Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 18

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 18

166
0
PAYLAŞ

Süleyman Ali Uluçamgil

 “Hoyrattır Akşamlar Ağaçlar Uykuya Dalınca”

 Lefkoşa’da çıkan Bozkurt gazetesinin 22 Temmuz 1964 günlü nüshasının ilk sayfasındaki “İki Türk Şehit Olduğu” başlığı altındaki haber şöyledir:

” Dün Dillirga bölgesinde Mansura ile Bozdağ arasında Mosfili Rum köyünün doğusundaki yolda Türkler tarafından bulunan Rumca gazeteye sarılı bir paket alınarak Bozdağ’a getirilmiştir. Pakette bomba olması ihtimali ısrârla hatırlatılmasına ve ikazlara rağmen Süleyman Ali ismindeki bir vatandaşımızın paketi açmaya çalışması neticesinde paket infilâk etmiş, kendisinin bir eli koparak ağır yaralanmıştır. İnfilâk yeri yakınında bulunan Sâlahi Ahmet ile Hüseyin Celâl de ağır yaralanmışlardır.

Yaralılar İsveçli askerler tarafından hastahâneye nakledirlerken, bunlardan Süleyman Ali ile Sâlahi Ahmet maalesef yolda şehit olmuşlar, Hüseyin Celâl ise helikopterle Lefkoşa Türk Genel Hastahânesi’ne getirilerek kendisine gereken tıbbî müdahale yapılmıştır.”

Süleyman Ali’nin silâh arkadaşlarından Mehmet Necati Erçıkan ise bu olayı 2017 yılında şöyle anlatacaktır:
” Süleyman Ali Uluçamgil ve Sâlahi Ahmet, 21 Temmuz 1964 günü Mansura’da bulunan Hakkı Önen’i köyden alıp Bozdağ’a götürmek için yola çıkmışlardı. Mosfili köyünden geçerlerken yol kenarında bir paket görürler. Sâlahi Ahmet bu paketi alarak manganın yattığı koğuşa getirdi. Naci Talat’ın açmayın ikazına rağmen Süleyman Ali Uluçamgil paketi açmaya kalkıştı,” ( Havadis gazetesi, 8 Ağustos 2017 ).

Hüseyin Celâl de Arslan Mengüç’ün sözel tarih çalışması Anılarda Erenköy kitabı için olayı şu şekilde anlatmıştır:
” Bütün gece nöbetteydik. Sabah nöbetten döndükten sonra biraz uzanmak istemiştim. Yarı uyur yatarken, içeri Bozdağ’a giden Sâlahi ile Hakkı Önen geldiler.Ellerinde parlak renkli ambalajlı bir hediye paketi vardı.

Bazıları yolda bulunan o paketin bir bomba olabileceğini söylüyordu. Arkadaşlar paket hakkında konuşurken ben yatağımdan doğruldum ve elimi uzatarak ‘Getirin de ben bakayım!’ dedim. İşte, paket o anda patladı!

O sırada Naci Talat’ın haykırışını duyuyordum. ‘Açma be Süleyman, dediydim sana!’. Korkunç bir patlamaydı. Göğsümde bir ağrı hissettim. Baktım, elim kanlanmıştı. Elimi boynuma ve omuzlarıma götürdüğümde, oraların da kanlandığını anladım. Çok tuhaf bir duygu, elimi sırtıma götürerek arkamı sıvazladım. O kez elime kan gelmedi. ‘Madem bomba vücûdumu delip geçmedi, demek fazla önemli bir şey değilmiş!’ diye düşündüm. Ayağa fırladığımda, dumandan kapıyı göremedim. Bunun üzerine kendimi yandaki kapıdan dışarı atıp, ön kapıya geldiğimde iki arkadaşımın yerde yattıklarını gördüm. Sâlahi ve Süleyman!

İkisi de çok kötü durumdaydılar. Birinin eli kopmuş gibiydi. Üzerinde yaralar vardı ve oradaki herkes büyük bir korku ve telâş içindeydi.

Çevreme bakındığımda Naci’yi göremedim. Yardım için dışarı koşmuş, ama buna gerek yoktu. Patlamanın sesini duyan herkes zâten koşup yardıma geldi.

Yaralıları aldılar, arabaya yerleştirdiler. Arkadan bir başka araba daha geldi. Bizi Mansura’ya, Barış Gücü Kampı’na ulaştırdılar. Önce iki arkadşımızı alıp hastahâneye götürdüler. Ardından da bana morfin yaptılar. O ana kadar bir şeyim yoktu. Ancak, başım dönerken birden kan tükürmeye başladım. Oradaki birkaç tıbbiyeli arkadaş, durumun kötü olduğu anlamında başlarını sallıyorlardı. Akciğerim, diyaframım ve karaciğerim delinmişti. Beni arabayla Gemikonağı’ndaki hastahâneye, oradan da helikopterle Lefkoşa’ya götürdüler,” ( Ankara Ticaret Odası, s. 290 ve 291, 2’nci Baskı, 2006 ).

Aynı eser için Hakkı Önen de olayı şöyle anlatmıştır:
” Mansura’daki mangamdan Bozdağ’daki mangama gşidiyordum. Kahvede rahmetli Sâlahi ile buluştuk. Kendisinden içinde mühimmat bulunan ağır sırt çantamı taşımamda bana yardımcı olmasını reca ettim. Birlikte Bozdağ’a doğru yola çıktık. Mosfili yolu kavşağında gayet güzel Middle East Airlines kâğıdına sarılmış, kırmızı kurdelalı bir paket bulduk. Onu aldık ve bir süre sonra yola çıktık.

Hediye paketinin içinden bir teneke kutu çıktı. Acaba içinden bomba mı çıkacak diye baktık. Hatta yolda giderken kutuya nişan mı alalım, yoksa atalım mı diye kendi aramızda konuştuk. Ancak bütün bunlardan vazgeçerek kutuyu korka korka taşıdık. Bozdağ’a geldiğimizde, arkadaşlara ‘Bakın ne bulduk!’ diye seslendik.

Metin Çatan ve diğerleri ‘Sakın açmayın içinde bomba vardır!’ diye bağırdılar. Bu sırada Süleyman Uluçamgil gelerek kutuyu Sâlahi’nin elinden aldı. Hüseyin Celâl yattığı yerden ‘Açma, içinde bomba olabilir!’ diye bağırdı. Odadaki herkes de bomba olabilir diye bağırıyordu.

Bu arada ben yan odaya gidip sırt çantamı bıraktıktan sonra Süleyman’ı kapının eşiğinde, paketi açmak için son hamleyi yaparken gördüm. O sırada kapının önündeki çamaşır ipi koparak yere düştü.

Bombanın patlaması sırasında oluşan basınç, üzerinde çamaşırlar asılı ipin kopmasına neden olmuştu. Zâten aklımda sadece o görüntü kaldı. İpin yere düşüşünü hâlâ unutamam.

Sonra Sâlahi ve Süleyman yerdeydi. Daha vücûdlarından kan bile çıkmamıştı!,” ( Ankara Ticaret Odası, s. 284 ve 285, 2’nci Baskı, 2006 ).

Bozkurt gazetesinin yazdığının aksine, bombalı paketin Rumca bir gazeteye sarılı olmadığı, aksine parlak ve renkli bir Middle East Airlines posterine sarılı olduğu anlaşılıyor. Mehmet Necati Erçıkan, bombalı paketi Süleyman Ali Uluçamgil’in ve Sâlahi Ahmet’in Mansura’da bulunan Hakkı Önen’i köyden alıp Bozdağ’a götürmek için yola çıktıklarında bulduklarını yazıyor ama, Hakkı Önen de, Süleyman Ali’den hiç bahsetmeksizin, Sâlahi Ahmet ile bir kahvehânede buluşup, birlikte Bozdağ’a giderlerken, paketi Mosfili kavşağında bulduklarını belirtiyor. Hüseyin Celâl de anlattıklarıyla Hakkı Önen’i doğruluyor.

Bozdağ köyü kıyıdan 3 kilometre kadar içerideki derin bir vadideydi. Bu vadinin deniz tarafında Türk köyü Mansura, sol yamacındaysa Rum köyü Mosfili vardı. Erenköy’e giden yol Mosfili ile Mansura arasından geçiyordu.

Süleyman Ali Erenköy’e 29 Nisan 1964 günü 4’üncü birlikle gelmişti; 4’üncü birlikte 65 kişi bulunuyordu. Sâlahi Ahmet ise ondan önce, 2’nci birlikle 1 Nisan 1964 günü Kıbrıs’a çıkmıştı.31 Mart ile 3 Eylül arasındaysa Erenköy’e 11 birlik olarak toplamda 562 kişi getirilmiştir ( Ankara Ticaret Odası, s. 780 – 788, 2’nci Baskı, 2006 ). İngiltere’den gelen 71 kişi bu sayının dışındadır.

Tıbbiye’den yeni mezûn olan ağabeyi Mehmet Ali, kardeşinin şahâdetini 19 Ağustos 1964 günü Yalova’dan İstanbul’a vapurla dönerken, tesâdüfen Milliyet gazetesinden öğrenecektir. Gazetenin ilk sayfasında “Mücahitlerden Portreler” başlığı altındaki “Şehit Süleyman Ali” yazısı Ömer Sami Coşar’ındı.

Süleyman Ali, şehit olduğunda 20 yaşındaydı; o yaşında bile Kıbrıs Türkçe Edebiyatı’nın önemli bir şâiri, bir dilcisi ve bir halkbilimcisi olarak görülüyordu. 13 Mart 1961 günü tanıştıkları şâir arkadaşı Orbay Deliceırmak, onun köyüne ve yöresine dair birçok bilgiyi toplamış olduğunu belirtir ( Süleyman Uluçamgil, s. XIII, 1998 ). “Dillerin Ucundan” ismini verdiği, ancak yarım kalmış roman çalışması ile yine yarım kalmış olan “Saray Gibi” isimli tiyatro oyunu Orbay Deliceırmak’ı doğrulamaktadır.

 

Ailesi ve Tahsîli

Süleyman Ali, 28 Mart 1944 günü bugün Dağyolu olarak bilinen Fota köyünde dünyaya geldi. Babası Ali Mehmet Salih’dir, annesiyse Zühre Hanım’dır. Annesi Zühre Hanım, kendi pederi Süleyman Şevket Bey ile birlikte Fota köyüne öğretmen olarak atanmışlardı. Mehmet Ali Uluçamgil, editörlüğünü Can Şen’in yaptığı Kıbrıslı Şehit Şâir Süleyman Uluçamgil isimli kitaptaki makalesinde, anne tarafından dedesinin, anneannesinin, annesinin ve büyük dayısının öğretmen olduklarını belirtirek şunları yazacaktır:

” … Hepsi de sömürge döneminin baskılarına rağmen Atatürk Türkiyesi’ndeki gelişmeleri büyük bir heyecânla takîb ediyor, öğretmenlik yaptıkları okullarda aynı heyecânı yaşatmaya gayret sarf ediyorlardı. O devirde Türk okullarına Türk Bayrağı ve Atatürk resimleri asmak yasaktı. Bütün bu yasaklara rağmen annem ve bilhassa Süleyman’ın ismini taşıdığı dedem Ankara’daki Millî Eğitim Vekâleti ile mektuplaşırlar, Atatürk resimleri ve Türk Bayrakları talep ederlerdi. İngiliz döneminin sıkı sansüründen kazara kurtulup ellerine geçen Atatürk resimlerini ve Türk Bayrakları’nı büyük bir heyecân içinde okullara asarak, derslerde müfredat dışı olmasına rağmen öğrencileri bilgilendirirlerdi.

Ne kadar acıdır ki, okulları teftişle görevli Türk ismi taşıyan bazı müfettişler bu durumu sömürge döneminin Maarif Müdürlüğü’ne jurnal ederler ve devâmlı surette annem ve dedem bu müdürlükten ihtar mektupları alırlardı. Bütün bu olaylar devâm ederken baba kızın öğretmenlik yaptıkları Fota köyünde içme suyu olmadığından köy halkı sıtmadan ve bağırsak hastalıklarından ölüyorlardı. Muhtar Ali Mehmet Salih’in de desteğini alan dedem ve annem İngiliz yönetimi ile büyük bir mücâdeleye girişip köye içme suyu getirmeye muvaffak olurlar.

Köye su getirilir getirilmez, İngiliz yönetimi baba kızın aynı köyde öğretmenlik yapmalarının mahzurlarını anlamış olacaklar ki, onları kolayca temas kuramayacakları bir şekilde ayırmaya karar verirler. Annemi Baf’ın Kukla köyüne, dedemi de Karpaz’ın Melanarga köyüne atarlar. Annem hemen istifa edip, Fota köyünün muhtarı Mehmet Ali Salih ile evlenir ve köyün hocahanımı ve muhtarın eşi olarak sekiz çocuk annesi olur,” ( Kesit Yayınları, s. 18, 2016 ).

Fota asırlardır bir Türk köyüydü. Süleyman Ali, İzmirli kız arkadaşı Yıldız’a yazdığı 4 Mayıs 1962 günlü mektupta, Fota için şu bilgiyi verir:
” … Bizim köyde hiç Rum yok. Ama köyde bazı adamlar Rumca konuşabiliyorlar. Eskiden bize civâr Rum köylerinden ırgatlık için gelirlerdi. O zaman öğrenmişler. Babam da biliyor biraz. Rum kızlarının güzelliğinden sana bahsetmiştim. Babam bu ırgat diye gelenlerden bir kızla sevişmiş. Şimdilerin civâr Rum köylerinin birinde Nicola isimli bir kardeşim var. Bir numaralı EOKA’cı. Bu hep böyle oluyor zâten. Babaları Türk, anneleri Rum. Kızların güzelliği de bence melez oluşlarındandır,” ( Süleyman Uluçamgil, s. 11, 1998 ).

Süleyman Ali aynı mektubunda ilkokula Fota’da gittiğini, öğretmenininse iki sene kadar annesi olduğunu yazar:
” … Annem çoktandır öğretmenliğin hasretini çeker. İlkokulda iki sene kadar beni okutmuştu. Sınıfta yalnız beni döver, yalnız beni azarlardı. Ama ben annemi çok severim. Çünkü onun öğretmenlikten atılmasının nedeni, okula İngiliz bayrağını değil, Türk bayrağını çekmesi ve okuldaki kralın resmini ben yırtınca onun yerine Türkiye haritasını ve Atatürk’ün resmini asmasıydı,” ( Süleyman Uluçamgil, s. 10, 1998 ).

Bayraktar Ortaokulu’ndan sonra, Lefkoşa Türk Lisesi’ne girdi. Arif Nihat Asya ve Hüseyin Gürtunca onun edebiyat öğretmeni oldular. Türkiye Cumhuriyeti Bakanlar Kurulu 16 Ekim 1959 T.’li ve 4 / 12326 S.’lı kararıyla Kıbrıs’ta 30 öğretmeni görevlendirmişti. Onlardan biri de Arif Nihat Asya’ydı. Arif Nihat Bey, 24 Kasım 1959 günü Lefkoşa’da göreve başladı. Türkiye Cumhuriyeti Lefkoşa Büyükelçiliği’nin 4 Ağustos 1961 T.’li ve 668211 S.’lı yazısıyla Kıbrıs’tan ayrılana kadar da Lefkoşa’da öğretmenlik yaptı. Arif Nihat Asya öğrencilerinden bilhassa Süleyman Ali’yi çok severdi. Kıbrıs’tan ayrıldıktan ve öğrencisi Süleyman Ali’nin şehit düştüğünü öğrendikten sonra, onun için okuyanın rûhunu acıtan bir rubai de yazmıştır.

Süleyman Ali liseyi bitirdikten sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ne girer. Ağabeyi Mehmet Ali de tıbbiye öğrencisidir. İstanbul’da farklı semtlerdeki pansiyonlarda kalırlar. Mehmet Ali Bebek’tedir, Süleyman Ali ise Çemberlitaş’tadır. Buna rağmen Mehmet Ali’nin bazı günler iki üç defa Piyer Loti Caddesi’ndeki pansiyona uğrayıp, birâderi Süleyman Ali’yi yokladığı oluyordur. Daha çok İstanbul Üniversitesi’nin bahçesinde Kızılay’ın açtığı lokantada kuyruğa girip, 1 TL’ye karınlarını doyuruyorlardı. Onu arkadaşları dik saçlarıyla, haftalık kirli sakalıyla ve dudaklarından hiç düşürmediği “Bafra” sigarasıyla anımsıyorlar. Huzursuz bir kişiydi, içki içebilmek için hiç yemediği günler bile oluyordu. Kızlara düşkündür, Türk ve Rum kızlarından sevgilileri olmuştur. Bihassa Rum kızlarının melez güzelliklerine bayılıyordu. Rumca bilmiyordur ama İngilizcesi iyidir. Bir çok kitabı İngilizce baskılarından okumuştur. Lisedeyken şiiri kafa dinlendiren bir uğraş olarak görürken, hukukta şiirle ciddî biçimde ilgilenmeye başlamıştır. Kendisi İstanbul’dadır ama, aklı Kıbrıs’tadır. Memleketinde artık kan gövdeyi götürüyordu; 21 Aralık sonrasındaysa Kıbrıs’tan haber alamayacaktır.

Sözü ağabeyi Mehmet Ali’ye bırakalım:
” Ansızın Süleyman ortadan kayboldu. İstanbul’da gidebileceği her yerde onu aradım. Arkadaşları Ankara’ya gittiğini söylediler. Bana haber vermemişti. Üç gün sonra İstanbul Havaalanı’ndan postalanmış bir mektup aldım. Elbisesini satarak uçak bileti aldığını, Kıbrıs’a gitmek üzere olduğunu yazıyor ve kendisinden yeni bir haber alana kadar anne ve babama İstanbul’da olduğunu ve derslere çalıştığını yazmamı istiyordu. Dediğini yaptım. O sırada annem geçici olarak yine Fota’da öğretmen olmuş ve aldığı maaşımı babamdan ayrı olarak bize gönderiyordu. Her maaş geldiğinde Süleyman anneme teşekkür mektubu yazarmış. Ben bilmezdim. Annem Süleyman’ın artık niçin mektup yazmadığını, yoksa başına bir şey mi geldiğini ısrârlı şekilde Seder Terzioğlu kanalı ile bize Ankara’dan postalattığı mektuplarla soruyor ve benden açıklama istiyordu. Maalesef ben de Süleyman’ın isteği soğrultusunda cevâplar yazıyor, iyi olduğundan ve derslerine çalıştığından bahsediyordum. Kıbrıs’a gidişinden iki ay kadar sonra bir arkadaşı babama Süleyman’ın St. Hilarion Kalesi’nde olduğunu söylemiş. Böylece müşterek yalanımız meydana çıkmış oldu. Annem hâlâ o konuda beni affetmediğini söylüyor.

O sıralarda Ayvasıl ve Şillura göçmenleri köyümüze sığınmış ve Birleşmiş Milletler memleketimize asker göndermişti. Babam muhtar olduğu için göçmenleri ziyârete gelen Birleşmiş Milletler komutanları ile temas hâlindeydi. O zamanki komutan General Giyani’nin yardımıyla Süleyman uçağa bindirilerek Ankara’ya gönderilir. Uçaktan iner inmez Polatlı’ya gider ve diğer arkadaşlarıyla Erenköy’e çıkma hazırlıklarına başlar ve de sonunda Erenköy’e çıkarlar. Erenköy’den bana sadece iki mektup gönderdi. Sonra da ölüm haberini gazeteden okudum,” (Kıbrıslı Şehit Şâir Süleyman Uluçamgil, s. 20 ve 21, 2016).

 

Zir Kampı’ndan Erenköy’e

Kıbrıs’taki olaylar 21 Aralık 1963 günü saat 02.30’da Lefkoşa’da Kıbrıslı Rum polislerin, Tahtakale’nin Rum tarafındaki Ermu Sokağı’nda Türkler’e ateş açarak, biri kadın 2 Türk’ü öldürmeleri ve 4 Türk’ü yaralamaları ile başlar. Olayı Akın gazetesi “Bu Sabah 02.30’da Lefkoşa’da Kanlı Olaylar Vuku Buldu” başlığıyla haber yapar. Gazete ölenlerinin isimlerini Zeki Halil ile Cemaliye Emirali olarak açıklar.

21 Aralık olaylarının vuku bulduğu Tahtakale Mahallesi ve Ermu Sokağı için Hizber Hikmetağalar’ın Eski Lefkoşa’da Semtler ve Anılar ( Marifet Yayınları, 1996 ) isimli kitabına baktım. Hizber Bey, eserinin 45’inci sayfasında, Ermu Sokağı’nda Olimpiakos Lefkosias kulübünün bulunduğunu, bu takımın taraftarının aşırı milliyetçi olduğunu, azıttılar mı sokakta hiç kimsenin yürüyemediğini yazar. Burada ikamet eden Türkler’den bir kısmı 1958 yılında, diğer kısmıysa 1963 yılındaki olaylardan sonra Tahtakale’den göçmüşlerdir.

22 Aralık 1963 günlü Akın gazetesi ise “İki Türk Lise Öğrencisi Dün Gaddarca Vurularak Yaralandı, Bir Türk Otomobiline Ateş Açıldı” başlığıyla çıkar. Habere nazaran ilk olay Lefkoşa Türk Lisesi önünde, ikinci olaysa Lefkoşa – Lakadamya yolunda olmuştur. İlk olayda bir Rum Polis Ekibi saat 12.30’da Lefkoşa Lisesi’nin önünden geçerken, okulun bahçesindekilerin üzerine ateş açmış ve bir kişiyi ağzından, bir kişiyi de başından vurmuştur. İkinci olaydaysa, saat 01.30’da Lakadamya’dan Lefkoşa’ya dönen bir Türk ailesinin “TAQ272” plakalı otomobiline ateş açılmıştır.

21 ve 22 Aralık günlerinde Larnaka ve Tuzla’da 9 kişi öldürülmüş, Küçük Kaymaklı ise EOKA mililislerince muhâsara altına alınmıştır.

24 Aralık günü Ayvasıl’da bir katliam yaşanır. 400 kadar Rum’un ve 120 kadar da Türk’ün yaşadığı bu köyde Rumlar sağcı ve solcu olarak ikiye bölünmüştür. Sağcılar EOKA’cı, solcular ise AKEL’cidir. 24 Aralık’ta köy EOKA milislerince basılır. Başlarında köylülerin iyi tanıdıkları M. K. vardır. Sık sık köye gelen ve sağcıların kahvehânesi olan Papayanni’ye takılan bu M. K., Gutsoşera lâkabıyla bilinmektedir. O ve arkadaşları, köyden Ayşe Hasan Buba, Ayşe İbrahim, Bayram Hasan, Hüseyin Cemal, İsmail Mustafa, Mehmet Ali Ömer, Mustafa İsmail, Ömer Hasan ve Hasan Mehmet Kabadayı isimli köylüleri esir alıp, önce telle ellerini ayaklarına, ardından da hepsini bir traktöre bağlayarak, onları köyün dışına çıkarırlar. Götürdüklerini vurup, önceden kazdıkları bir çukura atarlar. Katliamı Gutsoşera ile köyün kahvecisi Papayanni’nin ve onun EOKA’cı oğullarının gerçekleştirdikleri söylenir ( Nacak gazetesi, 27 Aralık 2018 ).

24 Aralık 1963 günlü Bozkurt gazetesi “Kıbrıs Türkleri Dün de Kurşun Yağmuruna Göğüs Gerdiler” başlığıyla çıkar. 6 şehit, 6 yaralı. Gazetenin haberinde 6 şehitten 4’ünün kimliği vardır. Hasan Ekmekçi, Mağusa Kapısı yakınında ekmek dağıtırken, Atina Sokağı’ndan gelen kurşunların hedefi olmuştur. Muzaffer Manav, Küçük Kaymaklı’daki evinde vurulmuştur. Sâlahi Şevket, Ledra Palas üzerinden Türk evlerine ateş açan EOKA milislerine Çetinkaya’daki mevzilerden mukavemet ederken şehit düşmüştür. Halil Köse, Merkezî Hapishâne’nin arka tarafında çobanlık yaparken öldürülmüştür.

Ayvasıl’dakinin dışında bir başka katliam da 24 Aralık 1963 gecesi Lefkoşa’da Kumsal mevkiînde gerçekleştirilmiştir. Çatışmalar başlayınca, Hasan Yusuf Gudum, karısı Feride Hasan Gudum, Ayşe Halil, kucağında 2 yaşındaki kızı Işıl Halil ve Növber Mustafa İbrahimoğlu, 23 Aralık günü Kıbrıs Türk Alayı’nda görevli Tabip Binbaşı Nihat İlhan ile eşi Mürüvet Hanım’ın Kumsal bölgesindeki “İrfan Bey Sokak No. 2” adresindeki evlerine sığınmışlardı. Kıbrıs Postası gazetesinin 23 Aralık 2008 günlü nüshasında Prof. Dr. Ata Atun “Kumsal Katliamı Nasıl Oldu?” başlıklı yazısında bu müessir olayı bütün ayrıntılarıyla yazmıştır.

Prof. Dr. Ata Atun’un yazısına nazaran, EOKA milisleri ve Yunan Ordusu’ndan bazı subayların komutasındaki küçük bir Rum birliği “İrfan Bey Sokak No. 2” adresindeki tek katlı beyaz evin 120 metre kadar kuzeyindeki Severis Un Fabrikası’na mevzilenmiş, fabrikanın en üst katına da kum torbalarından yüzü Türk bölgesine dönük küçük bir korugan yaparak içine 1 adet A4 tipi makineli tüfek yerleştirmişti. Severis Un Fabrikası’ndaki Rumların destek atışı altında Kumsal bölgesine dağılan milislerin ellerindeyse 1959 yapımı CZ 52 / 57 tipi otomatik tüfek, 1936 / 57 yapımı M1 Garand tipi yarı otomatik tüfek ve Sten denilen makineli tabaca bulunuyordu.

Hasan Yusuf Gudum dışarıda gözcülük yaparken, Mürüvet Hanım da çocuklarına pijamalarını giydirmiş ve onları yatırmaya hazırlanıyordu. Evin batı tarafından geçen Kanlı Dere’nin diğer kıyısından silâh sesleri duyulmaya başladığında, Hasan Bey büyük bir telâşla içeri girmiş ve Rumlar’ın baskına hazırlandıkları uyarısını yapmıştı. Çok geçmeden de Kanlı Dere tarafından eve ateş edilmeye başlanır. Nihat İlhan vaktiyle eşi Mürüvet Hanım’a, “Eğer ateş açılırsa banyo küvetine girin, duvardan duvara geçecek kurşunlara hedef olmazsınız” dediği için, Mürüvet Hanım hemen 6 aylık olan Hakan’ı, 6 yaşındaki Murat’ı ve 4 yaşındaki Kutsi’yi evin sol arka köşesindeki banyoya götürür. Arkasından Növber Hanım, kucağında kızı Işıl’ı sıkı sıkı tutan Ayşe Hanım ve Hasan Yusuf Gudum, hep birlikte banyoya girerler.

Terezepilos kod isimli Yunan subayının komutasında sayıları 150 kadar olan EOKA’cı milisler, Severis Un Fabrikası’ndaki makineli tüfeğin destek atışları altında su seviyesi az olan Kanlı Dere’yi geçip, sokaklara dağılırlar. İrfan Bey Sokak, Kıbrıs Ordusu’nda Teğmen olan Savvas Selis ile Thisoas kod isimli bir EOKA’cının komutasındaki ekibin görev alanındaydı.

Savvas Selis’in adamları Türk evlerine önce uzaktan tacîz ateşi açarlar. İçlerinden 3 kişi sokağın solundaki eve doğru giderlerken, 5 kişi de sağ köşedeki beyaz tek katlı binâya giderler. Kumsal’daki Ermenilerden bu evde Türk Alayı’nda görevli bir Türk subayının eşi ve üç çocuğu ile yaşadığını öğrenmişlerdir. Beyaz badanalı tek katlı evden kendilerine mukabil ateş açılmayınca, Rumlar kapıyı kırarak içeriye girerler. Ellerinde otomatik tüfek bulunan EOKA milisleri sağa sola rasgele ateş ederek, önce soldaki odaya, sonra hole geçip yatak odasına girerler. Bu odalarda kimsenin bulunmadığını görünce, ara kapıdan mutfağın önündeki hole geçip, ikinci yatak odasına da ateş ederek bakarlar.

Banyoda küvetin içinde Mürüvet Hanım, 3 çocuğuna sarılmış, bedenini onlara siper etmiş durumda bekliyordur. Ayşe Hanım kızı Işıl ile birlikte lavabo ile köşe arasına sığınmıştır. Növber Hanım kapının dibine çökmüştür. Hasan Yusuf Gudum ise o küçücük banyonun içinde, lavabonun sağ tarafı ile küvetin arasına büzüşmüştür. Nefes bile almıyorlardır. Evdeki odaları boş bulan Rumlar, bu kez de banyonun ve tuvaletin kilitli kapılarına ateş etmeye başlarlar. Növber Hanım elinden yaralanır ve acı içinde kapının önüne yığılır. EOKA milisleri, Növber Hanım’ın kapının önüne yığılması nedeniyle kapıyı iterek ancak birazcık aralayabilirler ve o aralıktan yeniden ateş ederler. Banyo bir anda kan gölüne döndüğü için EOKA milisleri içeridekilerin hepsini öldürdüklerini sanarak hemen yan taraftaki tuvalete giderler. Kapıyı açamazlar ama tahta kapıdan içeriye onlarca mermi sıkarlar. Kapının arkasına saklanmış olan Feride Hasan Gudum başına isâbet eden kurşunlarla şehit olur. EOKA milisleri geri çekilirlerken, onların arkasından içeriye giren 3 milis banyo kapısının önüne gelip sıra ile aralıktan içeriye yeniden ateş ederler. Bu kurşunlardan biri Işıl’ın dizini parçalar, diğeri de Ayşe Hanım’ın bir bacağından girip diğer bacağından çıkar.

Feride Hasan Gudum, Mürüvet Hanım, 6 aylık olan Hakan, 6 yaşındaki Murat ve 4 yaşındaki Kutsi şehit düşerlerken, Hasan Yusuf Gudum, Ayşe Hanım, Işıl ve Növber Hanım ağır yaralanmışlardır.

Kumsal bölgesindeki “İrfan Bey Sokak No. 2” adresindeki eve girenlerin kimlikleri tam olarak bilinmiyor. Baskın sırasında CZ 52 / 57 tipi otomatik tüfek ile 15 el, Sten otomatik tabanca ile 12 el ve 1936 / 57 yapımı M1 Garand tipi yarı otomatik tüfek ile de 6 el olmak üzere toplam 33 el ateş edildiği, şehitlerin vücûdlarındaki yaralardan ve duvarlardaki kurşun izlerinden saptanmıştır. Sonradan incelenen kovanlar üzerindeki iğnenin vuruş yerlerindeki farklılıklarından dolayı olayda 5 ayrı silâhın kullanıldığı kanıtlamıştır. Bu kovanlar Albay Meysi tarafından eve ilk girenlerden biri olan Memduh Erdal’dan alınmış ve kayda geçirilmiştir.

24 Aralık gecesi Kumsal Baskını’na Yunan Alayı’ndan subayların ve askerlerin de katıldıklarını belgeleyen kanıtlar mevcûttur. Bölgede yıllarca Türkler ile birlikte yaşayan Ermeniler’in ise Türk evlerini Rumlar’a bildirdikleri Türk Mukavemet Teşkilâtı tarafından belirlenince, Kumsal, Köşklü Çiftlik ve Arab Ahmet bölgelerinde oturan Ermeniler, evlerini terk edip, Rum bölgesine kaçmışlardır. Rum milisler, o gece Kumsal’dan çekilirken, yüzlerce Türk’ü de dipçik darbeleriyle önlerine katıp götürürler. Kaçırılan bu Türkler’in bir kısmı kurşuna dizildi. Sonradan yapılan itirâfâta nazaran, berâberinde 200 kadar Türk esir getiren EOKA’cı Tasos Marku, Kumsal Baskını’nı fiilen yöneten bir Rum Bakan’a telefon edip ne yapması gerektiğini sormuştur; o da Tasos Marku’ya eli silâh tutabilecek erkeklerin öldürülmesi talimatını vermiştir. Bu bakan Yorgadis miydi yoksa Papadopulos muydu, işte asıl sorun bu.

Bozkurt gazetesi 26 Aralık 1963 günlü nüshasında, sadece 24 Aralık gecesi saat 22.30’da Kumsal mevkiîndeki un fabrikasını ele geçirmeye çalışan mukavemetçilerinden bazılarının yaralandığını ve 3’ünün de şehit düştüğünü yazar. Etrâfı 3 metre yüksekliğindeki duvarlarla çevrili olan Severis Un Fabrikası 8 katlı bir binâydı. Orayı 5 kişiden oluşan bir mukavemetçi birliği ele geçirmeye çalışırsa da, hepsi vurulur. Tuncer Hasan, Aziz Güner ve Muhip Hüseyin şehit olmuşlardır, Yılmaz ile Vural Türkmen ise yaralanmışlardır. “İrfan Bey Sokak No. 2” adresinde nelerin yaşandığı ancak 25 Aralık Çarşamba günü öğleden sonra Severis Un Fabrikası’ndan açılan makineli tüfek ateşine rağmen Mustafa Mehmet Özünlü’nün ve Memduh Erdal’in eve girmeleriyle öğrenilecektir. Buna karşın muhtemelen Türkiye’de Rumlar’a karşı vuku bulabilecek kanlı olayların ihtimali nedeniyle vahşetin boyutu pek duyulsun istenmemiş olabilir. Bozkurt gazetesinin 27 Aralık 1963 günlü nüshasının başlığı “Beş Gün Devâm Eden Çarpışmaları Müteakiben Kumsal Bölgesine Gidebilen Kurtarma Ekipleri Rum Vahşetiyle Karşılaştı” şeklinde olmasına rağmen, sadece son sayfasının ilk sütununun en altında “İrfan Bey Sokak No. 2” katliamına kısaca değinilmiştir.

Kumsal Baskını Milliyet gazetesinin 29 Aralık 1963 günlü nüshasının ilk sayfasında küvet içinde katledilenlerin fotoğraflarının altındaki “Anne Son Nefesini Verirken Üç Yavrusunu Bağrına Basmıştı” başlığıyla verilir.

Nihat İlhan katliamı nasıl öğrendiğini yıllar sonra şöyle anlatacaktır:
” Türkiye’de Askerî Tıp Akademisi’nden mezûn olduktan sonra bir helikopter ile Kıbrıs Türk Alayı’na tabib olarak geldim. O dönemde Türk Alayı ile Rum Alayı birbirlerinden 100 metre mesâfedeydi. Birçok yaralı geliyordu. Eşimi ve küçük çocuklarımı Lefkoşa’nın Kumsal ismi verilen bölgesinde kiraladığımız bir eve yerleştirmiştim.

Ailemin katledildiği 24 Aralık 1963 tarihinde askerî hastahâneye yaralı Türkler getirilmişti, ben onlarla ilgileniyordum. Katliam olduğu zaman birkaç gündür eve uğramamış ve ailemden haber alamamıştım. Evimizin yakınından bir Türk çoban geldi ve Alay Komutanı’nın da bulunduğu bir ortamda Rumlar’ın Türk subaylarının ailelerine saldırdığını söyledi. Ne olduğunu anlamadık. Hemen eve gitmek istedim ama Alay Komutanı izin vermedi. Alay Komutanı benden soğukkanlı olmam için asker sözü istedi. Zırhlı bir araçla Türkiye Elçiliği’ne gittik. Subay eşleriyle elçilik görevlileri vardı. Kadınlar ağlıyorlardı. Ben hâlâ ailemin öldürüldüğünü anlamamıştım. Üstüm başım kirli olduğundan sıcak suyla banyo yapabileceğim bir yer olup olmadığını sordum. Banyo yaptım. Ardından Türkiye Büyükelçisi beni çağırdı. Bana eşimi ve çocuklarımı Rumlar’ın katlettiğini söyledi. Katliamın üzerinden 3 gün geçmişti ve ben yeni haberdâr oluyordum. Ne yapacağımı şaşırdım,” ( Hürriyet gazetesi, 25 Kasım 2016 ).

Nihat İlhan’ı 24 Kasım 2016 günü Ankara’da organ yetmezliğinden kaybettik; özel bir izinle Elazığ’daki İcadiye Şehitliği’ne, karısı ve çocuklarının yanına defnedildi. Kumsal Baskını’ndan 7 yıl kadar sonra Tülay Hanım ile ikinci bir evlilik yapan Nihat İlhan’ın bu evliliğinden Mustafa Necmi ve Ayşe Şebnem isimlerinde çocukları olmuştur.

25 Aralık’ta Lefkoşa’daki Türk Büyükelçiliği saldırıya uğramış ve Türkler’in yaşadığı Küçük Kaymaklı bölgesi ağır kayıplar sonrasında Rumlar’ın eline geçmiştir. Küçük Kaymaklı’dan gelen haberler, burada Rumlar’ın korkunç bir katliam yaptıklarını göstermektedir. 25 ile 31 Aralık arasında Küçük Kaymaklı’da Ali Osman, Ahmet Kara Ali, Osman Hüdaverdi, Seyit Hüseyin, Ali Mehmet, Turgut Hasan, Hasan Hüsnü, Osman Cevdet, Şükrü Şevki, Hasan Hüseyin Çinko, Hüseyin Mehmet Emin, İsmail Mustafa, Turgut Fahri, Kemal ahmet Koççino, İrfan Mehmet, Ömer Hasan Debreli, İbrahim Ahmet, Osman Derviş, Şükrü Tevfik, Sezai Nidai, Cemal Hüseyin Arifoğlu, Erdem Mehmet, Münür Yusuf ve Hüseyin Mustafa Vreççalı Rumlar tarafından öldürülmüşlerdir. Ayrıca, Rum Polisi ve EOKA’cı milisler, Lefkoşa’nın bu kısımından yüzlerce Türk’ü de rehin alarak Rum kesimine götürmüşlerdir. 28 Aralık 1963 günlü Bozkurt gazetesi “Rumlar 700 Türk’ü Kaçırdı” ve “Larnaka’da Çarpışmalar Başladı” başlıklarını atar.

Pierre Oberling, 21 Aralık’taki başlayan olaylar sonrasında 364 Türk’ün ve 174 Rum’un hayatlarını kaybettiğini, 103 köyden ise 8.667 Türk’ün göçtüğü yazar ( Columbia University Press, 1982 ).

Türkiye’de ve İngiltere’de yüksek öğrenim gören Kıbrıslı Türk öğrencilerinin mukavemete dâhil edilmeleri ve onlarla cephe açılması fikri Ankara Siyasal Bilgiler’de Mehmet Ahmet’in odasında, Erdil Nami’nin, Tolgay Ali Esat’ın, Kani Abdullah’ın, Mustafa Ali Dede’nin, Metin Münir’in ve Ergün Sever’in katıldıkları bir toplantıda tartışılır. Ardından İsmet İnönü ile görüşülür; İsmet İnönü’nün üniversite öğrencileriyle bir cephe açılması fikrine pek sıcak bakmasa bile, gelişen olaylar neticesinde bu fikri onaylamak zorunda kaldığı anlaşılıyor. Bunun üzerine Kıbrıslı Türk öğrenciler Ankara’daki Zir Kampı’nda hızlandırılmış bir askerî eğitime alınırlar. Eğitimin ardından kafileler hâlinde REO kamyonlar ile Anamur sahiline götürülen bu öğrenciler, oradan teknelere bindirilerek Erenköy’e çıkarılmaya başlanırlar.

Yukarıda da belirttiğim gibi, Süleyman Ali Erenköy’e 29 Nisan 1964 günü 4’üncü birlikle gelmişti; onun Erenköy’deki bütün silâh arkadaşlarının isimleri Arslan Mengüç’ün Anılarda Erenköy isimli kitabında vardır. 29 Nisan 1964 ile 21 Temmuz 1964 arasındaki Süleyman Ali hakkındaki en önemli ayrıntı onun havan kullanmayı reddetmesidir; havan mermisinin yanlışlıkla evlere düşüp çocukları ve kadınları öldürmesinden korkmaktadır ( Süleyman Uluçamgil, s. XV, 1998 ). Bu nedenle sadece Bren marka hafif makineli silâhıyla çarpışmıştır. Çekoslavak ve İngiliz yapımı olan 550 metre menzilli Bren’de 303 inç British mermisi kullanılıyordu.

Süleyman Ali, artık Lefke Şehitliği’nde, silâh arkadaşı Sâlahi Ahmet ile birlikte ebedî uykusunda.

Süleyman Ali’nin ağabeyi Mehmet Ali Uluçamgil hakkında bir anekdot anlatılır. Buna göre, Mehmet Ali, 1964 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezûn olduktan sonra, İngiltere’deki Manchester şehrinde genel cerrahi ihtisasına başlamıştır. Mehmet Ali Uluçamgil, 1968 yılının   yılbaşı arifesinde, yol kazalarının en fazla olduğu yere yakın bir hastahânede nöbetçi doktordur. Alkol testi olmadan önceki yılda 3 ölüm vakası vardır. Fakat o yıl hiç olmamıştır. İngiliz ITV televizyonu kendisine telefon açar ve bir söyleşi yapmak istediklerini belirtir. Gerekli izinler alındıktan sonra Mehmet Ali Uluçamgil televizyona çıkar. Uluçamgil kazaların azalmasının nedenlerini anlatırken, muhabir lâfa girer ve şoförlerin en fazla neden korktuklarını sorar. Uluçamgil’in “Barbara Castle’dan!” diyerek kahkaha atması olay olur. Barbara Castle, İşçi Partisi iktidarında Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı iken, trafik polislerine araçları durdurtup alkol testi yapmalarını emretmişti. Sürücüler balonları üflediklerinde, balon içindeki renk maviye dönüşüyorsa, kandaki alkol miktarının yüzde 80’den fazla olduğu anlaşılıyordu ve sürücülerin ehliyetlerine hem 3 ay el konuyordu, hem de 30 pound ceza veriliyordu ( Kıbrıs Star gazetesi, 7 Temmuz 2013 ).

Mehmet Ali Uluçamgil 1939 doğumluydu. Kıbrıs Barış Harekâtı’nda operatör doktor olarak görev yapmıştı. Onu 6 Ağustos 2019 günü kaybettik. Lefkoşa Mezarlığı’nda 50’nci Blok, 5’inci Sıra, 33’üncü Mezar’da medfûndur. Süleyman Ali’nin diğer kardeşleriyse, Süheyla Vural, Hatice Özbek, Mustafa Turgut, Fezile Özden, Sevgi Kandemir ve Ayşe Ayman isimlerindedirler.

Şiir Anlayışı

Süleyman Ali Uluçamgil’in yazdıklarını Kıbrıs Türkçe Edebiyatı’ndaki “Milliyetçi Şiir” kapsamında değerlendirmeyi pek doğru bulmuyorum. Bir kısmı belki İngiliz sömürge yönetimine ve EOKA örgütünün “Enosis” emeline karşı “çığlık gibi” yazılmış “Dönem Şiirleri” sayılabilir, ama yine de şiiri “kulaklarında çocukluğunun mutlu gecelerinden kalma kara tüylü bir kedi mırıltısı gibi hisseden” bir şâirdir Süleyman Ali Uluçamlıgil. Onun “Dönem Şiirleri” bile Fota köyünde doğup büyümüş ve “anasının babasının serseri bildiği” Süleyman Ali’ye münhasırdır. Bu şiirlerini “kafa dinlendiren bir arkadaş” sayar ( 11 Nisan 1962 ); İstanbul’daysa “çığlık gibi şiir yazmaktan bıkar” ( 2 Kasım 1963 ) ve şiirle ciddî bir biçimde uğraşmaya karar verir ( 11 Nisan 1962 ). Arkadaşı Orbay Deliceırmak’ın derlediği kitaptaki son yıllarının şiirlerinde bu farkı bâriz biçimde görmek mümkündür.

O yıllardaki bazı şuarânın şiirleri için sonradan üzerinde fazla düşünülmeden kullanılan “Milliyetçi Şiir” kavramının sıhhatinden şüpheliyim; şiirlerinin bütününe baktığımızda, Özker Yaşın için bile bu kavramı kolaylıkla telaffuz etmek mümkün değildir. Kızı Neşe Yaşın, “1960’lı yıllarda babam, şiirini milliyetçiliğin hizmetine verdi. Kıbrıslı Türklerin millî şairi oldu. Varlık dergisinde şiirleri çıkan iyi bir şâirdi, ama şiirini milliyetçiliğin hizmetine verince tüketti,” ( Gazete Duvar, 30 Ekim 2017 ) diyor. Neşe Yaşın ile Mehmet Yaşın, Sanat Emeği dergisinin 15’inci sayısındaki   “Şiirimiz Emperyalizmin Bir Silâhıydı” ( s. 29 – 43, Mayıs 1979 ) başlıklı yazılarında da “74 Kuşağı” veya “Red Cephesi” öncesi Kıbrıs Türkçe Şiiri’ni külliyen “milliyetçi” ve “ırkçı” olarak değerlendirmişlerdi. Ama, “Bir sepet portakal toplayıp verdi diye / Mihail Anastas / bir sepet portakal toplayıp verdi diye / Kırk yıllık komşusu Emin’e / Lâptalı EOKA’cılar / ve aralarında Lulla’nın nişânlısı Baraskeva / Yakalayıp Mihail Anastas’ı / Dövdüler iyice” veya “Gel gör ki bırakmazlar Hacikostis / Bırakmaz bizi kurbağalar / Onlar düşmandır aydınlığa / Bırakmazlar sevgi dolu yüreğimizi / Gönlümüzce açalım halkımıza / Onlar düşmandır özgürlüğe / Bırakmazlar Hacıkostis bırakmazlar” diye de yazmış bir şâirdi babaları Özker Yaşın. Çocuklarıysa şimdi bunu sadece bir “tutarsızlık” olarak görüyorlardı. Neşe Yaşın, “1974 yılından sonra bize bir Kıbrıslı Rum’un evi verildi. Evin kapısını açtığımız zaman, o evde yaşamış olan insanların duvarlardaki resimlerini gördük. Bir hırsız gibi hissettim. Ondan sonra savaşın ne kadar korkunç olduğunu ve zâlimlerin bir milliyetlerinin olmadığını, yani kurbanların zâlim, zâlimlerin ise kurban olabileceğini gördüm,” diyor ve sözünü “şiirlerim babamın şiirine karşı bir itirâz olarak gelişti,” eklemesiyle bitiriyor ( Gazete Duvar, 30 Ekim 2017 ). Son cümlesine kadar bir diyeceğim yok, ama son cümlesinde Kıbrıs’ın bölünmesinden bir anlamda babasının şahsında 1974 öncesindeki Kıbrıs Türkçe Edebiyatı’nı da sorumlu tutması anlaşılır gibi değil. Yeri gelmişken küçük bir düzeltme de yapayım, Neşe Yaşın’ın kullandığı “zâlimler” kelimesi hatalıdır, zâlimin çoğulu “zâlimûn” şeklinde yazılır.

Süleyman Ali Uluçamgil’in şiirinde Garip Akımı’nın etkisinden de bahsedilir. Ancak onun “Dönem Şiirleri” kapsamındaki şiirlerinde Garip Akımı’nın etkisi hiç görülmez, buna karşılık “bireysel temalı” şiirlerinde Garip Akımı’nın etkisi fazlaca hissedilmektedir. “Ben ve İğde Ağacı”, “Teşekkür Ederim İstanbullular”, “İki Kuruşum Vardı”, “Köyüme”, “Ben Aşık Olduğumda”, “Birinci Mektup”, “İkinci Mektup” ve “Gül Bana” şiirlerini buna örnek verebiliriz. Bu konuda Can Şen’in “Kıbrıslı Şâir Süleyman Uluçamgil’in Şiirlerinde Garip Akımının Etkisi” ( Bkz., Kıbrıslı Şehit Şâir Süleyman Uluçamgil, s. 87 – 107, 2016 ) başlıklı yazısı iyi bir kaynaktır.

Süleyman Ali Uluçamgil, bir yönü deniz, bir yönü şarap ve bir yönü barut kokan “avuç içi kadar” memleketini ve de “anasının sütünden konuşulan” Türkçe’yi çok sever; sadece “ölürken” ile “ölürkana” arasındaki mesâfe kadar uzakta olduğuna inanır memleketinin Türkiye’ye. Kıbrıs’ın Rum nüfusuna yaşananlara rağmen bir düşmanlığı yoktur, lâcivert gözlü Rum kızlarına da pek bayılır. Şaşırdığı husûs, “Baf sakızı gibi ağızlarda olan” bu kızların erkeklerinin dilinden anlamamasıdır, melez dişilikleriyle yapış yapış ederken dudakları, Kıbrıs Türk’ü sevgililerine düşmanca bakmalarıdır. Oysa onlar “denizde karpuz yiyen güzel kadınlardır”, “anadan doğma bir çırılçıplaklık vardır içlerinde”, bedenleri yerle bir bu kızların “süt liman bacaklarını görür gibi olduğunda” Süleyman Ali’nin dudakları karıncalanır. Onun “Baf sakızı gibi ağızlarda olan” dizesinin anlamını Kıbrıs’a ilk gittiğimde tesâdüfen öğrenmiştim. Meğer Sakız Adası’nın damla sakızı neyse, Kıbrıs’ın Baf sakızı da oymuş. Ancak Baf sakızını çiğnemek her yiğidin harcı değil, dişlere yapışıp kalıyor, fırçala fırçala çıkaramıyorsunuz; ağzınızda dolgu, köprü veya protez varsa, inanın yerinden söker. Süleyman Ali, memleketinin lâcivert gözlü Rum kızlarını da işte bunun için Baf sakızına benzetir, onların dudaklarının lezzeti öpenlerin dudaklarından bir daha hiç gitmemiştir.

İstanbul’a geldiğinde, Piyer Loti Caddesi için “bu sokakta korkmadım insanlardan” der, ama aklı hep Lefkoşa’dadır. Orbay Deliceırmak’a 12 Kasım 1962 günlü mektubunda şöyle yazar:
” Bence Lefkoşa diye deli bir şehir varken İstanbul’da yaşamak zor iş. Lefkoşa’da ayakların ayak olduğunu bilir, istediğin yere otobüssüz gidebilirsin. Şehir sana insan olduğun için önem verir. Benim için de bundan daha huzûr verici bir şey olamaz,” ( Süleyman Uluçamgil, s. 5, 1998 ).

Süleyman Ali Uluçamgil’in eserleri hakkında Prof. Dr. Saadettin Yıldız’ın “Süleyman Uluçamgil’in Şiirlerinde Kıbrıs Millî Mücâdelesi” ( Bkz., Kıbrıslı Şehit Şâir Süleyman Uluçamgil, s. 27 – 43, 2016 ), Yrd. Doç. Dr. Mustafa Yeniasır’ın “Süleyman Uluçamgil’in Kıbrıs Türk Şiirindeki Yeri” ( Turkish Studies, C. 4, S. 3, s. 2286 – 2299, Bahar 2009 ) ve Doç. Dr. Mustafa Yeniasır ile Doç. Dr. Burak Gökbulut’un “Süleyman Uluçamgil’in Gözüyle Kıbrıs’ta İngiliz Sömürge Yönetimi” ( Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, S. 40, s. 139 – 148, Kış 2018 ) çalışmaları önemlidirler. Ancak, Can Şen’in “Kıbrıslı Şâir Süleyman Uluçamgil’in Şiirlerinde Garip Akımının Etkisi” ( Bkz., Kıbrıslı Şehit Şâir Süleyman Uluçamgil, s. 87 – 107, 2016 ) ile “Ölümü Sezen Şâirin Sesi” ( Bkz., Kıbrıslı Şehit Şâir Süleyman Uluçamgil, s. 77 – 86, 2016 ) başlıklı makalelerine bilhassa dikkat çekmek isterim.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz