Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 17

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 17

137
0
PAYLAŞ

Hikmet Şevki

 Nâmûs Cinâyâtının Maktûllerinden
Biri Oldu

 Meş’ûm hâdiseyi bütün ayrıntılarıya veren Vakit gazetesi, 29 Nisan 1930 günlü ve 4421 sayılı nüshasının ilk sayfasında, mezkûr hâdise için alt alta 3 başlık kullanmıştır. Farklı puntolarla “Ankara’da Müthiş ve Tüyler Ürpertici Bir Cinâyet Oldu”, “Ortada Bir Katil, İki Maktûl, Bir Mecrûh ve Talilerinin Hazîn Cereyânlarına Terk Edilmiş İki Bedbaht Yavru Var” ve “Katil Bir Şoför, Maktûlün Birisi Bir Gazeteci, Diğeri Tabarin Barı’nın Gülü Diye Tanınan Bir Bar Kadınıdır” şeklindeki başlıkların altında yer alıp, gazetenin 2’nci sayfasında devâm eden haber, bir gazete haberi metninden ziyâde ara başlıkları bulunan uzun bir hikâyeye benzemektedir.

Meş’ûm hâdiseyi sayfanın 5’inci sütununda anlatmaya başlamadan önce 4’üncü sütuna biri çerçevesiz diğeri çerçeveli alt alta 2 kısa metin yerleştirilmiştir.

Sayfanın 4’üncü sütunundaki çerçevesiz metin şöyledir:
” Ankara telefonu dün sabah İstanbul gazeteleri idarehânelerine acı bir haber getirdi: Hikmet Şevki öldürüldü.

Uzun bir müddetten beri bir çok gazete ve mecmûalarda imzası görülen ve yazıları alâka ile okunan muharririn fecî akıbeti bütün arkadaşlarını, kendisini tanıyan herkesi derin bir teessür içinde bıraktı.”

Aynı sütundaki çerçeveli metin de şu şekildedir:
” Zavallı Hikmet Şevki, zekân, irfanın, çalışkanlığın, buluşların, vefâkârlığın, doğruluğun, feragatın, memlekete alâkan, nihayetsiz neş’en, hasılı Türk gençlerine iyi misal olabilecekken, bu kadar kıymetli varken, onlara bu ölümünde ibret misali olmak sana kısmet olmamalı, bu meş’ûm tesadüf seni bulmamalı idi.”

Sayfanın 5’inci sütununda ise Hikmet Şevki Bey’in bir fotoğrafının altına kısacık bir habere giriş metni konulmuştur:
” Ankara, 28 ( Telefon ) – Ankara bugün elim bir fâciaya sahne oldu. Kıskanç bir koca karısını ve onunla münâsebette bulunan Hakimiyeti Milliye gazetesi mes’ul müdürü ve tahrîr müdür muavini Hikmet Şevki’yi aynı yatakta tabanca ve kamalarla öldürdü, kasaplık eder gibi parçaladı.”

Bu girişin ardından meş’ûm hâdise ara başlıklarla ve âdeta bir hikâye gibi yazılmıştır. Haberin ilk ara başlığı “Hâdise Nasıl Oldu?” olup, şu şekildedir:
” Sabah… Ortalık aydınlanmaya başlıyor. Sabah 6’yı 10 geçmektedir. Bent Deresi’nde köprünün yanında dereye nazır dar sokaklı evlerin birinden gelen boğuk boğuk feryatlar gecenin sükûnetini yırtıyor. Burada Tabarin Barı’nın Sabık Gülü diye tanınan Saime Hanım, annesi, kız kardeşi, hizmetçisi ve çocukları oturmaktadır.

 

Bekçi bu saatte yoktur. İki el silâh… Karakola koşuluyor.

Komiser Muavini tabancasını kaparak fırlıyor. Eve geldiğinde kapıdan:

– Cemal, teslim ol!, diye bağırıyor.

Biraz sonra bir sarhoş gibi merdivenleri aşağı inen bir adam:

– Teslimim! diyor; Namusumu temizledim…

Bu katil Şoför Cemal Efendi’dir.

Evdeki odalardan birisinde 5 ve 3 yaşlarında biri erkek biri kız iki yavru ağlıyorlar. Bunlar Saime Hanım’ın çocuklarıdır. Bir yatakta ihtiyar bir kadın inliyor. Bu Saime Hanım’ın omzundan yaralı olan annesidir.

Soldaki odanın kapısı aralık durmaktadır. Açılıyor, manzara şu:
Karşıda demir bir karyolası bulunan basit bir oda. Duvarda resimler, bir tarafta aynalı masa, yerde bir seccade ve seccadenin üzerinde parçalanmış eflatun renkli gömlekler, baldırları doğranmış çırıl çıplak kanlar içinde yatan genç bir kadın ölüsü. Tabarin’in Gülü Saime.

Karyolada üzerinde krem fanilasıyla bağırsakları dışarıya çıkmış, kolu kırılmış, her tarafı delik deşik, ağzından burnundan kanlar gelmiş vaziyette yüzü traşlı bir genç. Artık hayatla alâkası kalmayan açık gözleri, tekallüs etmiş adaleleriyle kanlar içinde yatıyor. Bu da Hikmet Şevki’dir.

Yetişen polisler tertibat alıyorlar. Adliye hâdiseye vaziyet ediyor. Bir taraftan katil karakola, yaralı kaynana Makbule Hanım hastahâneye, maktûller morga naklediliyorlar.”

Metin, “Maktûllerin Vaziyetleri” şeklindeki ara başlığı altında şöyle devâm ediyor:
” Hikmet Şevki çok fecî vaziyettedir. Vücûdunun muhtelif yerlerinde 16 bıçak 3 kurşun yarası bulunmuştur.

Mevti imtaç eden kalbin üzerine vurulan kama darbesidir, vücudunun diğer mahallerindeki bıçak yaraları tasavvurun fevkinde fecîdir. Sol kolu bileğinden dirseğine kol kemiği görülecek şekilde yarılmış, darbenin şiddetinden kemiği kırılmış, karnından aldığı darbelerle bağırsakları dışarıya çıkmıştır.

Saime’nin vücûdunda 3 kurşun vardır. Katilin karısını yere yatırarak boğazına ateş ettiği anlaşılıyor. Bu kurşun kadının kafatasından çıkmıştır. Diğer kurşunlardan birisi kalbine, diğeri karnına tesadüf etmiştir. Sol baldırı iki büyük darbe ile yarılmıştır. Bir kama darbesi de göbeğinin biraz altında bulunmaktadır.”

Burada “Katil Kimdir?” ara başlığı atılarak Cemal Efendi hakkında bilgi verilir:
” Cemal Efendi, Saime’nin 7 senelik nikâhlı kocasıdır. İstanbullu ve 35 yaşındadır. Kendisini muhitine uysal ve namuslu tanıtmıştır. İstanbul’da İmalat-ı Harbiye Mektebi’nden mezûndur. Şoförlükle takside çalışarak maîşetini temine çalışıyordu. Evvelce bir kadınla evlenmiş, mütemadiyen iğfal edildiğinden boşanmış, sonra Saime’yi severek onu 14 yaşında kızken almıştır.”

Metnin “Saime Kimdi?” ara başlığı altındaysa şu ma’lûmât verilir:
” Saime, Börekçi Ali ile Yahudilik’ten mühtediye Makbule Hanım’ın izdivâcları mahsûlüdür. 21 yaşlarında, gayet güzel, İstanbullu bir kadındır. Babası son senelerde kötürüm olmuş, geçenlerde ölmüştür. Annesinin pek serbest hareketlerine şâhittir. Saime böyle bir terbiye altında ve ihtiyaç içerisinde evlenmiştir.”

Bu kısa bilgilendirmenin ardından “İki Evlilerin Hayatı”, “Tabarin’in Gülü” ve “Barışalım!” ara başlıklarıyla Cemal Efendi ile Saime’nin mutsuz ilişkilerine değinilir:
” İki evlinin hayatı hır gür içinde geçiyor. Saime kocasını sevmemektedir. Rabıtayı idâmeye 2 çocuğun mevcûdiyeti de kâfi değildir. Kadın kocasına ihânete başlıyor. Kavgalar oluyor, nihayet büyük bir kavgadan sonra Cemal İstanbul’a gidiyor, bir sene buraya gelmiyor. Bu vaziyet, heveslerine mağlûb olan Saime’yi herkesin, bilhassa paranın kadını yapıyor.

Saime, Tabarin Bar’a giriyor. Az zamanda Bar’ın Gülü ünvanını kazanıyor.

Artık Saime değişmiştir. Bu sırada, yani 2 ay evvel barla alâkasını kestiğini görenler, kocasının İstanbul’dan döndüğünü anlıyorlar.

Filhakika Cemal Efendi İstanbul’dan dönmüştür. Saime’yi sevmektedir. Gel barışalım diye yalvarıyor. Kadın bilâkis ayrılalım diye mahkemeye talâk davası açıyor. Bir gün reddedilmekten muğber olan Cemal, nasılsa girebildiği evde kaynanasına, karısına dehşetli sopa atıyor, müteakib günde karısı kendi aleyhine bir hakaret ve işkence davası açarken, o da kaynanası aleyhine karısını fuhûşa teşvik davası açıyor ve harekâtını takip ediyor.”

Bunlardan sonra “Hikmet Şevki – Saime”, “Dün Gece”, “Evde Telâş” ve “Sabah” ara başlıkları altında yasak ilişkinin hikâyesi özetlenir:
” İşte bu sayılı günlerin birinde Saime ile Hikmet Şevki tanışıyorlar. Evvelce Cumhuriyet tiyatrosuna loca komşuluğu ile başlayan alâka bir gece Saime’yi Hikmet’in Lozan Palas’taki odasına götürüyor. Münasebetler tekerrür ediyor.

Hikmet dün gece saat 21’de arkadaşlarıyla gülüşerek matbaadan ayrılıyor, yemeğini Karpiç’te yiyerek saat 22’de Saime’nin evinin kapısından giriyor.

Hikmet yukarıda manâsız bulduğu bir telâşa şâhittir. Kendisine dün gece Cemal’in evin taraçasına çıkmak için çivi çaktığını bekçinin gördüğünü söyleyerek evde çok durmaması recâ ediliyor.

Hikmet cevap veriyor:

– Ben ölürsem, zâten sizin evde öleceğim.

Derhal Saime’nin odasına girerek soyunmaya başlıyor. Saime ile yatıyor.

Evin halkı uykuda. Saat 6’ya yaklaşıyor. Bir cam şangırtısı, sokak kapısında bir takırtı ve bir atlayış. Cayriye aman diye bağırıyor. Sofada tehdidkâr bir ses. Bu Cemal’dir. Bir elinde tabanca ile kaynanasının odasını açarak, al ulan kahpe, bu kadını sen bu hâle getirdin, diyor ve 2 el silâh atıyor. Öldüğünü zannettiği kaynanası yaralanıyor.

Saime’nin odasında hareketler, koşuşmalar vardır. Cemal, Saime’nin bulunduğu kilitli odayı tekmelemeye başlıyor. Kapı kırılıyor, kadın karyoladan fırlıyor, Cemal çığlıklar ve feryatlar arasında tabanca ve kamasını kullanarak her ikisini katlediyor, sonra odadaki çocuklarını okşarak erkek çocuğuna söylüyor:

– Sen de baban gibi namuslu ol, e mi…

Ba’de hazâ kapıda duran komisere teslim oluyor.”

Gazetenin haberinde “Katilin İfâdesi” bölümünden sonra, “Cenâze Merasimi” ara başlığını taşıyan bölümde Hikmet Şevki hakkında kısaca bilgi verilir:
” Hikmet Şevki Bey, 33 veya 34 yaşlarında bir gençti. İstanbul’da doğmuş. Abdül Hâmid devrinde Çanakkale muhafızlığında bulunmuş olan Topçu Şevki Paşa’nın oğludur. Galatasaray Lisesi’nde tahsîl etmişti; buradan ayrıldıktan sonra talîm ve tahrir hayatına girmiştir.

Hikmet Şevki Bey, Adana’nın millî hükûmet tarafından işgalinden sonra Adana Lisesi Fransızca muallimliğine tayin edilmiştir. Hikmet Şevki Bey Adana’da bulunduğu zaman orada Türk Sözü gazetesinin yazı müdürlüğünü yapmıştı. Hikmet Şevki Bey, ciğerleri zayıf olduğu için tedâvî edilmek üzere İstanbul’a gelmek mecbûriyetinde kalmış ve Adana’daki vazîfesinden istifa etmişti.

İstanbul’a geldikten sonra muhtelif gazete ve mecmûalarda makale, hikâye ve roman tefrikası neşretmiştir. Uzun bir müddetten beri Ankara’da Hakimiyeti Milliye gazetesinde yazı işleri müdür muavinliği yapıyordu. Son günlerde İzmir’de Yeni Asır refikimiz onun Dikenden Dikene isimli bir romanının tefrikasına başlamak üzere idi. İstanbul’da da Kesik Saçlar isimli bir romanı kitap hâlinde basılmakta idi.”

Hikmet Şevki’nin Eserleri

Hikmet Şevki’nin romanlarından çoğunun tefrika olarak muhtelif gazetelerde kaldığı âşikârdır. Yeni Asır gazetesinde tefrika edildiği belirtilen Dikenden Dikene isimli romanının tamamına bu gazetenin eksiksiz bir koleksiyonu bulunmadığı için ulaşmanın pek mümkün olmadığını düşünüyorum. Vakit gazetesinin haberinde sadece Kesik Saçlar olarak belirtilen romanı ise, Kesik Saçlar: İncilâ’nın Hatıra Defterinden ismiyle 20 Mayıs 1927 ile 10 Temmuz 1927 arasında İkdam gazetesinin 2’nci sayfasında 46 bölüm olarak tefrika edilmiştir. Hikmet Şevki’nin 39 Derece isimli eserinin de 12 Eylül 1928 ile 27 Eylül 1928 arasında Son Saat gazetesinin 2’nci sayfasında 16 bölüm olarak tefrika edildiğini biliyoruz.

Hikmet Şevki’nin Aşk Mahkûmu isimli romanı öldürülmesinden 8 yıl sonra 1938 yılında Sühulet Kitabevi’nin Semih Lûtfi’nin Ucuz Romanlar Serisi’nin 6’ncı kitabı olarak yayımlanmıştır. Aşk Mahkûmu’nun birinci ve üçüncü bölümleri İncilâ ismindeki bir genç kızın hatıra defterinden, ikinci bölümü ise onun mektuplarından oluşur. Bu roman hakkında Mehmet Güneş’in Türklük Bilimi Araştırmaları dergisinin 30’uncu sayısında ( s. 127 – 144, Güz 2011 ) yayımlanmış bir incelemesi bulunuyor. Hikmet Şevki’nin bir de Hayat Pınarı isimli eseri Çocuk Esirgeme Kurumu Yayınları tarafından yayımlanmıştır. 32 sayfalık kitabın içinde baskı tarihinin bulunmamasına karşın, Hikmet Şevki isminin yanına “rahmetli” ibâresinin eklenmiş olması, Hayat Pınarı’nın da vefâtından sonra yayımlandığını göstermektedir. Türk Tarih Kurumu Kütüphânesi’nin arşivinde A019370 Demirbaş Numarası ve A.I / 4168 Yer Numarası ile bulunan bu eserin baskı tarihi için envantere 1943 kaydının girilmiş olduğunu belirtmeliyim.

Hikmet Şevki’nin hikâyeleri muhtelif dergilerde kalmıştır. Onun Gürbüz Türk Çocuğu dergisindeki hikâyeleri ve makaleleri için Alev Sınar Çılgın’ın ( 2004 ), Yeni Kitab dergisindeki hikâyelerinin ve makalelerinin tam bir dökümü için de Seval Şahin’in ( 2010 ) yazılarına bakılabilir. Seval Şahin, Yeni Kitab’ın 1’inci sayısındaki “Karilerimizle Berâber Gazeteleri Ziyâret ediyoruz” ( S. 24 – 28, Mayıs 1927 ), 2’nci sayısındaki “Aynı İmzalı İki Fikir” ( s. 54 – 57, Haziran 1927 ), 5’inci sayısındaki “Genç İhtiyar” ( s. 37 – 40, Eylül 1927 ), 9’uncu sayısındaki “Nankörlük” ( s. 23 – 27, Kanûn-ı Sani 1928 ), 10’uncu sayısındaki “Kalbin Sesi” ( s. 40, Şubat 1928 ), 11’inci sayısındaki “Yağmur” ( s. 11 – 12, Mart 1928 ) ile “Çocuk Gibi” ( s. 29 – 34 ), 12’nci sayısındaki “Akıtılamayan Gözyaşları” ( s. 25 – 26, Nisan 1928 ), 13’üncü sayısındaki “Çocukların Zevk Duyduğu Bir Köşe: Ana Kucağı” ( s. 25 – 28, Mayıs 1928 ), 14’üncü sayısındaki “Menekşeyi Çok Severim” ( s. 15 – 18, Haziran 1928 ) ve 15’inci sayısındaki “Işıklar Sönünce” ( s. 26 – 28, Temmuz 1928 ) başlıklı eserlerin Hikmet Şevki imzalı olduklarını belirtir. Alev Sınar Çılgın’ın Gürbüz Türk Çocuğu dergisi incelemesindeyse Hikmet Şevki’nin 6’ncı sayıdaki “Kimsesizler Yuvası” ( Mart 1927 ), 7’nci sayıdaki “Mukaddes İsim” ( Mayıs 1927 ), 28’inci sayıdaki “Kurtaran ve Yaşatan Kuvvet” ( Kanûn-ı Sani 1929 ) ve 29’uncu sayıdaki “Dinen İnilti” ( Şubat 1929 ) isimli hikâyelerine bilhassa dikkat çekilir. Bunların dışında, Servet-i Fünûn’un 1572’nci sayısındaki “Sönmeyen Güzellik” ( 1926 ), 1584’üncü sayısındaki “Kumlar Üzerinde” ( 1926 ) ve 1597’nci sayısındaki “Gönül Hazânı” ( 1926 ), İctihad’ın 212’nci sayısındaki “Seni Unutmayacağım” ( 1926 ) ve 224’üncü sayısındaki “Çakır Hâfız” ( 1927 ), Türk Yurdu dergisindeki “Kavalın İlhamı” ( Mayıs 1927 ), “Sülün Ayşe” ( Haziran 1927 ), “Herkesin Kadını” ( Eylül 1927 ) ve “Dört Çınarlar” ( Haziran 1928 ), Fikirler dergisinin 13’üncü sayısındaki “Burgu” ( 1928 ) , 16’ncı sayısındaki “Badem Şekeri” ( 1928 ), 20’nci sayısındaki “Kalp Hırsızı” ( 1928 ) ve 24’üncü sayısındaki “Dinmeyen Pınar” ( 1928 ), Hayat dergisinin 70’inci sayısındaki “Dudaklar Solunca” ( 1928 ), 88’inci sayısındaki “Uyanan Köy” ( 1928 ) ve 129’uncu sayısındaki “Dinmeyen Volkan” ( 1929 ) pek sevilmişlerdir. Diğer hikâyeleri ve makaleleri için Mehmet Güneş’in Türklük Bilimi Araştırmaları dergisinin 30’uncu sayısındaki incelemesinin “Ek” kısmına bakılmalıdır ( s. 140 – 142, Güz 2011 ).

 

Şevket Süreyya’nın
Anılarındaki Hikmet Şevki

” İstklâl Mahkemesi, Hacı Bayram Türbesi’ne giden yolun alt sokağında, iki katlı harap bir binâda yerleşmişti. Bu binâya birkaç kulaç derinliğinde çamurlu bir avludan girilirdi. Bu avlunun alçak kerpiç duvarları yıkıktı. Sokak kapısının köhne tahta kanatları ardına kadar açıktı. Birinci kattan ikinci kata birkaç ayaklık dik, gıcırtılı basamaklarla çıkılıyordu. Kâtipler, memurlar, komiserler alt katta iki küçük odaya üst üste yerleştirilmişlerdi. Üst katta odanın biri, mahkeme salonu vazifesi görüyordu. Fakat sanıklar biraz kalabalık olunca oda dar geleceği için, her iki katın dar sahanlıklarına sanıkları yahut gelen gidenleri oturtmak için tahta sıralar konulmuştu.

Biz mahkeme binâsına girince evvelâ alt kat sahanlığında veya odaların aralığında bir yerlere oturtulduk. Yukarıda bir takım hareketler oluyordu. İnenler, çıkanlar, getirilenler, götürülenler vardı. Fakat bir aralık yukarıda kopan bir gürültü, bütün hareketleri durdurdu. İri yarı, pehlivan yapılı bir mahkeme üyesi, merdivenin başında bağırıyor, tepiniyordu. Başında kocaman bir kalpağı vardı. Hasır şapkalı bir gencin yakasına yapışmış tartaklayıp duruyordu:

– Nedir bu kepazelik? Bu şapka da ne oluyor? Baban şapka mı giyerdi? Anan da şapkalı mı doğdu?

Sonra sözler, muameleler daha da sertleşti. Arkasından kuvvetli bir tekme yiyen genç merdivenlerden aşağı tekerlendi. Çantası bir tarafa, şapkası bir tarafa gitti. Fakat heybetli üye hâlâ hıncını alamıyordu. Basamakların başında boyuna küfürler, ağır tâbirler savuruyordu. Şapkasını, çantasını güçlükle toparlayan genç kendini sokağa attı. Artık bu tâbirleri işlitemeyecek kadar uzaklaşmıştı. Bu genç gazeteci Hikmet Şevki’ydi. Şapka giymenin henüz kanunlaşmadığı, fakat bazı atılganların şapka giyebildiği günlerdi. Bu genç gazeteci de başına hasır bir şapka geçirmiş ve mahkeme binâsına haber derlemek için şapkayla gelmişti,” ( Suyu Arayan Adam, s. 393 ve 394, 1967 ).

Hikmet Şevki’nin Bir Şakası

” Hikmet Şevki Bey halûk, iyi kalpli, çalışkan bir arkadaştı. Dostlarını ve dostlarıyla lâtifeyi severdi.

Bundan birkaç sene evvel, İstanbul’da bulunduğu sıralarda bir gün, öldüğü ve gömüldüğü haberini etrafa yaymış, arkadaşlarının yüreğini oynatmıştı. Bu haberle çok müteessir olan dostlarından birkaçı annesine ve kızkardeşine taziyelerini bildirmek üzere Yakacık’ta oturmakta oldukları eve gitmişlerdi. Bu ziyâretçiler arasında bulunan Darülbedayi san’atkârlarından İ. Galip Bey hazîn ve müteessir bir hitâbe îrâd etmiş, bu nutku gizlice dinleyen Hikmet Şevki Bey gülmekten kırılmıştı,” ( Vakit gazetesi, s. 2, 29 Nisan 1930 ).

Cinâyet haberini yazan mezkûr gazetenin aynı nüshasının 4’üncü sayfasındaki ve 5’inci sütunundaki “Gelişi Güzel” başlıklı bölümde “Zavallı Hikmet!” başlığının altında Hikmet Şevki’nin bu şakası kısaca tekrârlanarak fıkra şöyle bitirilir:
” Keşke bu seferki haber de öyle bir lâtife olsaydı.”

Aşk Mahkûmu

Hikmet Şevki’nin Aşk Mahkûmu isimli romanını yeniden okurken, 1938 yılında yayımlanmış olan Aşk Mahkûmu’nun Hikmet Şevki’nin sonradan bulunmuş yeni bir romanı olmadığını, 20 Mayıs 1927 ile 10 Temmuz 1927 arasında İkdam gazetesinin 2’nci sayfasında 46 bölüm olarak Kesik Saçlar: İncilâ’nın Hatıra Defterinden ismiyle tefrika edilen romanı olduğunu fark ettim. Muhtemelen Sühulet Kitabevi romanı basarken ismini Aşk Mahkûmu olarak değiştirmiştir.

Aşk Mahkûmu’nun birinci ve üçüncü bölümleri İncilâ ismindeki bir genç kızın hatıra defterinden, ikinci bölümü ise onun mektuplarından oluşur. İncilâ’nın hatıra defterindeki sayfalar 3 Kanûn-ı Sani 1922, 27 Nisan 1922, 14 Mayıs 1922, 27 Eylül 1922, 22 Teşrîn-i Sani 1922, 4 Mayıs 1925, 27 Eylül 1925 ve 3 Teşrîn-i Evvel 1925 tarihlidirler. İncilâ’nın mektuplarına ise 4 Kanûn-ı Evvel 1922, 22 Şubat 1923, 23 Mayıs 1923 ve 29 Teşrîn-i Sani 1923 tarihleri düşülmüştür.

Roman İstanbul’un Fatih, Osmanbey, Kadıköy, Erenköy, Dolaybağı ve Yakacık semtleriyle Samsun, Alaçam ve Kırşehir’de geçer. İncilâ’nın baba evi Fatih’te çarpık bir sokağın ortasındaki tahta boyalı evlerin arasında iki katlı ve filizî boyalıdır. Celâl Nazmi’nin onu Mimar Ferdi Bey’in dâvetine götürdüğü beyaz merdivenli büyük konak ise Osmanbey’dedir. İncilâ orada Fatih’in ve Osmanbey’in farklı iki dünya olduğunu müşâhede edecektir:
” … Bir şehrin kucağında iki yavru yaşıyordu, biri her şeyden mahrûm, zavallı, bîkes ve sevilmeyen çocuk, diğeri ise zevk, servet ve ihtişâm içinde büyütülen evlâd,” (s. 15, 1938).

Aynı evi paylaştıkları teyzezâdesi Celâl Nazmi’nin Paris’ten geldiğinin haftasında İncilâ’nın hayatını değiştirmesi onun uzun saçlarını kestirmesiyle başlayacaktır:
” … Bence uzun saç, mâzîdeki an’anelere, kafes hayatına, çarşaf modasına bağlanan muhâfazakârların taşıdıkları ve ayrılmadıkları bir alâmet,” ( s. 26, 1938 ).

Hikmet Şevki’nin romana “Kesik Saçlar” ismini vermesi de, bu yüzden olmalıdır.

Bir gece bedeninin arzularıma yenik düşer ve Celâl Nazmi’den hamile kalır. Ancak, Celâl Nazmi izdivâca yanaşmaz ve tayîn ile Samsun’a gider.

” … Celâl giderken benim geçinmek için ne yapacağımı da söylememişti. Bir genç kadın ne ile geçinebilirdi, çıldıracaktım,” ( s. 50, 1938 ).

Çocuğunun doğumuna birkaç ay kala İncilâ’nın durumunu öğrenen müşterek arkadaşları Samsunlu Rasim ona izdivâc teklifinde bulunur ve birlikte Samsun’a hareket etmeden bir gün önce nikâhlanırlar. Çiftlik tarafında küçük bir eve yerleşirler; ancak Samsun’a geldiklerinin ilk Cuma günü Celâl Nazmi onları bulacaktır…

Mehmet Güneş Türklük Bilimi Araştırmaları dergisinin 30’uncu sayısında yayımlanan incelemesinde Aşk Mahkûmu’nun anlatım tekniği hakkında şu yorumu yapar:
” … Türk Edebiyatı’nda farklı türlerde eser veren Hikmet Şevki’nin, Türk Edebiyatı araştırmalarında söz edilmeyen Aşk Mahkûmu romanı özellikle anlatım tekniği bakımından önemlidir. Erkek bir yazar tarafından yazıldığı hâlde, romanda kadın anlatıcının kullanılması ve kadın duyarlılığının çarpıcı biçimde yansıtılması dikkat çeker. Kadın sorununu daha gerçekçi bir bakış açısıyla, tabii dille ve şiirsel bir anlatımla aktarmak isteyen yazar, kadının iç sesini ve mahrem duygularını kadının kendisine ifâde ettirir; kadına özgü duygu ve yaklaşımları ifâde edişe uygun olan mektup tekniğini kullanır. Yazarın hatıra ve mektup tekniğini tercih etmesi de kadına en mahrem duygularını sırdaşıyla paylaştırarak kadının iç dünyasını dışa vurdurmak amacıyladır,” ( s. 139 – 140, Güz 2011 ).

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz