Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 9

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 9

506
0
PAYLAŞ

                                        İhsan Ünlüer 

Ölmek Zordur Baharlarda

Biraz Daha Fazlasıyken İnsanların

Taner Ay

 

Sevdiklerimiz uzaklarda esmeye başlayan rüzgârlarda çoğalırlarken, ormandaki bir kaplanın yalnızlığına benzeyen anılarımız da bazen bakışlarımızı buğulandırabiliyorlar. Sokaklarda genç ölülerin dolaşmadığı yıllardı; Suadiye ise kanaviçe bir semtti, demografik bir çığlıktı. Her sabah bir 33’lükten kadife sesli Connie Francis “Sul mare luccica l’astro d’argento / Placida è l’onda, prospero è il vento / Venite all’agile barchetta mia / Santa Lucia! Santa Lucia!” diye seslenirken, Cumhuriyet gazetesinden İhsan Ünlüer’in yazılarını kesip, mavi cildli bir deftere yapıştırıyorum. Yazdıklarına ve  çizdiklerine bayılıyordum.

İhsan Ünlüer’in babamın çok sevdiği bir ağabeyi olduğunu ve ara sıra Todori’de içtiklerini biliyordum. Bir defasında beni de götürdü.  Altın Kitaplar Yayınevi’nden henüz Sevgi, Aşk ve Tutkularımız çıkmadığına göre, 1972 yılı öncesinde olmalı. Nedense çok komik şeyler yazan İhsan Ünlüer’i “Yuki” gibi tahayyül etmiştim ama, karşıma uzun boylu ve yakışıklı bir adam çıktı. O gece en fazla kitaplardan ve futboldan konuştuğumuzu anımsıyorum. Doktorlar arasında oynanan geleneksel futbol maçlarında bazen amigoluk, bazen de kalecilik yaptığını söylemişti.

Onun Sevgi, Aşk ve Tutkularımız‘ı ilk alanlardan ve ilk okuyanlardan biriyim. Yayımlanacağını öğrendiğimde, Yeryüzü Kitabevi’nin sâhibi Arif Damar’a günler öncesinden sipârişimi vermiştim. Bu kitap bende hâlâ duruyor; defalarca okumamdan cildi ve sayfaları ayrılmış olsa bile, anıların kaybolacağı korkusuyla bir türlü cildletemiyorum. Oysa, Oku Oku Budur Sonu!‘nu ( Çağdaş Yayınları, 1978 ) alıp hemen cildletmiştim. Maalesef bir yerde bırakmak zorunda kaldım. Sonra bir sahhaftan imzalı Oku Oku Budur Sonu! bulunca, onu da cildlettim. İhsan Ünlüer kitabının bendeki bu nüshasını 31 Mayıs 1978 günü Melih Cevdet Anday’a “Yapıtlarını, kişiliğimize yapı taşı yaptığımız Melih Cevdet için!” diye ithâf etmiş.

Sanırım 1979 yılıydı, Süleymaniye’de kızlarından Ayda ile tanıştım; Ayda artık Bodrum’da yaşadığı ve orada doktorluk yaptığı için eskisi kadar sık görüşemesek bile, onunla yine de ara sıra sohbet etme fırsatını bulabiliyoruz.

Belki ben yanlış anımsıyorum, ama sanki Ayda babasının mizâh yazarlığından ziyâde opera sanatçılığını önemsiyordu. Aslında haklı da sayılırdı, çünkü ismini bile babasının opera sanatçılığına merbûten almıştı:

” Doğduğum esnâda  Aida operasında Radames’i oynuyormuş; oradan Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne gece döndüğünde koridorlarda Celeste Aida aryasını duyan annem ismimin konduğunu hemen anladığını söyler,” ( Ayda Ünlüer, 20 Ocak 2020 ).

Ayda’nın yaşamında sahnedeki babası hep en önemli figür olmuştur.

” … ben kızı Ayda olarak, babam kulislerde hazırlanırken ona hayran hayran baktığımı ve en çok da henüz 4 yaşımdayken locadan izlediğim Pagliacci operasının Ridi pagliaccio aryasının  bitiminde hüngür hüngür ağlayışını, sahneden bana el sallayışını ve kopan alkışı anımsarım,” ( Ayda Ünlüer, 20 Ocak 2020 ).

 

Pinkerton İhsan 

         Ayda’nın söylediğine nazaran, babası İhsan Ünlüer müzikte önce alaturkaya ilgi duymuş, klâsik müzikle ise muhtemelen Tıbbiyye’de iken uğraşmaya başlamıştır:   

         ” …  müzikte ilk başta alaturkaya ilgi duymuş, ama zamanla klâsik müziğe kaymış ve Bergonzi, di Stefano, Lanzai, Gigli gibi opera sanatçılarından esinlenmiştir. Tıbbiyye’de keman çalmaya ve hatta bu marifetiyle tüm kızları kendine bağlamayı başarmıştır bile. Hocası Tevfik Remzi Kazancıgil de onun şarkılar söylemesini engellemez, hatta teşvîk eder. Bir süre sonra İtalyan Kültür Merkezi ve  Scuola di Canto gibi merkezlerde eğitimler alarak 1953 yılında Şehir Operası’nda solist tenor olarak çalışmaya başlar. Önceleri parasız olarak çalışır, ama daha sonra kadroya geçer. Bu arada müzik ve sahne bilgisini de sürekli geliştirir. Dramatik tenordur,” ( Ayda Ünlüer, 20 Ocak 2020 ).

Tango sanatçısı Hadi Âsitanelioğlu da 8 Eylül 2009 günü şunu yazmıştı:

Hürriyet gazetesinin Cağaloğlu’undaki matbaasını hatırlayanlar vardır. Hemen onun yanındaki merdivenlerden Reşit Paşa İlkokulu’na çıkılırdı. O okulun bir sınıfında her Cumartesi günü koro çalışması yapılıyordu. Koroyu Hulusi Öktem yönetiyor,  Hulusi Beyin eşi ve İhsan Ünlüer de koronun solistliğini yapıyorlardı. Ben sanırım 1953 ile 1954 yıllarında bu koroda yer aldım. İhsan Ünlüer’in arkasında keman çalıyordum. Her yılın 14 Mart Tıp Bayramı’nda Eminönü Halk Evi’nde İhsan Ünlüer Napoliten şarkılar söyler, bizler de kemanlarımızla ona eşlik ederdik. Aramızda iki Orhan vardı. Birinin lâkabı Çardaş Orhan idi, diğeriyse Tahir Sevenay’ın öğrencisi olmuş çok iyi bir kemancıydı. Koro benim gittiğim yıllarda Tıp Fakültesi Talebe Cemiyeti’ne bağlıydı, sonra İstanbul Üniversitesi Talebe Birliği’ne veya Talebe Federasyonu’na bağlandı. O zaman koro yöneticisi Nedim Otyam olmuştu. Değerli operacı Yusuf ve Perihan Pamukbezci dostlarımız da bu koraya devâm etmişlerdi. Ben, Nedim Erağan, Necdet Biltekin, Engin İmre ile berâberdim. Öğrencilik yıllarıma âid eski ahşap bavulumda koroda söylediğimiz şarkıların notalarını hâlâ saklıyorum. O korodan hayatta birkaç kişi kaldık. Şehir Operası ilk 1955 yılında stüdyo çalışmalarına başladığında bir sınavla korist ve solist seçmişti. Bizim korodan yetişenler de Şehir Operası’nın ilk çekirdeğini teşkil ettiler.”

İhsan Ünlüer’in opera sanatçılığında aklıma gelen ilk eser Puccini’nin 3 perdelik Madam Butterfly operetidir. Madam Butterfly‘ı 1962 yılında Şehir Operası’nda İtalyan Şef Sergio Massaron’un idâresinde Aydın Gün sahneye koymuştu. Kadroda Meral Karaoğlu, Güher Güney, Mete Uğur, İnci Başarır, İhsan Ünlüer, Güzin Gürel ve Özer Sezer bulunuyorlardı ( Milliyet gazetesi, s. 5, 5 Nisan 1962 ).  Madam Butterfly 1965 yılında da yine Aydın Gün tarafından Şehir Operası tarafından sahneye konacaktır. Bu defa Orkesrta Şefi Pino Trost, Koro Şefi ise Muhittin Sadak’tır. Eski kadrodan sadece İhsan Ünlüer ile Güher Güney vardır. Diğer sanatçılar Meral Menderes, Doğan Onat, Özcan Sevgen ve Handan Şardağ olarak görünürler ( Milliyet gazetesi, s. 6, 11 Aralık 1965 ). Onun “Pinkerton İhsan” lâkabı da Madam Butterfly‘dan kalmadır. İhsan Ünlüer’in Şehir Operası kariyerindeki bir diğer unutulmaz eser de Strauss’un 3 perdelik Yarasa operetidir. 1963 yılında Şef Klaus Nagora’nın idâresinde Aydın Gün’ün sahneye koyduğu operette sahneye Behzat Butak, Azra Gün, Raşit Gürzap, Agop Topuz, Güher Güney, İhsan Ünlüer, Mete Uğur ve Attilâ Manizâde çıkmışlardır ( Milliyet gazetesi, s. 8, 20 Şubat 1963 ). Eski kuşaklar 1967 yılında  Şehir Operası’nın Elmar Voigt yönetiminde ve Şef Muhittin Sadak’ın idâresinde sahneye koyduğu Kálmán’ın Çardaş Fürstin operetinin Nevin Pere, Doğan Onat, Esat Tamer, Oya Tekin, İhsan Ünlüer, Özer Sezer ve Refik Kemal Arduman isimlerini aradan geçen bunca yıla rağmen unutamamışlardır ( Milliyet gazetesi, s. 6, 10 Temmuz 1967 ).

İhsan Ünlüer’i Madam Butterfly‘da seyretmeyi çok isterdim, maalesef o yıllarda taşrada şehir şehir gezdiğimizden bu mümkün olmadı. Ama, 1968 yılından sonraki bazı aysız gecelerde, Kalamış Koyu’nda onun yakamoz ışıltılarıyla yarışan sesinden Napoliten şarkılar dinleyebildiğim için yine de şanslı bir kuşaktan sayılırım. Bununla birlikte, Aydın Gün sahneye koyduğu ve Şef Gustav Kuhn idâresindeki Kontes Maritza operetine 1972 yılında niçin gidemedik, anımsayamıyorum. İhsan Ünlüer’i lirik soprano Azra Gün ile seyretmek, çok keyifli olurdu. Ayda tanıyor muydu, bilemiyorum ama, bu vesileyle Aydın Gün ile Azra Gün’ün oğulları Mehmet’i de rahmetle yâd etmiş olayım.

Ailesi ve Tahsîli

Tam ismiyle Ali İhsan Ünlüer, İzmir’in Topaltı Mahallesi’nde 14 Mayıs 1924 günü doğdu. Kunduracı İsmail Usta ile Hediye Hanım’ın Ali İhsan’dan sonra Fethiye ve Nerime isimlerinde iki çocuğu daha dünyaya geleceklerdir ( Ayda Ünlüer, 22 Ocak 2020 ).

İhsan Ünlüer her fırsatta Eşrefpaşa’daki küçücük bir dükkânda kunduracılık yapan babası İsmail Usta’yı sevgiyle anmıştır. 43 numara çift piyantalı siyah glase bali bir pabucun öyküsünü anlattığı o nefis yazısının da kahramanı yapacaktır İsmail Usta’yı:

” İsmail ustalar üretiyordu doğayı. Arılar, kunduzlar, karıncalar da doğada üretim yapıyorlardı ama salt kendileri ya da yavruları için barınarak ve yiyecek üretiyorlardı. Fiziksel gereksinimleri için dolaylı bir üretimdi onlarınkisi, oysa beni yaratan insan eli evrensel üretimde bulunuyordu. Gereksinimlerden bağımsız, dolaylı olarak üretiyordu insan. Güzellik ve estetik kurallarına dek vardıracaktı insanoğlu bu üretim sürecini.

İsmail Usta’nın elleri beni üretirken gerçekte ben de onun ellerini üretiyor, ustalaştırıyordum. Emeğin ürettiği ve eğittiği insan eli daha da ustalaşarak Raphael’in resimlerini, Rodin’in heykellerini ve Beethoven’in müziğini yaratacaktı sonradan.

İsmail Usta ve onun gibi bütün kundura zanaatçıları güneşin doğuşunu ve batışını görmezlerdi yaşamlarında. Tezgahın üstündeki gaz lambasıydı onların güneşi,” ( Oku Oku Budur Sonu!, s. 100 – 101, 1978 ).

İhsan Ünlüer’in çocukluk anılarında Topaltı Mahallesi ve Mumcu Kahvehânesi önemlidirler.

Topaltı için “insanda küçük bir Mardin hissini uyandıran mahalle” ifâdesini kullanan sanırım Tarık Dursun’du. Topaltı’nın yüzyıl başındaki fotoğraflarına bakarsanız, bu tesbitin ne denli doğru  olduğunu görürsünüz. Burası Eski İzmir’dir, Bosna Hersek’ten, Kosova’dan, Manastır’dan, Yanya’dan, Girit’ten, Filipe’den, Kırcali’den, Harmanlı’dan, Rusçuk’tan ve Köstendil’den gelen  “mâzî insanları” bugün artık yoksalar da,  orası hep eski İzmir olarak kalacaktır. Mumcu Kahvehânesi’yse, 20’nci yüzyılın ortalarına doğru, mektupların bile sadece “Mumcu Kahvehânesi” ibâresiyle adressiz olarak gönderilebildiği bir mekândır. Kahvehânenin civârındaki mahallelerde yaşayan Museviler burada “meşe” turnuvaları düzenlermiş. Kahvenin yan tarafı ise uzun yıllar boyunca yazlık sinema olarak kullanılmıştır. İzmir’in işgalinde Yunan Karakolu olan binâ, kurtuluştan sonraysa bir süre postahâne hizmeti verir.

Ali İhsan mahalleden yaşıtlarına pek benzemez, merâklı ve taklîdçi bir çocuktur, Elhamra Sineması’nda gösterime giren  kovboy filmlerine gider, o filmlerdeki konuşmaları uydurduğu bir “İngilizce” ile arkadaşlarına aktarırdı. Ama, atını seven kovboy Aslan Cin Otri’nin 75 kurşun yemesine rağmen neden ölmediğini o da merâk etmiş, sadece buna dâir soruları bir türlü yanıtlayamamıştır.

Resim çizmeyi de çok sever, daha ilkokul öğrencisiyken bile çizdiklerinin altına “Ressam Ali İhsan” yazar ( Ayda Ünlüer, 20 Ocak 2020 ).

İzmir Mekteb-i İdâdîsi, İzmir Mekteb-i Sultanisi, İzmir Birinci Mekteb-i Sultanîsi, İzmir Erkek Lisesi, İzmir Birinci Erkek Lisesi  ve İzmir Atatürk Lisesi isimleriyle hizmet vermiş olan okuldan mezûn olup, İstanbul Askerî Tıbbiyesi’ne girer. 1952 yılında üsteğmen rütbesindeyken, sağlık sorunları nedeniyle ordudan ayrılır.

Doktorumuz eczâcı Semiha ile karşılaşıp ona âşık olur.

” … ben ilk kez Eczâcılar Balosu’nda göz göze geldiğim şu sarışın güzel yüzünden şoke olmuşumdur,”  ( Sevgi, Aşk ve Tutkularımız, s. 77, 1972 ).

Semiha, Hükûmet Tabipliği yapan bir kulak burun boğazcının 7 kızından en büyüğüdür ve  ailesi başka bir şehirdedir.  Ali İhsan ona hemen izdivâc teklifinde bulunursa da, Semiha’nın babası bu izdivâcı tasvîb etmez; çünkü İhsan’ı kızına koca olabilecek bir erkeğe pek benzetememiştir. Semiha ise kendisini hayli zor günlerin beklediğini bile bile İhsan ile 1949 yılında evlenir.

”  Erkeğin kadına ilk sevgisi, ona bir çocuk vermesiyle başlıyor. Kadının da erkeğe elini vermesiyle.  Madam Butterfly da sevgilisi Pinkeron’a ilkin elini vermişti,” ( Sevgi, Aşk ve Tutkularımız, s. 23 – 24, 1972 ).

Semiha Hanım da Pinkerton İhsan’a önce elini, sonra hayatını verecektir. İhsan Ünlüer ise  Semiha Hanım’a önce Handan’ı ( 23 Ekim 1949 ), ardından Ayda’yı ( 8 Ekim 1958 ) verir.  Ancak, her aşkın bazı hüzünlü kuralları vardır; Psykhe kendisini göstermeyen Eros’un bir ilâh olduğunu öğrendiğinde nasıl büyülü saray bozulmuşsa, Semiha Hanım da İhsan Bey gibi nev’î şahsına münhasır bir hayâl adamıyla yaşamanın yıpratıcılığını anladığında  nefessiz kalmıştır. Semiha çok sevdiği İhsan’ın çılgınlıklarına ancak 23 yıl dayanabilir ve sonunda bir gün pes eder; sevişerek evlenenlerin eninde sonunda bedbaht olacakları gerçeği bir kez daha ortaya çıkmıştır.

İhsan tek başına yaşayabilecek biri değildir, yalnızlıkla geçen bir hayatı yaşanmamış olarak gördüğünden, birkaç yıl sonra  Ayten Hanım ile ikinci izdivâcını yapar.  Ayten Hanım da Semiha Hanım gibi bir eczâcıdır. Ondan 1977 yılında İsmail Aysan isminde bir oğlu ve 1980 yılında  Adviye Ayça isminde bir kızı olur.

 

147’lerden Bir Doktor

Millî Birlik Komitesi 28 Ekim 1960 günlü Resmî Gazete‘de yayınlanan bir yasayla,   üniversitelerdeki bazı öğretim üyelerinin görevlerinden affedilmelerine ve bazılarının da başka üniversitelere tayinlerine karar verir. 147 kişinin arasında Ali Fuat Başgil, Recai Galip Okandan, Mazhar Şevket İpşiroğlu, Emin Onat, Ratip Berker, Hıfzı Timur, Tarık Zafer Tunaya, Takiyettin Mengüçoğlu, Mina Irgat, Sabahattin Eyüboğlu, Yavuz Abadan, Bülent Nuri Esen, Aziz Köklü, Fadıl Hakkı Sur, Zehra Halet Çambel, Zafer Paykoç, Celâl Ertuğ, Celâl Saraç, İsmet Giritli, Cevdet Perin,   Haldun Taner, Memduh Yasa, Mukbil Özyörük, İhsan Ünlüer, Özer Ozankaya ve Orhan Duru gibi sağdan ve soldan pek çok isim bulunuyordu. 147 ismin seçimindeki mantığı hiç kimse anlamaz, yasada da bir gerekçe bulunmadığından, sadece Yarbay Muzaffer Karan ile Yüzbaşı Muzaffer Özdağ’ın zırvalıkları akıllarda kalacaktır.  Bu saçmalığı protesto etmek için Sıddık Sami Onar rektörlük görevinden istifâ eder; 27 Mayıs’ı destekleyen basın ve aydınlardan gelen tepkiler üzerine Cemâl Gürsel ne yapacağını şaşırır. Sonunda 1962 yılında çıkan yeni bir yasayla onların görevlerine geri dönüşleri sağlanır.

Hekimlik görevini yapamadığı dönemde bir Amerikan ilâç firmasında işe girer. Firma çalışanlarının başka işlerle meşgûliyetlerinin yasak olmasına rağmen, opera sanatçılığının kimsenin dikkatini çekmeyeceğini ve bu yüzden iki işi birlikte yürütebileceğini düşünmüştür.  Ancak olaylar   beklemediği şekilde gelişir. Eşrefpaşa’dan Kunduracı İsmail Usta’nın oğlunun Madam Butterfly‘da başrolü alacağını ve isminin sokaklardaki duvarlara yapıştırılan afişlere yazılacağını hiç ama hiç tahayyül etmemiştir.

İstanbul’daki elçilikte ne kadar Amerikalı varsa, sanki sözleşmişler gibi hepsi de Madam Butterfly‘ı izlemeye gala gecesine gelirler.

” Durum hoş olmadığından Amerikan ilâç firmasındaki işime son verilme korkusu içindeydim. Ama sahnedeki rolümle, çalıştığım firmanın milliyeti arasındaki özdeşlik bana birazcık teselli veriyordu. O gece temsil başladığında ilk perdede her yerin bir Amerikan denizcisine vatan olduğu aryasını attım. Aryanın sonunda Amerikan Konsolosu şapkasıyla birlikte Amerika şerefine kadeh kaldırdığında, onunla berâber allegretto bağırmento makamında Yaşasın Amerika! diye diye birinci perdeyi tamamladım. Çiçekler ve alkışlar derken, oyun da bitti. Eve dönüşte öğrendik ki, Amerikan Deniz Teğmeni Benjamin Franklin Pinkerton o günkü büyük süksesine karşın Amerikan ilâç firmasındaki işinden atılmıştı.”

Çok başarılı bir doktor olmasına karşın, “147’ler Olayı” sanki İhsan Ünlüer’in şevkini biraz kırmıştır; 1962 yılından sonra hayatının merkezine daha fazla opera sanatçılığını ve yazarlığını koyar. Konferanslar verir, radyo ve televizyon programları yapar. Milliyet gazetesinin 11 Ocak 1970 günlü nüshasının 5’inci sayfasında “Ünlüer Doktorluğu Bırakıyor” haberi bile çıkacaktır.

Birkaç yıl önce bir doktorun televizyonda  “alzheimer” hastalığına yakalananların pek çoğunun düşük eğitim seviyesinden ve okuma yazma gibi entelektüel faâliyetleri bulunmayan kişilerden olduklarını söylediğini anımsıyorum. Şaka gibiydi, aklıma hemen Iris Murdoch  ile İhsan Ünlüer gelmişlerdi. İkisi de en fazla beyinlerini kullanmış kişilerdi ama, bilinmeyen bir nedenle  beyin hücreleri ölünce kitapların ve şarkıların olmadığı bir karanlıkta kaybolmuşlardı.

İhsan Ünlüer’deki “alzheimer” belirtileri 1987 yılında başlar; hastalık hızla seyreder ve 4 Nisan 1990 günü saat 08.00’de o karanlığı da terk edip, ebedîyyete gider.

Karaca Ahmed Mezarlığı’nda medfûndur.

Ayda’nın torunu Laura da İhsan Ünlüer gibi 14 Mayıs doğumlu. Büyük dedesinin ona her 14 Mayıs’ta cennetinden mavi unutma beni çiçekleri gönderdiğinden eminim.

Mizâh Yazarlığı

Bir kaynakta İhsan Ünlüer’in yazıları “siyâsî mizâh” şeklinde sınıflandırılıyor; ancak bunun doğru bir sınıflandırma olduğunu düşünmüyorum. Önce mitolojiyi, müziği, edebiyatı ve siyâseti hekimliğin yapısal unsurlarına dönüştürmüştür, bunun ardından da  mizâhı hekimliğinin sıvakı yapmıştır:

” Tıpta sıvak dediğimiz bir tabîr vardır. Meselâ şu ıhlamurun içine aspirini atarsınanız, bu  aspirinin sıvakı olur. Yani, ilâcı kamufle eden şey. Belirli bir konuyu anlatmak istiyorsanız da,  mizâhı buna sıvak yapabilirsiniz. Ben de yazarak hekimliği anlatmak istiyorum, bu niyetimi mizâhın içinde dile getirdim. Mizâh zâten sıvak olmadığında mizâh değildir. Ben yazmaya işte böyle mizâhı hekimliğin sıvakı yaparak başladım.”

Mizâhı niçin hekimliğin sıvakı yaptığını da şöyle açıklar:

” Sanatın elbette ki en güçlü dalı güldürü sanatıdır. Hiçbir silâh bir alay kadar güçlü olamamıştır. Bir adamın kafasını ezin, kırk katıra bağlayın, kırk satıra tutun, kırk kazığa oturtun, onun yüzüne karşı kişiliğine yönelik alaylı bir gülme, onu ölmekten daha çok öldürecektir,” (  Oku Oku Budur Sonu!, s. 220, 1978 ).

Mizâh duygusu bulunan insanları da diğer insanlardan ayırır:

” İnsanı deyimleyen bilim ustaları insanı hayvandan ayıran şeyin esprit olduğunu söylüyorlar. Evet, tüm canlılar türünün en seçkini insan ise, yaratık olarak insanın da en seçkini zekâsıyla espri yaratan sanatçıdır. Sanatçı insan, bilinçaltında evrensel olarak var olan anksiety denilen sıkıntılarını ve de toplumsal etkilerin doğurduğu ruhsal çatışmalarını asilleştirerek poetik ve erotik yaratıcılık yoluyla bir esprit şeklinde bilinç yüzeyine çıkaran kişidir,” (  Oku Oku Budur Sonu!, s. 221, 1978 ).

Mizâh duygusu bulunmayan insanları da “De Flatibus Humanum Corpus Molestantibus” başlıklı yazısında şöyle tanımlamıştı:

” … insan denen yaratık bir borudur… Ses çıkaran bir düdük, koku yayan bir boru… Pis koku yayan, kokuşmuşluğun kokusunu çevreye salan bir kanalizasyon borusu!” ( Tıp Dergisi, 14 Mart 1975 ).

Sevgi, Aşk ve Tutkularımız‘da kitaba ismini de veren bölümü ( s. 9 – 140 ), “Önce Can” ( s. 143 – 155 ), “Ağrılar” ( s. 159 – 203 ), “Kısırlık” ( s. 207 – 231 ), “Aşağılık Duygusu” ( s. 235 – 291 ), “Sanat” ( s. 295 – 304 ), “Mevsim Hastalıkları” ( s. 307 – 325 ) ve “Mesken” ( s. 329 –  351 ) isimli  bölümler izliyor. Oku Oku Budur Sonu! isimli kitabındaysa, “Zalimler Seni Ölüme Mahkûm Ettiler” ( s. 9 -11 ), “Öldürmek Bir Ruh Hastalığıdır” ( s. 12 – 15 ), “Ölüm Tüccârları” ( s. 16 – 19 ), “Tarih Boyunca İşkence” ( s. 20 -23 ), “Kaleminle Savaş” ( s. 24 – 27 ), “Kolu Gamalı Eli Kamalı” ( s. 28 –  31 ), “Zorbalığın Göbek Adı” ( s. 32 – 35 ), “Yazar ve Toplum” ( s. 36 – 38 ), “MC’nin Ders Kitapları” ( s. 39 – 42 ), “Bir İleri Beş Geri Şenletelim Mektebi” ( s. 43 – 46 ), “Feleğin Kahpe Başında Paralansın Parası” ( s. 47 – 50 ), “Devrimlerin Evrimi” ( s. 50 – 54 ), “Domuz Derisinden Post Olmaz” ( s. 55 – 58 ), “Ülkeyi Geri Vitese Takmak” ( s. 59 – 62 ), “Risale-i Nur Azimet-ül Huzur” ( s. 63 – 66 ), “Ulûl Emre İtaat Ber Mücibi Şeriat” ( s. 67 – 70 ), “İnşallahla Maşallah İyi Olur İnşallah” ( s. 71 – 74 ), “Dokuz Ay Vadeli Yardımlar” ( s. 75 – 78 ), “Tam Bağımsızlık Savaşları” ( s. 79 – 84 ), “Devlet Kuşu” ( s. 85 – 88 ), “Otopsi Tutanağı” ( s. 89 – 91 ), “Kol Gezenler” ( s. 92 – 94 ), “Bir Servetin Hikâyesi” ( s. 95 – 98 ), “Bir Ayakkabının Öyküsü” ( s. 99 –  102 ), “Seçim Sandığının Öyküsü” ( s. 103 – 105 ), “İşçi İdim Ehramlar Yükseldi Ellerimin Altında” ( s. 106 – 109 ), “Toplu Sözleşme” ( s. 110 – 113 ), “Koltuktaki Çelişki” ( s. 114 – 116 ), “Faşizme Karşı Birleşik Cephe” ( s. 117 – 120 ), “Güneş Ufuktan Şimdi Doğar Yürüyelim Arkadaşlar” ( s. 121 – 123 ), “Kerem Gibi Yana Yana” ( s. 124 – 126 ), “MC’nin Ahlâk Kitabı” ( s. 127 – 129 ), “Kapitalim Ahlâkına Karşı Kapitalim İşçisinin Ahlâk Kavramı” ( s. 130 – 134 ), “Kitap Tutuklamak” ( s. 135 –  137 ), “Zamlar Geldi Tabur Tabur Dizildi” ( s. 138 – 141 ), “Mektupla Eğitim” ( s. 142 – 144 ), “Uyan Sunam Uyan!” ( s. 145 – 148 ), “Yüce Divan” ( s. 149 – 151 ), “Grev… Grev… Grev…” ( s. 152 – 155 ), “Bilinçaltı” ( s. 156 – 159 ), “İşçi – İşveren ve Halk” ( s. 160 – 163 ), “Kral Öldü… Yaşasın Kral” ( s. 164 – 166 ), “Endülüs’te Raks!” ( s. 167 – 169 ), “Kızma Birâder!” ( s. 170 – 173 ), “Devrimler ve Devrilenler” ( s. 174 – 178 ), “Oğlum Savaaaaş, Biraz Yavaş!” ( s. 179 – 183 ), “Kıratımı Nallattırırım” ( s. 184 – 186 ), “Kanlı Nigâr’ın Sonu?” ( s. 188 – 191 ), “Meddah, Karagöz ve Orta Oyunu” ( s. 192 – 194 ), “Yazmak ya da Yazmamak” ( s. 195 – 197 ), “Krallar da Ölür” ( s. 198 – 201 ), “1 Mayıs İşçi Bayramı” ( s. 202 – 205 ), “Faşoların Beyin Yapısı” ( s. 206 – 209 ), “Hesap Soracağız” ( s. 210 – 214 ), “Cüzdanların Mikrobu Rüşvet” ( s. 216 – 219 ), “Nasreddin Hoca’nın Festivali” ( s. 220 – 223 ), “Yar… Yar… Kölen Olam Yar!” ( s. 224 – 227 ), “Madam Butterflyların Sonu” ( s. 228 – 231 ), “Korku ve Cinayet” ( s. 232 – 235 ), “Her Yerde Kan” ( s. 236 –  237 ), “Sezar ve Spartakus” ( s. 238 – 240 ) ve “Mussoliniler’in Encamı” ( s. 241 – 244 ) başlıklı yazıları bulunuyor.

 

İhsan Ünlüer ve Halikarnas Balıkçısı 

İzmir’e bir gidişinde, Millî Kütüphâne’nin önünden geçerken, gözüne “genç bir yaşlı adam” çarpar. Ellerindeki fileleri kitapla doldurmuş o bembeyaz saçlı adamı nereden tanıdığını çıkarmaya çalışırken, İhsan Ünlüer’in kendisine baktığını fark eden adamcağız ona seslenir:

– Merhabaa!

Adamın bas bariton sesini işitince İhsan Ünlüer birden ayar.

– Affedersiniz, siz Halikarnas Balıkçısı mısınız?

– Evet, ne sandın ya?

– Ben de sizi İzlanda Balıkçısı sanmıştım.

Bu yanıt üzerine Halikarnas Balıkçısı güler.

– Nüktedân bir adama benziyorsun sen, adın nedir?

– İhsan Ünlüer!

Bu defa şaşıran Halikarnas Balıkçısı olur; çünkü o günkü Cumhuriyet gazetesinde kitabının ilânının altında İhsan Ünlüer’in bir karikatürlü yazısı yayımlanmıştır.

Tarık Minkari’nin Anılarındaki İhsan

 Tarık Minkari İhsan Ünlüer’in tıbbiyeden sınıf arkadaşıdır. Onunla ilgili bir anısını şöyle anlatır:

” … Fakülte sıralarındayken iki hocamı çok sevmiştim. Bunlar Koswig ile Schwartz idiler.  İkisi de 1933 yılında  Almanya’dan ülkemize gelmişlerdi ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde çalışmaya başlamışlardı. Schwartz babacandı, öğrencilerini severdi ve korurdu; ama sık sık şaka yapmaktan da hoşlanırdı. Derslerine bir tepsinin üstünde, formol içinde kurumuş, büzülmüş organlar getirir, bizleri masanın etrafında toplar, onları bize tek tek gösterip anlatırdı. O gün de  kurumuş pankreas ve karaciğer dokularıyla birlikte cam bir bardağın içinde limonataya benzeyen bir şey getirmişti.

Hoca gözlerini üstümüzde dolaştırdıktan sonra o günkü kurbanını seçti. İhsan’ı aşağıya çağırdı. İhsan Ünlüer askerî öğrenciydi, uzun boylu, atletik yapılı, üstüne okka gibi oturmuş elbisesiyle ilâh gibi bir çocuktu.

İhsan aşağı indi, Schwartz bir elini İhsan’ın omzuna koyduktan sonra derse başladı.

Bizim kuşağın çok talihli olduğunu, şimdi idrârda şeker olup olmadığını anlamak için birkaç damla ilâç damlatmak yettiğini anlatıyordu; oysa babasının devrinde, bir doktor idrârda şekerin olup olmadığını anlamak için onu tadarmış. Bunu söyledikten sonra masanın üstündeki bardağın içine parmağını batırıp çekti ve parmağını yalamaya başladı.

Bizim soluğumuz kesilmiş, iğrenmiştik.

Ardından İhsan’a döndü ve onun gözlerinin içine baka baka aynısını yapmasını istedi.

İhsan donup kalmıştı,  parmağını bardağa doğru uzatamadı. Hoca ısrâr edince, İhsan utanıp  sıkıldı ama direnemedi. İstemeye istemeye sağ elinin işâret parmağını bardağa batırdı ve sonra onu iğrene iğrene yaladı.

Schwartz sinsi sinsi güldü ve bize dönerek bir hekimin her şeyden önce çok iyi bir observatör olması gerektiğini söyledi. Sonra parmaklarından birini göstererek, o parmağını bardaktaki şeye batırdığını ama başka bir parmağını yaladığını, oysa İhsan’ın bardaktaki şeye batırdığı parmağını yaladığını belirtti.

Hepimiz şaşkın şaşkın bakarken bu kez hoca bardağa uzanıp aldı ve içindeki içmeye başladı. Yarısına gelince kadehi İhsan’a verip, tadının güzel olduğunu, kendisinin de içebileceğini söyledi.

İhsan öğürürken, Schwartz şerbetin leziz olduğunu, niçin öğürdüğünü anlamadığını ifâde ediyordu.

Hiçbir derste o günkü kadar eğlendiğimi anımsamıyorum.”

 

 

 

 

 

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz