Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARAR – 23

UNUTULMUŞ YAZARAR – 23

185
0
PAYLAŞ

Muzaffer Hacıhasanoğlu

Kara Trenler Hikâyelerimizden Geçmez Oldular

Muzaffer Hacıhasanoğlu’nu yazıp yazmayacağını bana soran kadîm ahbâbdan Ahmet Mürşit Sertal oldu. Oysa, Muzaffer Bey’i unutmuştum, kadri bilinmemiş bu edebiyatçımızı bana hatırlattığı için Ahmet Mürşit Sertal’a müteşekkirim.

Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun hikâyeleriyle ve romanlarıyla tanışmam ortaokul  ve lise yıllarımdadır. Ondan ilk okuduğum eserse, Milliyet gazetesinde 23 Haziran 1970 ile 21 Ağustos 1970 arasında tefrika edilen Evlerde Sevgi Yoktu isimli romanı olmuştu. Bu roman ancak 2006 yılında Heyamola Yayınları tarafından kitaplaştırılacaktı. Evlerde Sevgi Yoktu‘nun devâmı sayılan Trenler Yine Gidiyor ise 1982 yılında Yazko Yayınları’ndan, 2007 yılında da Heyamola Yayınları’ndan çıkacaktır. Evlerde Sevgi Yoktu‘nun peşindense Bu Dağın Ardı‘nı ( Varlık Yayınları, 1954 ) ve Cumhuriyet gazetesinde 21 Nisan 1972 ile 5 Ağustos 1972 arasında tefrika edilen Emin Efendi‘yi okumuştum.

Ailesi ve Tahsîli

Dr. Ali Köseoğlu tarafından düzenen 18 Ocak 1985 günlü ve 144 sıra numaralı Gömme İzin Kâğıdı’nda,  Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun kalp yetmezliğinden vefât tarihi 17 Ocak 1985 olarak belirtilmiştir.        

Muzaffer Bey, 1929 doğumlu Türkân Süha Hanım ile evliydi. Bu evlilikten 1952 Ankara doğumlu Ayşe, 1954 Ankara doğumlu Orhan ve 1958 Tosya doğumlu Mehmet Turhan dünyaya gelirler. Türkân Süha Hanım’ı 1992 yılında kaybettik. Muzaffer Bey de Türkân Süha Hanım da Karaca Ahmed Mezarlığı’nda ebedî uykularındadırlar ( Ayşe Hacıhasanoğlu, 26 Haziran 2020 ).

Ayşe Hacıhasanoğlu, Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nin  Rus Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden 1973 yılında mezûn olduktan sonra, 7 yıl kadar Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği Büyükelçiliği’nin Basın Bürosu’nda mütercim olarak çalıştı ve ardından 1982 ile 1996 yılları arasında bir bankada görev yapıp emekli oldu. Biz onu Dostoyevski’den, Tolstoy’dan, Maksim Gorki’den,  Vasili Grossman’dan ve Sergey Dovlatov’dan yaptığı çevirileriyle tanıyoruz. Prof. Dr. Orhan Hacıhasanoğlu, mimarlık denilince, akla gelen ilk esâmîden biridir. İstanbul Teknik Üniversitesi ve Özyeğin Üniversitesi’nde görev yaptı. Çok sayıda ilmî makalesi bulunuyor. Mehmet Turhan ise, babası gibi hekim olup, iç hastalıkları ve nefroloji uzmanıdır.

Muzaffer Hacıhasanoğlu 1340 Çankırı doğumlu olup, nüfus kaydı  H. 3, C. 3 ve S. 731 olarak düzenlenmiştir. Doğum günü ise bilinmiyor.  Annesinin ifâdesine göre, bir kış gününde doğmuştur. Doğduğu günün bir Kur’an-ı Kerim’in arkasına not edildiği, ancak o Kur’an-ı Kerim’in  kaybolduğu söylenir. Aslında Muzaffer Bey’in çocukluğundaki Çankırı’ya dâir çok fazla anısı yoktur,  o yılları düşündüğündeyse hep bir kasaba ile karşılaşacaktır:

” … Kale, çarşı, taştan hükûmet binâsı, jandarma karakolu, daha aşağılarda birbirine kavuşup Kızılırmak’a dökülen iki çay, baharda coşup yazın suyu çekilen;  bahçeler, bahçeler, dut ağaçları, ayva ağaçları… Babam o kazanın maârif memûruydu, o zaman öyle deniliyordu. Başöğretmendi iki okuldan birinde. Okul avlularında, dersliklerde geçti çocukluğumun o yılları; sevmezdim sokaklarda oynamayı, gözlerdim öteki çocukları da girmezdim aralarına, görünmez bir baskıdan mıydı, yapım gereği miydi, yoksa onların beni yabancı saymalarından mıydı, bilemiyorum. Ama  kardeşim, benden iki yaş küçük, karışırdı kavgalarına, oyunlarına. Uzak mıydım tümden onlardan? Hayır, büyüklerinin ve küçüklerinin davranışlarını, konuşmalarını izlerdim. İlk öykülerimde ve bir romanımda vardır o kasaba.”

Annesi Müftü Atâullah Efendi’nin kızı Zeliha Hanım’dır; pederi Mehmet Fahri Bey ise maârif memûrudur. Mehmet Fahri Bey, Samantepe’deyken emekli olacaktır.

Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun anne tarafından dedesi Atâullah Efendi, 1289 yılında Filibe’de  doğmuştur. İlk ve rüşdiye tahsîlini Çankırı’da babasından almış, sonra Edirne Askerî İdadîsi’ne ve Fatih Medresesi’ne devâm etmiştir. 1898 yılında icâzet alarak ders vermeye başlamıştır. Uzun yıllar evkaf memûrluğunda bulunmuş, İttihât ve Terakki a’zâlığı, Müdâfaa-i Hukuk Cemiyeti ve Cumhuriyet Halk Fırkası reisliği görevlerini yapmış olan  Atâullah Efendi, 1917 ile 1932 arasında da Çankırı Müftüsü’dür. 18 Mayıs 1932 günü vefât eder. İlerici düşünceleri yüzünden halk arasında  “Gâvur Müftü” olarak anılan Atâullah Efendi’nin siyâsî görevleri, Mustafa Kemal’in 23 Ağustos 1925 günü gerçekleştirdiği Çankırı ziyâretinde sona ermiştir. Bu olayı da  dönemin Çankırı meb’ûsu Ahmet Talât Bey şu şekilde anlatmıştır:

” … 23 Ağustos 1925 günü, meb’ûs Ziya, Rifat, müdde-i umumi Şevket Bey ve Müftü Atâullah Efendi ile Belediye Reisi Cemal Efendi, Vali Cemil Bey’in refâkatinde on saatlik mesâfedeki Çandır Hanı’na gidildi. Bindiğimiz iki Ford otomobildi. Burada Gazi otomobilinden indiler. Sırtında gri renkli keten kostüm, başlarında çok yumuşak hasır panama şapka vardı. Şapkayı çıkararak elimizi sıkarken vali tek tek isimlerimizi söylüyordu. Müftü Efendi’yi Halk Partisi Reisi diye takdim edince, Mustafa Kemal, ma’nâlı bir tebessümle, ‘Hem müftü hem parti reisi nasıl olur?’ şeklinde buyurdular. Bu söz rahmetli müftünün siyâsî hayatına son vermiştir.”

Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun annesi Zeliha Hanım, mütedeyyin bir kadın olmasına rağmen, genç Cumhuriyet’in ilkelerine de bağlıdır. Kur’an-ı Kerim’i Türkçe meâlinden okuduğu, Etlik’te oturduğu yıllarda cami yaptırma derneklerinden gelenlereyse “Burada o kadar fazla cami var, ama hiçbiri dolmuyor. Oysa, sadece bir okul var, o da epey uzakta. Çocuklar perîşân oluyorlar. Cami yerine okul yaptırmak için para toplasanız daha iyi olmaz mı?” diye çıkıştığı anımsanmaktadır.     

Babasının görevi nedeniyle ilkokulu Kalecik’de okudu, ortaokul ikinci sınıftayken babasının tayîninin çıkması üzerine Ankara’ya gelirler. Hacettepe ile Samanpazarı arasındaki bir mahallede otururlar. Muzaffer’in kaydını ise Gazi Lisesi’nin orta kısmına yaptırırlar. İtfâiyye Meydânı’ndaki bu okulda daha ziyâde devrin kodamanlarının çocukları okumaktadır. Kötü bir öğrenci değildir, Türkçe ve Fransızca derslerine alâka duyar ama, eğitim sisteminde hatâlar bulunduğunun da farkındadır. Lisedeyken edebiyat dersine Ruşen Ferit Kam girer. Okul çıkışlarında  Akba, Berkalp ve Hachette gibi büyük kitapçılara uğramak mu’tâdı olur. Kitaplar kadar futbola da düşkündür. Hacettepe’nin maçlarını hiç kaçırmaz. Yaşamının sonuna kadar da iyi bir futbol seyircisi ve Galatasaray taraftarı olmuştur ( Ayşe Hacıhasanoğlu, 4 Temmuz 2020 ). 1941 – 1942 öğrenim döneminde Gazi Lisesi’nin 6 Edebiyat A sınıfından 1109 numaralı öğrenci olarak mezûn olur.  Okul kaydı Muzaffer Doluca ismine düzenlenmiştir. Liseden sonra Tıp Fakültesi’nde okumayı tercih eder. Ankara’da tıbbiye henüz açılmadığından, mecbûren İstanbul’a gelir. İstanbul Tıp Fakültesi’ne Muzaffer Doluca ismiyle kaydı yapılır. Okul numarası 5720’dir, yurt numarasıysa 2340’dır.

” … İstanbul, büyük bir kent, deniz de ve Ankara’dan daha değişik bir yaşam da vardı. Bir yurtta parasız yatılı olarak kalıyordum. Değişik memleketlerden gelmiş, çeşitli düşüncelerde arkadaşlarla birlikte. Aramızda ırkçılar, Kemalistler, solcular, sinema ve danstan başka bir şeyle ilgilenmeyen Amerikancılar bulunuyordu.  Tartışırdık, ender olarak da bu tartışmalarımız yumruklaşmaya kadar varırdı. Eminönü Halkevi Kitaplığı’na ve  Beyazıt Kitaplığı’na giderdim. Koşuk biçimindeki  ilk eserlerimden birini Büyük Doğu dergisine gönderdim. Yayımlanacağını hiç ummuyordum. Necip Fazıl o zamanlar daha bağnaz bir mürşid değildi; onun dergisinde Sait Faik ve Oktay Akbal bile yazıyorlardı. İlk şiirimin yayınlanmasına çok sevindim. Daha bir şevkle sarıldım yazmaya. İstanbul dergisine de göndermeye başladım eserlerimi, hepsini yayımladılar.”

Muzaffer Hacıhasanoğlu, İstanbul dergisine gönderdiği,  “Yaz Rüyası” ( S. 21, l Ekim 1944 ),  “Edebiyat ve Saadet” ( S. 28, 15 Ocak 1945 ), “Şarkı” (  S. 25, 1 Mayıs 1945 ), “Penceremden” ( S. 35, 1 Mayıs 1945 ), “Evim” ( S. 42, 15 Ağustos 1945 ), “Cambaz” ( S. 43, 1 Eylül 1945 ), “Kitabımdaki Adam” ( S. 44, 15 Eylül 1945 ), “Kahkaha” ( S. 47, 1 Kasım 1945 ) ve “Anlatamadıklarım” ( S. 50, 15 Aralık 1945 ) isimli ilk eserlerinde “M. Doluca” imzasını kullanmıştır.   

Ankara’da Tıp Fakültesi’nin açılmasından sonra kaydını İstanbul Tıp Fakültesi’nden Ankara Tıp Fakültesi’ne aldırır ( Ayşe Hacıhasanoğlu, 4 Temmuz 2020 ). Yazdıklarını Varlık dergisine göndermeye başlar. Yaşar Nabi’nin ona koşuk tarzını bırakıp hikâye yazmasını tavsiye etmesi, Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun edebî hayatını kökten değiştirecektir. Onun Varlık dergisinin 1 Haziran 1947 tarihli 323’üncü sayısında yayımlanan “Bir Fotoğraf Canlanıyor” isimli hikâyesi herkesin beğenisini kazanır. Bu hikâye için eğitimci yazar Numan Kurt 19 Ocak 2016 günü şunu yazacaktır:

” … Öğretmenlik yıllarımda çok sevdiğim bir hikâyeyi dersine girdiğim tüm sınıflarda okudum. Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun bu hikâyesi benim gibi öğrencilerimi de çok etkiledi. Yazar, hikâyede, akşam evine dönerken yolda çamurlanmış bir fotoğraf bulur. Bu fotoğraf, kısa bir süre önce elektrik direğinden düşüp ölen bir elektrikçinin aile fotoğrafıdır. Yazar, fotoğraftakileri tek tek konuşturarak, bir aile dramını anlatır.”

Bu ilk hikâyesinin ardından 1947 ile 1950 arasında Varlık dergisinde “Toprak” ( S. 328, 1 Kasım 1947 ), “Bir Tespih Tanesi” ( S. 333, 1 Nisan 1948 ), “Tokaç” ( S. 339, 1 Ekim 1948 ), “Hoca” ( S. 344, 1 Mart 1949 ),  “Bir Misâfir Geldi” ( S. 349, 1 Ağustos 1949 ) ve “Çeşme Meselesi” ( S. 356, 1 Mart 1950 ) isimli hikâyeleri çıkar.   

Muzaffer Bey,  Ankara Tıp Fakültesi’ni 1948 yılında bitirir. Askere gitmeden önce, Ankara’nın Çubuk ilçesinde iki ay sıtma savaş tabibi olarak görev yapar. O dönemde Çubuk’un Ankara’ya ulaşımı hem çok zordur, hem de bataklıklardan dolayı sıtma oldukça yaygındır. Çubuk’ta gözlemledikleri  “Çeşme Meselesi” isimli hikâyesi ile tefrika olarak kalan Emin Efendi isimli  romanına kaynak olur. Askerliğini Erzurum yakınlarındaki Karga Pazarı Dağları’ndaki bir taburda yedek subay olarak yapar. Bir koyağın içindeki Karga Pazarı’nda  kış soğukları hiç kesilmez. Erzurum’a ancak atların çektiği kızaklarla inilebiliyordur. Karga Pazarı, onun “Bu Dağın Ardı” isimli hikâyesinde hâlâ yaşıyor.

Askerliğinin ardından Antep’e sıtma savaş hekimi olarak gider.

” …  Kilis de benim bölgemin içindeydi; dolaştım tüm ilin köylerini, kaçakçı köylerinden geçtim, sınır karakollarını gördüm. Beylerin köylerindeki evsiz çulsuz köylüleri, atları, itleri, konaklarıyla beyleri tanıdım. Sazlarında oturup, bir acı kahve içerek , seyrettim olup bitenleri.”

Muzaffer Hacıhasanoğlu, kendi Antep’ini, “Gaziantep’te Bu Sabah”, “Kibrit Kutusu” ve “Tarih” isimli hikâyelerinde anlatacaktır.

1950 yılında Türkân Süha Hanım ile evlenir. Çocuklarından Ayşe ile Orhan Ankara’da doğarlar.  Muzaffer Bey, Ankara’da büyümesine rağmen, Ankara’yı bir türlü sevememiştir. Biraz bundan biraz da geçim sıkıntısından, kasabalarda yaşamak  ister. 1951 yılının Ekim ayında Varlık Yayınları’ndan ilk hikâye kitabı Bir Tespih Tanesi ismiyle çıkar. 110 sayfalık kitapta “Bir Fotoğraf Canlanıyor”, “Toprak”, “Yanlış”, “Bir Tespih Tanesi”, “Tokaç”, “Tahta Perdenin Arkası”, “Hoca”, “Bir Misâfir Geldi”, “Dut”, “Elantalar” ve “Çeşme Meselesi” isimli hikâyeleri vardır. Bir Tespih Tanesi için Nurullah Ataç ( Ulus, 22 Aralık 1951 ), Baki Süha Ediboğlu ( Yeni İstanbul, 21 Ocak 1952 ), Cengiz Yalçın ( Varlık, S. 380, 1 Mart 1952 ), Attilâ İlhan ( Kaynak, S. 51, 1 Mart 1952 ) ve Hikmet Dizdaroğlu ( Varlık, S. 381, 1 Nisan 1952 ) yazarlar.  Bu yıllarda onun hikâyeciliğini en fazla önemseyen kişilerden biri de Nurullah Ataç’tır. Muzaffer Bey, edebiyat mahfillerinin dışında kalmak istediğinden, Ankara’da pek çevresi yoktur. Işık Kansu, onu Konur Sokak’tan bir gölge gibi geçip giderken anımsıyor ( Kebikeç, S. 19, s. 318, 2005 ). Bir gün, az sayıdaki ahbâbından biri olan Orhan Barlas, “Ataç sana kendisine kitabını göndermediğin için çok kızıyor” dediğinde, mahcûb olur ve Nurullah Ataç’tan randevu alır. Özen Pastahânesi’nde buluşurlar. Orada Ataç kendisini azarlamasına rağmen, Muzaffer Bey yaşamı boyunca Ataç’ın düşüncelerini savunacaktır.

Bir Tespih Tanesi‘nden sonra ikinci hikâye kitabı olan  Bu Dağın Ardı 1954 yılının Şubat ayında Varlık Yayınları’ndan çıkar. 126 sayfalık kitapta “Bu Dağın Ardı”, “Kibrit Kutusu”, “Akşam Gazetesi”, “Bir Yer”, “Bu Sabah”, “Gelirsiniz Değil mi?”, “Tarih”, “Büyükler”, “Cemal’in Evi” ve “Davulcu” isimli hikâyeleri vardır. Bu Dağın Ardı için Hikmet Dizdaroğlu ( Varlık, S. 406, 1 Mayıs 1954 ), Y. Keskin ( Yenilik, S. 7, 1 Temmuz 1954 ), İlhami Soysal ( Varlık, S. 409, 1 Ağustos 1954 )ve M. T. Karamustafaoğlu ( Varlık, S. 410, 1 Eylül 1954 ) yazarlar.       

Sonunda Muzaffer Bey’in istediği olur, Tosya Devlet Hastahânesi’ne atanır. 1958 ile 1961 arasında Tosya Devlet Hastahânesi’nde başhekim ve iç hastalıkları uzmanı olarak çalışır.  Tosya’da yaşadığı yıllarda çeltik ve orman işçilerini tanır, küçük oğlu Mehmet Turan Tosya’da doğar, 27 Mayıs ile onun yurt genelindeki etkilerini Tosya’da yaşar. Onun Tosya yıllarından bize , “Dana”, “Cehennem Otobüsü”, “Ağlayan Bebek” ve “Kader Otu” isimli hikâyeleriyle Tatsız Dünya isimli romanı tevârüstür. Tatsız Dünya 17 Nisan 1971 ile 13 Ağustos 1971 arasında Yenigün gazetesinde tefrika edilmiştir ve maalesef tefrika olarak da kalmıştır.

Muzaffer Bey, Tosya’dan sonra bir yıl kadar Ayvalık Sağlık Merkezi’nde çalışır. Ayvalık’ta çalıştığı dönemde oranın insanlarıyla çok fazla anlaşamamasına rağmen, doğasını çok sevmiştir.  Ayvalık’ta muhtemelen en fazla Ahmet Yorulmaz ile ahbâblığını önemsemişti. Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun vefâtından sonra, onun hakkında yazan az sayıdaki esâmîden biri  Ahmet Yorulmaz olacaktır. Kendisiyle sadece yarım saat kadar sohbet etmemize rağmen, her kitabını bana imzalayıp göndermek nezâketinde bulunan rahmetli Ahmet Yorulmaz, Ayvalık’ta İz Bırakanlar ( Geylan Kitabevi, 1998 ) isimli nefis eserinde, Muzaffer Hacıhasanoğlu’nu da anlatır. Öğretmen anne baba çocuğu olduğumdan, Ahmet Yorulmaz’ın Muzaffer Hacıhasanoğlu portresi beni çok etkilemişti. Muzaffer Bey’in “Yıkık Duvarın Üstünde”, “Kedi Boğan” ve “Denizin Görünümü” hikâyeleri Ayvalık’ta geçerler.

Muzaffer Bey, Ayvalık’tan Ankara’ya döner. Yeni görev yeri Çalışma Bakanlığı’ndadır. Ancak, ne masa başı hekimliğini sever, ne de iktidarın dayattıklarından hoşlanır. Yorulur, tayînini ister. Malatya’ya atanır. Belki de en güzel yıllarını Malatya’da geçirir. “Eller”, “Türkülü Ekmekler”  ve “Faytona Ağıt” onun Malatya dönemininin eserleridirler.

Malatya Sosyal Sigortalar Hastahânesi’ndeki görevinden emekli olur. 20 yıl 8 ay hizmeti üzerinden 1 Kasım 1972 itibâriyle kendisine 1.877 lira emekli maaşı bağlanır, bunun bir de 50 kuruşu vardır, 1 Haziran 1973 gününden itibârense emekli maaşı 2.888 liraya yükseltilir. 1974 yılında  mâliki oldukları Kaya Sultan Sokak’taki dairelerinde, önce oğlu Orhan, ardından kızı Ayşe kalırlar. 1982 yılındaysa  Hacıhasanoğlu ailesi temelli İstanbul’un Şenesenevler Mahallesi’ne yerleşir ( Ayşe Hacıhasanoğlu, 3 Temmuz 2020 ).

Son Yıllar

1955 ile 1969 arasında edebiyat dergilerinde Muzaffer Hacıhasanoğlu hakkında bir yazıya rastlanmaz. Sanki taşrada unutulmuştur. Ama, Seyit Kemal Karaalioğlu’nun 864 sayfalık Ansiklopedik Edebiyat Sözlüğü‘ne ( İnkılâp ve Aka, s. 274, 1969 ), Şükran Kurdakul’un 438 sayfalık Şâirler ve Yazarlar Sözlüğü‘ne ( Ataç Kitabevi, s. 194, 1971 ) girer. Rauf Mutluay’ın “100 Soruda” dizisinden yayımlanan 528 sayfalık Çağdaş Türk Edebiyatı ( Gerçek Yayınevi, 1973 ) isimli kaynak eserininse 331’inci ve 408’inci sayfalarında sadece ismi zikredilir. Hikâyeleri ve romanları hakkında en ufak bir yorum yoktur.

Muzaffer Hacıhasanoğlu ancak 1979 yılında Aydınlık Yayınları’ndan çıkan 111 sayfalık Eller isimli hikâye kitabıyla yeniden anımsanır. Bu kitabıyla 1980 Türk Dil Kurumu Öykü Ödülü’nü alır. Kitapta Muzaffer Hacıhasanoğlu’nun “Eller”, “İhtiyarın Ağaçları”, “Ayakkabı Giyen İnek”, “Ders Zili Çalıyordu”, “Gelinimiz”, “Eskimiş Bir Marangoz”, “Traktör”, “Ben Molotof Çorçil Yosma”, “Ağabey Ekmek Var mı?”, “Faytona Ağıt” ve “Kalem” gibi çok sevilen hikâyeleri bulunuyordu.  Kitap hakkında daha ziyâde  Ayhan Hünalp’ın  ( Şişe Cam, S. 104, Eylül – Ekim 1979 ), Aydın Doğan’ın  ( Yaba, S. 5, Aralık 1979 ), Ahmet Telli’nin ( Türkiye Yazıları, S. 35, Şubat 1980 ), Bedii Demirseren’in  ( Sesimiz, S. 128, Mart 1980 ), Osman Şahin’in  ( Kitaplar Dergisi, S. 5, Mayıs 1980 ), Muzaffer Uyguner’in  ( Türk Dili, S. 343, Nisan 1980 ), Ali Dündar’ın ( Varlık, S. 873, Haziran 1980 ) ve Vecihi Timuroğlu’nun ( Sesimiz, S. 136,  Aralık 1980 ) yazıları dikkat çeker. Osman Şahin ayrıca Aydınlık gazetesinin 1 Nisan 1980 günlü nüshasında Eller‘in tanıtımını da yapmıştır.              

Muzaffer Bey’in İstanbul’u Ankara’dan daha çok sevdiği muhakkaktır. Edebiyat mahfillerine hep mesâfeli durmasına rağmen, Yazarlar Kooperatifi’nin İstanbul’daki faâliyetleri onu  heyecânlandırıyordu. Oysa, katarakt yüzünden artık iki adım önünü dahi göremiyor, kalbiyle ilgili sorun yaşıyordu. Buna rağmen, kızı Ayşe Hanım’ın veya eşi Türkân Süha Hanımı’ın refâkatında Yazarlar Kooperatifi’nin toplantılarını takîb etmeye çalışır.

Muzaffer Bey’in İstanbul’a yerleşmesinden sonra Trenler Yine Gidiyor ( Yazko Yayınları, 1982 ) isimli romanıyla Dağ Başındaki Ölü ( Yazko Yayınları, 1983 ) isimli hikâye kitabı çıkar. Dağ Başındaki Ölü 154 sayfadır ve kitapta Muzaffer Bey’in 20 hikâyesi vardır. Bildiğim kadarıyla Dağ Başındaki Ölü için bir Muzaffer Uyguner ( Kitaplar Dergisi, S. 6, Haziran 1984 ) yazar, Trenler Yine Gidiyor içinse Kemal Ateş kendisiyle bir söyleşi yapar ( Varlık, S. 903, Aralık 1982 ).   

Eller ( Aydınlık Yayınları, 1979 ), Trenler Yine Gidiyor ( Yazko Yayınları, 1982 ) ve  Dağ Başındaki Ölü ( Yazko Yayınları, 1983 ) ile edebiyat mahfillerinde yeniden gündeme gelmeye  başlamışken, 17 Ocak 1985 günü kalp yetmezliğinden aramızdan ayrılır.

Muzaffer Bey gidince, kara trenler de artık hikâyelerimizden geçmez olurlar…    

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz