Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 12

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 12

115
0
PAYLAŞ

Celâl Sılay

“Ben Yıldızıma Söyledim, Işıklar Serpecek Üzerine”

       Onu tanıyanlar, Sait Faik’in dışında kavga etmediği kimsenin kalmadığını yazmışlardı; bizde “deli deliyi görünce değneğini saklar” derler ya, Celâl Sılay’ın da sadece Sait Faik ile hiç kavga etmemesini, ikisinin deli olmalarına yoranlar hayli fazladır.  Ancak, Aziz Nesin’e göre, ikisinin delilikleri farklı türdendir:

” … Celâl Sılay, tam anlamıyla delibozuk olduğundan, onunla bir duygu paylaşmak olanaksızdı. Sait Faik de deliydi ama, delibozuk değildi. O hem duygularını anlatır, hem de başkalarının sorunlarını dinlerdi.”

Haldun Taner ise Celâl’e ve Sait’e deli demez ama, onları farklı cinsten küskünler olarak sınıflandırır:

” Celâl’in Sait Faik’e büyük sevgisi kolay anlaşılır. İkisi de topluma, çevreye karşı küskündü, buruktu.

Sait somurtuk bir küskündü. Celâl’se kendi deyimiyle sırıtkan bir küskündü,” ( Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, s. 48, 2019 ).       

Naim Tirali şunu yazmıştı:
” … çılgınlıklarıyla kimsenin en ufak imalı sözüne bile katlanamayan doğasıyla ünlü Celâl Sılay, bir Sait Faik’in küfürlerine kızmadığı gibi, Sait’in Beyoğlu’nda bir kaldırımdan diğer kaldırıma var gücüyle kendisine deli diye bağırmasını bile hoş karşılar, kesik kesik sesler çıkarıp sırıtarak, mutluluktan dört köşe onun yanına gelirdi,” (Geçmiş Zaman Külleri, s. 142, 2018).

Celâl Sılay için her şey kavga ve küskünlük nedeni olabiliyordu. Yaptığı semizotu yemeğini beğenmediği için değil, aksine çok beğendiği için Sabahattin Kudret Aksal’a küstüğünü Salâh Birsel anlatır:

” Celâl Sılay ile arkadaşlık kolay işlerden değildir. Çokça alıngan olduğu için arkadaşlarıyla sık sık bozuşurdu. Onunla ikide bir selâmı sabahı kesip, sonra yine barışanlardan biri de Sabahattin Kudret’tir. Sabahattin onunla bir kez de 1957 yılında bozuşmuştur. O sıralar Celâl, Moda’da oturur. Bir gün Sabahattin evine gelir. Celâl ona birlikte yemeyi teklif eder. Sonra da sofraya alengirli bir semizotu yemeği getirir. Sabahattin semizotunu çok sevmiştir. Her ne kadar çatal kullanırsa da yemekle birlikte parmaklarını da yer. Akşamüstü de Beyoğlu’nda rastladığı Baha Çalt’a, Celâl’in yemeğini iyisinden över. Nedir, o günden sonra Celâl’e nerede rastlarsa Celâl başını çevirir. Üç ay, dört ay, beş ay. Bir gün Sabahattin dolmuşta Celâl’in yanına düşer. Celâl ona dirsek vurarak sırıtır. Bu kez de Sabahattin ona yüz vermez. Celâl yine dürter. Sonunda Sabahattin:
– Bak Celâl, şimdiye değin seninle birkaç kez küstük. Ama hepsinin nedenini bilirdim. Bu kez neden bozuştuk bilmiyorum, der.

Celâl’in yanıtı şudur:
– Yahu, sen bende semizotu yemeğini iyi yapmamdan başka övünülecek bir şey bulamadın mı?” ( Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu, s. 183, 1983 ).

Celâl Sılay’ın bahisi geçen Moda’daki evi, “Mektep Sokak, No. 22” adresindeki Fehime Mülküs Hanım’ın köşküydü. Celâl Sılay o köşkün orta katında kiracıydı. Ünal Özüak, Sonsöz gazetesinin 22 Ağustos 2017 günlü nüshasındaki yazısında şunu belirtir:

” … anneannem Fehime Hanım orta katı devrin en büyük şâirlerinden Celâl Sılay’a kiralamıştı. Kitabın yazdığı gibi, her akşam küfelik olarak eve getirilip bırakılan şâir, gündüzleri evde olmadığından kapısı bacası açık odasının çekmecesindeki cinsel içerikli resimler biz çocuklar için tam bir hazineydi.”

 Ünal Sözüak, Sonsöz gazetesinin 2 Nisan 2018 günlü nüshasındaki yazısındaysa, ancak yakınları Haldun Taner kefil olunca, Fehime Mülküs Hanım’ın orta katı Celâl Sılay’a kiraladığını belirtir.

Haldun Taner de Celâl Sılay ile hiç küskünlük yaşamayan az sayıdaki edebiyatçılardan biri olduğunu yazmıştır:

” Celâl’le uzun süre dost kalan, kalabilen azdır. Herkesle çabuk bozuşurdu. Onun bana darıldığını hiç hatırlamıyorum. Ama ilk başlarda ben onun çelişmeli, tutarsız ve kendime göre vefâsız gördüğüm davranışlarını sık sık sınadım. Bu yüzden kısa ve uzun, ahbablığı kestiğim süreler oldu. Örneğin Kemal Tahir’e yaptığı bir saygısızlıktan sonra…” (Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil, s. 49, 2019).      

Celâl Sılay, “anadan doğma bir şâir” olmasına karşın, onun şiirinin yok sayılması vefâtından öncedir. Haldun Taner de Milliyet gazetesinin 3 Haziran 1979 günlü nüshasının 14’üncü sayfasındaki “Devekuşu’na Mektuplar” köşesinde şöyle yazar:
” … çok kişiyi gücendirdiği için, eleştirmenler onu daha sağlığında öldürmüşlerdi. Hiçbir antolojiye, sözbirliği etmişlercesine, onun şiirlerini koymazlardı; edebiyat matineleri yapıldığındaysa onun şiirlerine yer verilmezdi. Oysa Celâl Sılay iyi bir şâirdi. Ünlü şâirlerin çoğundansa daha soylu bir şâirdi.”

Celâl Sılay’ın daha yaşarken başlayan unutulmuşluğu için Cemil Meriç’in yaptığı yorum ise, okurun rûhunu acıtır:
” Yirmi beşinde şöhretin zirvesine erişen şâir, elli beşinde unutulmuştu. Daha mı kötü yazıyordu? Hayır… Okuyucularını kaybetmişti sadece, okuyucularını ve hayranlarını. Bir zamanlar hislerine tercüman olduğu mutlu azınlık hassasiyetini büsbütün kaybetmişti. Şiir istemiyordu artık. Tutunduğu dallar kopmuştu Celâl’in. Altından başka mukaddes tanımayan bu sersem kalabalığa ne söyleyecekti Celâl… Kitaplarını belli bir sayıda basıyor ve birkaç dosta armağan ediyordu. Zavallı Celâl, ömür boyu içtimaî kavgaların dışında yaşamıştı. Çalışanların, inananların ve gönüllerini bir davaya bağlayanların dünyasından habersizdi. Ve hazlar, bir zelzeleden kaçan hassas yaratıklar gibi, uzaklaşmışlardı ondan.

Küçümsüyordu şöhreti. Ama âşıklarını kaybeden bir dilberin merâretiydi bu. Başka ne yapabilirdi? Etrâfındakiler tarafından anlaşılmadığına inanınca ebediyete seslenmek istedi. Aldatmayan tek sevgili vardı dünyada; mutlak güzel. Ve Celâl son yıllarını bu mağrûr dildânenin fethine adadı. Ama boşuna… Zengin bir hayat tecrübesi, keskin bir zekâ ve çok sığ bir irfân. Ömür boyu okuyamamıştı zavallı dostum. Kelime dağarcığı fakirdi. Ve kendisini bir uçuruma atar gibi uydurcanın kucağına fırlattı. Bu köksüz, bu mûsikîsiz, bu tedâîsiz kelime leşleriyle şiir yazılamayacağını anlayamadı. Başarısızlığı bir neslin başarısızlığıdır,” ( Bu Ülke, s. 151 ve 152, 1992 ).

Cemil Meriç’in Celâl Sılay’ı

” … Celâl Sılay bir tarafıyla Cellini idi: Serâzâd, derbeder, küstâh.

Diderot, iki yüzyıl önce bu yarı dâhilerin nefis bir portresini çizmiş. Rameau’nun Yeğeni‘ni okuyanlar yirmi beş yaşındaki Celâl’le karşı karşıya geleceklerdir: Hayır ve şerden habersiz, sefâleti içinde mağrûr, ele avuca sığmayan bir zekâ. Diderot’nun kahramanı içtimaî bir zelzelenin ârifesinde yaşıyordu; Celâl de içindeki zelzelelerde. Celâl’in trajedisi bir çağın trajedisidir.

Onunla Nisuaz’da tanışmıştık. Nisuaz garîb bir meşher idi 1940’larda. Zekâyla fuhuş, ciddiyetle bohem, en parlak ümitlerle en karanlık ıstıraplar yanyanaydı Nisuz’da. Mâzîyle istikbâl kucak kucağaydı. Mustafa Şekip bir avuç hayranına Bergson’u anlatır, Peyami Marinetti üzerine nutuk çeker, Suphi Taşhan üç buudlu şiirlerini okurdu. Sait Faik’in mütecessis bakışları, bir hikâye konusu arar gibi dolaşırdı masalarda. Arif Dino Yunanca şiirlerini dinletecek bir kurban bulmak için iltifâtlar dağıtırdı etrâfa. Sadri Ertem her İstanbul’a gelişinde Nisuaz’da otağ kurardı. Kimleri görmezdiniz çevresinde… Gazeteci Münir Süleyman, aktör Avni Dilligil, dekan kâtibi İhsan Altay ve bir sürü genç şâir.

Celâl, bu alaca bulaca, insicâmsız, bu birbirine yabancı insanların dünyasında imtiyâzlı bir mahlûktu. Şekip Hoca’ya takılır, Peyami’yle kırk yıllık dost gibi konuşur, Sait’le şakalaşırdı. Muâşeret âdâbı diye bir şey tanımazdı Celâl, dünyada yalnız kendisi vardı. Sevimli bir hayvan, sıhhatli ve hayâsız. Yatağını arayan bir seldi Celâl: İnzibâtsız, çılgın, şımarık. Nisuaz’da herkes şâirdi bir parça. Ama Celâl kendini bir evvelki nesle kabûl ettiren tek şâirdi. Türkiye’nin Sesi demişlerdi ona, Çağımızın Sesi demişlerdi.

Mısraları dudaktan dudağa dolaşıyordu. Çılgın bir kahkahaydı Celâl. Yerleşmiş değerlere zirveden bakan bir türediydi. Genç şâirler, aralarında bir hükümdâr çalımıyla dolaşan bu küstâh delikanlıya, Napolyan Celâl ismini takmışlardı, Napolyan Celâl veya Deli Celâl.

Ama kızamıyorlardı da ona. Tabiat gibi mesûliyetsiz, tabiat gibi masûmdu. Yaşlılar aldanmamışlardı. Bir çağın sesiydi Celâl. Aydının halktan koptuğu, edebiyatın bütün içtimaî değerlere arkasını çevirdiği perîşân bir çağın sesi. Şiir, ya bir oyundu artık, ya da bir isyân. Ve Nisuz Pastahânesi’nin alkış tuttuğu bu garip şâir, mefhûmlarla oynayan bir kelime cânbâzıydı, mefhûmlarla ve hayatla. Necip susuyordu, Nâzım hapisteydi. Bu köksüz burjuvazinin yeni bir şâire ihtiyacı vardı. Kendi buhranlarını, kendi iç sızılarını dile getiren bir şâire.

Yıllar geçti… Ben bir taşralı tecessüsüyle sürüklendiğim o gürültülü dünyadan, kitapların âsude inzivâsına ilticâ ettim. Celâl fırtınalar içinde kanat çırpmaya devâm etti. Dalgalar o coşkun mizâcı kâh girdaplara fırlatıyor, kâh göklere yükseltiyordu. Celâl hayatı bütün hacâletleri, bütün acıları ve bütün zevkleriyle yaşadı. Hayat trajedisini onun kadar yakından tanıyan pek az insan vardır,” ( Bu Ülke, s. 149 – 151, 1992 ).

Çetin A. Özkırım
Celâl Sılay’ı Dövüyor

Celâl Sılay, sadece kavgacı bir deli değil, ayıkken de küfelikken de fecî bir küfürbâzdır. Bu yüzden epey dayak yemiştir. Onu bir defasında da Çetin A. Özkırım’ın dövmesi Bâb-ı Âli’de yıllarca konuşulmuştur. Bu dayak olayı, Faruk Gürtanca’nın Celâl Sılay’ı Her Hafta dergisinin başına getirdiğinde gerçekleşmişti. Çetin A. Özkırım şöyle anlatır:
” … bize yapacağımız işleri o söylüyordu.  Onu biraz yadırgamıştık ya, o da bizi yadsıyordu sanırım. Tedirgindi, yerine alışamamıştı, üstelik bizden kuşkulanıyordu. Oysa ona karşı saygıda kusur etmemeye özen gösteriyorduk. Öncelikle buna zorunlu sayıyorduk kendimizi. Ekmek paramızı yitirmeyi istemiyorduk elbette. Celâl Sılay nedense bize karşı biraz da sertti, kırıcıydı. Bir gün bana seslendi:
– Bak buraya.
– Buyur abi…
– Ne oldu ulan hikâye resimleri?
– Bana hikâyeleri henüz vermediniz ki…
– Ne olmuş vermediysem, canım ne zaman isterse o zaman veririm.
– Öyle ama ben de hikâyeleri okumadan resim çizemem ki…
– Gel de al.

Yerinden kalktı, odanın sol tarafındaki dolaba gitti. Çekmecelerden birini açtı, bir zarf çıkardı. İçinden hikâye çevirilerinden bir ikisini seçmeye çalışıyordu, isimlerine bakarak. Ben arkasında durmuş, bekliyordum. Birden geriye döndü. Yüzü kıpkırmızıydı. Öfkeden tir tir titriyordu.

– Ne üflüyorsun ulan kafama?

Hoppala, bu nereden çıkmıştı şimdi? Adamakıllı şaşırmıştım. Üstelik, ne demek istediğini bile anlamış değildim. Elimde olmaksızın bel bel bakıyordum, sinirden kıpkırmızı kesilmiş yüzüne.

– Ne diktin ulan gözlerini öyle, korkutacak mısın beni? Kafama üflemenin sebebini soruyorum…
– Ne diyorsunuz abi, anlamadım. İnanın başınıza falan üflemiş değilim.
– Zâten nasıl üfleyebilirsin ki eşşoğlueşşek. Ben senin ağzının ortasına sıçarım!

Dilim tutulmuş, elim kolum bağlanmıştı sanki. Öyle duruyordum orda. Birden, yüzüme bir tokat attı. Tam o sırada, Atalay gelip beni çekti. Dışarı çıkarmak istedi. Bilinçsiz bir direnişle, çıkmadım. Bir iki adım atıp masama geldim. Ne yapacağımı bilmeden öyle beklemeye koyuldum. Anlatılmaz bir öfkeye kapılmıştım. Dudaklarım titriyor, gözlerim doluyordu. Kendimi tutmaya, ağlamamaya büyük bir çaba gösteriyordum. Bir süre öylece masama dayanmış durdum. Atalay bir kenara sinmişti. O da ne yapacağını kestiremiyordu. Zaman geçtikçe aklım başıma geliyordu. Nasıl olur da bana küfür edebilir, vurabilirdi? O güne dek, yaşantım süresince hemen hemen hiç duymadığım bir iç tepkiyle yerimden doğruldum. Ağır ağır Celâl Sılay’ın yanına gidip, dikildim.

– Bana bak, sen kime eşşoğlueşşek dedin?
– Sana.
– Benim babam dünyanın en iyi insanıdır, biliyor musun? Ama şu suratına bakılırsa, senin baban da, babanın babası da, onun babası da tıpkı senin gibi eşşek olsalar gerek… Kuşkusuz senin yedi sülâlen eşektir. Yani demek ki, sen bir eşşoğlueşşeksin! Hadi şimdi sıç bakalım, sıçabilirsen ağzıma…

Bu kez şaşırmak sırası ondaydı. Ama çabuk toparlandı. Sözlerim biter bitmez, yerinden fırladı. Ne var ki artık ben de hazırlıklıydım. Daha ayağa kalkması ile birlikte, suratı budur deyip, sağdan soldan iki tokat birden patlattım. Boş bulunmuş, yediği tokatlarla sendeleyivermişti. O sırada aramızda Atalay peydahlandı. Bir beni, bir Celâl Sılay’ı tutmaya çalışıyordu. Küçücük yapısıyla Atalay ortamızda kalmıştı. Bense öfkemi alamamış, bir üçüncü tokat daha atmıştım. Burnuna gelmişti anlaşılan, hafiften kan sızmaya başladı. Elinin tersiyle burnunu sildi. Kanı görünce, yüzü allak bullak oldu.

– Ulan ben senin ananı avradını…

Demeye kalmadı, tuttuğum gibi havaya kaldırdım. Güçlü kuvvetli bir adamdı ama ben de on sekiz yaşındaydım. Üstelik gözüm iyice kararmıştı. Akı karayı göremiyordum artık. Gürültüyü duyan Faruk Bey odasından çıkmış, yanımıza gelmişti. Odacı Bayram ile Atalay biri belimden, diğeri boynumdan tutmuş, çekiştirip duruyorlardı. Bense, kollarımın üstünde çırpınan adamı pencereden aşağı atmaya çalışıyordum. Birden şangur şungur cam kırılıverdi. Bu sesle kendime gelir gibi oldum. Baktım, yanıbaşımda Faruk Bey âdeta yalvarıyor.

– Oğlum, kendine gel yavrum… Ne yapıyorsun, bırak öldüreceksin adamcağızı. Bırak oğlum, o senin ağabeyin sayılır…

Bir an duraksadım. Biraz utanmış, biraz da yorulmuştum. Bıraktım. Celâl Sılay’ın üçüncü kat penceresinden aşağı yuvarlanmasına ramak kalmıştı,” (Düş Erimi, s. 270 – 272, 1982).

Cebinde Akrep Vardı

Celâl Sılay edebiyat mahfillerinde sadece delibozukluğuyla ve küfürbâzlığıyla değil, cimriliğiyle de şöhret sâhibiydi.

Naim Tiralı şöyle yazmıştı:
” … Zorunlu değilse elini cebine atmaz, hesabı yanındakilerin ödemesini beklerdi. Gerekçesi de şuydu ve bunu açık açık söylerdi:
– Şâirler eskiden kral sofralarında ağırlanırdı. Bu da bir şey mi?

Gerçi kral sofraları devrinde değildik ama bir söylentiye göre, Celâl Sılay, tanıdığı kimi ünlü kişileri, onlar eğer birbirlerini iyi tanımıyorlarsa bir araya getirir ve kendisinin de hazır bulunduğu şölenin sonunda, ünlü kişilerden biri nasıl olsa hesabı ödermiş.

Bu söylentide gerçek payının derecesini bilemem. Ama bir akşam üstü Hatay Pastahânesi’nde Peyami Safâ ile birlikte otururlarken, beni masalarına çağırmış, tanıştırmış, bir saate yakın söyleşmiştik. Peyami Safâ giderken hesabı ödemeye kalkınca da, benim şaşkın bakışlarım arasında karşı koymuştu. Ne var ki bizim pastahâneden ayrılma vaktimiz gelince, Celâl Sılay o pişkin sırıtışıyla meteliği olmadığını belirtip hesabı benim ödememi istemekten hiç sıkılmamıştı.

Gerçekten de, gerek Bâb-ı Âli piyasasından kazanabildiğiyle, gerek Bursa’daki evinin satışından veya kirasından eline geçenle, ortanın üstünde bir yaşam biçimi vardı. Ama yine de eli sıkıydı,” ( Geçmiş Zaman Külleri, s. 143, 2018 ).

Aslında Celâl Sılay’ın elinin sıkılığı bir nebze de çıkardığı dergilerle geçinmesinden ve yarın korkusundan kaynaklanıyordu; ama onun dergileri ne satıyorlardı ve ne de okunuyorlardı. Bu yüzden genellikle  meteliksiz dolaşıyor, hesâbınıysa cebinde para olan arkadaşlarına ödetmeyi tercih ediyordu. Zaman zaman para bulsa dahi, üç gün sonra yine meteliksiz kalacağını bildiğinden, dolmuşların dışında bir şeye para harcamak istemiyordu.

Bir Sinema Mâcerâsı

Celâl Sılay, tıklım tıkış tramvaylardan veya belediye otobüslerinden sıkıldığı için, mecbûren dolmuşlara para öder. Dolmuşların dışında bir şeye para verdiği pek görülmemiştir.  Naim Tiralı, onun sinemalara dahi bilet almadan girdiğini yazar:

” Bir gün Beyoğlu’nda aylak aylak dolaşırken,

– Haydi, sinemaya gidelim, dedi.

Tam da Saray Sineması’nın önündeydik.

– Bilet alalım, dedim.

– Ne bileti?, dedi hayretle.

Doğru sinemanın girişine yöneldi. Kapıda bilet denetimi yapan görevli bilet sorunca, öyle bir çıkıştı ki, adam şaşkın şaşkın bakakaldı. Celâl Sılay büyük bir komutan çalımıyla, başındaki fötr şapkayı da çıkarmadan, ağır adımlarla salonun kapısındaki kalabalığa karıştı. Ben, şaşkınlığımdan hâlâ kurtulamamış görevliden utandığımdan, Beyoğlu’nun kalabalığına karışmıştım,” ( Geçmiş Zaman Külleri, s. 143 ve 144,  2018 ).

Naim Tirali’nin Trençkotu

” Üniversite yıllarımda, Parmakkapı’daki Bekâr Sokağı’nda, Tekin Erer ve Galatasaray’dan bazı arkadaşlarla, iki odalı bir katta oturuyorduk. Celâl Sılay da, ayakaltı bir yer olduğundan sık sık uğrardı. Üstelik Derin Adam ismini taktığı Hurşit Atakulu’yla da pek anlaşır, parasız kaldıkça ona, hiç de ucuz olmayan kitaplarından satardı. Bir bahar günü, biz otururken yağmur bastırdı. Ama nasıl, bir türlü durmak bilmiyor. Celâl Sılay sıkıldı. Çıkacak, şemsiye yok. Sonunda benim duvarda asılı trençkotumu omuzlarına aldı ve sonra getireceğini söyledi.

Aradan birkaç hafta geçmişti. Trençkot geri gelmeyince, Celâl Sılay’a sordum.

Sanki havadan sudan konuşur gibi, trençkotu sattığını ve ona iki buçuk liradan fazla vermediklerini, arsız arsız söylenmesin mi?

Kırk elli liralık bir trençkottu. Gerçi yeni değildi ancak daha beş yıl giyilebilirdi. Kızmıştım ama Celâl’di bu, yapılacak bir şey yoktu,” ( Geçmiş Zaman Külleri, s. 144,  2018 ).        

Ailesi ve Tahsîli

Ahmed Hamdi Bey ile Fahriye Hanım’ın oğulları olan Celâl Sılay, Bursa’da Namazgâh Mahallesi’nde dünyaya geldi. Şehreküstü Mahallesi’ndeki Hoca İlyas Mektebi’nin ardından Işıklar Askerî Lisesi’nin orta kısmına kaydedilir. Ancak, disiplinsizliği nedeniyle Kuleli Askerî Lisesi’ne sürülür. Okuldan Aziz Nesin’in yazdığına göre, Kuleli’ye gelir gelmez Celâl’i tecridhâneye kapatmışlardır ve onun deliliğiyle başa çıkılamayacağı anlaşıldığındaysa hemen geldiği yere gönderilmiştir. Askerî Lise’den mecbûren alınan Celâl, tahsîline İstanbul’daki Hayriye Lisesi’nde ve İstiklâl Lisesi’nde devâm eder. Hayriye Lisesi, Saraçhane Başı’ndaydı ve 1944 yılında 2 saat içinde tamamen yanacaktır ( Cumhuriyet gazetesi, s. 1, 18 Ocak 1944 ); 1947 yılında 5.343 metre karelik arsası  önce kiraya ( Cumhuriyet gazetesi, s. 5, 14 Mayıs 1947 ), ardındansa 1955 yılında satışa çıkarılır ( Cumhuriyet gazetesi, s. 6, 1 Temmuz 1955 ). İstiklâl Lisesi’nin binâsı  ise Şehzadebaşı’ndaki Zihni Paşa Konağı’ydı. Liseden sonra bir yıl kadar İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde misâfir öğrenci olur. Ama, bir dinleyici değil de, sanki Mustafa Şekip Tunç’un ve Hilmi Ziya Ülken’in canciğer arkadaşı havasındadır. Çalımından yanına kimse yaklaşamaz. Bu yüzden öğrenciler arasında onun Sorbonne’dan geldiği söylentisi yayılır. Sonra  sıkılır ve dersleri bırakır.         

Çöl Yolcuları ( Keteon Matbaası, 1934 ) ile Dört Kapı ( Millî Mecmûa Matbaası, 1934 ) isimli şiir kitapları Mehmet Celâl ismiyle, Lâcivert Işıklar ( Bizim Matbaa, 1934 ) isimli şiir kitabıysa M. Celâl Silây ismiyle yayımlanır. Çöl Yolcuları‘nda 7 şiir, Dört Kapı‘da 6 şiir ve 32 sayfalık Lâcivert Işıklar‘da ise 19 şiir bulunuyor. Ebedî Renkler 1936 yılında Mehmet Celâl Sılay imzasıyla Bursa Yeni Basımevi’nde basılmıştır; 64 sayfalık bu kitapta 54 şiirinden başka “Peyami Safâ’ya ve Yusuf Ziya’ya Diyorum ki” başlıklı bir yazısı da vardır. Bursa Emek Basımevi’nde 1937 yılında yine Mehmet Celâl Sılay ismiyle basılan 46 sayfalık Hüsran Filizleri‘ndeyse onun 46 şiiri okunur.

Bu kitapları Celâl Sılay’ın “Bursa Dönemi” eserleri saymak hatalı olmayacaktır; o yılların Bursa şehri aslında önemli bir edebiyat mahfilidir, Niyazi Akıncıoğlu, Suphi Taşhan, Hilmi Büyükşekerci, Sebahattin Çıracıoğlu, Muhlis Pamukkaya ve Nihat Atal başı çekerler. Hepsi Celâl Sılay’ın arkadaşlarıdırlar. Bursalı yazarlar “Akademi” toplantılarında edebiyat konuşurlarken, Vecdi Çıracıoğlu’nun Nehirler Denize Kavuştuğunda‘da belirttiğine göre, Celâl de, çoğu defa Kayan Çarşısı’nın sonundaki bir meyhânede Misi şarabıyla kafayı bulurmuş ( s. 101, 2003 ); Celâl Sılay’ın Ocak 1963 ile Ekim 1971 arasında 105 sayı çıkardığı Yeni İnsan dergisinde bu arkadaşlarından bazılarının maddî desteği büyüktür.

Cemil Meriç Yeni İnsan için şöyle yazar:
” … İki yıl Pazar akşamlarımızı berâber geçirdik. Berâber doldurduk Yeni İnsan‘ı. Okunmayan bir dergiydi bu, okunmayan ve satılmayan. Ama Celâl’in son ümit kapısı ve biricik geçim kaynağıydı,” ( Bu Ülke, s. 151, 1992 ).

Yeni İnsan, Celâl Sılay’ın çıkardığı  “okunmayan ve satılmayan” dergilerden en uzun ömürlü olanıdır. Aziz Nesin şunu belirtir:
” … çıkardığı dergiler uzun yaşamlı olmuyordu. O dergiler,belli bir akımın yolunda ya da belli bir kuşağın sözcüsü de olmamıştı. O denli çok dergi çıkarmıştır ki, bunları saptamak zordur. Başkasının parasıyla dergi çıkarıyordu denilince, başkasının parasını yediği anlaşılmasın.”

Celâl Sılay için dergi çıkarmak, bir maîşet işiydi; dergileri için sadece Sebahattin Çıracıoğlu gibi dostlarından yardım almazdı, ne yapar ne eder esâmîsi bilinmeyen paralı adamlar da bulurdu. Haldun Taner şunu yazmıştır:
” Yaşamı boyunca ekmek parası yüzünden olmayacak ödünler verdi. Dizine kadar gelmeyen küçük adamların yüzüne güldü. Ali’nin külahını Veli’ye giydirdiği olurdu,” ( Ölürse Ten Ölür, Canlar Ölesi Değil, s. 50, 2019 ).

Celâl Sılay’ın “İstanbul Dönemi” Merhamet Şiirleri ( Yeni Türkiye Basımevi, 1943 ), Acaba ( Ülkü Kitap Yurdu, 1945 ), Sonra ( Ülkü Kitap Yurdu, 1946 ) ve Boşlukta Duran Taş ( Ülkü Matbaası, 1948 ) ile başlar. Merhamet Şiirleri 53 sayfadır ve 30 şiiri vardır.  Acaba 110 sayfadır ve onun 85 şiiri okunur. Kitabın bölümlerden biri 1943 yılında yayımlanan “Merhamet Şiirleri” kitabıdır, diğer 2 bölüm ise “Hayret Şiirleri” ve “Mısralar” başlıklarını taşırlar. Sonra 31 sayfadır ve 20 şiiri bulunur. Bu kitabın ikinci baskısını 1967 yılında Yeni İnsan Yayını olarak gerçekleştirecektir. Ancak bu defa 15 sayfadır ve ilk baskıdaki “Cevap” ile “Dünyaya” bölümleri çıkarılmıştır. Boşlukta Duran Taş ise 107 sayfadır ve 54 şiiri vardır. Celâl Sılay 1956 yılına kadar başka bir şiir kitabı yayımlamayacaktır.

Zaman ile Yarış ( Orhan Mete ve Ortağı Yayın ve Basın, 1956 ) 63 sayfadır ve 21 şiiri bulunur. Bu kitabın 2’nci baskısı 1967 yılında Süreyle Yarış ismiyle yayımlanır ve Celâl Sılay’ın ilk baskıdaki bazı kelimeleri Öz Türkçe karşılıkları ile değiştirmiş olması dikkat çeker. Adamca‘nın ( Türkiye Ticaret Postası Matbaası, 1959 ) 2’nci baskısı 1968 yılında Yeni insan Yayını olarak basılır. Kitabın ilk baskısı 91 sayfa olmasına rağmen, ikinci baskısı 77 sayfadır. İlk baskıdaki 7 şiir 2’nci baskıda yoktur. Doğa ( Çeltüt Matbaası, 1965 ) 96 sayfa, Aşk Dialektiği ( Tan Matbaası, 1967 ) 15 sayfa, Şimdi Geldin Şimdi Gittin ( Yeni İnsan Yayını, 1968 ) 31 sayfa,  Küpe Destanı ( Yeni İnsan Yayını, 1968 ) 15 sayfa, İlişki Deyimleri ( Yeni İnsan Yayını, 1969 ) 48 sayfa ve Karşın ( Tur Basımevi, 1971 ) 72 sayfa olarak yayımlanırlar.

Celây Sılay’ın Zorunlu Somut ( Yeni İnsan Yayını, 1969 ) isimli tek öykü kitabı vardır. Bu kitap, aynı konu etrâfında şekillenen 6 öyküsünü içermektedir. Ayrıca, 77 sayfalık Değinmeler ( Ülkü Basımevi, 1966 ), 62 sayfalık Kişi – Birey ( Tan Gazetesi ve Matbaası, 1967 ), 49 sayfalık Yorum (   Yeni İnsan Yayını, 1968 ), 44 sayfalık Söz – Eylem ( Yeni İnsan Yayını, 1969 ) ve 75 sayfalık Üçüncü Dönem ( Yeni İnsan Yayını, 1971 ) isimli 5 deneme kitabı yayımlanmıştır. Şiirlerinin aksine, denemeleri sığ bir irfânın ürünleridirler, kelime dağarcığıysa pek fakirdir. Sonradan 2’nci baskılarını yaptığı şiir kitaplarında da, bazı kelimeleri Öz Türkçeleri ile değiştirmesi sonucunda, o şiirlerin mûsikîsinin kaybolduğunu düşünüyorum.

Celâl Sılay ve Kadınlar

Celâl Sılay’ın delibozukluğu kadar kadın düşkünlüğü de dillere pelesenk olmuştur. Haldun Taner onun yaşamı boyunca kadınlar canibinden hep iltifat ve takdir gördüğünü, iki üç büyük aşk yaşadığını belirtir ( Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, s. 51, 2019 ). Celâl’in âşık olduğu ve uğruna çok dayak yediği bir kızın peşinden Paris’e gittiği rivâyeti vardır. Söylenenlere nazaran, kızın ailesi onu Celâl’den kurtarmak için Paris’e göndermiştir. Celâl durur mu, Haldun Taner’e göre sağdan soldan borç bularak, Demir Özlü’ye göre de son şiir kitabını satarak, o da Paris’e gider.  Ama, Aziz Nesin, kızın bir başkasıyla olduğunu öğrenince, üzüntüsünden saçının sakalının ve kirpiklerinin bir gecede döküldüğünü yazar.  Bunlar ne kadar doğrudur, bilen yok. Demir Özlü onun Paris’te 4 veya 5 ay kadar, Cemil Meriç ise sadece 15 gün kaldığını söylemişlerdir. Paris dönüşünde arkadaşlarına anlattığı kadın mâcerâlarıysa elbette Celâl’in palavralarıdırlar, ama bunlar birer uydurma olsalar bile Celâl’in efsânesine pek yakışıyorlar.      

Nevzat Sudi’den
Celâl Sılay’ın Bir Paris Mâcerâsı

” Fransa’dan söz edilince usuma Celâl Sılay gelir. O da gitmişti Fransa’ya. Celâl’in kösnül bakımdan saldırgan bir yapısı vardı. Beyoğlu’na birlikte çıktığımızda, yürüdüğümüz kaldırımdan karşı kaldırımdaki kadınlara, kızlara bağırarak açık saçık söz attığına, ayrımsanmak için birtakım gereksiz taşkınlıklar yaptığına, yüz vermeyip burun kıvıranlara, yüz kabartanlara sövdüğüne çok kez tanık olmuşumdur. Fransa dönüşü ilk görüşmemizde bir anektodunu anlatmıştı güleç, kıvançlı bir yüzle. Paris’te çok kalabalık bir metroya binmiş. Yanında uzun boylu, güzel bir Fransız kadını oturuyor. Istanbul tramvaylarının sarkıntılığa elverişli kalabalığından edindiği beceriyle, kendi boyuna denk biçimli bacaklarını okşamaya başlamış kadının yavaşça, çekinerek. Ama kadının aldırmazlığı, üstelik hoşlandığını belli edercesine ikide bir ayak değiştirmesi ataklığını artırmış Celâl’in. Sakınmasızca en içrek yerlere dek sokmuş elini, parmaklarını. Metro durmuş. Kadın, dudağında tatlı bir gülücükle eğilmiş Celâl’in kulağına, fısıldayarak Mersi Mösyö demiş; sonra da metronun açık kapısına doğru yürüyüp gitmiş.

– Ulan, Fransız karısı bu işte. Karı buna derim ben!

Bir erkeğin, uygunsuz bir yerde de olsa dişiliği karşısında aşırı bir isteğe, kösnüye kapılmasını doğal karşılayıp bir çeşit övgüleme kabûl eden, bundan övünç duyduğunu da çekinmeksizin, içtenlikle belirten Fransız kadının bu davranışı çok etkilemişti Celâl’i,” ( Küllük Anıları, s. 41, 1997 ).

Çetin A. Özkırım’dan
Celâl Sılay’ın Bir Paris Mâcerâsı

” … o da pek uzun süre kalamadan Paris’te, gittiği gibi ansızın dönüverdi bir gün. Bir sabah ne görelim, yayınevinde karşımızda durmuyor mu? Üstelik durmuş, basıyor kahkahayı. Makaraların biri bitip, biri başlarken de anlatıyor, anlatıyor…

Olmaz böyle şey, şu yaşıma geldim böylesini hiç görmedim. Yaradan yaratmış işte… Simsiyah gözleriyle bir bakıyor adama, sanki yüzüne bin mumluk, on bin mumluk, yüz bin mumluk, bir milyon mumluk, bir trilyon mumluk elektrik ışığı çevrilmiş sanıyorsun. Projektör gibi… Kadın müthiş bir dişi. Biliyor dişiliğini, alabildiğine biliyor. Anlıyor musun Ahmet Mahir, kadın kadınım diyor. Dişi! Delirtir adamı, düpedüz çıldırtır. Girdi mi koynuna öldürür. Tam soluğun kesilirken de yeniden cân verir sana… O gün bir arkadaşın evindeyiz. Çöktüm kadının yanıbaşına. Allah kahretsin yanına değil, önüne. İki bacağının arasına oturdum. Başladım şiir okumaya. Birini bitirip, diğerini okuyorum. Tek kelime Türkçe bilmiyor ama anlıyor beni. Beni değil, kadın şiiri anlıyor. Tuttum kolundan, aldım getirdim Saint Germain’deki ucuz, kötü, pis otelimin küçük, küçücük odasına çıkardım. Söyletmeden, yalvartmadan, nazlanmadan soyunmaya başladı. Allahım… Önce bir kolu, sonra ikinci kolu, ardından memesi, sonra öbür memesi ve bacakları çıktı ortaya. Çıplak, çırılçıplak… İki kol, iki meme… Me – me! Ve sonra küçük, zarif bir göbek, iki uzun mevzûn bacak… Göbeğin bitim yeriyle, iki uzun ve mevzûn bacağın birleştiği yerde, yaradanın yarattığı en güzel dişinin kadınlığı… Bana bakıyor, bakı – yor… Hırrrrrr, Allah, Allahım. Top gibi zıpladım yerimden, bir anda soyundum. Kucakladım dişiyi. İki kol, iki meme, bir göbek, iki bacak ve bir çift projektör gibi göz kucağımda… ellerimin arasında, göğsümün üstünde, kafamın içinde. Hırrrrrr, Allah, Allahım… Yattık. İkimiz tektik birer birer. Bir anda tek olduk. Ben ona geçtim, o bana. Hırrrrrr… Önce karyola oynamaya başladı, sonra oda. Derken odanın bulunduğu kat sallandı, ardından otel. Sonra Saint Germain, sonra Paris sallandı. Baktım Fransa oynuyor yerinden. Oynayıp sallanıyor, dünyayla birlikte… Yer yerinden oynayıp, taş taş üstünde kalmayınca bitti. Durdum, durdu, durduk. Ve önce iki el, iki kol, iki meme, bir göbek, iki bacak bir dişilik ve sonra bir çift projektör gibi göz çıktı, gitti. Git – ti… Ve ben, benimle tek başıma kaldım, yapayalnız…

On yedi, on sekiz yaşlarımızın verdiği heyecânla, gözlerimiz ve ağzımız bir karış açık hayranlıkla dinlemiştik bu öyküyü. Atalay’la birlikte kendimizden geçmiştik dinlerken. Gözleri projektörü andıran bir kadınla berâber Paris’te sallanmayı düşledik günlerce,” ( Düş Erimi, s. 268 ve 269, 1982 ).

Son Yılları

Haldun Taner şöyle yazıyor:
” Son dönemde aşktan da üstün bir şeye vardı. Kendini olduğu gibi kabûl eden, seven, anlayışlı, ince ve şefkatli bir hanımın arkadaşlığını kazandı. Son yıllarını ısıtan tek unsur galiba bu oldu,” ( Ölürse Ten Ölür Canlar Ölesi Değil, s. 51, 2019 ).

Celâl Sılay’ın yeğeni Alev Gündüz’ün belirttiğine göre 1961 yılında evlendiği kadın Mesude Nermin Duru Hanım’dır. Öğretmendir. Mezarlıklar Müdürlüğü’nün kayıtlarına nazaran, 9 Eylül 1918 doğumlu olan Nermin Duru Hanım’ı 18 Ağustos 2004 günü böbrek yetmezliğinden kaybettik, Zincirlikuyu Mezarlığı’nda Ada L – Mezar No 20 / 21’de medfûndur. Celâl Sılay hakkında pek değerli bilgiler veren yeğeni Alev Gündüz ise 11 Mayıs 2009 günü kalp krizinden vefât etti, o da Zincirlikuyu Mezarlığı’nda  Ada D – Parsel 17 / E’de ebedî uykusunda. 1946 doğumluydu.

Celâl Sılay unutulmuşluğunun olanca kırgınlığıyla 7 Eylül 1974 günü dünyamızdan ayrıldı. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda medfûndur. Bazı kaynaklarda onun ölüsünün odasında bir hafta kadar sonra bulunduğu yazıyorsa da, doğru değildir. Na’şı Ada D – Parsel 17 / E’de 10 Eylül 1974 günü toprağa verilmiştir.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz