Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 24

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 24

282
0
PAYLAŞ

Suphi Taşhan 

  “Biz Ateş Çiçekleri Açarak Doğacağız Bahçendeki Erguvânın Yerine”         

Suphi Taşhan, 9 Haziran 1960 günü “kitapsız şâir” olarak kalp krizinden vefât ettiğinde, 39 yaşındaydı. Cebeci Asrî Mezarlığı’nda ebedî uykusunda. Kabrinin yeri, Mezarlıklar Müdürlüğü’nün kayıtlarında  Ada 103 – Parsel 188 olarak geçiyor. Şiirleri hayattayken kitaplaşmadığı için kısa sürede unutuldu. Şâyet ismi Mehmed Kemal’in Acılı Kuşak‘ında ( Toplum Yayınevi, 1967 ) ve Fahir Aksoy’un Kürdün Meyhânesi‘nde ( Can Yayınları, 2000 ) geçmeseydi, muhtemelen günümüzün  nesillerinin edebiyyûn kesimi Suphi Taşhan’dan haberdâr dahi olmayacaklardı. Bu iki kaynak esere rağmen, Suphi Taşhan’ın şiirlerinin Kilometre Taşları ( İş Bankası Kültür Yayınları, 2010 ) ismiyle yayımlanmasının ancak vefâtından 50 yıl sonra gerçekleşebilmesiyse, ayrı bir rezâlettir.

Ailesi ve Tahsîli

Mehmet Sarıoğlu, Ankara Vilâyeti Meclis-i İdâre Başkâtibi İsmail Hakkı Bey’in, 1886 yılında, şimdi Ulus Meydanı olarak bilinen mahallde, civârı Divân-ı Muhasebât Binâsı’na kadar mezarlık olan bir arsayı satın aldığını yazar ( Kebikeç, S. 1, s. 185, 1995 ).  Taner Dedeoğlu ise, Ankara vâlisi Âbidin Paşa’nın, imâra açtığı mahâllde, çalışmalarından çok memnûn olduğu İsmail Hakkı Bey’e bir arsa verdiğini belirtir ( 24 Saat gazetesi, 23 Ocak 2017 ). Yıkıldı yıkılacak vaziyette bir mescidi bulunan mahâll, o yıllarda sadece fuhş-hânelere tahsîs değildi, pazara gelen köylüler de kağnılarını oraya bırakıyorlardı. Ankara vâlisi Âbidin Paşa, o mahâllde ne var ne yok hepsini yıktırınca, İsmail Hakkı Bey’e arsasının üzerine bir han inşâ ettirme fırsatı doğar.

Miladî 1888 yılında, Niğdeli bir kalfa, İsmail Hakkı Bey’in hanını inşâ etmeye başlar. Binâda  Hıdırlık Tepesi’nin pembe kalkeri kullanıldığından, halk oraya “Taşhan” ismini verecektir. Torunlarından Seyfi Taşhan, dedesinin inşâ ettirdiği han hakkında şu açıklamayı yapar:
“Ailemizin kökleri Niğde’ye kadar gidiyor, ama dedem İsmail Hakkı Bey Ankara doğumlu.  İyi bir eğitim almış ve vâlinin mektupçusu olmuş. Babam Cemal Bey ise mülkiyede okumuş, kaymakamlık yapmış bir münevver. Borç parayla inşâ olunan hanı, dedemin vefâtından sonra babam işleterek borçları ödüyor. Babam, çevresinde sevilip sayılan ve ilim irfân sâhibi bir kişidir, ülkemizde ilk defa Rûhiyyât isminde bir felsefe kitabı yazmış, fakat bastıramamıştır.  Meb’ûsân Taşhan’da babamla istişâre edip, ona kavânîn hakkındaki fikrini dahi soruyorlar. 1928 yılında babam büyük bir atılım yapıyor, insanların hayvanları ile konakladığı, geçmiş dönem ihtiyâcına göre hizmet sunan hanı, asrî ve büyük bir otele çeviriyor. İki katlı ve yüz odalı Taşhan Palas Oteli’ne veya diğer ismiyle Hotel d’Angora’ya bir de lokanta ekleniyor. Hanın alt katında, girişi arkadan olan bu yere, İmren Lokantası tabelası asılıyor. Babam, lokantayı işletmesi için Karpovich’i İstanbul’dan getirmişti. Bir süre bu isimle devâm eden lokanta, daha sonra ismini Karpiç olarak değiştirecektir.  Ankara’nın en asrî müzikli lokantası olan Karpiç’in baş garsonu da Rus Sergiyev idi, daha sonra  Süreyya olarak tanındı ve kendi nâmına bir restoran açtı. Karpiç, bizim Taşhan yıkılana kadar hep aynı yerdeydi, 1933 yılından sonraysa Merkez Bankası’nın yanındaki yere taşındı,” ( 24 Saat gazetesi, 23 Ocak 2017 ).

Seyfi Taşhan şöyle devâm ediyor:
” Ben en küçük çocuğum, 1926 yılında Ankara’da doğdum, dört ağabeyim ve iki de ablam vardı; babam 1933 yılında genç yaşta öldü. Babam hanı çalıştırıyordu ama aslında borç ödüyordu, ağır banka kredileri babamın hastalığı döneminde ödenemez oldu. Bazı akrabalar işletmeyi üstlendiyse de, çözüm olmadı ve bu tarihî binâ ailemin elinden çıktı. İş Bankası binâyı haczetti ve o günlerde yeni kurulan Sümerbank burayı aldı, Sümerbank Genel Müdürlüğü binâsını yaptı.  Sümerbank sadece bizim arsaya inşâ edildi, cami ile aramıza da daha sonra Yeni Sinema yapıldı. Karşımızda heykel, arkasındaki çarşının olduğu yerde ahşaptan Milli Eğitim Bakanlığı, onun yanındaysa Ankara’nın ünlü Hayat Kahvehânesi vardı, onlar çıkan bir yangında yandılar. Ankara’da hayat şartları bizi zorluyordu, Bursa’ya taşındık. Bursa Erkek Lisesi’nde Suphi ağabeyimle ben yatılı okuduk. Celâl ağabeyimiz ise askerliğinde yakalandığı zatürreden vefât etti, evimizi sonra Bursa’dan İstanbul’a naklettik,” ( 24 Saat gazetesi, 23 Ocak 2017 ).

Seyfi’nin ağabeyi Suphi’nin doğum tarihi Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi‘nde ( Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık, C. II, s. 806, 2001 ) 1921, Mezarlıklar Müdürlüğü’nün kayıtlarındaysa 1920 olarak geçiyor. Babası Cemal Bey’dir, annesiyse  Ayşe Hanım’dır. Seyfi Taşhan, Ankara’daki hayat şartlarının aileyi zorladığı için Bursa’ya taşındıklarını belirtirse de, Bursa Erkek Lisesi’nden arkadaşı olan Hilmi Büyükşekerci farklı bir gerekçe söylemiştir:
” … Suphi Taşhan vardı sınıf arkadaşım. O da şâirdi ama gizledi kendisini. Komünist inançlı bir gençti. Bursa’da teyzesi var, abisi de Merinos Fabrikası’nda memûrdu. Bunların nezâretinde kalsın, Ankara’daki çevresinden uzaklaşsın diye ailesi onu Bursa’ya göndermişti. Erkek Lisesi’ni bitirinceye kadar şâirliğini ve düşüncelerini belli etmedi,” ( Alper Can,  2011 ).                                                 

Hilmi Büyükşekerci, sınıf arkadaşı Suphi Taşhan’ı şöyle anlatır:
” … Suphi Taşhan yatılı değildi, abisinin yanında kalıyordu. Setbaşı tarafında, Nihat Atal’ın evine yakın bir yerde. Bir gün Suphi beni evine dâvet etti. Kapının arkasına orak çekiç çizmiş tebeşirle. Girdim evlerine, kapıyı kapadığı zaman orak çekici gördüm. O zaman anladım onun düşüncelerini.  Ama bunu kimseye söylemedim,” ( Alper Can, 2011 ).

Seyfi Taşhan ağabeyi Suphi ile Bursa Erkek Lisesi’nde yatılı okuduklarını söylerken, Hilmi Büyükşekerci arkadaşı Suphi’nin yatılı okumadığını, Nihat Atal’ın evine yakın bir yerde Merinos Fabrikası’nda memûr olan ağabeyiyle kaldığını anımsıyor.

Seyfi Taşhan, şiire merâk salan ağabeyi Suphi Taşhan’ın Hukuk Fakültesi’ne gidebilmesi için,   İstanbul’a taşındıklarını belirtiyor ( 24 Saat gazetesi, 23 Ocak 2017 ). Hilmi Büyükşekerci de aynı yıl Edebiyat Fakültesi’ne kaydını yaptırmıştır. Bursa Erkek Lisesi’nden mezûn olup da İstanbul’a yüksek tahsîl yapmaya gelenler Küllük’te buluşurlar. Onları Küllük’e taşıyan da Suphi Taşhan’dır. Suphi’nin ve Hilmi’nin Küllük’teki “sol düşünceli” arkadaşlarından biri Bursa Erkek Lisesi’nden Niyazi Akıncıoğlu olur. Akıncıoğlu, Suphi’den ve Hilmi’den bir yıl önce İstanbul’a gelmiştir. Hilmi Büyükşekerci’yi, Suphi Taşhan’ı ve Emin Ülgener’i Rıfat Ilgaz ile Akıncıoğlu tanıştırır.

Küllük’te, aralarında en fazla Bursa Erkek Lisesi çıkışlıların bulunduğu yeni bir edebiyat mahfili teşekkül etmiştir.

Küllük’ün Solcuları

İstanbul’un edebiyyûn takımından sağcısıyla solcusuyla kim varsa,  sabahtan akşama Küllük’te oturup, dergi çıkarıp dergi batırıyorlardır. Bakmayın sağcı ve solcu olarak ayrıldıklarına, sık sık birbirlerinin birkaç sayı yayımlanıp kapanan dergilerinde yazıyorlardı.   

Hilmi Büyükşekerci arkadaşı Suphi Taşhan vasıtasıyla komünistleri tanıyıp onların Küllük’teki mahfiline dâhil olduğunu söyler:
” … bizi Küllük’e Suphi götürdü. Hemen Küllük’te yeni bir edebiyat çevresini oluşturduk. Aslında karışık bir yerdi Küllük, her terkipten insan vardı. Suphi beni toplumcu edebiyata çekmeye çalışıyordu. Onun sayesinde komünistleri tanımış oldum,” ( Alper Can, 2011 ).

Suphi Taşhan hakkında bir de şu açıklamayı yapacaktır:
” … Eğer Suphi Taşhan’la birbirimizi o denli çok seven arkadaşlar olmasaydık, benim anılarım daha değişik olabilirdi. Işıklarda yatsın, Suphi Taşhan’la şâirlik amacıyla pekişmiş, kopmaz bir dostluğumuz vardı. Bu ikimiz için de bir yeğleme, özneldi. Bursa Erkek Lisesi’nde başlamıştı. İstanbul’a üniversiteye girdiğimizde de artarak sürmüştü. O, daha dinamik ve girgindi. Şehir kökenliydi, benimkine göre daha kültürlü bir aileden geliyordu. Bense kasaba kökenli bir çiftçi çocuğuydum. Büyük şehir İstanbul’u ve oradaki şehir kökenli toplulukları yadırgıyordum; eğer Suphi’yle birlikteysem onların arasında ancak rahatlayabiliyordum,” ( Adam Sanat, S. 32, s. 27, Temmuz 1988 ).

Akşam olduğunda, herkes cebinde ne varsa çıkarır, Küllük’teki masanın hesâbı öyle ödenirdi. Rıfat Ilgaz, aralarında Ömer Faruk Toprak’ın ve  Arif Dino’nun ellerinin sıkı olduğunu anımsıyor. Ömer Faruk Toprak’un insanı deli edecek kadar cimri olduğunu ( Yokuş Yukarı, s. 9, 5’inci Basım, 1996 ), Arif Dino’nun ise kocaman ellerini heybe kadar büyük ceplerine sokarak sadece üç kuruş otuz paralar çıkardığını ( Yokuş Yukarı, s. 11, 5’inci Basım, 1996 ) söylüyor. Oysa, Suphi Taşhan’ın ve Niyazi Akıncıoğlu’nun elleri açık mı açıktır. Küllük’ün müdâvimînin karınları acıkınca, ya oracıktaki Emin Mahir Sönmez Lokantası’na ya da Çemberlitaş Köftecisi’ne giderlerdi. Bizimkilerin daha ziyâde Çemberlitaş Köftecisi’ne takıldıklarını Rıfat Ilgaz’dan öğreniyoruz. Köfteci deyip geçmemeli, kapısında kuyruklar oluşan bir dükkândır orası. Bu nedenle Orhan Kemal’in Devlet Kuşu ( Düşün Yayınevi, 1958 ) romanında sık sık geçer. Çalışmak isteyen ama bir türlü işçi olamayan Mustafa’nın, nâm-ı diğer Âvâre’nin, en büyük hayâli Çemberlitaş’taki köfteci gibi bir dükkân açmaktır. Bu hayâli, yapabileceği bir iş bulmasını da engellemekte, bütün yaşamını hayâlinin peşinden koşarak geçirmesine neden olmaktadır.

Niyazi Akıncıoğlu’nu “solcu şâir” saymak doğru değildir. Bursa Erkek Lisesi’nde sıkı bir Turancı’dır, buna rağmen 1939 ile 1943 arasında İstanbul’daki  arkadaşları hep solcular olmuştur ve onların dergilerinde yazmıştır; 1946 yılındaysa Demokrat Parti’ye kaydolacaktır. 27 Mayıs darbesinden sonra da Demokrat Parti’nin kapatılmasıyla siyâsette doğan boşluğu doldurmak üzere 13 Şubat 1961 günü eski Demokrat Partililer’in kurduğu Yeni Türkiye Partisi’nde faâl olarak çalışmıştır. Kendisini  “sosyal adaletçi”, “hars milliyetçisi” ve “liberal” olarak tanımlayıp, bunları da “946 Demokratı” dediği bir siyâsî çatının altına yerleştirmiştir.          

Küllük’ün solcuları arasında dargınlıklar ve mahfilden uzaklaşmalar görülebiliyordu. Rıfat Ilgaz’a göre, herkes Küllük’teki ortaklaşa yaşama uyamıyordu ( Yokuş Yukarı, s. 11, 5’inci Basım, 1996 ); masanın siyâsî havasından korkup kaçanların ve durumlarını düzeltince kirişi kıranların hâricinde, bir ara, Arif Dino ve Suphi Taşhan bile durup dururken mahfilden uzaklaşmışlardı:
” Ne olmuştu bu dostlara? Takımın iri kıyım şâirleri neden soğuyuvermişti bizden ?”

Herkes merâk içindedir. Aralarından iki kişi onlara Beyoğlu’nda rastladıklarını, Suphi Taşhan’ın kapkalın Boğaziçi sigarası içtiğini ve Arif Dino’nun da Nisuaz’da pantolon provası yaptırdığını söyleyince, Rıfat Ilgaz ile Niyazi Akıncıoğlu baskına giderler. Bundan sonrası Yokuş Yukarı‘nın “Dönmez Olsun Döner Kebap!” bölümünden okunabilir ama, Suphi Taşhan’ın ve Arif Dino’nun mahfilden niçin soğudukları bir türlü anlaşılamaz ( Çınar Yayınları, 1996 ). Nevzat Sudi ise Küllük Anıları ( Karşı Yayınları, 1997 ) isimli eserinde, Beyoğlu’nda karşılaştığı Suphi Taşhan’ın farklı bir mâcerâsını anlatmıştır:
” Panosyan’ın Beyoğlu’da açtığı dans salonuna haftanın bir iki günü, akşam üstleri uğrardım. Kapıda beni görünce yanıma koşar, elimden tutarak piste götürürdü. Asistanları olarak tanıttığı üç güzel genç bayandan birinin kollarında bulurdum kendimi. İncecik kaşlarını yaylandırıp gülümser, göz kırpar, ‘Keyfinize bakınız Monşer’ derdi. Dansta toy olduğum için bu işin ustası olan bayanların yönetiminde, öğrendiğim dans figürlerini yapmaya çalışırdım kan ter içinde. Yine bir akşam üstü hızlı adımlarla dans salonuna giderken Suphi Taşhan ile yüz yüze gelivermiştim. Mavi acılı gözlerinde bir soru, iri gövdesiyle dikilivermişti önüme. Kocaman elleriyle omuzlarımdan tutup bastırarak, ‘Sudi bu telâş ne, nereye böyle?’ diye sormuştu kalın buğulu sesiyle. Birlikte gitmeyi önermiştim. Dolgun dudaklarında alaycı bir gülümseme, ‘Dans mı? Haydi eyvallah!’ demişti. İki adım uzaklaşmıştım ki, dönüp koluma yapıştı. ‘Dur, ben de geliyorum.’ Dans salonuna girince de çocuksu bir şaşkınlıkla kalıvermişti ortalıkta. Panosyan, koşup gelmişti her vakitki gibi. Bir devle bir cüce yanyanaydılar sanki. Suphi, başı omuzlarına gömük, kolları sarkık öylece durmuş, Panosyan bir ulu çınarı saran sarmaşık örneği dönmeye başlamıştı çevresinde. Panosyan’ın kolları arasında pistte bulmuştu kendini Suphi. Mavi gözlerine, şaşırmışlığın belirgin ürküsü yansımıştı. Gücünü uyumlu devinimlerinden alan Panosyan’ın ustaca kol ve ayak oyunları karşısında yitirmişti gövdesel denetimini. Bayağı sıkılmış, tedirgin olmuştum Suphi’nin tepkisi ne olur diyer. Oysa, müzik durunca, Panosyan onu eğilerek selâmladıktan sonra, içten bir dost gibi koluma girerek beni pistin dışına çıkarmıştı; ışıl ışıldı gözleri Suphi’nin. Mösyö, incecik sesiyle ‘Keyifleriniz bol olsun şeri!’ diyerek yanımızdan ayrılınca, Suphi coşkulu bir şekilde, ‘Yahu Sudi, çok sevdim burayı ben. Bu adam da işinin ustası. Bana da dans dersi verirmi?’ demişti.

Suphi Taşhan, bu isteğini bir daha hiç yinelememiş, unutmuş görünmüştü. Ben de ona anımsatmamıştım. Suphi de Küllük’e sürekli gelenlerdendi. Sevdiklerine kol kucak açar, sevmedikleriniyse terslerdi. Kısa ve çarpıcı şiirler yazardı.”

Suphi Taşhan’ın şiirleri “Toplumcu Edebiyat” dergilerinde arkadaşlarının çoğundan önce yayımlanmaya başlanmıştı. O yıllarda bilhâssa  Yeni Ses ve Yeni Edebiyat dergilerinde çıkan şiirlerini herkes çok beğeniyordu. Yeni Ses‘in 11’inci sayısının ( Ağustos 1941 ) 14’üncü sayfasında “Pek Yakında Suphi Taşhan’ın Kitabı” şeklinde bir ilân çıkmışsa da, Suphi Taşhan’ın şiirleri bir türlü kitaplaşamayacaktır. Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı’nın arşivinde bulduğum Yeni Ses‘in 4/8’inci sayısında “Korkmuyorum” ( s. 22 ), 11’inci sayısında “Şarkı” ( s. 4 ), 12’inci sayısında “İnsan Nerede” ( s. 2 ), 14’üncü sayısında “Bir Müteşâire” ( s. 16 ) ve 16’ncı sayısında “Arzular Şehri” ( s. 6 ) başlıklı şiirleri vardır. Yeni Edebiyat‘ın 1’inci sayısındaki “Nikbinlik” ( s. 2 ), 4’üncü sayısındaki “Ateş Şarkısı” ( s. 4 ), 6’ncı sayısındaki “Benden Sonraki Ev” ( s. 2 ), 7’nci sayısındaki “Yahya Kemal’e” ( s. 4 ), 9’uncu sayısındaki “Notlar I” ( s. 4 ), 10’uncu sayısındaki “Notlar II” ( s. 4 ) , 11’inci sayısındaki “Mısralarım” ( s. 4 ), 12’nci sayısındaki “Notlar III” ( s. 4 ), 15’inci sayısındaki “Lâleli” ( s. 4 ), 16’ncı sayısındaki “Jeoloji” ( s. 4 ), 18’inci sayısındaki “Harp İçin Şiirler” ( s. 4 ), 19’uncu sayısındaki “İnadına Yaşamak” ( s. 4 ), 22’nci sayısındaki “Mafsal Yerinden Oynadı” ( s. 2 ) ve 24’üncü sayısındaki “Babil” ( s. 2 ) başlıklı şiirlerini ise Rasih Nuri İleri Yeni Edebiyat Şiir Antolojisi‘ne ( Scala Yayıncılık, 1998 ) alacaktır.

Sürgün

Suphi Taşhan, İkinci Dünya Savaşı yıllarında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde okurken, devlet  “güvenlik” gerekçesiyle sürgünlere başlar. Türkiye Cumhuriyeti  “tarafsız” görünüyordur ama, savaşta taraf tutanlardan ziyâde barışı savunanlar  iktidarı endişelendirmeye başlamıştır. Bu yüzden, Abidin Dino, Abidin Nesimi, Fehmi Yazıcı, Talha Balkı, Arif Dino ve Suphi Taşhan gibi münevverler İstanbul dışına sürgüne gönderilirler. Suphi Taşhan’a da Bor sürgünü çıkar.  Oysa, Taşhan ailesiyle Ankara’daki her muktedirin bir şekilde irtibâtı vardı. Nüfûzlu aile araya adamlar koyar ve bu suretle Suphi’nin bir müddet sonra sürgünden dönmesine karar verilir.

Seyfi Taşhan, gazeteci Taner Dedeoğlu’na şunu söyler:
” 1940 yılında, ağabeyim Bor’a sürgüne yollandı, eğitimi yarım kaldı. Ben Pertevniyal Lisesi’ni bitirdim, ağabeyim de sürgünden geldi ve 1945 yılında yeniden Ankara’ya döndük. Bu dönemde elimizde, Dâhiliye Vekili Cemil Uybadın ile komşu olduğumuz Dikmen’deki benim de doğduğum bağ evi ve İsmet İnönü ile komşu olduğumuz Hacı Bayram’daki ev kalmıştı. Bu ikisinin dışında emlâkımız gitmiş, paramız da kalmamıştı. Olsun, ailemizin Ankara’daki Taşhan’a nazaran asâleti yeterdi.  Oysa, soyismi kanunu çıkınca ağabeyim, bir ara Önol olacak diye tutturmuş, bunu duyanlar da ‘Yahu siz Taşhan’ın eshâbı olarak bilinirsiniz, bu yüzden soyisminiz Taşhan olmalı!’ diye onu uyarmışlar. Taşhan çoktan yıkılmıştı, yapanları ve işletenleri de bu dünyadan göçmüşlerdi ama, Taşhan ailemize soyismi olarak kaldı,” ( 24 Saat gazetesi, 23 Ocak 2017 ).

Suphi Taşhan sürgün dönüşünde Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydını yaptırır. Öğrenciyken belediyede bir işe girer, fakülteyi bitirince de serbest avukatlığa başlar. Vardar ailesinden Fahire Mualla Hanım ile karşılaşır. Her yere çiçekle giden, davetli olmasına rağmen gidemediği her yere çiçek gönderen Suphi Taşhan, Fahire Mualla Hanım’ı görür görmez onunla evlenmeye karar verir ve bu niyetini Fahire Mualla Hanım’a söyler. Fahire Mualla Hanım mavi gözlü devin bu cüretine başta çok kızmasına rağmen, nihâyetinde onun izdivâc teklifini kabûl edecektir. Bu izdivâcdan 3 Nisan 1955 günü oğulları Osman Cemal, 23 Haziran 1957 günü de kızları Pembe dünyaya gelirler. Fahire Mualla Hanım’ı 5 Mayıs 2001 günü kaybettik. O da Cebeci Asrî Mezarlığı’nın Ada 103 – Parsel 188 bölümündeki kabrinde medfûndur. Osman Cemal,  Amerika Birleşik Devletleri’nin nüfus kayıtlarında “Türk asıllı Amerikalı işadamı ve elektirik mühendisi” olarak geçiyor. California’nın Tustin şehrinde ikamet ediyor. Pembe Candaner ise küresel şöhrete sâhip bir iş kadını ve büyük şirketlerde yönetici. Epsilon Yayınevi’nden ve İş Bankası Kültür Yayınları’ndan kitapları çıktı.

Suphi Taşhan’ın izdivâc teklifinde bulunduğu iki kadının isminin de Mualla olması tuhaf bir tesâdüftür. Suphi’nin çocuklarının anası olacak Mualla Hanım ile tanışmadan önce, Mualla Eyüboğlu’na izdivâc teklifinde bulunduğunu, Tuba Çandar’ın Mualla Eyüboğlu ile yaptığı bir söyleşiden öğrenmiştik. Mualla Eyüboğlu, 1958 yılında Robert Anhegger ile evlenmeden önce  başını işlerinden kaldıramadığını söyleyince, Tuba Çandar, “Peki, o zamana kadar işlerinizin dışında bir vukuâtınız olmadı mı?” diye sorar. Mualla Eyüboğlu’nun yanıtı şöyledir:
” Ohoo, hep aşk, hep aşk! Efendim, çok kişi benimle evlenmek istiyor. O yıllarda Anadolu’da çalışan eğitimli bir kadınla evlenmek ilginç bir şey olmalı. Şansım da hep solculardan açılmıştı, Ruhi Su’dan başlayarak… Hasanoğlan’da kızlar yatakhânesinde kalırken, eli tabancalı bir adamın kapıya dayanması çok rahatsız ediciydi. Adam dediğim de, değerli bir bas bariton. Öğrencilerle hârikülâde şeyler yapıyor. Maalesef hem Köy Enstitüleri’nden hem de Konservatuar’dan uzaklaştırıldı bu yüzden. Sonra Suphi Taşhan isminde solcu bir şâir vardı. O da evlenelim diye tutturdu. Restoratörlük dönemimde Yaşar Kemal çıktı. Ama, çok efendiydi. Anlayış gösterdi bana. Ne güzel şiirler, mektuplar yazardı…” ( Gazete Pazar, 2 Mart 1997 ).   

Kürdün Meyhânesi

Suphi Taşhan’ın Ankara hayatı için Mehmed Kemal’in Acılı Kuşak‘ı (Toplum Yayınevi, 1967) ve Fahir Aksoy’un Kürdün Meyhânesi ( Can Yayınları, 2000 ) emsâlsiz kaynaklardır.

Seyfi Taşhan’ın ağabeyinin Ankara’daki yaşamı için söyledikleriyse ironiktir:
” Suphi Ağabeyim, Ankara Hukuk Fakültesi’ni bitirip, avukat oldu. Ama, daha çok Cahit Sıtkı, Orhan Veli ve diğer yazarlarla birlikte Posta Caddesi’ndeki ünlü meyhânede yaşamaya başladı,” ( 24 Saat gazetesi, 23 Ocak 2017 ).

Posta Caddesi’ndeki Kürdün Meyhânesi’nin resmî ismi Yeni Hayat Lokantası’ydı. Yerini sadece “Bir Zamanlar Posta Caddesi” başlıklı araştırmasında Savaş Sönmez belirtiyor ( Ankara Araştırmaları Dergisi, S. 7/1, s. 257- 281, 2019 ). Posta Caddesi’nin başındaki 5 numaralı Kudret Han’ın altında, kapının sol tarafındadır; kapının sağ tarafındaysa Şükrân Lokantası vardır. Kudret Han 1926 yılında inşâ edilmiş, 1928 yılındaysa Ali Rıza Yüzbaşıoğlu bu hanı 28 altına satın almış. Savaş Sönmez, Ali Rıza Yüzbaşıoğlu’nun 1928 doğumlu oğlu Abbas Yüzbaşıoğlu ile görüşüp, Yeni Hayat Lokantası için teyid almıştır. Şükrân Lokantası da içkili bir mekândır; ancak Mehmed Kemal Şükrân Lokantası’nın sâhibi olan Salih Çelebi’yi aksi, densiz, yüzü gülmez ve parasız müşteriyi adam yerine koymayan biri olarak tanıdığından, pek çok kişi gibi o da Yeni Hayat Lokantası’nı tercih etmiştir.

Mehmed Kemal, 1967 yılında, Yeni Hayat’ın yerinde bir matbaa levâzımâtçısının faâliyette olduğunu yazmıştı.

” Kürde devâm eden sivri kişilerin çoğu öldü. Bir kısmı da kayıplara karıştı. Zâten meyhânenin yerinde şimdi matbaa levâzımâtı satan bir dükkân var,” ( Acılı Kuşak, s. 43, 1967).

Mehmed Kemal’den 50 yıl kadar sonra Posta Caddesi’nden geçerken, Yeni Hayat’ın yerinde Kars Tandır Ekmeği’ni, Şükrân Lokantası’nın yerindeyse Ulus Simit Fırını’nı görmüştüm.   

Yeni Hayat Lokantası’nın sâhibinin ismi Mehmet Özdilli’ydi. Mehmed Kemal’e göre,  Kafkasya veya Azerbaycan göçmeniydi ( Acılı Kuşak, 1967 ), Remzi İnanç’a göre de aslen Karslı’ydı ( Ortak Belleğimizdir Dostlar, 2015 ). Hacı Mahmut Utar’ın Büyük Aküzümlü Köyü’nün Geçmişi ve Bugünü isimli eserindeyse, Mehmet Özdilli’nin Büyük Aküzümlü Köyü’nden ve Cennetliler ailesinden olduğu belirtilmiştir ( Konya, 2019 ). Büyük Azümlü 1992 yılına kadar Kars şehrinin Arpaçay kazasına bağlı bir köydü. Mehmet Özdilli’nin 1946 doğumlu oğlu Esen’in “Kerem Mertoğlu” ismiyle filmlerde oynadığını pek az kişi bilir; Esen, 2008 yılında akciğer kanserinden vefât etmiştir. Esen Özdilli’nin kızı ve Kürt Mehmet’in torunu olan 1972 doğumlu Gizem ise, bir dönemin en şöhretli mankenlerindendi.

Necati Tonga, Bir Edebî Muhit Olarak Ankara ( Çolpan Kitap, 2019 ) isimli eserinin 226’ncı sayfasında, Yeni Hayat lokantası’nın tam olarak ne zaman açıldığının tesbit edilemediğini belirtiyor. Feridun Büyükyıldız  1944 ile 1960 arasında, Nuray Bayraktar ise 1944 ile 1962 arasında faâl olduğunu yazıyorlar. Ancak, Fahir Aksoy’un,  Alman Mareşali Rommel’in Tunus’a çıkarma yaptığı ve Mısır hudûduna dayandığı günlerde, Rommel haberleri yazmaktan bunalınca bir iki kadeh içmek için soluğu Kürdün Meyhânesi’nde aldığını belirtmesi ( Kürdün Meyhânesi, s. 25 ve 26, 2018 ), Yeni Hayat’ın 1941 yılında dahi açık olduğunun ifâdesidir. Çünkü, Erwin Rommel 12 Şubat 1941 günü Afrika Kolordusu komutanı olarak Trablusgarp’a ulaşmıştır ve 31 Mart 1941 günü de El Ageyla’da İngiliz Ordusu’nu hezîmete uğratmıştır.

Yeni Hayat’ın sâhibi Kürt Mehmet, kısa boylu, göbekli, gür siyah saçlı ve kalın kaşlı bir adamdır. Ağzındaki piposuyla masaların arasında yuvarlanır gibi dolanır. Komşu meyhânenin sâhibi Salih Çelebi gibi arsız bir paragöz değildir, Yeni Hayat’ın gediklilerinden garîb Ömer Üçüncü’ye onurunu incitmeden hep destek çıkar. Ama, Kürt Mehmet’in çakallıkları da yok değildir, takılanların çabuk kafayı bulmaları için şaraba afyon kattığı bilinir. Tralambos Mustafa ile Kambur Hafız meyhânenin garsonlarıdırlar. Kambur Hafız namazında niyâzında bir adamdır, veresiye defterini o tutar. Mustafa ise “Tralambos” lâkabını Ankara’da yeni çalışmaya başlayan troleybüslerden almıştır. Onun “Tralambos kalkıyor!” diye bağırması, meyhânenin kapanma saatinin geldiğinin ifâdesidir. 

Kürdün Meyhânesi kısa sürede bir  edebiyat mahfili olmuştur. Ankara’nın münevver takımından kim varsa, oranın müşterisidir. Fahir Aksoy’un “bizim takım” dediği masada, Suphi Taşhan, Mehmed Kemal, Fethi Giray, Nusret Baban, Orhan Veli, Mütercim Galip ve Ressam Ömer hiç değişmezler. Aybaşlarında Yeni Hayat’ı memûr kesimi basınca, Kürt Mehmet’in keyfinden yanına varılmaz olur, herkese şakalar yapar, müdâvimîne tezgâhtan mezeler gönderir ( Kürdün Meyhânesi, s. 73, 2018 ). Aybaşı değilse, kimsenin parası yoktur. Kadehi 6 kuruşa verilen afyonlu şarabı, leblebi ve turp ile içerler. Şâyet cebinde para olan Sadri Ertem ile Suphi’nin teyze oğlu Kâmurân gelirse, Kürdün Meyhânesi’nde bir şenlik başlar; şarap yerine rakı, leblebi yerine çılbır, turp yerine de karışık ızgara ısmarlanır.

” Paramız olmadığı günler çaktırmadan Sadri’den borç alırdık. Me’bûs olduğu için onu paralı sanırdık. Oysa o da kendi yağıyla kavrulan bir dargelirliydi,” ( Acılı Kuşak, s. 51, 1967 ).

” Kâmurân Abi meyhâneye seyrek gelenlerden. Onun görevi Çubuk’ta. Suphi’nin dediğine göre, Kâmurân Abi ikinci kadehten sonra çok cömertleşirmiş, tüm sorun onu bu meyhâneye sokup iki kadeh içirtmekmiş, sonrasıysa selâmetmiş. Ee, bu saydığım kişilerin çoğu işsiz, parasız kimselerdi. Böyle Çubuk’ta para artırıp dolu keseyle aramıza gelen yakın bir dostu bulunca öyle kolay savmak vicdânsızlık olurdu hepimiz için. Bir zamanlar romancı Sadri Ertem de aynı nedenlerle beklenen kişilerden biriydi,” ( Kürdün Meyhânesi, s. 74, 2018 ).   

Yeni Hayat’a takılan münevverlerin hemen hepsi solcu takımındandır. Bu nedenle, meyhânede müşteriden çok siyâsî polis olur. Kara Nizâm’ın adamları, meteliğe kurşun attığı günlerde, Kürt Mehmet’in canını çok sıkarlar. Peşlerinden polisleri de götüreceklerini bildiğinden, bizimkilere biraz dışarıda hava almaları için yalvardığı dahi olmuştur.

” Meyhâneci Mehmet bizi hem sever, hem de arada bir kakalardı. Hem gelmemizi ister, hem de gelmememizi. Ben, ‘Bu da neden oluyor?’ diye şaşardım. Müşteri arttıkça kızar, ona buna çıkışırdı. Bir defasında yanıma geldi:
– Yahu, siz bazı günler buraya uğramasanız olmaz mı?
– Neden ?
– Görmüyor musun?
– Neyi?
– Şu masada oturanları.
– Bana ne?
– Sana ne olur mu? Sizi gözlüyorlar.
– Bizi niçin gözlesinler ki?

Göz kırptı. Külâhıma anlat gibilerinden elini salladı.

  •           – Bunlar hafiye be!, dedi,” ( Acılı Kuşak, s. 76 ve 77, 1967 ).
  •    

Yine Mehmed Kemal’den okuyalım:

” Mehmet bilgiç bir edâyla:

– Bu hafiyeler sizi gözlüyorlar, ne konuştuğunuzu not ediyorlar, dedi.

İlkin güldüm geçtim. Ama bir süre sonra o lâf bana dokundu. Meyhâne tehnalaşmaya başlayınca Mehmet’e bu işin aslını sordum.

– Bunlar gelirler, önlerine bir iki boş bira şişesi koruz. Müşteri gibi otururlar ve sizi beklerler. Halbuki kalabalık günlerde o masalara bir iki müşteri daha alabilirim, onların yüzünden müşteri koyamıyorum.

– Bu hafiyeler, hafiyelik parası almazlar mı?
– Alırlar ama, burada harcayacak değiller ya!

Okuduğum polis, hafiye romanlarını düşündüm. Bir de bu kılıksız, kültürsüz, bilgisiz adamları… Bunlar bizden ne alıp da götüreceklerdi efendilerine,” (Acılı Kuşak, s. 77, 1967).

Kürdün Meyhânesi’nin müdâvimîni polisin tarassudundan rahatsız olmuyordu ama, bir kadının meyhânede onlarla takılmasına aslı râzî değillerdi. Bir defasında Suat Derviş Hanım oraya Fahir Aksoy ile birlikte girince, olay olur. Reşat Fuat Eskişehir’de hükümlü iken, Suat Hanım kocasını ziyâret edebilmek için Ankara Palas’ın en ucuz, en küçük odalarından birine yerleşmiştir. Mehmed Kemal, Fahir Aksoy ve Suphi Taşhan sık sık Ankara Palas’a gidip, Suat Hanım ile buluşurlar.   

Suat Hanım’ın Yeni Hayat hâdisesi Kürdün Meyhanesi‘nde şöyle anlatılacaktır:
” … oturmuş söyleşiyoruz ordan burdan. Söz döndü dolaştı, Kürdün Meyhânesi’ne geldi. ‘Fahir, sizin şu Kürdün Meyhânesi’ni çok merâk ediyorum, beni de bir gün götürür müsün?’  demez mi, kabûl ettim ama bir düşüncedir aldı beni. Meyhânenin tarihi boyunca oraya bir kadının geldiği görülmemişti. Her yere özgürce giden Azra Erhat ve Nahit Fıratlı bile oraya gelmemişlerdi. Yeni Hayat’ın bir meyhâne olduğunu, hiçbir kadının oraya gitmediğini ve uygunsuz durumlarla karşılaşabileceğini anlatmaya çalıştıysam da, inandıramadım.   

Ve bir akşam meyhâneye gidildi. Kapıdan girdiğimizde her zamanki uğultu had safhadaydı. Bizimkiler Suat Hanım’ı görünce şaşkınlık içinde ayağa kalktılar. Bu kalkış Suat Hanım’ın meyhâne sakinlerince görülmesine yol açtı. Uğultu, yerini sessizliğe bıraktı. Çıt çıkmıyordu. Sessizlik tüm gece boyunca sürdü, küfürlü konuşmalar, bağırışlar son buldu. Aslında ayrı cinsten birinin gelişinden kimse hoşnut olmamıştı. Bu dile getirildi. Kürt Mehmet de durumdan hoşnut olmayanların arasındaydı. Fahir Bey, gözünü seveyim, o hanımı sakın bir daha getirme, huzûrumuz kalmadı. Herkes, buraya hanımlar gelirse, günün yorgunluğundan sonra içimizi dökmeye, gerektiğinde sövmeye olanak bulamayız diye yakınıyorlar, diyordu.”

1948 yılında Ankara’da askerliğini yapan Niyazi Akıncıoğlu ve arkadaşı Celâl Vardar da aybaşlarında Kürdün Meyhânesi’ne takılırlardı. Mehmed Kemal, Pulsuz Tavla ( Koza Yayınları, 1976 ) isimli eserinde, şöyle yazar:
” Niyazi asker olmuş, gurbete düşmüştü. İçerdi, parasının hesâbını bilmezdi. İçince, her şâir gibi kendini kapıp koyuverebilirdi. Yalnızdı, korunmak isterdi. Yolsuz kalabilirdi. Bütün bunları düşünen Celâl, kimseye çaktırmadan, Niyazi’yi bir başına komaz, yanından ayrılmazdı.”

Niyazi’nin yedek subay maaşı ve Celâl’in parası tükenince, Kürdün Meyhânesi’nde görülmezlerdi, arayan onları 23 numaralı Yusuf Hikmet Apartmanı’nın altındaki Palabıyığın Meyhânesi’nde bulurdu. Meyhânenin sâhibi Aslan Baba, Celâl gibi Arnavut asıllıydı. Meyhâne de ismini Aslan Baba’nın heybetli bıyıklarından almıştır. Bazı kaynaklarda Büyük Palabıyık veya Rakılı Palabıyık olarak da isimlendirilen bu meyhâneyi, karşı sıradaki Küçük Palabıyık veya Şaraplı Palabıyık ile karıştırmamak gerekiyor. Mehmed Kemal’e göre, Niyazi’nin ve Celâl’in, meteliksiz olsalar bile Palabıyığın Meyhânesi’nde kredileri vardır.       

Sen Arkadaş Değil, Kardeşsin!

Kürdün Meyhânesi’nin karga bokunu yemeden açıldığı için pek sevildiği anlaşılıyor.  Şâyet Ankara’nın malûm kışıysa, sabah vaktinde Kürdün Meyhânesi’nden daha sıcak bir yer düşünülemezdi.

” Çıtır çıtır yanan bir soba. Ortalıkta tıs yok. Sabri, sobanın üstünde ekmek kızartıyor. Bir kedi yalanıyor. Şarap yavaş yavaş kanımıza karışıyor. Sabri ile daha dostça bakışıyoruz. Tatlı bir sıcaklık dağılıyor her yanıma. Yaşamak daha anlamlı olmaya başlıyor,” ( Kürdün Meyhânesi, s. 4, 2018 ).

Fahir Aksoy’un Sabri dediği, Orhan Veli’nin şiirindeki  meşhûr Montör Sabri’dir. Öğlene doğru Çetin Altan, Cüneyt Arcayürek, Şinasi Nahit Berker ve İlhan Paniç düşerler. Suphi Taşhan, Cahit Sıtkı ve Ömer Üçüncü de erkencilerdendir. Ara sıra bizimkilere lâtîfe yapsa da, Ömer Üçüncü pek kimseyle oturmaz, yalnız kalmayı tercih eder.         

” Suphi Taşhan ve Cahit Sıtkı ile oturmuş konuşuyoruz. Tartışılanlarsa günlük sorunlar. Ömer içeri girdi, masaya yöneldi, Suphi’ye çıkışırcasına, ‘Sen arkadaş değilsin!’ dedi. Herkes şaşırmıştı. En önemli sorunlar karşısında soğukkanlılığını yitirmeyen Ömer’e ne olmuştu? Suphi ne yapmıştı da Ömer bu denli sinirlenmişti? Şaşkınlıktan donakalmıştık. Suphi, ‘Hayrola Ömer, ne oldu ki?’ diye sordu. Ömer bu kez her zamanki gülümser yüzü ve yumuşayan sesiyle ‘Sen kardeşsin!’ demez mi, herkesi bir gülmedir aldı. Masaya buyur ettikse de oturmadı. Kuytu bir köşeye çekilerek gazetesini okumaya başladı,” ( Kürdün Meyhânesi, s. 21 ve 22, 2018 ).

Ömer’in Bıyıkları

Bir gün Cahit Sıtkı, Suphi Taşhan ve Fahir Aksoy oturmuşlar, içiyorlar. Ressam Ömer de ayrı bir köşede demleniyor. Kürdün Meyhânesi’nin eski tadı epeydir yoktur. Yenişehir’den birkaç kopuk meyhâneye dadanmış ve müdâvimîni rahatsız etmektedir. Aralarından birkaçı dönemin önemli zevâtının mahâdîmidir.  Polis onlara dokunmadığı için de astıkları astık, kestikleri kestiktir.  Her neyse, kapı açılır, Yenişehir’in kopuk takımı içeri dalar ve doğruca bizimkilerin yanına gelip, onları tartaklamaya başlarlar. Biri de, “Ey ehl-i vatan, Kürdün Meyhânesi’ne solcular geliyor. Ne duruyorsunuz, analarınız sizleri bugünler için doğurdu!” diye bağırıp, müdâvimîni tahrîk etmeye çalışmaktadır. Ne mekân sâhibi Kürt Mehmet’in yalvarması ve ne de bizimkilerin karşı koymaları işe yarar. Fecî dayak yerler. Aralarından biri de garîb Ömer’in bıyıklarına yapışmış, “Ulan Stalin bıyıklı herif, seni gebertirim!” deyip, onu mutfağa doğru sürüklemektedir. Bir müddet sonra, elebaşıları Fahir Aksoy’un yanına gelip, “Sen Selçuk’un ağabeyi değil misin?” der. Fahir Aksoy bunu teyid edince, dayak faslı sona erer ve çekip giderler. Herkes oradadır ama bir Ömer Üçüncü yoktur. Fahir tuvalete giderken, açık mutfak kapısından, aşçının Ömer’in kafasını et kütüğüne yatırdığını ve elindeki kocaman bıçakla onun bıyıklarını kesmekle uğraştığını görür ( Kürdün Meyhânesi, s. 22, 2018 ).    

Olay daha ziyâde bir polis tezgâhına benziyor. Melih Cevdet’in 1952 yılında Kaynak dergisinin 60’ıncı sayısında yayımlanan “Zavallı Ethem” şiirindeki Ethem’in aslında Ömer Üçüncü olduğu söylenir. Belki alkol bağımlılığı, belki de solculuğu yüzünden işinden atılmıştır. Ama, polis kayıtlarına “Solcu Ömer” olarak geçtiği için, kimsenin ona korkudan bir iş vermeye yanaşmadığı  muhakkaktır. Karnını cebinde kalan simit kırıntılarıyla doyurur, yazın parklarda, kışınsa Sümerbank’ın kalorifer dairesindeki kâğıtların üzerinde yatar. Kürdün Meyhânesi’ndeki olay, hassas rûhuna pek dokunur, hastalanır, verem olur. Vefât edince, Fahir Aksoy, “asıl şimdi vaziyeti iyi” der, Ömer sonunda isimsiz bir mezarda “bir avuç kemik” olarak huzûra kavuşmuştur ( Kürdün Meyhânesi, s. 20, 2018 ).

Suphi’nin Son Günleri

5 Mayıs 1960 günü saat 17.00’de Kızılay Meydanı’nda Demokrat Parti iktidarına karşı bir sivil itâatsizlik eylemi başlar. Bir hafta kadar önce, Demokrat Parti’nin muhâlefete olan bilâ pervâ tutumuna karşı başlayan eylemlerde 28 Nisan günü Turan Emeksiz ve 30 Nisan günü de Nedim Özpulat hayatlarını kaybetmişlerdir. Bu yüzden öğrenciler “555K” parolasıyla yaşananları protesto etmeyi kararlaştırırlar. Parolanın açılımı 5 Mayıs günü saat 17.00’de Kızılay Meydanı’dır. Eylemin asıl tertipçileri kimlerdir, bu husûs hâlâ tam manâsıyla açıklığa kavuşmuş değildir. Kızılay’daki eylem sürerken Celal Bayar ile Adnan Menderes Meclis’ten dönüyorlardır. Eylemin mâhiyetini anlamak üzere hemen Kızılay’a giderler. Öğrenciler onları gördüklerinde, yuhalamaya başlarlar. Eski bir komitacı olan Celal Bayar efsürde mizâcdır; protestoları istifini bozmadan uzaktan izler. Ama, Adnan Menderes, kendini kaybedip, öğrencilerin üzerine yürür ve onlara ağıza alınmayacak küfûr etmeye başlar. O itiş kakışta  Menderes’in üstü başı dağılmıştır. Celal Bayar’a yakın bir ailenin oğlu olan Umur Bayrı benim Fenerbahçe Lisesi’nden sınıf arkadaşımdı. Onunla 1974 yılında Celal Bayar’ı Çiftehavuzlar’daki evinde ziyârete giderdik. Umur beni ona “Dede, bu Taner komünisttir!” diye şaka yollu tanıttığında, Celal Bayar’ın ayaklarını örten kırmızı yeşil kareli battaniyeyi beline kadar çekerek, “Komitacı mı?” dediğini anımsıyorum. Celal Bayar’a, sırf merâk ettiğimden, her defasında Kızılay Meydanı’ndaki eylemi sorardım. Celâl Bayar ise bu tekerrür soruma “Ah, Adnan!” diye yanıt verip, daha fazla îzâhât yapmazdı. Belki kulakları iyi işitmediği için, belki de Adnan Menderes’in Kızılay Meydanı’ndaki küfürlü tepkisini tasvîb etmediği için “Ah, Adnan!” deyip duruyordu.   

“555K” için Altan Öymen, Coşkun Irvalı, Öztin Akgüç, Cafer Canlı, Turgut Erdem ve İsmail Hakkı Aydınoğlu gibi isimler konuşuluyordur ama, Kürdün Meyhânesi’nden pek çıkmayan ve öğrencilik yaşını çoktan geçmiş olan Suphi Taşhan bile Kızılay Meydanı’daki eylem nedeniyle gözaltına alınır. Serbest bırakılırsa da, yorulmuştur. 27 Mayıs’ı görür, ama darbeden 13 gün sonra kalbine yenik düşer.

Çetin Altan, Milliyet gazetesinin 19 Ekim 1962 günlü nüshasının 2’nci sayfasındaki “Taş” isimli köşesinde şunu yazar:
” Ankara’da olan resmî vazifeli bir arkadaştan öğrendim. 27 Mayıs öncesindeki Ankara hâdisesinde Suphi’yi yakalamışlar ve akla hayâle gelmez işkeceler yapmışlar; dövmüşler, dövmüşler, dövmüşler…”

Çetin Altan aynı yazısında Suphi Taşhan için bir de şunu söyler:
” Karşı adamdı, havası olan adamdı; şâir yaradılışının çalkantılarından kurtulsa, önemli yerlere gelebilecek bir adamdı. Ama, ancak meyhâne masalarına kadar gelebilmişti.” 

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz