Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR-22

UNUTULMUŞ YAZARLAR-22

642
1
PAYLAŞ

Coşkun Büktel

Bir İmbat Esintisinde
Sana Hacıdakis’i Dinleteceğim

Coşkun Büktel’i 6 Kasım 2018 günü Karabağlar’da çok genç yaşta kaybettiğimizi ve Yeni Buca Mezarlığı’nda  Ada 135’ün Parsel 15/3’ündeki 79941 numaralı kabrinde ebedî uykusunda olduğunu bilmeme rağmen, ne zaman Beyoğlu’na gitsem, hep onun Büyük Parmakkapı Sokak’ta veya Çukurlu Çeşme Sokak’ta karşıma çıkacağı hissine kapılıyorum.

Yaşamının son yıllarında Sapanca’ya yerleşmişti, hemen her gün yazışıyorduk. Vefâtından kısa bir süre önce de Jack London’ın Yanan Gün ve Ayn Rand’ın Yaratılan Dünya romanları hakkında sohbet ettiğimizi anımsıyorum. Jack London’ın en iyi eserinin hangisi olduğu husûsunda farklı düşünüyorduk ama, Yaratılan Dünya‘nın sinema uyarlamasının kaynak romandan çok daha iyi olduğunda hemfikirdik.

Tiyatro ve edebiyat çevrelerinde aksi biri olarak tanınıyordu; kimin bir yanlışı varsa, bunu ona hâsseten söylerdi. Oysa, ayakların baş, başların da ayak olduğu mahâfilde, kim “Doğrucu Davut” ise, onun cezâlandırılacağını ve mahâfilin dışında bırakılacağını biliyordu. Coşkun da yok sayılarak cezâlandırılan yazarlardan biri oldu. Theope ( Taş Kitaplar, 1993 ), Shakespeare’siz Herifler ( Dramatik Yayınlar, 1998 ), Türk Tiyatrosu’ndan İnsan Manzaraları ( Dramatik Yayınlar, 1998 ), Eleştiren Oyunlar ( Dramatik Yayınlar, 1998 ), Yönetmen Tiyatrosu’na Karşı ( Kaknüs Yayınları, 2001 ), Fiyasko ( Çitlembik Yayınları, 2005 ) ve İkinci Geliş ( Çitlembik Yayınları, 2012 ) gibi oyun, deneme ve roman türlerinde pek çok eseri varken, ismi ansiklopedilere  veya sözlüklere  alınmadı. Sanırım sadece İhsan Işık’ın 11.200 yazara yer verdiği 11 Cilt’lik ve 4.840 sayfalık Türkiye Edebiyatçılar ve Kültür Adamları Ansiklopedisi‘ne girebildi ( Elvan Yayınları, 2006 ).  Onun “Tarih Taksiratınızı Affetsin”, “Bir İntihar Mektubu Teşebbüsü”, “Haram Lokma Sendromu”, “Sıfır Riskli Vaatler” ve “Jigolo” eserlerininse yayımcı bulamadığını biliyorum.

Ailesi ve Tahsîli

Sapanca’ya yerleşmesinden önce, Coşkun’un bir ara “Çukurlu Çeşme Sokak No. 2” adresinde, Sahhâf Lâmelif’in üst katında oturduğunu anımsıyorum.

Bir sabah onunla Pembe Çıkmazı’ndaki çay ocağında karşılaşmış, bana ailesinden ve çocukluğundan bahsetmişti. 22 Aralık 1950 günü İzmir’de doğmuş; söylediğine nazaran pederi Hasan Bey ilkokul mezûnuymuş, annesiyse okuma yazma bilmezmiş.  Annesi  Karaağaç’tan Emîr Hüseyin’in kızıymış. Babası onu ayartıp İzmir’e getirmiş. Hasan Bey o sıralar bir lokantada bulaşıkçı olarak çalışıyormuş. Bir müddet de Fehmi Usta’nın lokantasında da garsonluk yapmış. Onun belediye için zâbıta memûru, seyyâr vergi tahsîldârı ve sinemalarda yer göstericisi olarak çalışmasıysa daha sonraymış.    

” İkiçeşmelik’te, Tan Sineması’nın hemen arkasındaki bir aile evinde kalıyorduk. 1950’lerde İzmir’de aile evi ismi verilen mekânlar vardı. Genellikle, bir avlu etrâfına dizilmiş odalardan veya bölmelerden oluşurlardı. Her odada ya da bölmede bir aile yaşardı. Tuvaleti, banyosu ve su musluğu bile ortaktı. Bizim aile evimizdeki avlu, kare şeklinde ve genişçeydi. Çevresi iki katlıydı. Üst kattaki oda veya bölmelerin önünde uzun çepeçevre bir sundurma bulunurdu. Bizim odamız üst kattaydı. Ben daha çok odamızın önündeki sundurmada oyuncağımla oynar ya da aşağıdaki avluyu seyrederek vakit geçirirdim. Avluya inmeme izin verildiğini de hatırlıyorum ama avlu kapısından dışarı çıkamazdım. Kapıda oturarak dışarıdaki dünyayı seyretmek son sınırımdı.”

Coşkun, çalışma hayatına ilkokul 3’üncü sınıftayken  gevrek satıcılığıyla başladığını anımsıyordu. Büktel ailesinde 7 veya 8 yaşına gelmek, fakir-i mu’temil için yeterli sayılıyormuş.  Ardından, matbaa çıraklığıyla, dolmuş muâvinliğiyle, gazete müvezziliğiyle, sinemada bilet kesiciliğiyle, bulaşıkçılıkla, minder kiralayıcılığıyla ve gazoz satıcılığıyla iştigal etmiş. Beş kardeşin beşi de o fakr u zarûret şartlarında okumaya çalışmışlar.

  1968 yılında, hem Namık Kemal Lisesi’ne devâm ediyor, hem de, evimizin bulunduğu Karabağlar semtinde, sulu boya fırçaları üreten küçük bir atölyede işçi olarak çalışıyordum. Atölye, Karabağlar – Gaziemir yolunun kenarındaydı. Yolun karşı tarafında  ise, odun işleyen kocaman bir bıçkıhâne vardı. Bıçkıhâne sâhibinin kızı, Eşrefpaşa’daki ilkokulumuzda beş yıl birlikte okuduktan sonra ayrıldığımız ve yıllar sonra Karabağlar’a taşındığımızda tekrâr karşılaştığımız bir çocukluk arkadaşımdı. Anlaşılan, aradan geçen ortaokul yıllarından sonra, onlar da bizim gibi, ilkokulu okuduğumuz Eşrefpaşa’dan Karabağlar’a taşınmışlardı. Biz, kiradan kurtulmak için Karabağlar’da  küçük bir arsa satın almış ve dereden taşıdığımız suyla çimento ve kum kararak,  derme çatma bir ev yapmıştık. Eski ilkokul arkadaşım kızın ise caddenin karşısındaki kocaman bıçkıhânenin üstünde, caddeye tepeden bakan ve o zamanlar bana çok ulaşılmaz ve zengin görünen, önü boydan boya balkonlu bir evleri vardı. Biz caddeden yüz metre kadar içeride sıvasız bir evde yaşadığımız için, onları çok zengin bulurdum. İşin doğrusu da, bizimle kıyaslanmayacak kadar iyi durumdaydılar. O kıza umutsuzca âşık olduğum hâlde bir türlü açılamıyordum. Günün birinde, bütün cesâretimi toplayıp, ona kendisini sevdiğimi söylediysem de, beni aynı yaşta olduğumuz gerekçesiyle ve gayet tatlı bir dille reddetmişti. Fırça imâlâthânesinde birlikte çalıştığımız ve bugün önemli bir şâir olan Erdinç Özdemir ile  o zamanlar etle tırnak gibi çok yakın dosttuk. Zavallı Erdinç, benim bu kırık aşk hikâyemi yıllarca dinlemek zorunda kalmıştı.”

Coşun Büktel’e göre, Karabağlar’da, 1966 ile 1970 arasında, kendisiyle Erdinç’in dışında  sakallı ve uzun saçlı kimse yokmuş.    

” İzmir’de Karabağlar diye bir gecekondu semtinde oturuyorduk. Orada sakalla gezen bir ben, bir de Erdinç Özdemir vardı. Mini etekle gezen bir genç kız Ümraniye’de ne kadar dikkat çekerse, Erdinç’le ben de Karabağlar’da dolaşırken o zamanlar öyle dikkat çekiyorduk. Lâf atanlar filan oluyordu, kahvehâne önlerinden geçerken. Ama, aldırmıyorduk.”

Coşkun’un karşılıksız bir  aşk ile kıvrandığı o günlerde “Noble Dame” şarkısı pek revâcdâdır.

” Kemeraltı’ndaki Konak Sineması’nın karşısında, içine dar bir koridorla girildiği için, dışarıdan görünmesi olanaksız bir bilardo salonu vardı. Orada Erdinç, Selâhattin Turgut ve ben, zaman zaman bilardo oynardık. O salonun müzik kutusuna 25 kuruş atıp, Noble Dame şarkısını dinlediğimi ve herkese dinlettiğimi hiç unutamıyorum. Sonunda 15 lira verip, 45’liğini satın almıştım ama, onu çalacak pikabım bile yoktu. Liseyi bitirip üniversite için İstanbul’a geldiğimde, bazı kitaplarımla birlikte o 45’liği de yanımda getirmiştim. İstanbul’da yaşadığım sefâlet koşullarında, ödünç pikap bulabildiğim ve bir odada yalnız kalabildiğim zamanlar, Noble Dame şarkısını 30 veya 40 defa art arda dinlediğim olurdu. Ne yazık ki, öğrenci yurtlarında kaçak yaşarken ve bazı dönemler sokakta yatıp bitlenirken, o plağı kaybetmiştim.”   

Coşkun Büktel’in Namık Kemal Lisesi’nden mezûn olduktan hemen sonra İstanbul Üniversitesi’nin İngiliz Filolojisi’ne girdiği söylenir; aslında onun İstanbul’a geliş öyküsü söylenenlerden daha farklıdır.

” İlgi alanlarım okul müfredâtıyla uyuşmadığı için iyi bir öğrenci değildim ve ancak 1970 yılında yirmi yaşındayken bitirebildim liseyi. Üniversite için İstanbul’a geldim ama, üniversite sınavını protesto edip sınava girmedim. Aylarca sokaklarda yatıp kalktım. Bitlendim.  İki sene sonra merkezi sistemde bir yere girmeye karar verdim, yoksa Afyon’a jandarma er olarak celbim çıkmıştı. Kesinlikle Afyon’a gitmeyecektim. Bunu tek çâresiyse üniversiteye girmekti.  Ama, kimya gibi fen derslerini çalışmam da mümkün değildi. Allahtan filolojiler vardı, yabancı dil puanıyla alıyorlardı. Lisede Fransızca okuyup nefret ettiğim için, İngilizce öğrenmeye karar vermiştim. İngiliz Dili diye Türkçe yazılmış bir kitap aldım, yazarıysa Uğur Doğrugüven diye biriydi. O kitabı çok iyi okudum. İngilizce’ye onunla başladım. Bu arada bir arkadaşımın Marmaris’te turistik eşyâ dükkânı vardı. Yaz mevsiminde Erdinç Özdemir ile birlikte, Selahattin Turgut isimli o arkadaşın dükkânında çalışıp, o minicik dükkânın tavan arasında yattık. Marmaris’te turistlerle pratik yaparak üç ayda İngilizce’yi konuşacak kadar öğrendim. Bu sayede İngiliz Filolojisi’ni kazandım. Filolojiye girmeden önce,  sokaklarda yatmamak için bir ara geceleri gazete bile sattım. Günaydın gazetesi gece 24.00’e doğru  basılmış olurdu, 02.00’de ise Cumhuriyet çıkardı. Sabaha kadar onları satmak için koşturup dururdum.”

Üniversiteye girene kadar daha çok parklarda yatıp kalkar.

” Üniversiteye girinceye kadar geceleri çalışıp gündüzleri sokakta yatıyor, bazen de öğrenci yurtlarında kaçak kalıyordum. Daha çok Taksim Parkı’ndaki banklarda yatardım. Bir keresinde de  Galata Köprüsü’nün altında yattım. Köprünün altında bir polis karakolu vardı. O karakolun kapısının önünde eski püskü meşin bir koltuk görmüştüm. İçerideki polislere o koltukta oturup oturamayacağımı sordum; o soğuklarda koltuğa kimse oturmadığı için olsa gerek, izin verdiler. Geceyi orada geçirdim. Çok rahat olmuştu benim için, nasılsa paltom vardı. Bulduğum her yerde yatıyordum, bazen de param olunca Sirkeci’deki ucuz  otellerde kalıyordum. Daha sonra bir yurda girdim, Fatih Camii’nin avlusundaki Vakıflar Talebe Yurdu’na. Orada da neredeyse linç ediliyordum, çünkü Akıncılar hâkimdi yurda. Üniversite dönemimde, öğrenci kredisi aldığımdan ve İngilizce’yi biraz daha öğrenmiş olduğumdan, otel resepsiyonculuğu gibi işlerde çalışmaya başlayınca, sokakta yatmaktan kurtuldum.”

Üniversitede okurken bir ara sinema aktörlüğüne heves ettiğini bilmiyordum. Anlatırken beni epey güldürmüştü.

” Filolojide okurken sinema aktörü olmak istedim. Ama, sinemaya geçmek kolay olmadığı için, Beklan Algan’ın İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun o zamanlar marangozhâne olarak kullanılan sahnesinde açtığı tiyatro kursuna girmiştim. Beklan Algan gazete ilânıyla elli kişi toplamıştı. Ben de o ilânın kurbanlarından biriydim. Oyunculuğa ise  Eminönü Halkevi’nde teşebbüs etmiştim. Cağaloğlu’nda, bugün Diyânet Vakfı Kitabevi’nin bulunduğu yerde, eskiden su deposu gibi bir binâ vardı. Eminönü Halkevi orasıydı. Sokaklarda yatıp kalktığım günlerde orayı keşfetmiş ve oradaki  tiyatro çalışmalarına katılmıştım. Haşmet Zeybek’in Irgat oyununu hazırlıyorduk. Geceleri de birkaç arkadaşla birlikte sandalyeleri birleştirerek orada yatıyorduk. Daha sonra başka gruplar da o mekâna prova yapmaya veya başka amaçlarla geldiler. Yavuz Özkan – Macit Koper ekibi de Howard Fast’ın romanından uyarladıkları bir oyunu çalışmaya oraya geliyorlardı. Onlara katıldım. Kendilerine Taban Oyuncuları diyorlardı. Sacco ile Vanzetti’yi  Aksaray’daki Türkiye Öğretmenler Sendikası’nın  salonunda çalışmaya başladık. Ama, sahnelenmeden kısa süre önce 12 Mart oldu ve polis salonu bastı. Salonun kalorifer petekleri duvarların dibinde değil, yukarısında, tavana yakın olarak asılı dururdu. Polis baskını sırasında, üzerimdeki Ant dergisini o kalorifer peteklerinden birinin üstüne attığımı anımsıyorum. Baskından sonraysa Taban Oyuncuları dağıldı.”

Pek kimse bilmez ama, Coşkun Büktel, Üç Arkadaş filminin 1972 yılındaki ikinci çevriminin figüranlarındandır.

” Filmin son sahnesinde, Maçka Gazinosu’nun önünde,  Hülya Koçyiğit’in oynadığı şarkıcı Gül Peri’nin  içeri giremeyen hayranları rolünde görünmek için çağrılan 50 figürandan biri de bendim. O işten 25 lira para aldım, bir peynirli sandviç ve bir şişe Coca Cola ile de karnımı doyurdum. Hülya Koçyiğit’in, nasılsa dublaj yapılacak diye, repliklerini neredeyse fısıldayarak söylemesini ve Mehduh Ün’ün kameraya bakan figüranlara bağırıp çağırmasını unutamam.”

Coşkun Büktel ile Tanışmam   

Benim Coşkun Büktel ismiyle karşılaşmam 1978 ile 1985 arasında Oluşum ile Varlık dergisindeki şiirleri ve çevirileriyle oldu. Ardından onunla Can Oğuzer vâsıtasıyla tanıştık. O gün Can’ın evinde Ahmet Zeki Pamuk da vardı. Yeni çıkan Theope‘yi bizlere imzalayıp verdiğine göre, 1993 yılı olmalı.

Coşkun hakikî bir tutunamayandı; aile hayatında, tiyatroculuğunda ve edebiyatçılığında hep bir kaybeden olmuştu. Devlet Tiyatrosu sanatçısı Nâlân Örgüt ile 1988 yılında boşanmışlardı. Anımsadığım kadarıyla Nâlân Hanım o sıralar Diyarbakır’da veya Van’da görevliydi; oğlu Barış ise annesinin yanındaydı. Coşkun, boşandığı eşi Nâlân Hanım’ı çok sever ve ona saygı duyardı:

” … 657 Sayılı Kanun’a tâbi bir memûre olmasına rağmen, bana destek vermeye cesâret edebilen yegâne kadındır.”

Parasızlık yüzünden, sanırım 2016 yılının sonlarına doğru, İstanbul’u terk edip, “medeniyetin son durağı” olarak andığı Sapanca’ya yerleşmişti. Otobüs durağına 200 metre kadar mesâfedeki kalorifersiz ve sobasız bir evde oturuyordu. Bir ara su borusu patlak olduğundan, çay ve içme suyunu dahi bahçedeki musluktan alıyordu.

” Nâlân’ın termal diye tanımladığı çoraplarla yatmama rağmen, her gece soğuktan beş altı defa çişe kalkıyorum. Ayaklarım bir türlü ısınmıyorlar. Ah, bir de su olsaydı. Bu kış kıyamette bir yudum taze su için bile olsa, bahçedeki musluğa gidelebilmem mümkün değil.”

Ne zaman arasam İzmit’te olduğunu söylerdi. Bir defa da sırf 8 liraya bir tabak patates yiyebilmek için İzmit’e gitmemişti. Belki de cebindeki son parasıydı 8 lira. O parayla ya İzmit’e gidecekti ya da karnını doyuracaktı.  Çok acıkmıştır, bu yüzden bir tabak patatesi tercih eder.    

” Pazar günlerinin hâricinde hemen her gün, yolda 1.5 saat harcayarak, İzmit’e gidip geliyorum. İzmit’te belediyenin sıcak mekânında üç veya dört saat çalışıyorum. Benim kadar düzenli olmasa bile, oraya başkaları da geliyor. Sessiz bir yer olması gerekirken, sürekli disko parçaları çalınıyor ve insanlar bağıra çağıra oyun oynuyorlar. Çıkardıkları gürültüye birkaç defa itirâz ettiğim için, nihâyetinde burada da varlığımdan pek fazla hoşlanılmayan biri olmayı başardım.”             

Coşkun’un Sapanca’dan tek şikâyetiyse elektirik kesintileri ve soğuklardı. Mum ışığında kitap okumaktan ve diz boyu karda kat kat giyinip oturmaktan şevki kalmamıştı. Aslında, beyaz ışıkta kitap okumanın gözlerini çok yorduğunu biliyordum. İstanbul’da da beyaz ışıktan şikâyet ederdi.

” Evdeki beyaz ışık gözlerimi ağrıtıyor. Geceleri ancak  kırmızı ışığın bulunduğu daracık mutfakta okumak zorunda kalıyordum. Salonda okumak imkânı sağladığı için gün ışığını çok seviyorum. Ama buradaki kış mevsiminin gün ışığı keyifli bir okumaya hiç de yeterli olmuyor.”

Özdemir Nutku Olayı

Coşkun Büktel ile Özdemir Nutku arasındaki tartışmayı çok kişi unutmuş olabilir ama, sıradan sayılabilecek o tartışmaya, sanatçı ve münevver tabakasından birkaç eşhâsın en galîz küfürleriyle iştirâk-i lisânda bulunmalarıysa sanırım hâlâ herkesin hatırındadır. Ancak bize mahsûs olabilecek bir akıl tutulması yaşanmıştı. Küfûru yazmayacağım, sadece tartışmanın ne olduğunu anımsatacağım.      

Bilindiği gibi, Devlet Tiyatroları’nın 30 sanatçının katılımıyla gerçekleşen 2005 yılındaki bir toplantısında, Şahin Ergüney söz alıp, Coşkun Büktel’in Theope isimli eserinin oynanması önerisinde bulunmuştu.  Bunun üzerine, toplantının yöneticisi olan Özdemir Nutku da, şunu söylemişti:

“… şimdi efendim, bir şeye dikkat çekmek istiyorum. Hiçbir şeyle ithâm etmiyorum. Fransızca’da 16’ncı yüzyılda yazılmış Theope diye bir oyun var. Özellikle Fransız dilini bilenler onu biraz şey etmeliler yani, bir bakmalılar. Aradaki benzerliği görmek için. Teşekkür ederim.”

Katılımcılar, 16’ncı yüzyılda Fransızca yazılmış Theope isminde bir oyun olup olmadığını araştırmadan, Özdemir Nutku’nun söylediğine itibâr etmişler ve bu yüzden de Coşkun Büktel’in  1990 yılında repertuara alınmış olan oyununun Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmesi önerisi reddedilmişti.

Özdemir Nutku’nun itirâzının duyulması üzerine Coşkun Büktel şu açıklamayı yapmıştı:

” Fransızca’da 16’ncı yüzyılda yazılmış Theope diye bir oyun yoktur. Herhangi başka bir ülkede veya yüzyılda da yoktur. Olduğunu söylemek, düpedüz, açık, somut, kesin bir yalandır. Bırakın oyunu, Theope isminde bir roman, hikâye, beste veya bale dahi yoktur.”

Özdemir Nutku ise o açıklamayı şöyle yanıtlayacaktı:

” Sayın Coşkun Büktel, benim hiçbir iddiâm olmadı. Size olayı nakleden Şahin Ergüney eksik nakletmiş. Eski belgeleri karıştırırken 17’nci yüzyılda yaşamış ikinci sınıf bir yazarın Theope isimli  bir oyununun olduğunu öğrendiğimi söyledim. Üstelik, hiçbir imâda bulunmadan. Metni görmedim, yalnızca ismine eski bir belgede rastladım. Metni görseydim bile, Fransızca bilmediğim için oyunu okuma olanağını bulamayacaktım. Benim bile varlığından haberdâr olmadığım başka bir Theope’yi sizin de okumamış olduğunuza emîn olduğumu belirttim. Bunu yalnızca bilgi olarak verdiğimi, sizin Theope‘nizin özgün bir yapıt olduğundan kuşku duymadığımı da ekledim.”

Coşkun Büktel ile Özdemir Nutku arasındaki tartışma bu kadar basitti ve sanki noktalanmış gibiydi. Ayrıca, “Theope Meselesi” ile ilgili her şey de yayımlandığı için, Özdemir Nutku’nun mu yoksa Coşkun Büktel’in mi haklı olduğunu merâk edenler, o kayıtlara bakıp kararlarını verebilirlerdi.  Ama, Coşkun, asabî fıtratı yüzünden vak’a ile doğrudan ilgisi olmayan eşhâsın tuzağına düştü, onlara cevâb vereceğim derken yoruldu.

Devlet Tiyatroları’nda sahnelenmesi reddedilen Theope, 1990 yılında İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nde ve 1997 yılında da Lefkoşa Şehir Tiyatrosu’nda sahnelenmişti. Oyun için Seçkin Selvi “İnsanı sinirlendirecek kadar mükemmel yazılmış”, Cihan Ünal ise “Hayran oldum” yorumlarını yaparlar. Mehmet Baydur Theope’yi kendi oyunlarının  hepsinden daha çok beğendiğini söylerken,  Selçuk Erez de Theope‘yi Freud okumuş bir Sophokles’in oyunu olarak tanımlamıştı.

Bizden Sonraki Nesillerin Hakikati

Coşkun da benim gibi Attilâ İlhan okumaya pek düşkündü; bir defasında Simurg Sahhâf’ta karşılaştığımızda, oğlu Barış’ın hiç Attilâ İlhan okumadığından yakınmıştı. Hâfızam beni yanıltmıyorsa, Barış o zaman üniversiteye yeni girmişti. Oğlumla yaşıt sayılırdı. Daha çocuk yaşta olan  birinden, Attilâ İlhan’ı sevmesini beklemek beyhûdeydi. Bu meâlde ona bir şeyler söyledim ama, duyduğunu hiç sanmıyorum; kafası meşguldü. Yıllar sonra bir yazısını okurken, o günü anımsayacaktım:    

” Oğlum Barış, rahmetli Attilâ İlhan’ı sevmezdi. Ondan bir kitap veya yazı okumayı reddederdi.  Attilâ İlhan’ı televizyonda ne zaman görse, ‘Bu daha ölmedi mi?’ diye söylenirdi. Bunu o kadar sık tekrârlamaya başlamıştı ki, sonunda bunun bir espri değil, bir dilek içerdiğini hissettim.  Aslında Attilâ İlhan’dan nefretinin nedeni, onun yaşı ya da politik tercihi değildi. Hakikat çok daha basitti. Onu sevmiyordu, çünkü ben Attila İlhan’ı seyrederken, o televizyonda seyretmek istediği başka programları seyredemiyordu. Bu yüzden de onun ölmesini istiyordu.”

Anlaşılan, bizden sonraki nesillerin, yani çocuklarımızın hakikatının peşindeymiş. Bir   arkadaşının kızının kendisi için ne söylediğini de şöyle anlatıyordu:

” Birkaç gün önce, bir arkadaşım telefonla aramıştı. Öteden beriden konuşurken, kapısının zili çaldı. Kızının gelmiş olabileceğini söyleyerek kapıyı açmaya gitti. Kızı da tanıyordum. Annesi telefonda benim olduğumu söyleyince, kızın ‘E, bize vedâ etmemiş miydi o?’ dediğini duydum. Yani,  ölmediğim için kalleşlik ya da ayıp etmişim gibi bir tavır. Gencecik bir kızda tanık olduğum bu zâlimâne tavrın beni çok şaşırttığını söyleyemem. Günümüzün gençlerinde birilerinin ölmesini istemek acımasızlığına artık sık sık tanık oluyordum.”

Bizden sonraki nesiller için boşuna kaygılanıyoruz. Çünkü, su akıp eninde sonunda yatağını buluyor. Arkadaşının kızını bilmiyorum ama, Barış’ın başardıkları âşikâr.

Bitirirken

Coşkun, “Eğer bir gün ölürsem, en çok yanacağım şeylerden biri, Hacıdakis’in Noble Dame şarkısını bir daha dinleyememek olacak” demişti.

Bu yazıya son noktayı koyarken, senin için Hacıdakis’in Noble Dame şarkısını çalıyorum Coşkun.

Umarım bir imbat esintisi Noble Dame‘i Yeni Buca Mezarlığı’ndaki kabrine kadar taşır…         

  

   

1 YORUM

  1. bence de theope mükemmel bir eser…
    ısrarla tavsiye ettiğim bir arkadaş bulamayınca coşkun büktel’e yazmış, o da imzalayıp göndermiş. arkadaş okuyunca “dediğin kadar değilmiş” demişti.
    sanırım theope sahnelenirken de bazı sorunlar yaşaNmış.
    hamdi alkan’la arası iyiydi galiba
    selamlar

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz