ve yerine Abdülhalim Çelebi atanmış. Murtazâ Çelebi ise Lübnan Mevlevihânesi’ne gönderilmiş. Feride, Beyrut’ta Fransız Kız Koleji’nde tahsilini tamamlamış. Önce babası ibadet ederken vefat etmiş, ardından da annesi  hastalanmış. Bu felaketler üzerine Beyrut’taki emlâklerini satarak Fener yolunda kiraladıkları bir köşke yerleşmek üzere İstanbul’a hicret etmişler. Feride çok geçmeden Burhan Karabulut isimli bir tüccarla evlenmiş. Eşiyle birlikte yerleştikleri İzmir’de bir oğlu dünyaya gelmiş. Ne var ki, Burhan Karabulut kumar ve alkol düşkünüymüş. Oğlu 3 aylıkken Feride annesini de kaybetmiş. Feride’nin hayatının en ıstıraplı ve en sıkıntılı günleri böylece başlamış. Bu arada  ikinci oğlu da dünyaya gelmiş. Burhan ile boşanmışlar. Feride oğullarını Burhan’a bırakıp, yaşlı ve zengin bir kişiyle evlenmek için yeniden Beyrut’a dönmüş. İkinci kocası 6 ay kadar sonra vefat edince, bir yerden Feride’nin rakstaki maharetini işiten Elkolorado yetkilisi, ona semâyı andıran özgün raksını sergilemesi için iş teklifinde bulunmuş.

Nurettin Artam bu öyküyü yazması için 1966 yılında kalp krizinden kaybettiğimiz emekli askerî veteriner ( Cumhuriyet gazetesi, s. 7, 29 Kasım 1966 )  ve romancı Sıtkı Şükrü Pamirtan’a bırakmıştır. Devran‘a nazaran, Feride el-Murtazâ ile hemşehri olduklarından onun öyküsünü yazmasını Sıtkı Şükrü Pamirtan’a Nurettin Artam önermiştir ( s. 9 ). Devran‘ın 114’üncü sayfasında Feride el-Murtazâ’nın Prenses Fatma ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafı bulunuyor. Kötü baskı nedeniyle yüzü pek seçilemiyor. Buna karşın, Devran‘ın kapağındaki fotoğraf şâyet Feride el-Murtazâ’ya aitse, insanın aklını başından alacak denli güzel bir kadındır.

Sıtkı Şükrü Pamirtan da maalesef ıskalanan romancılarımızdan biridir.

Hastalığı ve Vefatı
1958 yılı Nurettin Artam için kötü başlar. 8 Şubat 1958 günlü Cumhuriyet gazetesinin 3’üncü sayfasında Nurettin artam’ın kriz geçirerek hastahâneye kaldırıldığı, aynı gazetenin 14 Ekim 1958 günlü nüshasının 3’üncü sayfasındaysa şeker hastası Nurettin Artam’ın Ankara Tıp Fakültesi Hastahânesi’ne yatırıldığı haberi yer alır. Milliyet gazetesinin 28 Ekim 1958 günlü nüshasının baş sayfasındaki habere nazaran da, Nurettin Artam’ın 26 Ekim 1958 / 27 Ekim 1958 günü, üremiden vefat eder.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz