Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 19

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 19

535
2
PAYLAŞ

Hilmi Büyükşekerci

Hasan İzzettin Dinamo’nun Düğününden Bir Şâir

Hilmi Büyükşekerci 5 Kasım 1921 günü Karacabey’in Garipçe Mahallesi’nde, İsmail Ağa ile Münevver Hanım’ın oğulları olarak dünyaya geldi. İsmail Ağa’nın asıl işi şekercilikti, Kulakpınar ve Arap Çiftliği arâzîsinde hayvancılığa Nail Ağa’nın kızı Münevver Hanım ile evlendikten sonra başlamıştır.

Eski ismi Suvla olan Arap Çiftliği bir Çerkes köyüdür. Arap Çiftliği arâzîsi aslında Beyhan Sultan Vakfı’nındı. Larissa’nın Keşilli Köyü’nden olan Nail Ağa kayınvâlidesinin çiftliğini satarak Anadolu’ya getirmek üzere hayvan satın alıyor; ne var ki bütün hayvanları hastalıktan telef olur. Buna rağmen yılmaz. Karacabey’de tüccârlık yapmakta olan ve kendisi de Larissalı olan İsmozâde Mehmet Efendi’nin kefâletiyle Karacabeyli bir Ermeni’ye borçlanarak yeniden hayvan satın alır. Sürüsüyle Karacabey’e gelen Nail Ağa, Arap Çiftliği’nde kiraladığı otlaklarda yetiştirdiği bu hayvanları deniz yoluyla İstanbul’a götürüp satmaya başlar. Hayvancılıktan iyi para kazanan Nail Ağa’nın kızı ile evlenen Balkan muhaciri İsmail Ağa, Yunanlılar’ın kaçarken Karacabey’i yaktıkları günlerde Kulakpınar’dadır. Aslında şekerci olan İsmail Ağa, önce Kulakpınarlılar’ın, daha sonra da Arap Çiftliği köylülerinin topraklarını satın alır. İsmail Ağa veremden vefât edince, bu uçsuz bucaksız topraklarının işletmesi oğlu Hilmi Büyükşekerci’ye kalacaktır.

İlk mektebi Karacabey’de okuyan Hilmi Büyükşekerci Bursa Erkek Lisesi’nin orta kısmına 1932 – 1933 döneminde yatılı girer; liseye de aynı okulda devâm edecek ve 1938 – 1939 döneminde mezûn olacaktır.

Onun şiire ilgisi orta okul öğrenciliğinde başlar. Babası zâbit olan Ertuğrul isminde Bandırmalı yatılı bir arkadaşı vardır. Aynı sırada otururlar. Birinci veya ikinci sınıftaykenler, Ertuğrul’un parmak hesabı yapması Hilmi’nin dikkatini çeker. Parmakla neyi hesapladığını merâk edip, sorar. Ertuğrul da parmak hesabıyla şiir yazdığını söyler. ” Aa, nasıl yazılıyor Ertuğrul?” diye sorunca, Hilmi’ye tarif eder, hece veznini anlatır. Hilmi bunları anlamış gibi yapıp, bu defa da “İyi ama, şiiri nasıl yazacağız?” diye sorar. Ertuğrul da ona “Güneş doğarken ve güneş batarken güneşe bakıp yazacaksın!” yanıtını verir. Hilmi’ye şiir yazmak için sulara, ağaçlara, dağlara ve bulutlara bakmasını hep Ertuğrul söyler. Birlikte Temenyeri’ne çıkarlar, dere kenarlarına gidip, şiir yazarlar. Bir gün Hilmi okuldan arkadaşlarına yazdıklarını Türkçeci’ye göstermek niyetinde olduğunu açıklar. Üst sınıftakiler onu “Sakın gösterme, Hoca çok fenâ yapıyor!” şeklinde uyarırlar. Ertuğrul’un cesâretiyse daha evvel kırılmıştır. Bir üst sınıflarında Muzaffer isminde bir oğlan vardır, Ertuğrul ona yazdıklarını göstermiş, o da “Senden şâir olmaz, bunlar uyduruk şeyler!” demiş. Hilmi her şeye rağmen cesâretimi toplayıp, yazdıklarını Tükçeci Malik Adalan’a verir. Hilmi’nin şiirlerini okur ve çok başarılı bulur. Derse girdiğinde, sınıftakilere “İçinizde bir şâir var!” der, Hilmi’yi takdîm eder. Malik Adalan ona şâir dediği için, o günden sonra lâkabı Şâir olarak kalır.

 

Lisedeki Edebiyat Hocası ise Orhan Şaik Gökyay’dır.

” … ben edebiyat tarihinden hoşlanmam, şiirle ilgileniyorum yalnızca. Şâir lâkabı yüzünden Orhan Şaik Bey’in derslerine çalışmak zorunda kaldım, mahcup olmamak için. Bu görev sana âiddir Hilmi diyerek ders içinde bazı görevler de veriyordu bana. Bizlere Orhan Veli ve arkadaşlarını, Garip’i duyuran Orhan Şaik oldu. Dergiler getirirdi, bu şiir hakkında görüşün nedir Hilmi Büyükşekerci diye sorardı. Suphi Taşhan vardı sınıf arkadaşım. O da şâirdi ama o gizledi kendisini. Komünist inançlı bir gençti. Bursa’da teyzesi var, abisi de Merinos Fabrikası’nda memurdu. Bunların nezaretinde kalsın, Ankara’daki çevresinden uzaklaşsın diye ailesi onu Bursa’ya göndermişti. Erkek Lisesi’ni bitirinceye kadar şâirliğini ve düşüncelerini belli etmedi,” ( Alper Can, 2011 ).

Hilmi Büyükşekerci, o günleri anlatmayı şöyle sürdürüyor:
” Bursa İstanbul gibi canlı bir yer değildi, yeniliklerden de uzaktı. Zeki Mumcu isminde genç bir kitapçı gelmişti şehrimize. Lise mezûnuydu. Ulucami’nin musalla taşı var ya, hemen onun karşısında küçük bir dükkânı vardı. Ondan sonra Setbaşı’na geçti. Orada Foto Yıldız vardı, onun yanına geçti. Ben onun dükkânından çıkmıyordum. Bizim abimiz gibiydi, bütün kitaplardan haberdârdı, Batı tercümeleri de geliyordu dükkânına. Fakat İstanbul ve Ankara dergileri gelmiyordu. Ancak Orhan Şaik Gökyay gibi bir edebiyat hocanız olursa, o dergilerden de haberdâr olmamak mümkün değildi. Kendisi de şâir olduğu için, Orhan Bey bütün yeni akımları biliyordu. Sonra Niyazi Akıncıoğlu vardı, benden bir sınıf yukarıdaydı. O Edirne’den gelmişti, Bursa hayranı bir şâirdir. Niyazi Akıncıoğlu, Suphi Taşhan ve ben aynı dönemde Bursa’da bulunduk. Gençlerden başka şâirler de çıktı. Sabahattin Çıracıoğlu vardı, sonradan milletvekili oldu. Bir müddet Bursa Erkek Lisesi’nde okudu, Mudanyalı’ydı. Milletvekili olduktan sonra Koza Birlik Başkanı oldu. O da bir dergi çıkardı, epey destekledi edebiyatı,” ( Alper Can, 2011 ).

Zeki Mumcu, 1957 yılına kadar Bursa’daki kültür hayatının önemli isimlerden biri olmasına rağmen, maalesef hiçbir yerde anılmaz. 1911 yılında İskeçe’de doğmuştur. Bursa’da Cumhuriyet Dönemi’nin ilk kitapçılarından ve yayımcılarından. Özellikle tıp kitapçılığının öncülerinden sayılır; 7 yaşında iken babası Mustafa Efendi’yi, 12 yaşında da annesi Şevkat Hanım’ı kaybetmiştir. Amcasının himâyesinde Selanik’teki Fransız Okulu’nu bitirir. Genç yaşında ciğerlerinden hastalanır, tüberküloz tedavisi görür. Uzun yıllar Yunanistan Parlamentosu’nda Batı Trakya Türkleri’nin temsilcisi olarak görev yapacak olan Nuri Fettahoğlu ile birlikte Batı Trakya isimli haftalık bir gazete çıkarırlar. Batı Trakya Türkleri mübadele kapsamı dışında kaldığı için, babasından kalan mirası bırakarak, 1933 yılında Türkiye’ye göç edebildi. Bir yıl süreyle, kitapçılık mesleğini nerede yapabileceğini araştırır. 1934 yılında Bursa’ya yerleşir ve Ankara Kitabevi ismini verdiği işyerini açar. 1935 yılında öğretmen Sacide Hanım’la evlenir; bu evlilikten Ahmet ve Mehmet adlarında iki oğlu dünyaya gelir. İlk işyeri, Ulucami karşısındadır. Daha sonra Atatürk Caddesi’nde Heykel ile Setbaşı Köprüsü arasında, caddenin kuzeyindeki bir yere taşınır. Kitapçı dükkânı, kısa sürede Bursalı aydınların uğrak yeri ve bir kültür alışveriş merkezi haline gelir.1957 yılında Bursa’daki işyerini tasfiye ederek Ankara’ya taşınır. Orada da tıp kitaplarıyla yabancı yayınların satıldığı bir kitabevi açar. Ölümüne kadar kitabevinde çalışır. Zeki Mumcu Ankara’da Karşıyaka Mezarlığı’nda Ada N2’deki Parsel 472’de medfûndur. Mezarlıklar Müdürlüğü’nün kayıtlarındaki vefât tarihi 9 Nisan 1983 olarak görünüyor. Bursa Gazeteciler Cemiyeti ise vefâtı için 6 Nisan 1983 tarihini vermektedir. Zevcesi 1912 doğumlu Sacide Hanım’ı Zeki Mumcu’dan önce, 2 Şubat 1982 günü kaybetmiştik; o da Karşıyaka Mezarlığı’nda medfûndur. Orada Ada M26’daki Parsel 1’de ebedî uykusunda.

Hilmi Büyükşekerci, Bursa’daki arkadaşlarından Suphi Taşhan hakkında şunu söyler:
” … Suphi Taşhan yatılı değildi, abisinin yanında kalıyordu. Setbaşı tarafında, Nihat Atal’ın evine yakın bir yerde. Bir gün Suphi beni evine dâvet etti. Kapının arkasına orak çekiç çizmiş tebeşirle. Girdim evlerine, kapıyı kapadığı zaman orak çekici gördüm. O zaman anladım onun düşüncelerini. Ama bunu kimseye söylemedim,” ( Alper Can, 2011 ).

Adam Sanat dergisinin 32’nci sayısında yayımlanan “Suat Derviş Hanım” başlıklı yazısında ise Suphi Taşhan ile dostluğunun anılarını değiştirmesinin nedenini, onun şehirli ve girgin biri olmasıyla açıklamıştır:
” … Eğer Suphi Taşhan’la birbirimizi o denli çok seven arkadaşlar olmasaydık, benim anılarım daha değişik olabilirdi. Işıklarda yatsın, Suphi Taşhan’la şâirlik amacıyla pekişmiş, kopmaz bir dostluğumuz vardı. Bu ikimiz için de bir yeğleme, özneldi. Bursa Erkek Lisesi’nde başlamıştı. İstanbul’a üniversiteye girdiğimizde de artarak sürmüştü. O, daha dinamik ve girgindi. Şehir kökenli, benimkine göre kültürlü bir aileden geliyordu. Ben kasaba kökenli bir çiftçi çocuğu olmaktan geliyordum. Büyük şehir İstanbul’u ve şehir kökenli toplulukları yadırgıyordum; eğer Suphi’yle birlikteysem rahatlayabiliyordum,” ( s. 27, Temmuz 1988 ).

Kaynaklarda Hilmi Büyükşekerci’nin liseden sonra Bursa’dan İstanbul’a hukuk tahsîli için gittiği belirtilir. Bu doğru değildir; Hilmi Büyükşekerci İstanbul’a aslında edebiyat okumak için gitmiştir.

” Ben önce Edebiyat Fakültesi’ne başladım, yirmi gün orada okudum. Bir Fuat Köprülü varmış, iyi ki gitti, kurtulduk dediler. O çok ağır bir hocaymış. Diğerlerini hatırlayamıyorum, çünkü Edebiyat’ta az okudum. O zamanlar bir ay içinde bölüm değiştirebilmek mümkündü. Yeni gelen hocalara duyduğum hayranlık nedeniyle Hukuk Fakültesi’ne kaydoldum. Çünkü, bizim Türk hocalarıyla o zamanın Avrupalı hocaları arasında dağlar kadar fark vardı. Bizimkiler Atatürkçü değillerdi, modern değillerdi, Osmanlı’dan kalmaydılar. Bilimin ezberini anlatırlardı ama rûhuna inemezlerdi. Fakat diğerleri harika insanlardı. Kendilerine göre teorileri olan kimselerdi. Özellikle Schwarz çok ünlü bir hocaydı, şüpheyi çok değerli sayardı, ilim şüphelerle başlamıştır derdi. Ancak Hukuk Fakültesi’nden de 2’nci sınıftayken ayrılmak zorunda kaldım; çünkü aile işleri ağır basmıştı, tüm sorumluluk artık bana kalmıştı,” ( Alper Can, 2011 ).

Küllük Günleri

Edebiyat okumak için İstanbul’a gelen Hilmi Büyükşekerci, Bursa Erkek Lisesi’ndeki şâir arkadaşlarından bazılarıyla Küllük’te karşılaşacaktır.

Salâh Birsel Küllük’ün yerini şöyle tarif ediyor:
” Küllük Kahvesi, Bayezid Camii’nin Aksaray’a bakan kapısı altında, kuytu, koltukaltı bir yerdir. Çınar ve atkestanelerinin serinliği altına sığınmıştır. Ortadan bir yol ikiye böler burayı. Sağda Emin Efendi Lokantası ve kahvenin kışlık salaşpurluğu vardır. Ne var ki, buranın müşterisi başkadır. Daha çok öğrencilerden oluşmuştur. Yolun solu ise yazın edebiyatçıların, aydınların doluştukları ve asıl Küllük denilen yerdir. Ama burası da iki bölüktür. Kimileri dipteki, cami duvarı bitişiğindeki gölgeliği yeğlerler, 1940 Kuşağı ise karşılıklı konmuş iki park sırasıyla oluşan bölükte toplanırlar,” ( Kahveler Kitabı, s. 311 ve 312, 1983 ).

Nevzad Sudi ise ilk defa 1939 yılında geldiği Küllük’ün yerini şöyle tarif edecektir:
” Küllük Kahvesi, Bayezid Camii’nin Bayezid’e bakan kapalı kapısı önüne yerleştirilmiş üstü mermer masalarla, bahçeyi ortasından ikiye bölen dar yolun öbür yanındaki ünlü Emin Efendi Lokantası’nın mutfak bölümüne bitişik, önü tümüyle cam, tek katlı, limonluk benzeri bir yapıdan oluşmuştu,” ( Küllük Anıları, s. 27, 1997 ).

Nevzad Sudi de Küllük’ü “ön bölüm” ve “arka bölüm” olarak ikiye ayırmaktadır:
” Arka bölüm, Emin Efendi Lokantası’nın giriş kapısını geçtikten sonra orta yolun soluna düşen, yapıya yakın bölümdü. Ön bölüm ise, lokanta kapısı önüne dik gelen yolun, gelişe göre sağında, yerden yarım metre yüksekçe bir bölümdü. Duvar dibine yakın birkaç masadan oluşurdu,” ( Küllük Anıları, s. 30, 1997 ).

Yazılanlardan, edebiyatçıların daha ziyâde ön bölümde oturduklarını öğreniyoruz. Ama, Arif Dino gibi sabahtan akşama kadar inatla arka bölümdeki aynı masada oturanlar da vardır.

Hilmi Büyükşekerci Küllük’teki arkadaşları şöyle anlatır:
” … arkadaşlarım genellikle sol düşünceli insanlardan oluşuyordu. Küllük’te toplanır, sanata ve ülke yönetimine ilişkin konular üzerinde söyleşirdik,” ( Alper Can, 2011 ).

Onun Küllük’teki “sol düşünceli” arkadaşlarından biri Bursa Erkek Lisesi’nden Niyazi Akıncıoğlu’dur. İnce ve uzun parmaklarıyla sarı bıyıklarını kıvıra kıvıra şiirlerini okuyan Niyazi Akıncıoğlu, aslında Rıfat Ilgaz’ın arkadaşıdır. Hilmi Büyükşekerci’yi, Suphi Taşhan’ı ve Emin Ülgener’i Rıfat Ilgaz ile tanıştıran odur. Rıfat Ilgaz ise Akıncıoğlu ile İnegöllü Hüseyin Bekâr aracılığıyla tanışmıştır. Hüseyin Bekâr Rıfat Ilgaz’ın sanatoryumdan koğuş arkadaşıdır ( Yokuş Yukarı, s. 10, 1996 ).

Hilmi Büyükşekerci, Rıfat Ilgaz’ı Küllük’ten değil, Bursa’da Bartınlılar’ın takıldıkları bir kahvehâneden tanıdığını söyler:
” … Bizim Bursa Erkek Lisesi’nde Bartınlılar çok vardı. Ben Rıfat Ilgaz’ı Küllük’te değil, Bursa’da bizim liselilerin gittikleri bir kahvehânede tanıdım. Seneler sonra ona, o kahvehâneye Bartınlılar nedeniyle mi takıldığını sordum. Yok dedi, Hüseyin Bekâr benim sanatoryum arkadaşımdı dedi. Hüseyin Bekâr muazzam bir mizah ustasıydı, Rıfat Ilgaz’dan daha baskın bir mizahçıydı. Ama sohbetinde, yazmada değil. Hüseyin Bekâr da Niyazi’nin arkadaşı. Bizden bir sene evvel onlar Küllük’e gitmişlerdi. Suphi Taşhan’la ben onlardan bir sene sonra oraya gittik. Esâsında hepimizi solcularla tanıştıran Suphi Taşhan’dı. Rıfat ondan sonra solcu oldu,” ( Alper Can, 2011 ).

Bursa Erkek Lisesi’nden mezûn olup da İstanbul’a yüksek tahsîl yapmaya gelenleri Küllük’e taşıyan da Suphi Taşhan’dır.

” … bizi Küllük’e Suphi götürdü. Hemen Küllük’te yeni bir edebiyat çevresini oluşturduk. Aslında karışık bir yerdi Küllük, her terkipten insan vardı. Suphi beni toplumcu edebiyata çekmeye çalışıyordu. Onun sayesinde komünistleri tanımış oldum. Yazdıklarımı yayınlama konusunda bir girişimim olmadı. Suat Derviş Hanım vardı, Suphi ile onun evine gittik. Orada Reşat Fuat Beyle de tanıştık. Sovyetler’e gitmişler, gezmişler, görmüşler. Bu konuda bir tartışma çıktı aramızda. Ben Atatürkçü tezleri savundum. O söylediklerimi pek beğenmedi. Ayrılırken dedi ki, sizi her zaman görmek isterim; aynı fikirde değiliz ama pek takdir ettim seni, değerli bir gençsin. O sırada ben sınıfın en güzel kızına âşıktım. Suphi de vaktiyle Bursa’da bir kıza âşık olmuştu, bana açılmış ve dertleşmiştik. Bu defa da ben ona açıldım. Git anlat kendini kıza dedi. İki kez gittim, kız reddetti. Suphi dedi ki, sen beni çok dinledin Bursa’da, derdimi yükümü aldın; ben şimdi seni nasıl yalnız bırakırım bu gece. Gideceğim yere seni de alayım götüreyim, dedi. Neresiymiş orası? Hasan İzzettin Dinamo’nun düğünü. Oraya ben davetsiz gittim. Üst tabaka solcular, seçkin edebiyatçılar, sanatçılar gelmişti düğüne. Suphi kalktı bir ara, bir şâir evleniyor ama şiir okunmuyor burada; işte şimdi size bir şâir tanıtıyorum deyip, beni omuzlarımdan yakaladı, kaldırdı masada. Benim Bursa Erkek Lisesi’nde yazdığım bir şiir vardı, onu okudum, müthiş alkışlandım. Suat Derviş Hanım evinden tanıyor ya beni, kalktı beni ellerimden tuttu, bizim şâirimizsin sen artık dedi. Ne yazarsan yaz dergi sana açık dedi. Onlara uyayım düşüncesiyle ben daha toplumcu şiirler yazmaya başladım ama, doğrusu onlar da pek güzel şeyler olmadı,” ( Alper Can, 2011 ).

Suphi Taşhan ile Suat Derviş’in evine gidişini ve onunla tanışmasını Adam Sanat dergisinin 32’nci sayısında yayımlanan “Suat Derviş Hanım” başlıklı yazısında daha ayrıntılı hâliyle anlatmıştır:
” … Suphi beni Suat Derviş Hanım’ın evine götürmek istiyordu. Küllük gibi bir kahvehâne ya da pastahâne olsa, o denli çekinmezdim ama, bir İstanbul evini yadırgıyordum; içimde de değerli bir sanatçı hanımı tanımak isteği, bende apayrı bir heves ve heyecân uyandırıyordu. Suphi’ye güveniyordum. Ben hâl hatır sorduktan sonra susabilirdim; görmüş olurdum, dinlemiş olurdum. Suphi konuşurdu, tartışırdı, espriler yapardı. Sonunda, ayrılırken, ben, saygıdeğer hanımın elini sıkar, kendilerine saygılarımı sunardım. Gönlümden geçirdiğim bu pratiğe güvenerek Suphi Taşhan’a peki demiştim.

Suat Derviş Hanım Şişli’de oturuyordu. Bir apartman dairesi olmalıydı. Biraz merdiven çıkmış gibi kalmış belleğimde.

Kapıyı bize, çıngır çıngır bir hanım açıverince, kendimi su seslerinin huzûrunda buldum, bir rüzgâr hafifliği içeriye girdiğimi duyumsadım. Suphi ve ben çok sevinçliydik. Suat Derviş Hanım, her sözünü, gülerek, çıngır çıngır söylüyordu; bir kuş uçuşu vardı konuşmasında, küçük cıvıl cıvıl bir kuş uçuyordu sözcüklerinde.

– Ah, çocuklar! Ne iyi ettiniz de geldiniz!, diyordu; yine yine sevincinden, Ne iyi ettiniz! Ne iyi ettiniz! Diyordu.

Bize hemen karşısında, sanırım, bir divanda yer göstermişti; henüz ayaktaydı, sevinç içindeydi. Benimse içimdeki pas iyice silinmişti. Karşımdaki ablayı hiç yadırgamıyordum. İlk defa gördüğüm bu kadın, bana hiç mi hiç yabancı değildi; can ablam gibiydi. Rahattım. Suat Derviş Hanım, bize, nezâketin gerektirdiğini, bütün içtenliği ile yerine getirdikten sonra, bir ara:
– Çocuklar!, dedi; siz gelmeden başlamıştım, epeyce kolaylamıştım, pek azı kaldı, pirinç ayıklıyordum. Pilavsız da olmuyor. Ekmek kıt, çok sürmez, konuşmamıza da engel olmaz, hem konuşuruz hem ben işimi yetiştiririm, dedi.

Randevusuz konuklar olduğumuz besbelliydi. Bizimkisi düpedüz bir baskındı. Oysa Suphi, bilirim, nezâketsizlikten hep çekinirdi. Ama, bu ev için böyle bir şey düşünmemişti; beni de getirmekte bir sakınca görmemişti. Ne garip? Ben de bir saygısızlık ettiğimiz duygusunda değildim. Bu morali sağlayan Suat Derviş Hanım’a o müstesnâ içtenliği ve inandırıcı dürüstlüğüydü. Şıkır şıkır konuşuyordu,” ( s. 27 ve 28, Temmuz 1988 ).

Alper Can’ın 2011 yılında Hilmi Büyükşekerci ile yaptığı söyleşiden Atatürkçü tezler husûsundaki tartışmanın Reşat Fuat ile Hilmi Büyükşekerci arasında çıktığı anlaşılmaktadır; oysa bu tartışma Adam Sanat dergisindeki makaleye nazaran Suat Derviş ile Hilmi Büyükşekerci arasında başlamıştır, Reşat Fuat da odasından indikten sonra bitmiş gibi görünen tartışmaya bir Sovyet Almanağı getirerek dahil olmuştur:
” … Konumuz, nasılsa altıok ilkelerimize atlamıştı. Bu konuya Reşat fuat Baraner de yetişmişti ve bizi dinliyordu. Suat Derviş Hanım bu konuda yetersiz kalıyor gibiydi; belki bana öyle geliyordu. Ben soyut, güçlü bir savunucuydum. Belki bu romantik solcu kadının coşkusu bende ısındığımıza karşı söyleyen anlamında bir önyargı oluşturmuştu. Belki de anlatmak istediklerini somutlaştıramıyordu. Onu kendi vardığım yerlere çekebildiğimi sanıyordum. Belki de altıok ilkeleri bizleri buluşturucu bir düzey oluşturuyordu. Hayırlardan çok evetlerle tartışmamız sonuçlanmıştı ki, Sayın Reşat Fuat Baraner izin isteyip odasına gitti ve bir büyük kitapla aramıza döndü. Bu bir Sovyet Almanağı’ydı. Suat Derviş Hanım’la beni dinleyen Reşat Bey izlenimler edinmişti. Biz birçok sesler duyurmuştuk ama, açık tümceler oluşturamamıştık. Reşat Fuat Baraner’in yöntemi arı, açık, kolaydı. Soruyordu, yanıt alıyordu, bir örnekle de somutlaştırıyordu. Karşımda oturaklı, derli toplu, dürüst, saygılı, baskısız, olgun, az sözlü bir büyüğün oturduğunu hemen anlamıştım. Ne var ki o da benim eleştirmeden geçiştirmeyeceğimi çabuk anlamıştı. Onunla somut, örnekli görüşmelerimiz, tartışmalarımız, eleştirilerimiz, baştan sona konukluğumuzun çeşitli havalara dönüşen zamanını, öyle sanıyorum, olgun meyveleriyle tamamladı. Biz ayrılırken bu iki sevgili, saygıdeğer eş, kapılarının önünde o denli sevinçliydiler ki, hele Sayın Reşat Fuat Baraner’in bana, benim için söylediğini hiç unutamam:

– Sizinle tam bir fikir bütünlüğü kuramamış olsam da sizi sevdim, evimize gelişinize çok sevindim. Siz, doğruları inkâr etmeyen bir karaktersiniz. Dürüstsünüz. Bir insana sadece bu bile yeter. Suphi, evimize Hilmi Büyükşekerci’yi getirdiğin için teşekkür ederiz. Hep bekliyoruz!” ( s. 29 ve 30, Temmuz 1988 ).

Hasan İzzettin Dinamo’nun düğününe gidişleri ve Hilmi Büyükşekerci’nin orada 1938 yılında yazdığı “Eflâtun Perdeler” şiirini okuması ise mezkûr yazıda şöyle anlatılmıştır:
” Bir akşamüstü gene Suphi, mızmızlanıyor, üsteleyip duruyordu. Beni Hasan İzzettin Dinamo’nun düğününe götürmek istiyordu. Gitmemekte ne denli direttiysem de, ben direttikçe o üzüldü. Kıramadım ve gittik. Düğün evi, Sultanahmet taraflarındaydı galiba, sıradan ahşap bir evceğiz olacak, evin oylumuna göre kalabalık fazlaydı. Küllük’ten tanıdıklarımın dışında pek çok tanımadıklarım da vardı. Sıkılmıştım ama, olan olmuştu. Sofamsı bir yerde mi neydi, ya da genişçe bir oda mıydı, uzun bir masaya Suphi beni iliştirdi. Masanın başnda, en saygılı yerde, sayın Reşat Fuat Baraner ve Sayın Suat Derviş Hanım oturtulmuşlardı.

Suphi kaybolup gitmişti. Onun tanımadığı yok gibiydi. Kimlere takılmıştır kimbilir, diyordum içimden. Masada bir ağırbaşlılık vardı. Titri olan düşün, sanat kişileri ve birbirlerine saygılı olan karı kocalar. Sıkılıyordum, kadehimden bir yudumcuk alabilmiştim. Yanımda kadeh uzatacağım tek yakınım da yoktu. Bir bölümünün de oğlu yaşındaydım. Epey zaman geçmişti. Birden arkamda Suphi’nin soluğunu duydum; bir elini omzuma koymuş, öbür eliyle de söylev pozunda sesleniyordu:

– Hey!, diyordu, bir şâir evleniyor, şiir okunmuyor!

Şiir okumaya yeltenir gibi oldu. Herkes bakışını ona çevirmişti. Dili dolaşıyordu, sarhoştu. Tez ve üstün bir zekâsı vardı. Falsosunu anlamakta gecikmedi. Açığını benimle kapattı. Kuvveti, iri pençeleriyle omuzlarımdan kavradığı gibi, beni merâklı topluluğun karşısına dikti. Afallamıştım ama, en sevdiğimi de zordan kurtarmalıydım. İşin ters tarafı, evlenen toplumcu bir şâirdi, benimse toplumcu şiirim yoktu. Suphi’nin kıvrak zekâsı, ilginç bir jest oluşturmuştu.

– İşte şâir!, diye haykırıyordu.

Düğün birden canlandı, neşelendi. Artık ben borçlanmıştım, bekleniyordum. Duraksadığımı açık açık söyledim:

– Hepinizi selâmlıyorum. Toplumcu bir şâirin düğününe yakışır toplumcu bir şiir belleğimde yok. Kadehlere söylenmiş bir şiirim var. Masaya uyacağını sanıyorum. Hâfızamdan onu sizlere okuyacağım, dedim.

Okudum. Alkışlanıyordum. Nasıl dalların, yaprakların arasında, şurasından burasından dolanırsa bir sarmaşık, bütün inceliğiyle ve ışıltısıyla şiirinin, gün ararsa gölgelerden, öyle uzanıyordu çiçeklenmiş bir el, onca alkış arasından bana doğru. Pirinç ayıklayan bu minyon, beyaz kadın elini tanıyordum. Onun kalemi de kılıç gibi tuttuğunu biliyordum. Elimi bir kabza gibi sımsıkı kavramıştı. Suphi’ye çıkştığı gün gibi, beni savunduğu gün gibi, gene benim için çıngır çıngır haykırıyordu:

– Tuttuğum el, gerçek bir şâirin elidir, bu eli bırakmayacağım! Hilmi Büyükşekerci’ye dergimiz açıktır!, diye ilân ediyordu; Bizim şâirimizsin sen!, diyordu,” ( s. 31 ve 32, Temmuz 1988 ).

Hilmi Büyükşekerci düğünde okuduğu “Eflâtun Perdeler” şiirini, kendi el yazısıyla yazıp 3 Nisan 2000 günü Vecdi Çıracıoğlu’na vermiştir. Vecdi de bu tarihî belgenin bir suretini 25 Nisan 2020 günü bana gönderdi.

Bu düğün Hasan İzzettin Dinamo’nun TKP, Aydınlar ve Anılar ( Yalçın Yayınları, 1989 ) isimli kitabında da anlatılır. Hasan İzzettin Dinamo, Şerife Hanım ile evlendikleri evin Cağaloğlu’nda iki, üç katlı kagir bir ev olduğunu; dâvetliler arasında Reşat Fuat Baraner’in, Suat Derviş’in, Abidin Dino’nun, Mina Urgan’ın, Sebati Selimoğlu’nun, Esat Adil’in, Celâl Sılay’ın, Asaf Hâlet Çelebi’nin, Bedri Rahmi’nin, Suphi Taşhan’ın, Arif Kızıltaş’ın ve Hilmi Büyükşekerci’nin bulunduklarını belirtir. Ancak, Hasan İzzetin Dinamo, o gece sadece Hilmi Büyükşekerci’nin değil, Asaf Hâlet’in, Bedri Rahmi’nin, Suphi Taşhan’ın, Arif Kızıltaş’ın ve kendisinin de şiir okuduklarını yazar. Gecenin yegâne tatsız olayıysa Celâl Sılay’ın yanında getirdiği kızın taşkınlıklarıdır. Hasan İzzettin’in kafası atar, Celâl’e kızı götürmesini söyler ( s. 92, 1989 ).

Hilmi Büyükşekerci’nin Toplumcu Şiir Dönemi

Alper Can’ın kendisiyle yaptığı söyleşide, pek güzel bulmadığını ifâde ettiği toplumcu şiirleri için Yeni Ses ve Yeni Edebiyat dergilerine bakılması gerektiğini söyler.

Yusuf Ahıskalı’nın Yeni Ses mâcerâsı aslında Ses dergisi ile başlamaktadır; Ses’in yayımlanma öyküsünü Erden Akbulut’un yaptığı söyleşide Nail Çakırhan kendi cephesinden şu şekilde anlatmıştı:
” Bir gün hiç tanımadığım Yusuf Ahıskalı bizim Abidin ile birlikte geldi. 1939 yılının bahar ayları olacak. Abidin bizi tanıştırdı. Bizim kitapçıya geldiler. Abidin, Yusuf Ahıskalı bir mecmûa çıkarmak istiyor, ben de senden bahsettim, senin de olmanı istiyor, dedi. Ben de, memnuniyetle elimden geleni yaparım, dedim. Parayı o verecek. Benim de aklımda böyle bir şey vardı. Halk Cephesi mecmûası gibi, bu teklif hoşuma gitti. Yusuf, parti ile ilgisi olmayan bir adamdı, gerçi Abidin’in de partiyle ilişkisi yoktu. Abidin vaktiyle Rusya’ya gitmişti, esâsında onu hükûmet göndermişti. O yıllarda böyle öğrenci değiş tokuşu yapılırdı. Abidin oraya gittiğinde 19 veya 20 yaşında olmalıydı. Neyse, mecmûanın ismini Ses koyalım dedik; S. E. S. gibi olacaktı. Altına da bunun izahı yapılacaktı; Sosyaloji, Edebiyat ve diğer S için de benim aklımda Sosyalizm vardı, ama öyle demedik de Sanat dedik. Sinan Matbaası diye küçük bir matbaa var, benim aklıma orası geldi, Ses’i orada bastıralım dedik. Galiba Ses aylık mecmûaydı. Benim yönetimimde Ses mecmûası dört sayı çıktı, ilk sayısı aylık olarak 7 Haziran 1939 tarihinde çıktı. İlk sayısı beş bin satmıştı, daha sonra da arttı. Bir gün polis geldi, mecmûayı kapatın dedi. Ben de, sâhibine sormam gerektiğini söyledim. Onlar, biz onunla konuştuk, siz kapatın, diye ısrâr ettiler. Yusuf Ahıskalı ile konuştum ama, sonra çok şüpheye düştüm. Abidin de oyuna dahil. Belli ki o, onlar tarafından gönderilmiş biriydi. Bir müddet sonra bana haber vermeden Yeni Ses diye mecmûayı devâm ettirmeye başladılar. Onun da sâhibi Yusuf Ahıskalı’ydı, Abidin de orada yazıyordu; benim dışımda Ses’in kadrosu oradaydı,” ( Sarı Defter, 2008 ).

Nail Çakırhan çok şeyi karıştırmaktadır. Ses önce 1938 yılında haftalık bir edebiyat gazetesi olarak çıkmıştır. O gazetenin isminin açılımı da “Ses” başlığının altına “Sanat Edebiyat Sosyoloji” olarak yazılmıştır. Gazetenin başmuharriri Suphi Nuri İleri, sâhibi ve yazı işleri müdürüyse Yaşar Çöl’dür. Nail Çakırhan’ın söylediğinin aksine, Abidin Dino Rasih Nuri’nin, Nail Çakırhan da Abidin Dino’nun tavsiyesiyle sonradan Ses mâcerâsına dahil olmuşlardır. Yusuf Ahıskalı Ses mâcerâsına Nail Çakırhan ile değil, Rasih Nuri ile başlamıştır. Gazete siyâsî ortam nedeniyle kapanır; ancak Yusuf Ahıskalı bu haftalık edebiyat gazetesini aylık dergiye çevirerek aynı isimle 7 Haziran 1939 tarihinde yeniden çıkarır. Dergi Sinan Matbaası’nda değil, Koşkun Basımevi’nde basılmıştır. Yusuf Ahıskalı Ses mâcerâsını aynı yılın İkinci Teşrîn ayında Yeni Ses ismiyle devâm ettirecektir. Yeni Ses’in ilk sayısında 3’üncü sayfanın altında çerçeve içinde ve “Tavzih” başlığıyla şu duyuru yapılmıştır:
” Ses’in Birinci Teşrîn nüshası çıkamamıştır. Yeni Ses’e başlarken kendi kendimize uzun bir ömür temenni ederiz.”

Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı’nın arşivinde Yeni Ses’in 1’inci, 2’nci, 3’üncü, 4’üncü, 5’inci, 6’ncı, 11’inci, 12’nci, 14’üncü ve 16’ncı sayıları mevcûttur. Bunlardan sadece 14’üncü sayının ( 1 Birinci Teşrîn 1941 ) 4’üncü sayfasında Hilmi Büyükşekerci’nin “Yeraltı Şarkısı” isimli şiiri bulunuyor.

Yeni Edebiyat 5 Birinci Teşrîn 1940 ile 15 İkinci Teşrîn 1941 arasında “15 Günlük Sanat, Edebiyat ve Fikir Gazetesi” olarak 26 sayı çıkmıştır. Suphi Nuri İleri,”gazeteye yazanların çoğu Türkiye Komünist Partisi’nin üyesiydiler veya sempatizanıydılar” der. Gazetenin başlığının tasarımını Abidin Dino yapmıştır. Gazeteye Ali Rıza ismiyle yazansa aslında Türkiye Komünist Partisi’nin en mühim ismi Reşat Fuat’tır. Suphi Nuri İleri’nin bu gazetede yayımlanan yazılardan ve şiirlerden yaptığı bir derleme, Sosyalist Gerçekçilik ( Scala Yayıncılık, 1998 ) ve Şiir Antolojisi ( Scala Yayıncılık, 1998 ) isimleriyle 2 cilt olarak yayımlanmıştır. Şiir Antolojisi’ne Hilmi Büyükşekerci’nin gazetenin 15’inci sayısının 4’üncü sayfasında çıkan “Üç Hücum” şiiri ( s. 243 ), 18’inci sayısının 4’üncü sayfasında çıkan “İş ve Bahar” şiiri ( s. 244 ) ve 19’uncu sayısının 3’üncü sayfasında çıkan “Sulhu Beklerken” şiiri ( s. 245 ) alınmıştır.

Karacabey’e Dönüş

” … 2’nci sınıftayken Hukuk Fakültesi’ni bıraktım. Çünkü ailemizin bütün sorumluluğu bana kalmıştı. Aile işleri okuldan da edebiyattan da daha ağır basmış, çiftliğimize dönmek zorunda kalmıştım,” ( Meltem gazetesi, 27 Nisan 2007 ).

Edebiyattan uzaklaşmıştır ama siyâsete ilgisi artar.

” … 1946 seçimlerinde askerdim. 1950 seçimlerinde sandık başkanlığı yaptım. 1953 yılında da Cumhuriyet Halk Partisi’ne kaydoldum. Kurultay delegelikleri, Kurultay Komisyon Üyeliği, İlçe Başkanlığı, İl Genel Meclisi Üyeliği görevlerinde bulundum. Milletvekilliği için yoklamalara katıldım, ama aday olamadım. 1980 yılına kadar parti üyeliğim devâm etti,” ( Meltem gazetesi, 27 Nisan 2007 ).

Cumhuriyet Halk Partisi’nde çalışırken Karacabey gazetesinde ve Bursa’da çıkan Yeni Ant gazetesinde daha ziyâde siyâsî yazıları yayımlanır. O yıllarda Bursa’da Hakimiyet, Yeni Ant, Millet ve Haber gibi çok önemli günlük gazeteler çıkmaktadır. Bu gazeteler Ankara’ya ve İstanbul’a gelmedikleri için, Hilmi Büyükşekerci’nin ismi Karacabey’in ve Bursa’nın dışında duyulmaz olur. Edebiyat mahfillerindeyse 40 yıl kadar unutulacaktır.

Hasan İzzetin Dinamo’nun teşvîkiyle 1980 sonrasında bazı edebiyat dergilerinde yeniden yazmaya başlar. Bilhassa Adam Sanat dergisinde yayımlanan yazılarından, 16’ncı sayısındaki “Küllük Kahvesi” ( Mart 1987 ), 23’üncü sayısındaki “Abidin Dino” ( Ekim 1987 ), 25’inci sayıdaki “Hasan İzzettin Dinamo” ( Aralık 1987 ), 30’uncu sayısındaki “Asaf Hâlet Çelebi” ( Mayıs 1988 ), 32’nci sayısındaki “Suat Derviş Hanım” ( Temmuz 1988 ), 36’ncı sayıdaki “Suphi Taşhan” ( Kasım 1988 ), 37’inci sayısındaki “Niyazi Akıncıoğlu” ( Aralık 1988 ), 38’inci sayısındaki “Rıfat Ilgaz” ( Ocak 1989 ), 39’uncu sayısındaki “A. Kadir” ( Şubat 1989 ) ve 41’inci sayısındaki “Marmara Kahvesi” ( Nisan 1989 ) başlıklı yazıları ile Varlık dergisinin 961’inci sayısındaki “Şâir Arkadaşım Suphi Taşhan” ( Ekim 1987 ) ve 967’nci sayısındaki “Paneller ve Kırk Kuşağı” ( Nisan 1988 ) başlıklı yazıları edebiyat tarihçilerimiz için kaynaktırlar.

Onun dergi sayfalarında kalan ve 1939 ile 1946 arasındaki edebiyatçılar ile edebiyat olaylarına ilişkin yazıları önemleri nedeniyle mutlaka bir kitapta toplanmalıdırlar.

Vecdi Çıracıoğlu’nun Anılarındaki Hilmi Büyükşekerci

Hilmi Büyükşekerci’nin ismini 1981 yazında Vecdi Çıracıoğlu’ndan Kalamış’taki Köhne Çay Bahçesi’nde duymuştum. Bu nedenle, “Edebiyatımızda Unutulanlar ve Kaybedenler” yazı dizime Hilmi Büyükşekerci’yi de almaya karar verdiğimde, ilk aradığım kişi Vecdi Çıracıoğlu oldu. Bana çok değerli birkaç belgeyi, Hilmi ve Haşmet birâderlerin bir ilk gençlik fotoğrafını, Hilmi Büyükşekerci’ye dair ilk defa yayımlanacak olan ve Edebiyat Tarihi’ne de yeni bir not düşen şu anı yazısını göndermek nezâketinde bulundu:
” 1999 yılının Kasım ayında İstanbul Tüyap Kitap Fuarı’nda Öküz dergisi yazarları olarak okurlarımızla buluşma paneli vardı. Metin Üstündağ’ın çıkardığı Öküz dergisinin yazarları olarak Oktay Taftalı’yla birlikte en gencinden en yaşlısına bir sıra toplanmıştık. Hiç unutmam Düzce Depremi’nin olduğu gündü ve biz depremi fuarın A salonunda onca kalabalık Öküz okurlarıyla birlikte karşılamıştık. Ertesi gün de Kara Büyülü Uyku roman dosyamla bana verilen, Can Yayınları’nın düzenlediği, İlk Roman Yarışması ödül töreni vardı.

Tıka basa dolu salonda dinleyiciler arasında beyaz saçlarıyla oturan Hilmi Büyükşekerçi Amcamı gördüm. Kendisi ve ağabeyi Haşmet’le babamın çocukluk, Bursa Erkek Lisesi’nden ilk gençlik arkadaşlarıydılar. Üniversite tahsilimden sonra kendisini ilk kez görüyordum. Adam Sanat dergisinde yazdığı deneme yazılarını takip ediyor, keyifle edebiyat tarihine yaptığı tanıklığı izliyordum. İki saatlik okur, yazar ve çizer toplantısı bittikten sonra Hilmi Amca’yla görüştüm. Çok sevindi. Edebiyatla uğraştığımı öğrenince, ‘Bizim yolumuzdan gelmen ne kadar güzel,’ demişti. Kendisine ertesi gün yine bu salonda ödül törenim olduğunu ve davetli olduğunu söyledim. Yaşlandığını, Üsküdar’da kızlarından birinde kaldığını ancak gün aşırı dışarı çıkabileceğini söyleyerek ödülden sonraki gün buluşabileceğimizi söyledi. Memnuniyetle kabul ettim ve iki gün sonra Üsküdar-Beşiktaş İskelesi’nde kararlaştırdığımız saatte buluştuk.

Vapurda üç beş hoşbeşten sonra Beyoğlu’na çıkıp Scala Yayınları’na uğramamızı, kendinin de şiirinin de olduğu Suphi Nasuh İleri’nin Sosyalist Gerçekçilik’i ile Şiir Antolojisi’ni hediye etmek istediğini söyledi. İstiklal Caddesi, Mis Sokak’taki yayınevine gittik ve Şiir Antolojisi’ni   aldık. Hilmi Amca bana kitaptaki şiirini ve Adam Sanat’ta Suat Derviş Hanım’la ilgili çıkan yazısının fotokopisini yayınevinde imzaladı.

Yayınevinden çıktık, Hilmi amca koluma girdi. Çiçek Pasajı’na gitmek istediğini söylediğinde yaklaşık yedi ay önce aramızdan ayrılan babam aklıma geldi. Babam son senelerinde İstanbul’a gelmek istediğini, şiir toplantılarına katılmak istediğini ve bilhassa Beyoğlu’na çıkıp birkaç kadeh içki içip gençliğini yâd etmek isterdi. Ben babamın kolunagirip bu hayâllerini gerçekleştiremedim. Olmadı, içimde uhde kaldı. Babam gelememişti ama çok sevdiği arkadaşı, başka bir şâir gelmiş, koluma girmişti. O günü çok güzel geçirdik ve Üsküdar’da Hilmi Amca’dan ayrıldım. Ona romanın yakında basılacağını ve kendisine göndereceğimi söyledim. Ev telefonlarımızı karşılıklı yazdık ve adresini aldım. Sonradan caddesine kendi isminin verileceği adresi Mustafa Kemal Caddesi, No. 12, Karacabey-Bursa idi.

Kara Büyülü Uyku çıktı. Bir tane Hilmi Amca’ya gönderdim. Aradan ne kadar bir süre geçtiğini bilmiyorum. Bir gün ev telefonum çaldı. Sesini tanıyamadım. ‘Ben Hilmi Amcan, tanıyamadın mı?’ dedi. Çok sevindim aradığına. Hilmi Amca romanımı bir solukta okuduğunu, çok beğendiğini, konusu İstanbul’un Fethi öncesi tarihi romandaki Koyun Savaşı’nın geçtiği bölümü çok iyi tasvir ettiğimi söyledi. Kendisi tarım ve hayvancılıkla uğraşan bir çiftçi ailesinin ferdi olduğundan o bölüme daha ehemmiyet vererek sevdiğini sanmaktayım. Hilmi Amca’nın beni duygulandıran ve yüreklendiren kurduğu şu cümleleri unutmam imkânsız:

– Sen, ne babanın, ne de benim yapamadıklarını yaptın. Hepimizin adına yaptın. Yolun açık olsun. Sakın ola ki edebiyatı unutup, ondan kopma.

Hilmi Amca’yı o konuşmamızdan sonra bir daha görmedim. Bir kere daha telefonla konuşmuş, ikinci romanımı göndereceğimi söylemiştim. Çok yaşlandığını gözlerinin görmediğini ve okuyamadığını söylemiş, ‘Boşuna gönderip kitabı ziyan etme. Başkasına ver,’ demişti. Çok kereler Hilmi Amca’yı aramak istemiş ama alabileceğim kötü bir haberden ürkerek ahizeyi yerinden kaldıramamıştım.

Geçen günlerde sevgili Taner Ay onunla ilgili yazı hazırlayacağını söylediğinde vefât ettiğini öğrendim. Aradan epey bir zaman geçmiş, çok üzüldüm.

Hilmi Amca’nın, ‘Sakın ola ki edebiyatı unutup, ondan kopma,’ sözleri arada bir kulağıma çalındığında tavsiyesine uyduğuma dair mutluluğumu anlatacak kelimeleri çok zor bulurum. Üzerinden yağmurlar eksik olmasın. Yazdıkları yoldaşı, ışığı olsun,” ( 30 Nisan 2020 ).

Edebiyatımızın unutulanlarından biri de Vecdi Çıracıoğlu’nun babası Sabahattin Çıracıoğlu’dur. 23 Nisan 1999 günü vefât eden Sabahattin Çıracıoğlu, Osmangazi Mezarlığı’nda Ada A 25’deki Parsel 18’de ebedî uykusunda.

Hilmi Büyükşekerci’nin Vefâtı

Karacabey’de çıkan Yörem gazetesinin 4 Aralık 2018 günlü nüshasında “Asırlık Çınarımızı Kaybettik!” başlığıyla ve Şaban Önen imzasıyla yayımlanan haber şöyledir:
” Karacabey’in yaşayan tarihi olarak bilinen asırlık çınar Hilmi Büyükşekerci, 97 yaşında İstanbul’da yaşama vedâ etti. Hafta sonu hayata gözlerini yuman Büyükşekerci, yaşayan bir efsâne olmasının yanı sıra şâirliği, yazarlığı, gazeteciliği ve siyâsetçiliği ile de bir döneme damgasını vurmuştu. Evli ve 3 kız babası olan Hilmi Büyükşekerci, geçtiğimiz Pazar günü Ulu Camii’nde ikindide kılınan cenâze namazının ardından, kalabalık bir katılımla 1 Nolu Şehir Mezarlığı’na defnedildi.”

Haberde Hilmi Büyükşekerci’nin evli olduğu ifâde ediliyorsa da, karısı Nimet Hanım’ı alzheimer hastalığından aynı yılın Şubat ayında kaybetmişti ( Meltem gazetesi, 25 Şubat 2018 ). O da Şehir Mezarlığı’nda medfûndur. Kızlarıysa, Zuhal, Seher ve Münevver isimlerindeydi.

Hilmi Büyükşekerci’nin vefâtından 2.5 yıl kadar önce Karacabey Belediyesi 2 Mart 2016 T.’li ve 2016 / 24 S.’lı kararıyla onun Garipçe Mahallesi’ndeki sokağının isminin “Hilmi Büyükşekerci Sokak” olarak değiştirilmesi kararını almıştır.

2 YORUMLAR

  1. Taner Kardeşim, sen devamlı yazıyorsun..ben 19 uncu yazını okurken geriye doğru benim için 10. su oluyor… her yazıya görüş eleştiri yazmamak için arayı kapatmak amacıyla gayret gösterirken 18,19 olarak giderken ben okumada sınıfta kaldım.. öncelikle üretkenliğin için seni kutlarım.. pandemiyi bir tarafa bırakarak… yerel tarihi izlemeye çalışan sade bir okur olarak senin; Sürmene Lisesi öğretmeni Hakan Beyin çıkardığı TEKNE dergisindeki yerel tarih yazılarında yapmaya çalıştığı yöntemi aştığını – yalınlığı görmek beni mutlu etti.. (şimdi zülfiyare dokunmadan yazmak niyetindeyim.. sonradan .. mecburen dahil olduğum yazma işinde kademeleri/kıyaslamaları yaptığım sanılmasın.. üzülürüm..) Geriye dönerek baktığımızda birlikte yaşadığımız ve farkında olmadığımız, unuttuğumuz …. değerleri anlaşılabilir bir bütünlükte tarihe not düşmek elbette sana yakışırdı… yolun açık olsun… kolay gelsin…

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz