Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 21

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 21

331
0
PAYLAŞ

Abidin Behpur Tapaner
Hâtırâtı Uçuran Beyaz Bir Sükûttu Kar

Milliyet gazetesinin 15 Ocak 1963 günlü nüshasının ilk sayfasına “Hava Birden 15 Derece Soğudu” başlığı atılır. O gün hava sıcaklığı İstanbul’da  eksi 1 olarak ölçülür. Milliyet‘in 17 Ocak günlü nüshasınaysa “Trakya’da Dün Nehirler Dondu” ve “İstanbul’da Kar Hayatı Felce Uğrattı” başlıkları atılır. Tuna, Meriç ve Arda nehirleri donmaya başlamış, İstanbul’da hava sıcaklığı eksi 4’e, Edirne’de ise eksi 6’ya kadar düşmüştür. Aynı gazete, ertesi gün, “İzmit’te Deniz Dondu” ve “32 Yılın En Soğuk Günü: Eksi 14” başlıklarıyla çıkar. Soğuktan Terkos Gölü donar ve evlerde su boruları patlar. Milliyet‘in 22 Ocak günlü nüshasındaysa  “Avrupa Karayolu İpsala Kesiminde Trafiğe Kapandı, Edirne’de İlkokullar Tatil Edildi” başlıklı haber bulunuyor.

Milliyet‘in “Trakya’da Kardan Yollar Kapandı, Pazarkule Gümrük Kapısı’na Tankla Yiyecek Gönderildi” başlığıyla çıktığı 23 Ocak Çarşamba günü, gazetelere İstanbul –  Edirne treninin Kurfallı yakınlarında kara saplandığı ve 180 yolcusunun mahsûr kaldığı haberi gelir. Hürriyet‘in genel yayın yönetmeni Necati Zincirkıran, hemen Yüksel Kasapbaşı ile Abidin Behpur Tapaner’i olay mahalline gitmeleri için görevlendirir. Gazetenin çift diferansiyelli hizmet aracı Inter’in sürücüsü Yüksel Öztürk onları kapıdan aldığında 15.30 sularıdır.

Ertesi sabah gazetede ağızları bıçak açmıyor, herkes endîşe içinde bekliyordur. Kurfallı’ya doğru gidenlerden bir haber yoktur. Sonunda saat 12.00 gibi İstihbârât Servisi’nin telefonu çalar ve Yüksel Kasapbaşı, şefi Muammer Kaylan ile herkesi rahatlatan konuşmayı yapar:

“Abi, henüz Büyükçekmece’deyiz. Ancak adım adım gidebiliyoruz. Ama buraya kadar da epey iş kotardık. Gazetenin başka bir aracına rastladım. Filmleri ve notları ona teslim ettim. Biz yola devâm ediyoruz, merâk etmeyin.”    

Hürriyet‘in onlarla ilk ve son bağlantı bu olur. Çatalca’ya 2 kilometre kadar mesâfede Inter kara saplanır.  Korkunç bir tipi vardır. O sırada yanlarında bir kamyon durur. Gazete aracını kamyona bağlayıp kurtarmak isterler, ama başaramazlar. Hep birlikte kamyona binerler ve Çatalca’ya doğru yola çıkarlar. Ancak, bir süre sonra o kamyon da kara saplanır. Bunun üzerine Yüksel Kasapbaşı, Abidin Behpur Tapaner ve Yüksel Öztürk kamyondan inip,  kendi araçlarına doğru yürümeye başlarlar. Ertesi gün öğleye doğru  tipi biraz hafifleyince kamyonun sürücüsü ve muavini kamyondan inip, 100 metre kadar gerideki Inter’i ararlarsa da, bulamazlar. Yürüyerek Çatalca’ya ulaşırlar ve durumu Çatalça Kaymakamı Kemal Demirtaş’a intikal ettirirler. Bu ihbar üzerine Çatalca 16’ncı Piyade Alay Komutanı Albay Yusuf Erden bir birlik çıkartarak Ahmediye Köyü’ne kadar arama yaptırır. Ama, Inter’den hiçbir iz yoktur. O gece bir Karayolları ekibi 23.00’e doğru Inter’in yerini tesbit edip, yetkililere bildirir. Yüzbaşı Selâhattin Kurluklu hemen bir askerî greyder alıp, kurtarma ekibiyle belirtilen yere kadar gider. Bundan sonrasını Cumhuriyet‘in Çatalca muhâbiri İsmail Hakkı Aykut gazetesinin 27 Ocak günlü nüshasında şöyle anlatacaktır:
“…Gece saat 23.00′e doğruydu. Yolları açmaya çalışan Karayolları ekibinden bir grup Çatalca’ya ulaşabildi ve bana gazetecilerin yolda donarak öldükleri haberini verdi. Derhal kaymakam Kemal Demirtaş’ı haberdâr ettim. Olayın meydana geldiği yer bizim ilçeye 2 kilometre kadar  mesâfedeydi. Elli kişilik bir kurtarma ekibiyle harekete geçtik. Söylenen yere geldiğimiz zaman Hürriyet gazetesinin aracı görünmeyecek şekilde karla kaplanmıştı. Etrâfındaki karlar açıldıktan sonra dört parmak kalınlığında buz tutmuş otomobil ortaya çıktı. Şoför Yüksel direksiyon başındaydı, başını öne eğmiş ve öylece kalakalmıştı. Muhabir Yüksel ise trençkotunu çıkarmış ve kamyonetin içerisinde uzanmış vaziyetteydi, dudağından akan kan da kurumuştu. Abidin Behpur da  film ve makine çantasına sıkı sıkı tutunmuş, öylece kalmıştı.”

Abidin Behpur Tapaner, Yüksel Kasapbaşı ve Yüksel Öztürk muhtemelen 24/25 Ocak gecesi uykularında donarak ölmüşler, cesedleri ise 25/26 gecesi Inter’den çıkarabilmiştir ama, Hürriyet‘i  haberdâr etmek ne mümkün!  Suları akmayan ve elektrikleri kesik olan İstanbul’un Trakya’daki yerleşim yerleriyle irtibâtı büsbütün kesilmiştir. Yeşilköy civârına aç kurtlar inmiştir ve vefât edenlerin defin işlemleri ise yapılamıyordur.

Hürriyet gazetesinin ancak 27 Ocak günlü nüshası sekiz sütuna “Üç Arkadaşımız Donarak Öldü” başlığıyla çıkabilecektir.

Milliyet‘in 29 Ocak günlü nüshasındaysa “180 Tren Yolcusu Kurtarıldı” başlığıyla küçük bir Necmi Onur haberi yayımlanır; ama, Abidin Behpur Tapaner’in, Yüksel Kasapbaşı’nın ve Yüksel Öztürk’ün o 180 yolcu için öldüklerinden hiç bahsedilmeden…

Sarıyer Ortaokulu’nun Gazetecileri

Abidin Behpur Tapaner’i ve Yüksel Kasapbaşı’nı sadece gazeteci olarak kuyûda geçirmek doğru değildir; ikisi de esâsen iyi edebiyatçılardı. Abidin Behpur’un öykü ve roman çalışmaları vardı, Yüksel Kasapbaşı ise şiir yazıyordu. Yüksel Kasapbaşı’nın şâirliğine liseden arkadaşı Ahmet Say anılarında ve yazılarında sık sık değinmiştir. Abidin Behpur’un uzun öykülerinden biri Bahçekapı Durağı ( İstanbul, 1965 ) ismiyle, Yüksel Kasapbaşı’nın şiirleri de Ömür Boyunca ( Yedigün Matbaası, 1965 ) ismiyle ve Sezgin Burak’ın nefîs kapak tasarımıyla ancak vefâtlarından  sonra yayımlanmışlardır.

Abidin Behpur’un babası Bilâl Bey, annesiyse Taus Hanım’dır. 1938 yılında Büyükdere’de dünyaya gelmiştir ve aynı semtte büyümüştür. 1949 yılında Sarıyer Ortaokulu’na girer. Erol Gönenç, Yurdaer Acar, İbrahim Balcı ve Necdet İşler okul arkadaşlarıdır.

Okulun öğrencileri “Güneş” ve “Boğaziçi” isimlerinde iki duvar gazetesi çıkarıyorlardır.  “Güneş” İbrahim Balcı’nındır, “Boğaziçi” ise Erol Gönenç’in ve Abidin Behpur’undur. Bu duvar gazeteleri yüzünden hepsinin başlarına gelmedik şey kalmaz. Bunlardan birini yıllar önce Erol Gönenç anlatmıştı.

Bir gün derste iken idâreden Sevim Hanım sınıfa girerek, Erol’u ve Abidin’i, okul müdürünün  çağırdığını söyler.  Abidin, haylaz bir çocuktur. Erol, “Yine ne halt ettin!” diye onu haşlar ama bu defa Abidin’in hiçbir fikri yoktur. Halis Bey onları görünce, bağırıp çağırmaya başlar. “Söyleyin bana,  resmimin altına Eşek Halis diye hanginiz yazdınız?”  Abidin Erol’a, Erol da Abidin’e bakar. Bilmiyorlardır, yemin ederler. “Nasıl bilmezsiniz?  Size gazete çıkarın diye izin verdiysem, beni eşek yerine mi koyun dedim! Aslında haklısınız, size duvar gazetesi çıkarma izni verdiğimden eşeklik bende!” Erol, “Efendim, biz resminizin altına sadece Okul Müdürümüz Halis Bey ibâresini  yazmıştık” derse de, Halis Bey onlara inanmaz. “İşin doğrusunu ya söyleyeceksiniz ya da sizi idâreye vereceğim. Size bir sonraki derse kadar müsâade ediyorum. Bunun sonu okuldan kovulmaktır, bilesiniz” der ve onları sınıflarına gönderir. Sınıfta kahraman gibi karşılanmışlardır ama, ikisi de endişelidirler. Teneffüs zili çalıp bahçeye çıktıklarında, okulun hademesi İsak Efendi onları bir köşeye çekerek  “Eşek Halis” yazan öğrencinin 2/A’dan Necdet olduğunu söyler. Halis Bey’in odasına  giderek, gördüklerini de anlatmıştır. Bunun üzerine Necdet okuldan 15 gün uzaklaştırma cezası alırken,  o günden sonra bir daha da kimse duvar gazetesi çıkaramaz.

Bir marangozun oğlu olan Erol Gönenç, ortaokulu ancak 7 yılda bitirebilir. İkmâle kaldığı iki dersten İngilizce’yi vermesine rağmen, Matematik’ten 4 yıl bekler.  Bu bekleme süresi içinde, bir elektrik atölyesine girerek çalışır. Sarıyer’de o yıllarda lise yoktur. O nedenle ortaokulu bitirenlerin çoğu liseye gitmeyi pek düşünmüyorlardır. Zâten  dar gelirli aileler de, çocukları için ortaokul diplomasını yeterli görüyor, onları aile bütçesine katkı sağlamaları için çeşitli işlere yerleştiriyorlardı.

İbrahim Balcı da Sarıyer Ortaokulu’ndaki “Boğaziçi” ve “Güneş” isimlerindeki duvar gazetelerini anlatmıştı:

” Sarıyer Ortaokuluna yazıldım. Kravat takmayı, okul şapkası kullanmayı öğrettiler bize. Ne öğrendim ama! Hala kravat takar, başımdan şapkayı eksik etmem! Okul iyi gidiyordu, heves ettim bir duvar gazetesi çıkardım; ismi Güneş’ti. Rakibim ise Abidin Behpur Tapaner’di. Behpur’un gazetesinin ismi de Boğaziçi’ydi. Onbeş günde bir gazeteyi yeniliyorduk. Bir de Cumhuriyet gazetesinden ne okuyayıyım,  İran’da hükûmet Güneş isimli komünizm yanlısı bir gazeteyi  kapatmış. Korkudan hemen gazetemin ismini Hamle olarak değiştirdim. Bu iki duvar gazetesinden Abidin Behpur Tapaner, Erol Gönenç, Necdet İşler ve Yurdaer Acar sonradan kendilerini basın dünyasında kabûl ettiren gazeteciler oldular.”

Abidin Behpur, Yurdaer Acar ile arkadaşlığını, Bahçekapı Durağı isimli uzun öyküsünün 32’nci sayfasında şöyle anlatır:

” Yurdaer benim canım arkadaşımdır. Doğuştan arkadaşım. Sonradan olma değil. Tam 23 senelik arkadaş o. Bütün tahsîl boyu onunla birlikte aç mı kalmadık, dayak mı yemedik, çıkarttığımız bir öğrenci gazetesinin afişlerini gece yarılarına kadar omuz omuza verip duvarlara mı yapıştırmadık. Neler yaptık, neler…”

Gazeteci Abidin

Abidin Behpur, Sarıyer Ortaokulu’ndan mezûn olunca, kaydını 1952 – 1953 döneminde Sultanahmet Matbaa Meslek Lisesi’ne yaptırır. Lisede okurken, “karın lapa lapa yağdığı bir gün”, Bahçekapı Durağı’nda üç kuyruklu tramvayları beklerken, pembe eldivenli, yeşilli koyu sarı mantolu çıtı pıtı bir kız görür. İlk görüşte aşktır bu;  ama, elmacık kemiklerinin altında tatlı gamzeleri olan çıtı pıtı kız Abidin’e karşılık vermez. O da liselidir ve okulunun voleybol takımındadır. Abidin’i yıllar boyunca “şöhret” için kullanır, sonunda biraz da Abidin’in haberleri sayesinde meşhûr bir voleybolcu olup çıkar. Abidin ise, 18 ile 23 yaşlarının arasını, karşılıksız bir  aşkın acısıyla geçirir:

” 18 – 23 yaş seni yaşattı, beni öldürdü. Hiç yaptı, hiç!”

Matbaa Meslek Lisesi’nden mezûn olunca, Bâb-ı Âli’ye adım atar. Birkaç yıl içinde de Yeni Sabah‘ta isim yapmaya başlayacaktır.

” Bir meslek başlamıştı. Hem öyle bir meslek ki, beni bütün benliğimle saran, uğruna veremeyeceğim hiçbir şeyi tasavvur bile edemediğim bir meslekti bu.”

Abidin’in meslekteki ilk günlerinde kız da şöhret basamaklarını hızla ve hırsla tırmanmaya başlamıştır. Yeni Sabah‘a gidip gelir ama, hayranları onu fazlasıyla şımartmıştır. İsmi pek çok erkekle çıkar, Bağlarbaşı’nda, Göztepe’de, Bostancı’da ve Fındıkzâde’de kırmadığı ceviz kalmaz.

1958 yılının baharında Abidin askerlik hizmetinin acemilik dönemi için Ankara’ya Topçu Yedek Subay Okulu’na gider.

” Askerliğin ilk günleri, herkesde olduğu gibi, bende de yıpratıcı oldu. Mayıs bitmiş, Haziran’ın ilk sıcakları Bağlarbaşı’nı yakmaya başlamıştı. İstanbul’dan gelen ilk haber, oldukça üzücüydü. Tabii benim için; yoksa sen hayatını yaşıyordun. Yaşayacaktın da. Güzeldin, çok güzeldin. Erkekler önünde secde edeceklerdi. İşte gelen ilk haber, beni ateş etmeye alıştığım tüfeğin başında, uzun uzun düşündürttü. Sonra aldı ve her şeyimi tâ Bostancı’ya kadar götürdü. Bostancı’yı düşündüm. Ağızlarından paranın akıttığı salyayla dolaşan şımarık delikanlıları düşündüm. Bir Amerikan sigarasının insanı ne kadar yükseltebileceğini düşündüm. Ankara Asfaltı’nda son sürat giden bir spor otomobilin, insanı ne kadar insanlaştırabileceğini düşündüm. Maçka’dan aşağı süzülen diğer otomobilleri, blucinli oğlanları düşündüm ve sonra o otomobillerin, o oğlanların bir genç kızı nereye götürebileceklerini düşündüm.”

Bahçekapı Durağı’ndaki kızı unutmaya karar verir, lâkin bir karşılıksız aşk ne kadar unutulabilirse, Abidin de “elmacık kemiklerinin altında tatlı gamzeleri olan çıtı pıtı kız” da ancak o kadar unutabilir.

Ankara Topçu Yedek Subay Okulu’ndan sonra kıt’a hizmetini Genelkurmay Başkanı’nın emîr subayı olarak yapar. 1959 yılının sonuna doğru askerliği bitirip, İstanbul’a döner. Dayanamaz, kimseciklere görünmeden yine voleybol maçlarına gider. Kız artık sahaya kaptan olarak çıkmaktadır ve duyduğu kadarıyla kendini daha fazla şöhrete götürecek kimi bulursa onun sevgilisi oluyordu. Bu arada Necati Zincirkıran Hürriyet‘in genel yayın yönetmenliğine getirilmiştir ve kadroyu yetenekli gençlerle değiştirmek niyetindedir. İlk işi Abidin Behpur’u ve Yüksel Kasapbaşı’nı aileye dâhil etmek olur.

” …  Yeni gazetemin vereceği para, bu meslekte çalışanların alabileceği en yüksek ücretti. Gözlerim yaşlı, senelerce çalıştığım Yeni Sabah‘a vedâ ettim. Zira, oradaki arkadaşlarımı fazlasıyla severdim. Kendimize mahsus apayrı bir havamız vardı. Günlerimiz tatlı geçiyordu ve Hürriyet‘e geldim. Için en güzel yaşama, en güzel çalışma ve kendimi gösterme imkânlarını önüme seren bir meslek kapısıydı Hürriyet.”

Ahmediye Köyü’nün Yakınlarında

24 Ocak günü şiddetli tipide,Yüksel Kasapbaşı, Abidin Behpur Tapaner ve Yüksel Öztürk kamyondan inip, yürüyerek Inter’e ulaşırlar. Yüksel Öztürk sürücü mahalline, Abidin Behpur onun yanına ve Yüksel Kasapbaşı da arkaya otururlar. Biraz kanyak içip biraz da pekmez yiyerek ısınmaya çalışırlar. Ardından, gevşerler. Bir süre sonra Yüksel Öztürk’ün başı direksiyona düşer, Yüksel Kasapbaşı ise trençkotunu çıkarıp arka koltuğa uzanır. Abidin, fotoğraf makinesinin çantasına sarılıp dışarıya bakmaktadır. Arkadaşlarının ebedî uykularına yattıklarını fark etmez. Sonra… lapa lapa yağan karda bir kızın sûreti buzlanan cama düşer;  pembe eldiveniyle ve yeşilli koyu sarı mantosuyla, Yağcılar Sokağı’ndan Bahçekapı Durağı’na doğru çıkarken, elmacık kemiklerinin altındaki tatlı gamzelerinden Abidin’e uykuyu getiren bir kızın sûreti. Elini uzatabilse, onu dudaklarına çekecektir ama, hiç tâkatı yoktur…

Abidin Behpur’un, Yüksel Kasapbaşı’nın ve Yüksel Öztürk’ün na’şları 28 Ocak günü Nuruosmaniye Camii’nde kılınan cenâze namazını müteâkıben önce Hürriyet‘e, ardından da Basın Sarayı’na getirilir. Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Burhan Felek’in konuşmasından sonra, cenâiz Zincirlikuyu Mezarlığı’na götürülerek, ebedî istirahatgâhlarına defnedilirler.

Milliyet gazetesinin 28 Ocak 1963 günlü nüshasının 2’nci sayfasındaki “Milliyet’ten Mektup” köşesinde Abdi İpekçi şöyle yazmıştı:

” … Eğer hâfızalarımız sizleri eriştiğiniz yücelikte kısa zamanda unutup yalnız bırakacak kadar nankörse, bize şimdiden yazıklar olsun.”

Ama, Abdi İpekçi’nin de pek iyi bildiği gibi, hâfıza-i beşer nisyân ile ma’lûldü…

Abidin Behpur’u 18 ile 23 yaşları arasında bir hiç yapan o gamzeli güzelin kim olduğunu ise,   birkaç gün gazetelerin arşivlerinden araştırıp, buldum. Bununla birlikte,  Abidin Behpur, Bahçekapı Durağı öyküsünde bir isim zikretmediği için, o ismi aradan 60 yıldan fazla geçmiş olmasına rağmen ifşâ etmenin yine de ahlâkan doğru olmayacağına  karar verdim. 

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz