Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 27

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 27

198
0
PAYLAŞ

Refik Nevzad

 Sosyalist Hareketin Unuttuğu
Yazar ve Mücâdele Adamı 

Murat Bardakçı, 1986 yılında, Adnan Kınay ismindeki emekli bir siyâsî polisin hâtırâtını “Karakolda Ayna Var” ismiyle Milliyet gazetesi için yayıma hazırlamıştı.

Adnan Kınay, sıradan bir siyâsî polis değildir, onun Emniyet Genel Müdürlüğü Önemli İşler Yayınları arasından çıkmış olan 255 sayfalık Dünya Komünist Partileri’nin İçyüzü isimli kitabı, bir dönem sağdan ve soldan herkesin kitaplığına girmiştir.

Adnan Kınay’ın hâtırâtının Milliyet gazetesinin 11 Şubat 1986 günlü nüshasının 11’inci sayfasında yayımlanan 3’üncü Bölümü’nün önemli bir kısmı Refik Nevzad’a ayrılmıştır. 1951 yılının Ağustos ayının sonlarına doğru Tekirdağ’dan İstanbul’a atanan Adnan Kınay, 8 Eylül günü Sansaryan Hanı’ndaki Komünizm Masası’nda işbaşı yapar. Parmaksız Hamdi’nin ona verdiği ilk görev, 27 Ağustos 1951 günü Marsilya’dan “Ankara” vapuruyla yurda dönüş yapan Refik Nevzad’ın takîbidir. Adnan Kınay, Refik Nevzad’ın takîbi işinde tafsîlât-ı meşrûha notlar tutmuştur. Bunlardan bazıları şöyledir:
” 12 Eylül 1951 Çarşamba. Refik Nevzad saat 10.00’da evden çıktı, yanında karısı, 7733 numaralı taksiye bindi.”
” 13 Eylül 1951 Perşembe. Çıkış 10.30. 5492 taksi, Beyoğlu.”
” 3 Ekim 1951. Aksaray durağında şoför Kâmuran. Üç kişi binmiş. Lütfullah Pasajı’nda bırakmış.”
” 4 Ekim 1951. 7096 plakalı Singer Kumpanyası. Cihangir, arabadan inmiş.”
” 5 Ekim 1951. 7733 taksi, 18 yaşlarında çocuk, sabah 10.00’da.”
” 6 Ekim 1951. 5492 taksi, saat 10.30’da.”

Refik Nevzad yaşlı bir adamdır. Taha Toros’a göre 1872 doğumludur ( Tarih ve Toplum, S. 126, s. 24 / 344, Haziran 1994 ). Yurda döndüğünde, karısıyla birlikte torunu Leman Hanım’ın   “Aksaray, Tiryaki Hasan Paşa Sokak, No. 26” adresindeki evine misâfir olmuştur. Ancak, bir müddet sonra, her gün Aksaray’dan Osmanbey’e gitmeye başlar. Polis, çoğu defa takîbde Refik Nevzad’ın bindiği taksileri kaybettiğinden, plakadan taksicileri bulup, onun Osmanbey’de her gün gittiği 40 kapı numaralı Konfor Apartmanı’nı tesbit eder. Siyâsî polis başta mal bulmuş Mağribi gibi sevinir ama, oraya vardığında, sukut-ı hayâl yaşar. Meğer, Refik Nevzad o daireyi tutmuş, her gün dairedeki tamîrât işlerine nezâret edermiş. Cumhuriyet gazetesinin 15 Mart 1952 günlü nüshasının 6’ncı sayfasındaki ilândansa, Dâhiliye ve Kadın Hastalıkları uzmanı Dr. Refik Nevzad’ın hastalarını bu adreste kabûl etmeye başladığını öğreniyoruz.

Adnan Kınay ve Refik Nevzad, Leman Hanım’dan torunu olarak bahsediyorlar ama, Refik Nevzad aslında Leman Hanım’ın dayısıdır ( Cumhuriyet gazetesi, s. 4, 14 Ağustos 1953 ).

Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar ( Bilgi Yayınevi, 2’nci Baskı, 1967 ) isimli kitabının 40’ıncı sayfasında, Refik Nevzad’ın 1960 yılından sonra Türkiye’ye döndüğünü belirtir. Bu hatalı bilgi kitabın genişletilmiş 3’üncü baskısının 58’inci sayfasında da yer alır ( Bilgi Yayınevi, 1978 ). Oysa, Refik Nevzad, 1951 yılının sonbaharında Türkiye’ye dönmüştür ve 13 Ağustos 1953 günü sabahında Şişli Sıhhat Yurdu’nda kalb krizi nedeniyle vefât etmiştir ( Cumhuriyet gazetesi, s. 4, 14 Ağustos 1953 ). Refik Nevzad’ın “Ölüm” ilânı gazetede 14 Ağustos 1953 günü yayımlanmasına rağmen, vefâtı tam 11 gün sonra Cumhuriyet‘in 24 Ağustos 1953 günlü nüshasının 6’ncı sayfasında haber yapılmıştır.

Kıymetli tarihçi Mete Tunçay, aynı eserinin 3’üncü baskısının 58’inci sayfasındaki 60 numaralı dipnotta, Refik Nevzad’ın İstanbul 1’inci Ağır Cezâ Mahkemesi’ndeki muhâkemesini de onun 1960 yılından sonra yurda döndüğünü belirttiği için dolaylı biçimde hatalı tarihlendirmektedir. 13 Ağustos 1953 günü vefât eden Refik Nevzad hakkındaki berâet kararı 22 Ocak 1953 günü verilmiştir ( Katkı dergisi, Y. 1, S. 4, s. 23 – 25, 15 Aralık 1970 ).

Türkiye’deki Komünistlerin Bilmediği Bir İsim

 Siyâsî polisin Türkiye’deki dönemin malûmat füruş komünistlerin pek çoğundan daha bilgili olduğu muhakkaktır. Komünistlerin, belki bir iki kişinin dışında, Refik Nevzad’ın ismini bildiklerini ve onun eserlerini okuduklarını hiç sanmıyorum. Dönemin matbûâtı da Türkiye’deki solculardan farklı değildir. Son Posta gazetesinin 6 Birinci Kânun 1934 günlü nüshasının 1’inci ve 15’inci sayfalarında “Paris’te Bir Türk Doktoru Soydular” başlığıyla verilen haberde, Refik Nevzad’dan “pek eskiden Fransız tâbiyyetini kabûl etmiş ve bir Fransız kadınla evlenmiş zât” olarak bahsedilir.Ancak, gazetenin 7 Birinci Kânun 1934 günlü nüshasının 2’nci sayfasının 3’üncü sütununda “Doktor Refik Nevzad Kimdir?” başlığı altında şöyle bir düzeltme yayımlanacaktır:

” Dünkü sayımızda, Paris’te bir karmanyolculuğa uğradığını yazdığımız Doktor Refik Nevzad hakkında bir okurumuzun bize verdiği malûmâta göre, bu zât, meşhûr Şâir Eşref’in arkadaşı ve zamanının hür fikirlilerinden Tevfik Nevzad’ın kardeşidir.

Bay Tevfik, Abdül Hâmid’in emriyle ve bir rivâyete göre kuyuya atılmak suretiyle öldürülmüştür. Refik Nevzad ise Türk tâbiyyetindedir. Fakat icrâ-yi tabâbet etmek için kanûnun neşrinden evvel Fransa’da yerleşmiştir.”

Taha Toros’un yazdığına göre, Son Posta gazetesinin haberindeki “pek eskiden Fransız tâbiyyetini kabûl etmiş ve bir Fransız kadınla evlenmiş zât” ibâresi, Refik Nevzad’ı çok kızdırmış ve buna tepkisini şöyle dile getirmiştir:
” … Kanım Türk kanıyla yoğrulmuş, vücûdum Türk kanıyla beslenmiş, dimağım Türk hukukunun savunmasıyla savaş etmiş bir adamım. Eroğlu er, Türkoğlu Türk’üm. Hâlis Türk’üm. Hayatımın sonuna, ölüme kadar Türk kalacağım. Sanatım kâfidir. Harp zamanında, Birinci Dünya Savaşı’nda, Paris’teki yabancıların çektikleri meşakkate rağmen yine Türk kaldım. Büyük bir mâziye, lekesiz bir hayata mâlik ve sâhip olan ben, yine Türk’üm ve teba değiştirmedim ve değiştirmem de. Vakıa bir Fransız kadınla evlendim. Evleneli 28 sene oluyor. Aşkta milliyet yoktur…” ( Tarih ve Toplum, S. 126, s. 25 / 345, Haziran 1994 ).

Refik Nevzad’ın ağabeyi Tevfik Nevzad ayrı bir yazının konusu olmasına rağmen, Ziya Somar’ın Tevfik Nevzad ( Ahenk Matbaası, 1948 ) isimli kıymetli eserinden sonra böyle bir çalışmaya cesâret edecek pek kimse yoktur. Ayrıca, Ziya Somar’ın İzmir ( Nefâset Matbaası, 1944 ) isimli kitabında ve Kâmil Dursun’un 1944 yılında Anadolu gazetesinde 60 bölüm olarak tefrika edilen hâtırâtında da Tevfik Nevzad hakkında önemli bilgiler mevcûddur. Merâk eden, Tevfik Nevzad’ı mezkûr eserlerden okumalıdır.

Taha Toros’un kendisinden dinlediğine göre, İstanbul’da Askerî Tıbbiye öğrencisiyken, İttihâd-i Osmanî Cemiyeti Refik Nevzad’ı hür düşüncesi, cesâreti ve yabancı dilde hayli kitap okuduğu için takîb etmektedirler. Bir gün İbrahim Temo ile tanışır ve o günün şartlarında İttihâd-i Osmanî Cemiyeti’nin programını zımnen benimser. Taha Toros, teşkilâtın bir müddet sonra Refik Nevzad’ın, Paris’e Ahmed Rıza Bey’in yanına kaçmasını sağladığını yazmasına rağmen, bu bilginin sıhhati şüphelidir. 1894 yılında Paris’e kaçırıldı mı, yoksa kaçtı mı, sarâhat kazanamamıştır. Ama orada, Cemiyet’in Ahmed Rıza’nın başında olduğu Paris teşkilâtına gidip geldiği ve müzâkerâta iştirâk ettiği husûsu kesindir. Teşkilât içindeki müzâkerâtta önce Prens Sabahattin’in yanında yer alır, daha sonraysa sosyalizmi benimsediği için her ikisiyle de bozuşur. Tıp yerine siyâsî bilimle ilgili eğitim almak ister. Ancak, kendisine İzmir’den gizlice para gönderen ağabeyi Tevfik Nevzad, mektûblarıyla ona mâni olmaya çalışacaktır ( Tarih ve Toplum, S. 126, s. 24 / 344, Haziran 1994 ). Bu mektûblardan birkaçı Ziya Somar’ın Tevfik Nevzad isimli kitabında bulunuyor. Bunlardan 1313 tarihli olanının bir yerinde, Tevfik Nevzad, birârederine şu nasîhatta bulunur:
” … Sen asıl nokta-i hareketten uzaklaşıyorsun. Bir tabîb olursan, İzmir’de hem büyük bir istikbâl temin edebilirsin, hem de mesleğin dairesinde vatana, millete hizmet edebilirsin. Senden herkesin, vâlidenin, zevcenin, pederinin, vatanın, milletin beklediği hizmet de bu dairededir. Şâyet maksadın hilâfına bir dakika kaybedersen, hayatından o dakikayı faydasız olarak uçmuş, geçmiş say demektir. Bir dakika büyük zâyiâttandır. Doktorluğu bırakıp da siyâsî hizmetler deruhde etmek, yine tabibliği terk veya ihmâl edip, elde silâh ile hizmet etmeye çalışmak demektir. Bunlar birbirlerine tamamiyle zıd şeylerdir,” ( s. 33 ve 34, 1948 ).

Osmanlı İttihât ve Terakki Cemiyeti’nin 1 numaralı a’zâsı olan İbrahim Temo’nun hâtırâtına baktım ( Arba yayınları, 1987 ), Refik Nevzad’ın ismi hiç geçmiyor, İbrahim Temo, teşkilâtın İstanbul’dan Paris’e kaçırdığı Mekteb-i Tıbbiye öğrencilerinden bir Ahmed Verdanî’nin ismini zikrediyor ( s. 145, 1948 ). Refik Nevzad husûsunda, sadece İbrahim Temo’da değil, diğer İttihâtçılar’ın hâtırâtında da sükût bulunuyor. Bunun ancak iki nedeni olabilir. Birincisi, Refik Nevzad’ın cemiyete kayıdlı a’zâ olmamasıdır. Kendisi de, İstanbul 3’üncü Sorgu Hâkimliği’ndeki 6 Ekim 1951 günlü ifâdesinde, cemiyete hiçbir suretle kayıdlı olmadığını belirtecektir ( Katkı dergisi, Y. 1, S. 4, s. 24, 15 Aralık 1970 ). İkincisiyse, 1894 ile 1908 arasında Paris’te onlarla irtibâtı bulunmasına rağmen, bilhâssa 1908 yılından itibâren cemiyetten fikren kopup, sosyalist safa katılmasıyla îzâh edilebilir.

Refik Nevzad, Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın Paris Şubesi’ni 1911 yılında kurmuştur. Bu örgütün merkezi, Refik Nevzad’ın muâyenehânesidir. Osmanlı hükûmeti tarafından yurda girmesi yasaklanan Beşeriyet isminde bir gazete yayımlayan Osmanlı Sosyalist Fırkası, İkinci Enternasyonal’e de mürâcaat etmiştir. Ancak, İştirâk çevresinin yayınlarında Paris’teki faâliyetlerden pek bahsedilmemektedir. Bildiğim kadarıyla, Refik Nevzad ismi, sadece İştirâk‘in 5 Haziran 1328 günlü nüshasının 17’nci sayfasında, Osmanlı Sosyalist Fırkası Kütübhânesi’nin ilk eseri olarak basılan 63 sayfalık Sosyalizm ve Rehber-i Amele isimli kitabının ( Ankara Vilâyet Matbaası, 1327 ) ilânı nedeniyle geçiyordu. Bunu 1976 yılında bir ders çıkışında Anayasa Hukuku hocam Tarık Zafer Tunaya’ya sormuştum. Bana, sosyalizm husûsunda, Paris’teki Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın İstanbul’daki Osmanlı Sosyalist Fırkası’ndan farklı olduğunu belirttiğini anımsıyorum. Bununla birlikte, Beşeriyet‘te İstanbul’daki Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın başındaki Hüseyin Hilmi’nin telgrafları da yayımlanmıştı. Aynı soruyu, sanırım 1982 yılında, Eminönü’nden Kadıköyü’ne vapurla geçerken, bir de Füruzan Hüsrev Tökin’e de sormuştum. Kendisiyle Edebiyat ’81 dergisinin bir toplantısında Tanju ve Seçkin Cılızoğlu vasıtasıyla tanışmıştım. Söylediklerinden İstanbul’daki ile Paris’teki teşkilâtların aynı fırkanın şubeleri olduğunu düşündüğünü anladım.

Aslında Refik Nevzad’ın İttihâtçılar ile arasındaki görüş ayrılıkları 1908 seçimlerindeki programında dahi görülmektedir. Serhan Kemal Saygı, “Meclis-i Mebûsân’da İzmir Mebûsları” konulu doktora tezinde, Refik Nevzad’ın programının Jean Jacques Rousseau’nun görüşlerinden   etkilendiğini belirtir ( s. 37, 2014 ). Bence biraz daha fazlasıdır; bu program, Refik Nevzad’ın hızla sosyalizme kaydığının işâretidir. Refik Nevzad, Müftü Said Efendi’nin 262 oy aldığı seçimde sadece 4 oy alarak, seçimi kaybeder. Taha Toros’un yazdığına nazaran, Refik Nevzad’ın mebûs seçilmesine İttihâtçılar mâni olmuşlardır ( Tarih ve Toplum, S. 126, s. 25 / 345, Haziran 1994 ). 1909 yılında Şerif Paşa’nın Islahât-ı Esâsiye-i Osmaniye Fırkası ile irtibâttadır. 1911 yılında ise, Kemal Avni, Fuad Nevzad, Memil Zeki ve Kadri Hoca gibi isimlerle Paris’teki Osmanlı Sosyalist Fırkası’nı kurar. Onun Osmanlı Sosyalist Fırkası, İstanbul’daki fırkanın Paris şubesi midir, yoksa müstakil bir teşilât mıdır, hâlâ şüphelidir.

İstanbul’da 15 Eylül 1910 günü kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın, imparatorluk dâhilindeki işçi hareketleriyle ilişkisi şâibelidir. Tramvay Grevi’nde ve Şirket-i Hayriye Grevi’nde ismi geçer ama, Aclan Sayılgan, bu grevlerde İngiliz parmağı olduğunu ve Hüseyin Hilmi’nin onlardan para aldığını yazar. Aclan Sayılgan, ayrıca, Hüseyin Hilmi’nin Yunan komünistlerinin İstanbul’daki teşkilâtı olan Rum İşçi Birliği ile ilişkisini de şüpheli bulup, onlardan da şahsî menfaat sağladığı kanısındadır ( Solun 94 Yılı, s. 70, 1968 ).

Erol Ülker ise, 1920 Tramvay Grevi’ne dâir yaptığı araştırmada, şu sonuca varır:
” Eldeki kaynaklar, Hilmi’nin grevin yönetiminde de son derece sınırlı bir rol oynadığına, grevin ortaya çıkışından çok neticelenmesinde etkin olduğuna işâret etmektedir. Başka bir deyişle, Hüseyin Hilmi grevi teşvik eden, örgütleyen ve yöneten bir parti liderinden çok, grevi sonlandırmaya çalışan bir sendika konfederasyonu başkanı gibi hareket etmiştir,” ( Kebikeç, S. 36, s. 254, 2013 ).

Aclan Sayılgan’ın iddiâsı ve Erol Ülker’in yorumu hiç kuşkusuz ayrı bir araştırmanın konusu olacak kadar mühimdirler.

Mevcûd kuyûda nazaran Hüseyin Hilmi’yi sosyalist saymak pek mümkün değildir. Fuat Samih’in Münir Süleyman Çapanoğlu’na söylediğine göre, Hüseyin Hilmi, ahbâbından Baha Tevfik’in kendisine bir ara “Sosyalist ol be Hilmi!” demesi üzerine sosyalist olmaya karar vermiştir ( Türkiye’de Sosyalizm Hareketleri ve Sosyalist Hilmi, s. 76, 1964 ); Zeki Cemal’in yazdığına göre de, Romanya seyâhatinde tanık olduğu bir sosyalist mitingin etkisiyle ülkeye sosyalist olarak dönmüştür ( Memleketimizde Amele Hareketleri, 5 Mayıs 1925 ). Ancak, Hüseyin Hilmi, Münir Süleyman Çapanoğlu’nun eseri esâs alınırsa, sosyalizmin S’sini dahi bilmez ( s. 51, 1964 ). Bunu Türkiye Komünist Partisi’nden Anılar ve Değerlendirmeler isimli eserinde ( Promete Yayınları, 1979 ), Abidin Nesimi de teyid eder. Ona göre, Hüseyin Hilmi câhil biridir, yabancı lisân bilmez, sırtınıysa Branko Mercanapulos’a dayamıştır ( s. 36, 1979 ).

Aclan Sayılgan da Abidin Nesimi ile aynı kanıdadır:
” Hüseyin Hilmi câhil bir kimse idi. Siyâsî disiplinden de yoksundu. Kısa zamanda çevresindeki aydın kişileri gücendirdi ve bunların fırkadan uzaklaşmalarına neden oldu. Fırkada başkan olarak kendisinden ve Mustafa Fazıl ile Hasan Kaptan’dan başka kimse kalmadı,” ( Solun 94 Yılı, s. 69, 1968 ).

Aclan Sayılgan, Solun 94 Yılı‘nda ayrıca şunu da yazacaktır:
” Bazı kaynaklar Dr. Refik Nevzad’ın Paris’te kurduğu fırkayı, Hüseyin Hilmi’nin Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın dış bürosu olarak göstermek eğilimindedirler. Biz bu kanaati doğru bulmuyoruz. Dr. Refik Nevzad’ın Hüseyin Hilmi’nin emrinde çalışacak bir insan olmadığı tahmin edilir. Refik Nevzad, bütün davranışı ile yalnız bir adamdı,” ( Mars Matbaası, s. 60, 1968 ).

Hüseyin Hilmi’nin öldürülmesi hâdisesini ise Abidin Nesimi şu şekilde anlatır:
” Hilmi aktif bir homoseksüeldir. Sirkeci’de gar çevresindeki bir meyhânenin sürekli müşterisidir. Öldürülmesi kararlaştırılan gece, bu meyhâneye genç ve güzel bir oğlan gönderilir. Hilmi’nin içtiği masanın yanına oturur. Hilmi genç oğlanla ilişki kuarar. Masalar birleştirilir. İçkiler içilir. Cinsî münâsebette anlaşmaya varılır. Saraçhane’de Bozdağan Kemeri’nin olduğu yer o dönemde bir yangın yeridir. Oraya giderler. Burada Hilmi tabancayla öldürülür,” ( Türkiye Komünist Partisi’nden Anılar ve Değerlendirmeler, s. 43 ve 44, 1979 ).

Aclan Sayılgan bu cinâyet husûsunda biraz daha ayrıntılı bilgi verir:
” … Hüseyin Hilmi, bir gece Bozdoğan Kemeri’nde esrârengiz bir şekilde öldürüldü. Haydar isimli sivil bir polis memûru cinâyeti üzerine aldı. Nâmûsuna tecâvüz edildiği için Hilmi’yi öldürdüğünü söyledi. 9 Ekim 1923 günü katil on beş yıla mahkûm oldu. Ama gerçekten Haydar’ın bu cinâyeti nâmûsu için değil, mütakerede bir ara polis müdürlüğü yapmış olan İngilizler’in mutemet ajanı Tahsin’in teşvikiyle işlediği söylendi durdu,” ( Türkiye’de Sol Hareketler, S. 50, 5’inci Baskı, 2009 ).

Hüseyin Hilmi 15 / 16 Kasım 1922 gecesi Kalkandereli Ali Haydar isimli bir polis tarafından Bozdağan Kemeri civârında, bugünkü Manifaturacılar Çarşısı’nın bulunduğu yerdeki harîk mahallinde öldürülmüştür. Cinâyetin asıl nedeniyse bugüne kadar maalesef sarâhat kazanmamıştır.

Refik Nevzad’ın Yazı Hayâtı

Refik Nevzad’ın yazı hayâtının asıl 1911 yılında başladığını söylemek doğrudur. Kitapları ve risâleleri arasında 46 sayfalık Siyâset-i Hâzıra-ı Meş’ûme ( Paris, 1911 ), 63 sayfalık Sosyalizm ve Rehber-i Amele ( Ankara Vilâyet Matbaası, 1327 ), 36 sayfalık Siâsel Khadreh mechoumin… Les Méfaits du gouvernement turc actuel ( Paris, 1911 ), 32 sayfalık Haraç Mezâd Satıyoruz ( Mecheroutiette, 1913 ), 13 sayfalık Ahâlîye Davet ( Paris, 1913 ), Hesâb Başına ( Paris, 1913 ), 16 sayfalık Osmanlı Millî Muhâlefet Fırkasının İkinci Beyânnâmesi:Ne Bakıyorsunuz? ( Paris, 1913 ), 32 sayfalık La trahison du gouvernement turc ( Albin Michel, 1914 ), 83 sayfalık La Fédération Ottomane ( Paris, 1915 ), 117 sayfalık L’Europe et la Turquie ( Images de la Paix, 1917 ) ve 24 sayfalık Les vautours et la Turquie ( Société mutuelle d’édition , 1918 ) dikkat çekerler. Siyâset-i Hâzıra-ı Meş’ûme, Haraç Mezâd Satıyoruz ve Hesâb Başına 11 Nisan 1951 günlü, L’Europe et la Turquie de 27 Eylül 1951 günlü kararlarla Türkiye’de yasaklanırlar. Ahâlîye Davet ise, onlardan epey önce, Meclis-i Vükelâ’nın 1331 T.’li ve 926 S.’lı kararıyla yasaklanmıştır.

Refik Nevzad’ın bir de Abdülhalim Memduh ile birlikte yazdıkları 52 sayfalık Abdül Hâmid ve Genç Türk Bir Harem Ağası ( Keşişyan Matbaası, 1327 ) isimli bir tiyatro eseri bulunmaktadır.

Refik Nevzad Yurda Dönmeden Önce
Açılan Bir Davâ

 Hükûmetin manevî şahsiyetini tahkir suçundan dolayı Adalet Bakanlığı’nın 26 Mayıs 1951 T.’li ve 939 / 2467 S.’lı kovuşturma izni esâs alınarak, Cumhuriyet Savcı Yardımcısı Nusret Hergüner tarafından 30 Mayıs 1950 T.’li İddiânâme düzenlenir. Bu iddiânâme ile, Refik Nevzad’ın, Hasan Akkuş’un, Mahmud Mustafa Türkmen’in, Kemal Oğuz Orben’in, Arslan Humbaracı’nın ve Doğan Aksoy’un, bir ictimâî sınıfın diğerleri üzerinde tahakkümünü tesis etmek, ictimâî bir sınıfı ortadan kaldırmak ve memleketteki temel nizâmı devirmek amacıyla Paris’te İleri Jön Türkler Birliği ismiyle bir cemiyet kurmak suçundan dolayı cezâlandırılmaları istenmiştir.

Refik Nevzad, gerek İstanbul 3’üncü Sorgu Hâkimliği’nde ve gerekse İstanbul 1’inci Ağır Cezâ Mahkemesi’nde, hakkında isnâd olunan iddiâları reddeder.

İstanbul 3’üncü Sorgu Hâkimliği’nde, 6 Ekim 1951 günü, şunu belirtir:
” Ben millet ve vatan için iki defa idâma mahkûm edildim. Birincisi, Sultan Hâmid zamanındadır, ikincisiyse İttihât ve Terakki zamanındadır.”

İstanbul 1’inci Ağır Cezâ Mahkemesi’ndeki muhâkemenin ilk celsesindeyse, Paris’e kaçırılmadığını, kendisinin firâr ettiğini belirtir:
” 1894 yılında Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye’de Sultan Hâmid’in istibdâdına karşı gelmek için İstanbul’dan firâr ettim, Paris’e gittim.”

Ailesi ve Tahsîli 

Bir yazısında “yegâne ictimâî felsefe sosyalizmdir” diyen Refik Nevzad ( Aydınlık, S. 5, 1 Teşrîn-i Sâni 1337 ), Seferihisarlı bir ailenin oğludur. Ziya Somar’ın yazdığına nazaran, pederi Hasan Efendi, vâlidesiyle Habibe Hanım’dır ( Tevfik Nevzad, s. 14, 1948 ). Aile İzmir’de İkiçeşmelik’e yerleşmiştir. Tevfik Nevzad ve Refik Nevzad İzmir doğumlulardır. Tevfik Nevzad 1281 yılında, Refik Nevzad ise 1287 / 1288 yılında dünyaya gelirler. Ağabeyi Tevfik Nevzad’ın şöhreti nedeniyle, Refik Nevzad’ın önemi ve değeri maalesef biraz gölgede kalmıştır ve 1337 senesinden sonraysa unutulmuştur.

Milliyet gazetesinin 22 Nisan ve 23 Nisan 1952 günlü nüshalarının 2’nci sayfasındaki “Her Gün Bir Röportaj” köşesinde yazılana nazaran, “Abdül Hâmid’i öldürüp hürriyetin ilânına karar vermek için seçilen” iki Tıbbiyeli öğrenciden biri Refik Nevzad’dır. Bu bilginin teyidi yoktur. Ama, en azından gizli cemiyet a’zâlığı nedeniyle Saray’a jurnal edilmiş olmalı ki, 1894 yılında Paris’e kaçar.

” … Paris’e kaçtığımız zaman cebimizde beş paramız yoktu. Buna rağmen ufak tefek işler yaparak hem hayatımızı kazandık ve hem de bir gazete çıkararak Abdül Hâmid’in zulümüne karşı cihâdımızı devâm ettirdik,” ( Milliyet gazetesi, s. 2, 22 Nisan 1952 ).

Yurd dışına kaçan muhâlifleri kimseye muhtâc bırakmadan kazanmak Sultan Abdül Hâmid’in temel politikalarından biridir. Abdül Hâmid’in sağ kolu Salih Münir onunla irtibâta geçer. Refik Nevzad’ın ağabeyi Tevfik Nevzad ile ilk münâkaşası da Salih Münir’in ona teklif ettiği yardım husûsunda olmalıdır. Tevfik Nevzad’ın 1313 tarihli mektûbu, fikren dahi birâderinin bir adım gerisinde olduğunun işâretidir:
” Mektûbunda bir fıkra gördüm. Garibime gitti. Hükûmet tarafından maaş teklif ediliyormuş da, sen kabûl etmiyormuşsun! Sebeb? Eğer velev ki yüz bin lira mukabilinde olsun, velev ki mukabilinde dünyalar bahşedilsin, hâfiyelik etmen için para alırsan kahrol! Ama, orada kalb istirâhatı ile tahsîl etmek için maaş almakta ben bir mahzûr görmem. Şâyet hiç hükûmet parası almam, almadım dersen yanlışın var. İstanbul’da da, mektebde seni beş altı sene hükûmet besledi; hatta pederinin mütekaid olmasına göre, mayan da hükûmet parasıyla oldu. Fakat bundan da hükûmetin parası helâldir, soy demek istemem. Sen sırf tahsîle çalışacak isen senin alacağın para ziyâde mahalline masrûf bir para demektir,” ( Tevfik Nevzad, s. 34, 1948 ).

1904 yılında Tıbbiye’yi bitirip doktorluğa başlayan Refik Nevzad için Taha Toros şunu yazar:
” Fransa’nın başka illerinde yardımcı doktor olarak hastahânelerde çalışır, daha sonra Paris’te doktorluğa başlar. Doktorluğu sırasında, hayli para kazanır. Fazla para kazanmasının nedenleri arasında bir siyâset bilimcisi olarak da hastalarıyla cândan meşgul olması yanında, Birinci Dünya Harbi sırasında Paris’teki Fransız doktorlarının askere alınmaları sırasında doktorsuz kalan hastaların çoğu Refik Nevzad’ın müşterileri arasında yer alırlar. Refik Nevzad’ın temiz kalbine ve güçlü milliyetçiliğine burada kısaca değinmek gerekir. Refik Nevzad Paris’teki doktorluğu sırasında Türk hastalarından beş para almaz. Hatta durumu elverişli olmayanların ilâclarını bile kendisi sağlar. Refik Nevzad o kadar iyi kalblidir ki, kendisi gibi kökeni asker bir doktor olan ve yine kendisi gibi Paris’e kaçarak Jön Türkler’e karışan ama Prens Sabahaddin’in tarafında olduğundan İttihâtçılar’ın gadrine uğrayıp bir aralık Paris’te sıkıntıya düşen Dr. Nihat Reşad Belger’e bile elini uzatmıştır. Yaz aylarında seyâhate çıkan Refik Nevzad, bu aylarda muâyenehânesini bu kader arkadaşına bırakmıştır,” ( Tarih ve Toplum, S. 126, s. 24 / 344, Haziran 1994 ).

Ağabeyi “Birâderim Refik Nevzad, Emrullah’ın kerimesini alsın, rûhumu müsterih eder” dediği hâlde ( Ziya Somar, Tevfik Nevzad, s. 30, 1948 ), 1906 yılında bir Fransız ile evlenir. Karısının ismi Adnan Kınay’ın hâtırâtında ve Cumhuriyet gazetesinin 14 Ağustos 1953 günlü nüshasında yayımlanan “Ölüm” ilânında İhlil olarak geçmektedir. Tevfik Nevzad’ın birâderinin evlenmesini istediği kız ise, Maârif-i Umûmiyye Nezâreti’nden meşhûr Emrullah Efendi’nin kızıdır. 1892 yılında Aydın Maârif Müdürü iken, Tevfik Nevzad ve Güzel Hasan ile Avrupa’ya firâr etmişlerdi. 14 Ağustos 1914 günü Ayastefanos’taki evinde vefât eden Emrullah Efendi’nin kabri Fatih Câmiî’nin hazîresindedir.

Milliyet muhabiri M. Erhan’a yurda dönüşü nedeniyle yeniden gençleştiğini hissettiğini söyleyen Refik Nevzad ( s. 2, 23 Nisan 1952 ), aslında yaşlı ve hastadır. Adliye Sarayı’nın merdivenlerinden dahi güçlükle ve ancak arkadaşlarının yardımlarıyla çıkabilmiştir ( Katkı dergisi, Y. 1, S. 4, s. 24, 15 Aralık 1970 ). Daha fazla dayanamaz, kaldırıldığı Şişli Sıhhat Yurdu’nda 13 Ağustos 1953 sabahında geçirdiği kalb krizi neticesinde hayata vedâ eder.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz