Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 26

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 26

316
0
PAYLAŞ

Hasan Basri Alp
“Rûhumun Penceresinden Tırmanmaktadır Hâtıralar”

Attilâ İlhan “Yasak Sevişmek” şiirinin esin kaynağının Hasan Basri ile karısı Şükriye Hanım olduklarını belirtir ( Cumhuriyet gazetesi, s. 16, 27 Ekim 1997 ). Vedat Türkali de Güven isimli romanını ( Gendaş Yayınları, 1999 ) Hasan Basri Alp’in anısına ithâf edecektir.

Hasan Basri Alp, 1940 Kuşağı’nın nâmlı bir solcusu ve daha ziyâde Yürüyüş dergisinde yayımlanan şiirleriyle tanınan önemli bir şâiriydi. 1945 yılında Sansaryan Hanı’nda gözaltındayken,  33 yaşında vefât eder. Attilâ İlhan intihâr ettiğini ( Cumhuriyet gazetesi, s. 16, 27 Ekim 1997 ), Vedat Türkali ise Sansaryan Hanı’nın en üst katından atıldığını söyler ( Komünist, s. 101, 2001 ).

Vedat Türkali’nin Mucur’dan dönüşünden sonradır. Osmanbey’de kayınpederi Ertuğrul Baykal’da kalmaktadır ( Komünist, s. 80, 2001 ).  Ertuğrul Bey Selânikli olduğu için Osmanbey’de oturmayı tercih etmiştir. Selânikliler olarak isimlendirilenler daha ziyâde Osmanbey’e, Nişântaşı’na ve Teşvikiye’ye yerleşmiş, bu semtlerde kendilerinin dışındakilere kapalı gayret-i dîniyye bir hayatı sürdürmüşlerdir. Hürol Taşdelen ise, Ertuğrul Baykal’ın sadece Selânikli değil, aynı zamanda 1935 yılında Samsun’daki Işık Locası’nın başına getirilmiş bir Mason olduğunu yazar ( Türkiye’de Mason Tarikatı, s. 206, 2019 ). Ama, mevzû-i bahsimiz Ertuğrul Baykal değil, onun evinin kapısını çalan Şükriye Alp’tir:

” … Basri’nin karısı Şükriye geldi Nişântaşı’ndaki evimize. Polisin arayıp durduğu gizlideki Basri beni görmek istiyormuş. Sevinmiştim. Ama, Basri’yi arıyorsa Şükriye’nin de peşini boş bırakmazdı polis. Kasımpaşa’daki bir tanıdığının evinde saklanıyordu Basri. Şimdi ayrı ayrı yola çıkacaktık. Uzaktan izliyecektim Şükriye’yi. Bir kapının önünde durup eğildi mi, anlayacaktım orası olduğunu. Pazar sabahı gidip görecektim Basri’yi, o gösterdiği yerde. Çıktık yola, Kasımpaşa Yeni Mahalle yöresine indik; yüz metre kadar ardından izliyordum Şükriye’yi. Toprak bir sokağa girdi. Yer yer apartmanlar dikilmiş ya, daha çok boş arsalar, bahçeler var; bugünkü gibi çimento yığını oluşmamış daha. Gelen geçen de yok pek. Şükriye eğilip pabucunu bağlar gibi yaptı; yürüdü gitti. Durup gösterdiği yer,oluklu saçla çevrilmiş koca bir bahçenin geniş, sanki hiç kullanılmazmış gibi kapılı kapısı. Geçerken bakıyorum zil mil de yok. Şaşırdım ya; gösterilen yer burasıydı. Pazar sabahı, güneşli bir günde indim Yeni Mahalle’ye, çevreyi kollayıp önüme ardıma bakaraksokağa girdim,” ( Komünist, s. 90 ve 91, 2001 ).

Vedat Türkali, evin Nişântaşı’nda olduğunu belirtiyor ama, Osmanbey’de “Şâir Nigâr Sokak, Paşakay Apartmanı, No. 61/6” adresinde olması gerekir.

Vedat Türkali o gün bahçenin ardındaki sokağa bakan apartmanın bodrum katındaki bir odada bulur Hasan Basri’yi. Odanın penceresi perdesi kapalıdır. Akşam geç saate kadar tavandan sarkan bir ampulle aydınlatılan o odada Hasan Basri ile sohbet eder.

” … Gün çabuk bitmişti. Kucaklaşıp ayrılırken, bunun son konuşmamız olduğu, bir daha birbirimizi göremeyeceğimiz benim aklımdan bile geçmemişti,” ( Komünist, s. 93, 2001 ).

Hasan Basri’nin firârî olduğu dönemde karısı Şükriye ile ara sıra Taksim civârında buluştukları anlaşılıyor. Askerî Hâkim Halit Ulusoy, onun bir ân evvel yakalanması husûsunda Birinci Şube’nin B Masası’na mütemâdiyen baskı yapmaktadır. O dönemde Birinci Şube’de dört Masa vardır. Başında Ali Rıza Bilgütay’ın olduğu A Masası azınlıklarla ilgileniyordu. Başında “Parmaksız Hamdi” veya “Mufassal Hamdi” olarak tanınan Hamdi Özdemir’in olduğu B Masası siyâsî suçlara bakıyordu. C Masası sendikalar ve dernekler ile ilgilenirken, başında Atilla Doğan’ın olduğu D Masası matbûâta bakıyordu. Halit Ulusoy firârî Hasan Basri Alp için Hamdi Özdemir’i sık sık  makamına çağırmaktadır. Hamdi Özdemir de bu baskı karşısında firârînin yakalanması için Süleyman ve Kemal isimlerindeki iki adamını görevlendirmiştir. 20 Ocak 1945 sabahı iki sivil memûr Haydarpaşa’ya kalkan vapurda buluşurlar. Oradan trenle Pendik’e geçerler. Kurtköy yolunun  üzerinde tarassuda başlarlar. Saat 12.00 sularında iskeleden vapura binen Şükriye Alp’i görürler. Onlar da hemen vapura atlarlar. Vapur, Kartal ve Maltepe iskelerinden sonra Büyükada’ya, Heybeliada’ya, Burgazada’ya ve Kınalıada’ya uğrayıp, Anadolu yakası sâhili tarîkiyle Galata Köprüsü’ne yanaşır. Şükriye Hanım önce Mısır Çarşısı’na uğrayıp alışveriş yapar, sonra Unkapanı tarafındaki sokağa girip, bir binânın alt katındaki pencerenin camına vurur. Pencereye çıkan kadınla birşeyler konuşur ama, memûrîn onların ne konuştuklarını duyamaz. Oradan Taksim’e çıkan Şükriye, bir eczâhâneye girip, bir kutu “Aspirin” alır. Eczâhâneden çıktıktan sonra Talimhâne tarafına yürür, bir iki sokak dolaşıp bir noktada beklemeye başlar. O esnâda Süleyman ile Kemal, firârî Hasan Basri Alp’i görürler. Süleyman tabancasını çekip, “Kıpırdama!” diye atılır. Hasan Basri donup kalırken, Şükriye’nin beti benzi atmıştır. Süleyman ve Kemal, firârînin kollarına girip, bir otomobili çevirirler ve onları Taksim’den Sansaryan Hanı’na getirirler.

Soğuk ve karlı bir gündür. Resmî kayda göre, B Masası’nın caddeye bakan odalarından birinde, pencerenin kenarındaki bir masaya oturmuş olan Hasan Basri Alp, nöbetçi memûrun usûlen önüne koyduğu kâğıda itirâfâtını yazarken, yüzü sararır, elleri titremeye başlar; oradakiler ne olduğunu anlamadan, oturduğu sandalyeden kalkıp, kendini dördüncü katın penceresinden aşağıya atar. Nöbetçi memûrîn koşuşturarak indiklerinde, Hasan Basri’nin parçalanmış cesedidini bulurlar. Tanınmayacak durumdadır. Üzerini gazetelerle örterler.

Olayın vuku bulduğu 20 Ocak ile 23 Ocak arası bilinmiyor. Ama, 23 Ocak günü, Şükriye Hanım’ı, kendisine tek suâl dahi sormadan bırakırlar. Onu 27 Ocak günü yeniden çağırıp, ölüm raporunu yazan doktor ve iki polisle birlikte Hasan Basri’yi toprağa vermek için Edirnekapı Mezarlığı’na götürürler.

Aslında, 20 Ocak bile kesin değildir; Hasan Basri’nin vefâtı için 21 Ocak’ı, 22 Ocak’ı, 23 Ocak’ı ve 25 Ocak’ı söyleyenler de var. Meselâ, Mihri Belli, “işkencedeki üçüncü gününde” der:

” … kendisine iki gün iki gece sürekli işkence edilmiş, üçüncü gün Sansaryan Hanı’nın en üst katından atlayarak intihâr etmişti,” ( İnsanlar Tanıdım, C. I, s. 232, 1989 ).    

Hasan Basri’nin mezarı maalesef kayıptır.

Eşini toprağa verdikten üç gün sonra Şükriye Alp, kendisini siyâsî polisin arandığını öğrenince, mesleğini ve İstanbul’u terk ederek izini kaybettirir.  Hasan Basri’nin akrabaları onu Niksar’ın dağ köylerinde saklar. Birinci Şube’ye kadının Niksar’da görüldüğüne dâir ihbârât gelirse de, bulunamaz. Bundan sonrası için farklı şeyler söyleniyor. Kimi 27 Eylül 1946 günü firârî yaşamaktan usanıp, İstanbul’a gelerek tutuklandığını ( Hami Karslı, 2016 ), kimi de Trakya hudûdunda yakalandığını ( Kâzım Alöç, 1967 ) yazar. Ama, 41 gün boyunca Sansaryan Hanı’nın bir hücresinde tutulup, Hamdi Özdemir’in ekibinin ifâde faslından geçecektir.

Ailesi ve Tahsîli    

Hasan Basri Gürcü asıllı bir ailenin oğludur. Babası Mehmed Şakir Efendi, annesiyse Fatma Hanım’dır. Mehmed Şakir Efendi ile Fatma Hanım’ın ilk çocukları Osman, ailenin Niksar’a hicretinden evvel doğmuştur. Ama, Hasan Basri, Rûmî 1328 yılında Mecitözü’nde dünyaya gelecektir. Hasan Basri’nin birâderinden başka bir de Hatice isminde kızkardeşi vardır. Hasan Basri’nin annesi Fatma Hanım, 1918 yılında, çok genç yaşta vefât eder. Aile lâkapları Çaloğlulları olan Mehmed Şakir Efendi, polis teşkilâtında vazîfelidir. Kendisine Niksar’ın Taş Mektep Mahallesi’nde altı ahır olan bir ev ile Hacılı köyünde bir tarla verilmiştir. Ağabeyi Osman ileride Hacılı köyüne yerleşecek, kızkardeşi Hatice de Tokat’a gelin gidecektir.

Hasan Basri orta öğrenimini parasız yatılı olarak Sivas Mekteb-i İ’dâdîsi’nde tamamlar.

Bursa gibi Sivas da 1940 Kuşağı’nın menba’-ı ziyâıdır. Hasan İzzetin Dinamo Sivas Muallim Mektebi’nde okumuştur. Fakat çok kişiyi solcu yapan Sivas Mekteb-i İ’dâdîsi öğretmeni Ruşen Zeki’dir. Ziya Somar, Ahmet Şazi, Doktor Neşati, Kâmuran Bozkır, Ahmet Kutsi Tecer, Ali Rıza, Sıdıka Su’nun ağabeyi Necmi, Kadri Kiper, Vehbi Cem Aşkun ve Hasan Basri aynı yıllarda Sivas’tadırlar. Ruşen Zeki, Ahmet Şazi ve Doktor Neşati,  Adım isminde Marksist çizgide bir dergi çıkarırlar. Bu derginin kadrosuna Hasan İzzettin Dinamo’yu, Vehbi Cem Aşkun’u, Kâmuran Bozkır’ı ve Ali Rıza’yı da alırlar. Ama, Sivas Mekteb-i İ’dâdîsi idârecilerinden Osman ve Muhsin Adil, okulların komünist yuvası olmasından rahatsızdırlar. Sivas Muallim Mektebi’nin müdürü Tatar Faik’e  Adım dergisi şâiri Hasan İzzetin Dinamo’nun okuldan atılması için baskı yaparlar. Tatar Faik gönülsüzdür, Ziya Somar da kendisine arka çıkınca, onlara hayli sert bir yanıt vermek cesâretini bulur. Hasan İzzetin Dinamo Tatar Faik’in ve Ziya Somar’ın cesâretleri sayesinde Sivas Muallim Mektebi’nden mezûn olup, Malatya’ya öğretmen gidecektir. Ancak, kısa bir müddet sonra, Muhsin Adil, Sivas Mekteb-i İ’dâdîsi öğretmeni Ruşen Zeki’yi ve aralarında Necmi Umut ile Hasan Basri’nin de bulundukları öğrencileri ihbâr ederek hepsini tutuklattırmasına rağmen, mahkeme, öğrencileri berâet ettirecektir.

Burada psikoloji öğretmeni Ahmet Şazi’ye kısaca değinmek gerekiyor.

Sinan Kuneralp, Tarih ve Toplum dergisinde yayımlanan “İspanya İç Savaşı ve Türkiye” ( S. 37, 1987 ) başlıklı yazısında, İspanya İç Savaşı’na Türkiye’den tek kişinin, Sökeli toprak ağası Fahri Tanman’ın Franco kuvvetlerinin safında katılmış olabileceğini söylerken, Ferit Burak Aydar da, İspanya İç Savaşı’nın İzinde ( Agora Yayınları, 2017 ) isimli eserinin 368’inci sayfasındaki 127 numaralı dipnotta, “National Archives” nezdindeki  KV5/115 numaralı belgeye istinaden, Uluslararası Tugaylar’a Türkiye’den  47 yaşındaki Mustafa İbrahim’in katıldığını yazar.  Hasan İzzetin Dinamo ise, 1977 yılında,  İspanya İç Savaşı’na Sivas’tan yakın arkadaşı olan Ahmet Şazi isimli bir psikoloji öğretmeninin  gittiğini ve Madrid’de ağır yaralıyken öldürüldüğünü yazmıştı.  Hasan İzzettin Dinamo, Ahmet Şazi’nin Amerika Birleşik Devletleri’nden Uluslararası Tugaylar’a katıldığını belirtir. Ahmet Şazi hakkında Abraham Lincoln Taburu’nun arşivinde bir belge bulamadım. Ama, Jarama’da Abraham Lincoln Taburu’ndan ölenleri araştırırken, 17 Şubat’ta şehit düşen Ermeni asıllı Misak Chelebian’ın ismi dikkatimi çekti. Torunu Barton “Rocky” Chelbian, dedesinin  1888’de  Anadolu’da doğduğunu ve tehcirde Amerika Birleşik Devletleri’ne kaçtığını söylüyordu. Barton “Rocky” Chelbian’ın tarihlendirmesinden kuşkulandığım için, “Armenian Immigration Project” belgelerindeki isimleri tek tek araştırdım. Sonunda Misak Chelebian’ın “COLA  – 12AUG1912 – 3 – 46 – 0003″ sayılı göçmen kimliğini buldum. Buna göre, 26 yaşındaki Misak Chelebian, annesi Mariam ile birlikte 12 Ağustos 1912 günü “SS Columbia” gemisiyle New York’a göçmen olarak giriş yapmıştı. Sivas doğumluydu ve Sivas’ta yaşamıştı. Abraham Lincoln Taburu’nda, 49 yaşındaki Sivaslı Misak Chelebian’ın dışında, Anadolu doğumlu başka isimlere de rastladım. 28 Ocak 1904 Bursa doğumlu Victor Franco, 13 Ekim 1937 günü Ebro’da kaybolmuş. Âkıbeti bilinmiyor. 1913 yılında İstanbul’da doğan George Karantzalis veya Karaghuzian, 13 Nisan 1938 günü Gandesa’da ölmüş. 21 Ağustos 1901 doğumlu Bedros Donegian’ın, Amerika Birleşik Devletleri’nin  1940 yılı nüfus kaydında doğum yeri “Türkiye” olarak yazılmış. 1975’de vefât etmiş. Giannis veya Ioannis Chatzilaou’nun doğum yeri  Abraham Lincoln Taburu’nun arşivinde Bodrum olarak kaydedilmiş. Aynı kaynakta, 1969 yılında  Atina’da vefât ettiği belirtiliyor. 1899 doğumlu Sam Pappas’ın “Türkiye” doğumlu olduğu ve iki yıl Türk Ordusu’nda askerlik yaptığı belirtiliyor. 1896 veya 1899 doğumlu John Atamian ve 1900 doğumlu Michael Athanasiades de  Lincoln Taburu’nun “Türkiye” doğumlularından.     

Hasan Basri, Sivas Mekteb-i İ’dâdîsi’nden mezûn olunca, bir süre Ankara Ziraat Fakültesi’ne devâm eder; ancak daha sonra İstanbul Edebiyat Fakültesi’nin Felsefe Bölümü’ne geçecektir.

Hasan Basri, 19 Aralık 1938 günü, öğretmen Şükriye Esen ile Ankara’da evlenir. Bu evliliklerinden 1939 yılında Ankara’da büyük kızları Ümit, 1940 yılında Çankırı’da Emel ve 1943 yılında Kurtköy’de Murat dünyaya gelirler. 1944 yılında Kurtköy’de Seher ismini verdikleri bir kızları daha doğarsa da, onu aynı yıl içinde kaybederler.

Şükriye Hanım, Bulgaristan muhâciri bir ailenin kızıdır. Babası Hasan, annesiyse Vehibe’dir. Nüfusta Rûmî 1325 Nevrâkop doğumlu görünüyor. İstanbul’da Anadolu yakasına yerleşmişlerdir. Çapa Kız Muallim Mektebi’nde mezûn olur. Şükriye Hanım, 1938 ile 1941 arasında Çankırı’da Alpsarı köyünde, 1941 ile 1946 yılı arasında İstanbul’da Kurtköy’de, ardından da Niksar’a atanıp Buzköy’de ve merkezdeki Gazi Ahmet Danişment İlkokulu’nda öğretmenlik yapar.

Şükriye Hanım’ı Niksar’dan tanıyan Hami Karslı şunu yazar:

“1940’lı yılların sonlarında ilkokul öğrencisiydim. Yaz tatîllerinde, ya kente dört beş kilometre uzaklıktaki üzüm bağımıza gider orada vakit geçirir ya da çarşı içerisindeki manifatura mağazamızda oyalanırdım. Mağazamızın bulunduğu yerin arka üst kısmındaki küçük bir barakada,  bir öğretmen hanım otururdu. Benim öğretmenim olmamıştı. Ama, yüzündeki belli belirsiz bir tebessümle gizlemeye çalıştığı bakışlarındaki hüzün, davranışlarındaki sıcaklık beni kendine çekerdi. İki kızı ve bir oğlu vardı. Hep kısa pantolon giyen, ince uzun yapılı oğlu Murat benden bir iki yaş kadar küçüktü. Öğretmen Şükriye Alp’in evinin önü çimenlikti. Havanın iyi olduğu tatîl günlerinde, onun öğrencisi olalım olmayalım, biz çocuklar oraya gider, yere serilen kilimlerin üzerinde Şükriye Öğretmen’in bizlere ikrâm ettiği yiyecek ve içeceklerle berâber elimize tutuşturduğu kitapları okurduk. Küçük kentimizde, biz çocuklara böyle yaklaşan başka bir öğretmen yoktu,” ( Hami Karslı Arşivi, 2016 ).

Emin Karaca’nın Vedat Türkali Ansiklopedisi‘ndeki “Hasan Basri Alp” maddesinde, sadece Ümit’ten ve Emel’den bahsedilir, Murat’ın ismi ise hiç geçmez ( İnkılâp Kitabevi, s. 80, 2006 ). Bildiğim kadarıyla, Hasan Basri’nin oğlu Murat Alp, en son Türkiye Komünist Partisi Berlin Örgütü’nün liderlerinden biriydi.      

Şükriye Hanım emekli olduktan sonra İstanbul’a yerleşecektir.

Şükriye Hanım’ı 8 Ocak 2002 günü kaybettiğimizi ise Hami Karslı’nın yazısından öğrendim.

Hasan Basri’nin İstanbul Yılları

Alp ailesi 1941 yılında İstanbul’a gelir. Hasan İzzetin Dinamo’nun TKP Aydınlar ve Anılar isimli kitabında yazdığına göre, Kurtköy’e yerleşmeden önce kısa bir süre Bağlarbaşı’nda otururlar ( Yalçın Yayınları, s. 231, 1989 ).

Aynı yıllarda Hasan İzzetin Dinamo askerden firâr edip, İstanbul’a gelir. Sivas’tan tanıdığı ve Sivas Muallim Mektebi’nin muhasebeciliğini yapmış olan Sebati Selimoğlu’nu bulur. O da Ruşen Zeki’nin etkisiyle sosyalist olanlardan biridir. Hasan İzzetin Dinamo’yu hapishâne arkadaşı    Muzaffer’in Bağlarbaşı’ndaki evine götürür ve orada bir müddet saklanmasını sağlar. Ardından, Hasan İzzetin’i Hasan Basri alıp, Bağlarbaşı’ndaki kendi evlerine götürür. Bir süre Hasan Basri’de kalır. Şükriye Hanım’ın Kurtköy’e ataması yapılınca, hep birlikte Kurtköy’e geçerler. Onlardan sonra Orhan Alkaya’nın Edirnekapı’daki, Sabri Soran’ın Defterdar’daki ve yine Muzaffer’in Bağlarbaşı’ndaki evlerinde saklanır. Bağlarbaşı’ndan önce kunduracı Osman Paçalı’nın ve sonra da  Selâhattin Akarışık’ın evlerine geçer. Selâhattin Akarışık’ta saklanırken yakalanacaktır.

Vedat Türkali’nin yazdığına göre, Hasan Basri, “İşçi Muhâlefeti” kesiminden olduğu bilinen Ruşen Zeki’nin etkisiyle, Türkiye Komünist Partisi’ne karşı sert eleştirel bir tutum içinde,  Hikmet Kıvılcımlı’ya yakınlık duymaktadır ( Komünist, s. 61 ve 62, 2001 ). Askerlik için Yedek Subay Okulu’na gider. Hafta sonlarında Vedat Türkali ile Suna Pastahânesi’nde buluşurlar. Hasan Basri, ona  Yedek Subay Okulu’ndan arkadaşı Mihri Belli’yi tanıştırır. Okuldan bir de Hasan Basri’nin Ankara’dan tanıdığı müzik öğretmeni Hamdi Topuz vardır. Mihri Belli süvâri subayı olurken, sakıncalı Hasan Basri ile Hamdi çavuş çıkarırlırlar.

” Trakya’daki bir alayın yazıcılığına verdiler Basri’yi. Pek sıkıntıya düştü denemez. İyi, babacan bir albayın yanındaydı; Millî Emniyet Riyâseti’nin kendisi için gönderdiği çift aylı gizli yazışmaları bile ona açtırıyor, gerekli yanıtı yazmasını da ona bırakıyordu albay. Üstelik her hafta sonunu onun Kurtköy’deki karısı ve çocuklarıyla geçirmesini sağlıyordu,” ( Komünist, s. 69, 2001 ).

Hasan Basri o günlerde önce Hamdi Topuz aracılığıyla Elektrikçi Muzaffer’i, ardından da 1944 yılında Ankara Garnizon Mahkemesi’nce komünizm lehine faâliyette bulunmaktan ve evrâk zâyiinden hüküm giymiş olan Bursalı Tevfik Dilmen’i bulur. Tevfik Dilmen, 1951 Tevkifatı’nda, son tahkikat kararı açılmadan evvel suçu ve suçluyu doğru olarak belirtmiş olması sebebiyle cezâsı dörtte bir tenzil edilerek neticeten 2 yıl 6 ay ağır hapis cezâsına ve 10 ay müddetle İstanbul’da emniyyet-i umûmiyye nezâretinde bulundurulmaya mahkûm olacaktır.

Hasan Basri terhis olunca uzunca bir müddet iş arar. Mihri Belli ise Sümerbank’a girmiştir. O sıralar Hasan Basri de sık sık Mihri Belli’ye uğruyor. Ama, Mihri Belli’nin bundan rahatsız olduğunu İnsanlar Tanıdım isimli anı kitabından öğreniyoruz:

” … gerekli olmayan ilişkilerden olabildiğince kaçınmıştım. Kişisel dostluklara aşırı ölçüde önem veren bir toplumda bunun kolay olmadığını bilmek gerekir. Benim bile, çalışmalara ters düşse de, hatırını kıramadıklarım vardı. Hasan Basri Alp idi bunlardan biri. Yedek Subay Okulu’ndan arkadaştık. Solcu bilindiğinden çavuşa çıkarmışlardı onu. Ben ise omzuma demiri takabilmiştim.

Askerlikten sonra o da İstanbul’a yerleşti. Örgüt ilişkimiz yoktu. Bu bakımdan görüşmememiz gerekiyordu. Ahbâb çavuş ilişkileri kaldıramayacağımız bir lükstü bizim için. Basri gene de ara sıra uğramadan edemiyordu. Dertleşecek birine ihtiyâcı olduğu belliydi. Bu yüzden kendisini eleştirdiğim oldu. Buluştuktan sonra her ayrıldığımızda ‘Haydi güle güle, devrimden sonra görüşürüz’ diyordum. Ama o devrimi beklemeden karşıma çıkıyordu,” ( C. I, s. 231, 1989 ).

Bu satırları okuduğumda ürperdim. Hasan Basri ile örgüt ilişkilerinin olmadığı söylerken, ya Mihri Belli ya da okurlarına Hasan Basri’yi örgütten arkadaşı olarak tanıtan Vedat Türkali yalan söylüyordu; ayrıca, aralarında bir örgüt ilişkisi yoksa, niçin İleri Gençlik Birliği Davâsı’nda Hasan Basri’nin ismi sık sık geçiyordu, anlamak mümkün değil.

Bu dönemde Hasan Basri’nin Mihri Belli’den daha sık Elektrikçi Muzaffer, Osman Paçalı, Tahsin Berkem, Hayk Açıkgöz, Mustafa Göksu ve David Nae ile görüştüğü anlaşılmaktadır ( 1945 İGB Davâsı, 2003 ).

Hayk Açıkgöz’ün,  Anadolulu Bir Ermeni Komünistin Anıları‘nda,  Elektrikçi Muzaffer’i nasıl haksız ve asılsız bir şekilde polislikle suçladığına Sabri Soran yazımda değinmiştim ( Belge Yayınları, s. 137, 2015 ). Hayk Açıkgöz, aynı eserde, bir de şu açıklamayı yapacaktır:

” … Hasan Basri’nin Muzaffer ile ahbâblığı nedeniyle olacak sanırım, bizi kötülemek için bizim gruba Muzaffer’in Grubu dediler partililer bir ara. Muzaffer’in Türkiye Komünist Partisi ile arası açıkmış. Zâten Muzaffer’in Hasan Basri’ye anlattıklarından bu husûs bizce de biliniyordu. Biz ne Muzaffer’in grubu olduk ve ne de Muzaffer’i bizim gruba aldık. Tam tersine, Muzaffer’i politik faâliyetinden tamamen ekarte ettik,” ( Belge Yayınları, s. 119, 2015 ).

Oysa, sadece Hasan İzzettin Dinamo değil, Rıfat Ilgaz da aksi görüştedir:

” … iyi bir devrimci olarak yetişmişti,” ( Sarı Yazma, s. 343, 21’inci Baskı, 2018 ).   

David Nae ise, Edirne’deki Alliance Israèlite okulundan Mihri Belli’nin arkadaşıdır.

” David, Yahudi Yetimhânesi’ndendi. Dîn eğitimi görecek, haham olacaktı. Oysa, bambaşka bir yol izledi, tütün işçisi oldu. İşçilerin mücâdelesine katıldı. Yolu işkence odalarından, zindânlardan geçti. Bir ara Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi’nde eğitim gördü. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye Komünist Partisi’nin İstanbul il sekreteriydi. Polise düştüğünde çifte işkence gördü, hem komünist olduğu için, hem Yahudi olduğu için. OysaYahudi cemââti komünistliğinden ötürü onu fiilen afaroz etmişti,” ( İnsanlar Tanıdım, C. 1, s. 35 ve 36, 1989 ).

Hasan Basri, resmî kuyûda nazaran, 10 Mart 1944 ile 20 Ocak 1945 arasında firârî yaşar.

19 Mayıs 1944 gününün erken saatlerinde İleri Gençlik Birliği’nden iki kişi Süleymaniye Camii’nin iki minâresi arasına “Saraçoğlu Faşisttir” yazılı bir afiş asarlar. Câminin müezzini Ziya Öz ile kayyumu Mehmet Keskin onları görünce, mâhyacılar minârelerden kuzey duvarının üzerine inmişlerdir. Biri sokağa atlayıp, Mimar Sinan Caddesi’nden kaçıyor, diğerinin ise ayağı telefon tellerine takılıyor ve kafa üstü düşüp yaralanıyor. Ama, yaralı hâlde o da kaçmayı başarıyor. Polis, kan izlerinden Tahsin Berkem’e ulaşırken, bir ara ikinci kişinin Hasan Basri olabileceğini düşünür. Ama, 5 Ekim’de Tahsin Berkem ve 11 Ekim’de ise Mihri Belli yakalanınca, ikinci kişinin Mihri Belli olduğu anlaşılır.

   

Vedat Türkali Güven isimli romanında şöyle yazar:

          

” Polisin fellek fellek aradığı Hasan Basri Alp kayıptı, nerde olduğunu bilen yoktu. Ele geçeceği pek düşünülmediğinden olacak, soruşturmada sıkışıldı mı, kimi işleri onun üstüne yıkma eğilimi, polisin Basri’yi arama kızgınlığını daha da kışkırtıyordu.”

Ama, polis bizimkilerden daha zekî çıkar. 10 Mart 1944 gününden itibâren firârda olan Hasan Basri’nin bu işin içinde olamayacağını daha ilk günde çözer. Onun firârda olmasını fırsat bilerek, herkesin suçu Hasan Basri’nin üzerine attığını anlamıştır.

Elektrikçi Muzaffer

Hayk Açıkgöz’ün Anadolulu Bir Ermeni Komünistin Anıları‘nı okuyanların, Hasan Basri Alp ile Elektrikçi Muzaffer ahbâblığında bir kafa karışıklığı yaşamamaları için, Elektrikçi Muzaffer’i bir de Rıfat Ilgaz’ın Sarı Yazması‘ndan okumalarından tavsiye ederim.

” Düşmüştüm Muzaffer’in Yenikapı’daki meyhânesine. Eski defterler silinmişti. Yaşadıkça‘dan beş on kuruş girmişti cebime. Kitap, Bakanlar Kurulu kararıyla toplatılmıştı ama, polis geniş ölçüde bir arama tarama yapmamış, bir iki kitebevinden kitapları alıp götürmekle yetinmişti. Toplamadığı yerlere yeniden kitap bırakıyor, birkaç tanıdığa da elden sattırıyordum. Bu kitap hiçbir şey sağlamasa, bana Muzaffer’in meyhânesinde karın doyurma olanaklarını sağlamış oluyordu yeniden. Üç beş kitap bırakıyor, ‘okur yazar müşterilerine satar, borcumu kapatırsın’ diyordum.

Tatlı dilli olan Muzaffer bu işte de çok başarılı oluyordu. Kendi şarap parasını bile çıkarıyordu kitaplardan. Daha olmazsa dokunaklı sesiyle bir şiir tutturdu mu, almayacak olanlar bile alıyorlardı. Bir gün, bir iki kadeh şarap çektikten sonra, oturmuş tezgâhın başına, benim ‘Kuş Misâli’ şiirimi okumaya koyulmuştu. Okudukça içleniyor, içlendikçe de daha etkili oluyordu. Benim bile gözümü yaşartmıştı,” ( s. 339 ve 340, 21’inci Baskı, 2018 ).

Rıfat Ilgaz, aynı eserde, onun başka bir yönüne daha değinecektir:

” Rikkat, Ankara’ya gitmişti, anasını babasını görmeye. Giderlerken Aydın, yavru kedisini bırakmıştı bana. Kimbilir, şunu demek istiyordu Aydıncık. Şu kediyi olsun, açlıktan öldürmeden biz dönene kadar yaşat! Onu yaşatmam için Muzaffer’e sevdirmem gerekirdi. Bir gün eve çağırıp gösterdim yavru kediyi. Parlak tüylerine, fıldır fıldır yanıp sönen anlayışlı gözlerine bayıldı görür görmez. Yeryüzüne sevmek için gelmişti muzaffer. Güzel olarak bildiği, gördüğü ne varsa severdi. Öyle bir çiçek sevgisi, kuş sevgisi, insan sevgisi vardı ki onda… Artık kedi kurtulmuş demekti sefâletten, yaşamından o sorumluydu,” ( s. 340 ve 341, 21’inci Baskı, 2018 ).

Rıfat Ilgaz’ın cebinde metelik olmadığını bildiğinden, Elektrikçi Muzaffer kedi için ciğer alıp sık sık Rıfat Ilgaz’ın evine taşır. Niyeti sadece kediyi beslemek değildir, yavruyu görüp, okşayıp sevmek de istiyordur.

Elektrikçi Muzaffer’i merâk edenler, Hasan İzzettin Dinamo’nun TKP Aydınlar ve Anılar  isimli kitabını ( Yalçın Yayınları, 1989 ), Sabri Soran’ın da “Meyhâne” ( Bozacının Kızı, s. 12 – 14, 1960 ) ve  “Mıgır” ( Gün dergisi, S. 7, s. 4, 2 Mart 1946 ) isimli hikâyeleriyle arkadaşının vefâtının ardından yazdığı “Muzaffer” şiirini ( Gün Vurdu, s. 25, 1961 ) mutlaka okumalıdırlar.

          

Parmaksız Hamdi

Hasan Basri, başında Hamdi Özdemir’in bulunduğu B Masası’nın elindeyken hayatını kaybetmiştir. 35 yıllık polis iken 14 Kasım 1954 günü vefât eden “Parmaksız Hamdi” Kulaksız Mezarlığı’nda medfûndur ( Milliyet gazetesi, 14 Kasım 1955 ). Yolu Sansaryan Han’dan geçenlerin anılarında ismi sık sık geçer. Ama, ne tipi ve ne de karakteri husûnda bir mutâbakat vardır.

Abidin Dino’ya göre, Parmaksız Hamdi, kara kuru, hırçın bir küçük adamdır ( Sel Yayıncılık, 2001 ); oysa, Hasan İzzettin Dinamo, TKP Aydınlar ve Anılar isimli kitabında Parmaksız Hamdi’yi, iri yarı, bilekleri ve boynu kalın bir adam olarak anlatmıştır:

” Gecenin bir vaktiydi. Derin umutsuzluk uykularındayken, birdenbire hücremin demir kapısı çarpılarak açıldı. Bu gürültüyle uyandığımda, ceketsiz, kolları sıvanmış gömlekleriyle ve korkunç görünmeye çalışan yüzleriyle üç iri yarı polis hücreme girmişti. Hiçbirini tanımıyordum. Yalnız kolları, bilekleri, boyunları kalındı, beni korkutmak için geldikleri anlaşılıyordu. İçlerinden biri ‘Dinamo, Lâz İsmail’i en son ne zaman gördün?’ diye tuzak bir soru sordu. Elinin sakatlığını saklamaya çalışan kişinin Parmaksız Hamdi denilen adam olduğunu anladım,” ( Yalçın Yayınları, s. 299, 1989 ).

Ama, Sevim Belli de Boşuna mı Çiğnedik? isimli anılarında Abidin Dino’yu teyid edecektir:

” … İnce yapılı, kuru, kemik gibi bir adamdı. Oldukça kalın gözlük camlarının ardından hâin hâin bakardı,” ( Belge Yayınları, s. 279, 1994 ).

Sevim Belli’ye göre Siyâsî Şube’de her şey Hamdi Özdemir’den sorulur, üzerinden kin ve hınç akan bu adamın bilgisi ve talîmâtı olmadan bir adım dahi atılmazdır. İki has adamı vardır, Rüştü ve Nuri diye; Rüştü’nün inandırıcılığı sopasındadır, Nuri’nin ise balyoz gibi yumruklarındadır ( Belge Yayınları, s. 279, 1994 ).

Sevim Belli’nin “üzerinden kin ve hınç akan bir adam” olarak tanımladığı Hamdi Özdemir’i bir de Aziz Nesin’in anılarından okuyalım:

” … Polis şeflerinin çok kaba olduğu o dönemde bile bu adamın bir terbiyeli davranışı vardı. Kaba değildi hiç olmazsa. Çok yanlış işler yapmışsa, bunun suçu ondan çok, eski bir gedikli çavuş olan Hamdi Bey’i İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nün Siyâsî Şubesi’nin başına geçirenlerindir. Davranışlarının yurt görevi olduğuna özellikle inanıyordu. Öbürlerinde bu bile olmadığından, Parmaksız Hamdi’nin terbiyesi övgüye değer. Bu sözlerimle Parmaksız Hamdi’yi, olduğundan başka türlü, iyi ve olumlu kişilikte göstermek istemiyorum. O da işkenceler yaptıran, yasadışı davranışlarda bulunan bir polis şefiydi. Ama yine de o gericiliği, bigisizliği içinde özden ve doğru bir kişiydi,” ( Nesin Yayınevi, s. 261, 2015 ).

Merâk eden Parmaksız Hamdi’yi ayrıca Zehra Kosova’nın Ben İşçiyim isimli anı kitabının 101’inci ve 104’üncü sayfaları arasından okumalıdır ( Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı, 3’üncü Baskı, 2019 ). Aziz Nesin “terbiyesi övgüye değer” diyor ama, Neriman Hikmet’e “kaldırım yosması” diye hakaret eden de Parmaksız Hamdi’dir. Zehra Kosova’nın gördüğü işkencenin  tanıklarından biri olan Ali Eriş, “Zehra Kosova ve diğer tütün işçisi kadınlar Sansaryan Han’da eziyet çektiler, direndiler, ama ondan sonra Parmaksız Hamdi’nin işkence izleriyle yaşadılar,” açıklamasını yapacaktır ( Atılım gazetesi, 22 Ağustos 2014 ).

Rasih Nuri İleri’nin derlediği 1945 İGB Davâsı isimli kitabın içindeki Mustafa Göksu’nun tamamlanmamış anılarında da tıpkı Aziz Nesin’deki gibi farklı bir Parmaksız Hamdi ile karşılaşırız:

“… Bir kuru maaşa bakan kalabalık ailesiyle Kasımpaşa’da oturduğu iki göz köhne evden Sansaryan Hanı’na gelip giden bu ufak tefek adam hep aynı yıprak lacivert elbiseleri içinde olur ve üstünde varsa bile bize tabancasını teşhir etmediği gibi fark ettirmezdi de,” ( Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı, s. 379, 2003 ).

Mustafa Göksu, iki sayfa önce de, şunu yazmıştı:

” … yönettiği işkencelerde bile işi kurulu düzenin ödev anlayışı içinde, ama biraz da zorlanarak yapardı. Rüştü Bey gibi işkence seanslarından keyiflendiği görülmezdi,” ( Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı, s. 377, 2003 ).

  

Hasan Basri’nin Şiirleri

Yeni Edebiyat dergisini Türkiye Komünist Partisi çıkarmasına rağmen, Hasan Basri’nin Yeni Edebiyat‘a değil de niçin Yürüyüş‘e yazdığını hep merâk etmiştim. Bunun yanıtını ancak Vedat Türkali’nin Komünist‘ini okurken buldum:

Yeni Edebiyat‘ı izliyor ve okuyorduk ya, hiçbir bakımdan doyurmuyordu bizi. Anladık, parti bu dergiyi çıkartıyordu da, başka ne yapıyordu? Yapmıyorsa, niye yapmıyordu?” ( Gendaş Yayınları, s. 55 ve 56, 2001 ).

Yürüyüş‘ün edebî açıdan Yeni Edebiyat‘tan daha tatmîn edici olduğu muhakkaktır. Hasan Basri’nin, “Çaloğlu” imzâsıyla Yürüyüş dergisinde yayımlanan “Gazete” ( S. 9, İlk Teşrîn 1942 ), “Biricik Hemşerim” ( S. 12, Son Kânun 1942 ) ve “Asker Mektûbu” ( S. 14, 25 Mart 1943 ) şiirleri sonradan antolojilere alınmıştır. Ahmet Günbaş’ın Erken Ölümlü Şâirler Antolojisi‘nde ( Hayâl Yayınları, 2007 ) Hasan Basri’den “Mahsul”, “İstida”, “Biricik Hemşerim” ve “Ayrılış” isimli dört şiiri bulunuyor. Ahmet Günbaş, 26 Temmuz 2020 günlü görüşmemizde, bu şiirleri kendisine Güngör Gençay’ın gönderdiğini belirtti. Hami Karslı da, bunlardan “Ayrılış” şiirinin Hasan Basri’nin son şiiri olduğunu, karısı Şükriye Hanım’ın ise bu şiiri ancak 1960 yılından sonra çocuklarına gönderdiğini açıklamıştır. Asım Bezirci ve Kemal Özer 5 ciltlik Dünden Bugüne Türk Şiiri isimli derlemelerinin 4’üncü cildine Hasan Basri’nin “İstida” şiirini almışlardır ( Evrensel Basım Yayın, s. 68, 2002 ). Ataol Behramoğlu’nun 2 ciltlik Büyük Türk şiiri Antolojisi‘nde ise Hasan Basri’nin “Mahsul” şiiri bulunuyor ( Sosyal Yayınlar, C. I, s. 321, 2001 ).

Hasan Basri’nin Yürüyüş dergisindeki şiirleri 1942 ve 1943 tarihlidirler. Bu yılların öncesinde ve sonrasında yazdıklarıysa şimdilik bilinmiyor. Ama, Vedat Türkali’nin Komünist isimli eserinden, firârdaki Hasan Basri’nin başka şiirleri de olduğunu öğreniyoruz:

” … Yazdığı şiirleri okudu bir ara. Sivas’ta, tutuklamadaki Ulvi isimli bir ajan provokatöre yazılmıştı biri. Duygu yüklüydü şiirler. Yazık ki, ne aklımda kaldı, ne de elimizde bir kopyası var bugün,” ( Gendaş Yayınları, s. 92, 2001 ).

Niçin Firârîydi?

Hasan Basri’nin 10 Mart 1944 ile 20 Ocak 1945 arasını firârî olarak geçirmesine rağmen, firârîliğinin nedeni döneme ilişkin hâtırâtta belirtilmiyor. Ancak, Aclan Sayılgan’ın 2009 yılında Doğu Kütüphânesi’nden çıkan Türkiye’de Sol Hareketler isimli eserinin 237’inci ve 238’inci sayfalarındaki 14 numaralı dipnotta çok ilginç bir bilgi bulunuyor.

Bu dipnot şöyledir:

” Hasan Basri Alp, eski güvenlik sorumlularından merhûm Emekli Hâkim General Şevket Mutlugil’in bir sohbetinde bize anlattığına göre, İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye’yi ilgilendiren ve câsûsluk tarihinde Gürcü Kilisesi Olayı diye anılan soruşturma dolayısıyla aranmaktaymış. Hasan Basri Alp, gizli Komünist Partisi’nin üyesiydi. Gürcü Kilisesi papazlarından Şalva Varditze ise, merkezi Paris’te bulunan Anti-Sovyet Gürcü Komitesi’nin üyesidir. O yıllarda Türk güvenlik yetkilileri Şalva’yı câsûslukla ilgili görmüşler ve Gürcü Kilisesi’nde bir arama yapmışlar. Kilisede tam teşkilâtlı bir matbaa, uzun ve kısa namlulu silâhlar, askerî sahra telefonları ve topçu dürbünleri ele geçmiş. Bu olay, öyle anlaşılıyor ki, o günün şartları dikkate alınarak örtbas edilmiştir. Ancak, Papaz Şalva, boş durmamış, 1941 yılının Nisan ayından sonra, İstanbul’un o günkü İtalya Konsolosu ile Anti-Sovyet bir câsûsluk örgütü kurmuştur. Tutuklanan ve hüküm giyen on dört câsûs arasında, ünlü şâir Orhan Veli’nin kardeşi Adnan Veli de vardır. Türkiye Komünist Partisi üyesi olan Hasan Basri Alp’in 1944 yılında Anti-Sovyet câsûsluk örgütünün kovuşturmasına  nazaran aranması ise dikkat çekicidir.”

Türkiye’de Sol Hareketler, esâsında Solun 94 Yılı‘nın ( Mars Matbaası, 1968 ) genişletilmiş baskısıdır. Ancak, Solun 94 Yılı‘nda bu dipnot yoktur. Ayrıca, Şevket Mutligil değil, Şevki Mutlugil’dir. Bu kadar önemli bir câsûsluk faâliyetini Aclan Sayılgan’a îzâh eden Şevki Mutlugil,  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 19 Kasım 1951 günlü Altıncı Birleşimi’nde Türkiye’deki komünizm cereyânı ve komünistler hakkında yaptığı hayli uzun konuşmasında ( T.B.M.M. Tutanak Dergisi, D. IX, C. 10, T. 2, s. 6 – 34, 19 Kasım 1951 ), neden Hasan Basri Alp’in ismini ve Gürcü Kilisesi Olayı’nı hiç zikretmediğini, pek merâk ediyorum. Şevki Mutlugil, konuşmasında, aralarına Kemalist eğitimci İsmail Hakkı Tonguç’u dahi katarak, yüzlerce isim saymıştır. Onların Türkiye’yi Moskova’ya bağlamak isteyen ihânet ve câsûsluk şebekesi olduğunu söyler ama, isimlerini bir bir verdiği komünist câsûslar arasında Hasan Basri Alp yoktur.

          Şevki Mutlugil’in, Alparslan Türkeş’in hayatında önemli bir yeri vardır ve Alparslan Türkeş’in feyz aldığı adamdır. Sonradan Bekir Doğan’a, “Evlâdım, ne yazık ki, Türk Ordusu’nda on Türkeş yetiştiremedik,” diye yakınan da odur ( Dr. Hayati Bice, 9 Nisan 2013 ).

          Kendisi gibi düşünmeyen herkesi hâin ve câsûs olarak gören Şevki Mutlugil’in söylediklerine ne kadar itibâr edilir, takdîri size bırakıyorum. Bomonti Gürcü Katolik Kilisesi’nde bulunan silâh ve mühimmâta gelince, onlar muhtemelen Kızıl Ordu’ya karşı mücâdele eden Şalva Vardidze’nin 1917 yılında İstanbul’a getirdikleridir. Bu silâh ve mühimmât zâten bilinmektedir. İkinci Dünya Savaşı yıllarında ise, Şalva Vardidze, Fransa’daki Tetri Giorgi teşkilâtı ile irtibâtlıdır. Komünist Partili Hasan Basri Alp, bu Anti-Sovyet câsûsluk örgütü nedeniyle 10 Mart 1944 gününden itibâren firârî ise, teşkilâtın başındaki Şalva Vardidze niçin elini kolunu sallayarak İstanbul’da dolaşmaktadır, anlamak mümkün değil. Şalva Vardize’nin, yaklaşık bir yıl sonra, 1945 yılında, Lübnan’a gittiğini de  unutmayalım. Şevki Mulugil, Komünist Partili Hasan Basri’nin Gürcü asıllı olduğunu bildiğinden, kafa karıştırmak niyetindedir. Ancak, söyledikleri mantıkan tutarlı değildir.        

                

Roman Kahramanı

Ömer Faruk Toprak’ın Tuz ve Ekmek isimli romanını ( Sinan Yayınları, 1973 ), çıktığı yıl okumuştum. Ahmet Günbaş, 26 Temmuz 2020 günlü görüşmemizde, Tuz ve Ekmek‘in kahramanı Sabahattin’in esin kaynağının Hasan Basri Alp olduğunu söyleyince, romanın konusunu anımsadım. Ama, o gün bütün aramalarıma rağmen, Tuz ve Ekmek‘in ilk baskısını kitaplığımda bulamadım. Bunun üzerine bir sahhâftan Cem Yayınevi’nin 1990 baskısını alıp yeniden okudum.

Romanın sonunda, Sansaryan Hanı’ndaki 34 numaralı hücreye tıkılan Sabahattin, epeyce bir dayak yedikten sonra bayılır; polisler onu karga tulumba yerden kaldırıp, binânın orta boşluğuna bakan yere kadar taşırlar.

” … Parmaklıkların bulunduğu yerde, nasıl olduysa oldu, aşağıya düştü Sabahattin. Bir külçe gibi indi aşağıya,” ( s. 284, 1990 ).

Ömer Faruk Toprak, şâirin vefâtı için yorumu okura bırakır. Ama, üç ihtimâl vardır. Birincisi, Hasan Basri Alp’in intihârı hakikattir. İkincisi, işkence esnâsında hayatını kaybettiğinden  polisler bir intihâr mizanseni hazırlamışlardır. Üçüncüsüyse, işkence esnâsında polisleri fazlasıyla kızdırdığından, işkencecileri onu kasden Sansaryan Hanı’nın en üst katından aşağıya atmışlardır. Bu ihtimâlâttan hangisinin doğru olduğunuysa artık öğrenme imkânımız bulunmuyor.       

Sansaryan Hanı’nın hücreleri, İleri Gençlik Birliği’nden mevkuf olanların İstanbul 1 No.’lu Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanlığı’na arz ettikleri 26 Kasım 1945 günlü toplu dilekçeye konu olacaktır:

” … 35 adet hücre bulunmaktadır. Bunlardan 6 tanesinin küçük pencereleri vardır ve biraz hava alır. Bunlar 2, 3, 4, 6, 12 ve 14 numaralı hücrelerdir. Diğer hücrelerin, ikisi müstesna, eni takriben 1.20 metre, uzunluğu 1.90 metre, yüksekliği de ortalama 2.10 metredir. Bu hücrelerde pencere yoktur. Hattâ bazılarının pis havalı bir koridora bakan birkaç santim enindeki hava delikleri dahi bulunmamaktadır. Binâen aleyh bu yerlerde teneffüs ve hayat imkânı yoktur demek mübalağa sayılamaz. 19 ve 20 numaralı hücrelere tabut ismi verilmektedir. Tabutların eni 60 santim, derinliği 40 santim, tüksekliği de 1.80 metredir. Tabutlarda işkence görenlere ekmek ve su verilmez. Burada yatanlar uykudan mahrûm, aç ve susuz kalırlar.

21’den 28’e kadarki hücreler müdüriyet binâsının zemin katında, 29’dan 35’e kadarki hücreler sokak seviyesinden 2.50 metre aşağıda binânın bodrum katında, diğer hücreler ise en üst kattadır. Bodrumdaki hücrelerde tahammül edilemez rutubet ve koku vardır. Teneffüs edilen hava ıslaktır, rutubet o derecededir ki bu hücrelerde kibritlerin başları ıslanıp yumuşadığından, kibrit yakmak bile imkânsızdır. Hücreler hamam böceklerinin ve akreplerin yuvasıdır. Bu hücrelerin tavanında devâmlı surette sızan lâğım künkleri vardır,” ( 1945 İGB Davâsı, s. 162 ve 163, 2003 ).

Sansaryan Hanı’nın hücreleri için ayrıca Aclan Sayılgan’ın Solun 94 Yılı ( Mars Matbaası, 1968 ) isimli eserinin 479’uncu ve 480’inci sayfalarındaki 4 numaralı dipnota da bakılabilir.

Falakaya ve yumruklara mukavemet ediliyordu ama, hücreler için hiç kimse aynı şeyi söyleyemiyordu. Hücrelerde asâbı ve sıhhati bozulmayan kimse kalmamıştır. Meselâ, bir iddiâya göre, Kemalettin Özerdem hücresinde çıldırınca Bakırköy Akıl Hastahânesi’ne kaldırılmıştır. Zeki Baştımar’a göreyse çıldıran sayısı 16’dır. Ama, Aclan Sayılgan, Solun 94 Yılı isimli eserinin 481’inci sayfasındaki 6 numaralı dipnotta, “Gerçekten çıldıran ve iyileşmeyen tek kişi, Ankara Ticâret Okulu öğretmenlerinden Yaşar Çöl idi,” diyecektir. Bu 6 numaralı dipnot, Solun 94 Yılı‘nın genişletilmiş baskısı olan Türkiye’de Sol Hareketler‘in ( Doğu Kütüphânesi, 2009 ) 296’ncı ve 297’nci sayfasında 136 numarayı almıştır.      

Sansaryan Hanı’nın hücrelerinin pek çoğunda pencere yoktur ama, Hasan Basri Alp’in rûhunun hiç kapanmayan bir penceresi vardır. Hâtırâtı o pencereye tırmanırlarken, Hasan Basri de bir külçe gibi iner aşağıya…  

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz