Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 29

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 29

202
0
PAYLAŞ

Sabri Soran

“Şâirdir ve Hikâyecidir ama Zavallı Yazdıklarının Çoğunu Neşredememiştir”

Otobiyografik “Sabri Soran” isimli şiirinde Sabri Soran’ı tanıtmaya şöyle başlıyor:

“Bir Sabri Soran var bu dünyada / Bir köşeye çekilmiş / Kendi halinde / Etliye sütlüye karışmaz / Karışmaz amma / Bütün belâlar gelip onu bulur” ( Güzellik, s. 20, 1954 ).

Nevzat Sudi de Küllük Anıları isimli eserinde şiirdeki Sabri Soran’ı teyid edecektir:

” Sabri Soran, bağa gözlüklerinin altından düşünceli, dalgın gözlerle bakardı; sanki konuşulanları dinlemezmiş, çevresiyle ilgilenmezmiş gibi. Oysa, iyi bir izleyici, yetkin bir gözlemciydi. İçine kapanık, mutsuz, sayrıl görünüşlü bir hikâyeci ve şâirdi. Eyüp bölgesinde otururdu. Aramıza pek katılmazdı. Seyrek gelirdi Küllük’e. Suskun bir kişiydi. Ancak, onun bu suskunluğundan hiçbirimiz tedirgin olmazdık; tersine, dinletmesini sevenlerimiz, gerekli gereksiz konuşanlarımız, hele çekiştiricilikten, ötekini berikini çekiştirmekten hoşlananlarımız alabildiğine yararlanırlardı Sabri Soran’ın bu suskunluğundan, hoşgörüsünden. O da dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle başını yeğnikçe bir yana eğer, olumlu ya da olumsuz bir devinimde bulunmadan, karşılık vermeden dinlerdi hep. Sabır taşıydı sanki,” ( Karşı Yayınlar, s. 56 ve 57, 1997 ).

Nevzat Sudi Küllük Anıları‘nın 56’ncı sayfasında, Hasan İzzettin Dinamo ise TKP Aydınlar ve Anılar‘ın 254’üncü sayfasında ( Yalçın Yayınları, 1989 ), Sabri Soran’ın Eyüp Sultan’da oturduğunu yazarlar. Doğrudur, çok uzun yıllar, Eyüp Sultan’ın dik tepelerini denizle birleştiren Defterdar Mahallesi’nde yaşamıştır. Sabri Soran, “Defterdarlı” isimli şiirinde ( Gün Vurdu, s. 15, 1961 ) Defterdarlı olduğunu söylerken, “İskeleler” isimli şiirindeyse, “Defterdar’da benim / Evim var / Annem var / Kardeşlerim var / Defterdar’da benim / On beş senelik ömrüm var” diye yazacaktır ( Sizinle Beraberim, s. 15, 1962 ). “Hâtıralar” isimli şiirinde de, “Babam polisti / Annem yazma yapardı evde / Ben yalınayak giderdim / Mektebe” der ( Güzellik, s. 12, 1954 ). Defterdar, bir sefâlet mahallesidir; orada sıvası dökülmüş, tavanı basık, bir arka sokağa bakan evde yaşar, sokağın bir ucunda meyva vermez kuru bir incir ağacı, diğer ucundaysa bir fabrika bacası vardır, gece gündüz simsiyah duman kusar.

Hasan İzzettin Dinamo, askerden firâr ettiğinde, bir gece Sabri Soran’ın Defterdar’daki evinde kalacaktır:

” Karanlık, insansız, daracık sokaklardan geçtik. En sonra, gideceğimiz karanlık, yoksul eve vardık. Geceyi geçireceğimiz evin kapısından içeri girdiğimde, kapkaranlık bir ortamda, yalnız seslerinden kadın olduklarını anladığım iki kişi beni karşıladı. Sabri Soran onlara abla diyordu. İçlerinden biri, ‘Sabri, benim karyolamı mutfağa kuralım, arkadaşınız orada yatabilir. Yoksa öbür odaya hepimiz birlikte sığmayız’ dedi. Çok utanmıştım. Türk işçilerinin bu zavallı durumlarına ben de bu kış gecesi acı katıyordum. Ben taşlıkta beklediğim sırada kapkaranlık mutfağa bir karyola, yatak yorgan koydular. En sonra Sabri Soran, ‘Buyur Hasan ağabey, yeriniz hazırlandı. Dikkatli örtün, mutfağımız çok soğuktur’ dedi. ‘Sağol, Sabri Soran!’ deyip, giysilerimle olduğum gibi yatağa girdim. Bir yatak kadar ağır yorganı da üstüme çektim. Uyudum mu, yoksa düşünerek birkaç saat mi geçirdim, bilmiyorum,” ( TKP Aydınlar ve Anılar, s. 255, 1989 ).

O sefâlet şartlarında ve mahalleye ismi sonradan Sümerbank Defterdar Fabrikası olan Feshâne-i Âmire’nin ve arkasındaki Arslan Tuğla Fabrikası’nın bacalarından simsiyah bir duman çökerken Defterdarlı’nın hastalanmaması mümkün değildir. “İlham Perisi” şiirinde, “Evimiz / fabrika yanındadır / Yattığım yerden görürüm / fabrikanın / simsiyah ve uzun bacasını” derken, Defterdar’daki evinin konumunu belirtir ( Gün dergisi, S. 12, s. 5, 10 Nisan 1946 ); “Adalar – Defterdar” şiirinde ise “Hıçkırık, öksürük duyulur sadece / Bizim sokaktan” diyecektir ( Sizinle Beraberim, s.27, 1962 ). Sabri Soran da, çevresindeki hemen herkes gibi verem illetinden muzdariptir. “Verem” isimli şiirinde, “Halamın kızı veremden öldü / İhsan veremden öldü / Salim, Lütfi veremden öldü / Burhan sıra bekliyor / Sanatoryuma yatmak için / Bir seneden beri / Dişlerinde parça parça ciğeri” diye yazar ( Güzellik, s. 37, 1954 ). Güzellik‘teki “Hâtıralar” ( s. 12, 1954 ), “Offf Of” ( s. 17, 1954 ) ve “Verem” ( s.37, 1954 ), Gün Vurdu‘daki “Beyaz Gülüm” ( s.17, 1961 ) ve Sizinle Beraberim‘deki ” Beynimin İçinde” ( s. 14 ve 15, 1962 ) isimli şiirleri Sabri Soran’ın hastalığından izler taşırlar.

Hasan İzzettin’in firâr ettiği yıl için kaynaklarda bazen 1942, bazen de 1943 yazılıyor. Hasan İzzettin, 20’nci Tümen 18’inci Alay 1’inci Bölük’te askerliğini yaparken, 1943 yılının Temmuz ayında firâr etmiş, 10 Mart 1944 günü de yakalanmıştır ( 1944 TKP Davâsı, s. 25, 2003 ).

Sabri Soran’ın İzinde

Sabri Soran ara sıra içenlerdendir, ama etliye sütlüye karışmadığından mıdır yoksa parasızlığından mıdır, bilinmez, cânı içmek isterse 1940 Kuşağından arkadaşlarının takıldıkları Beyoğlu meyhânelerinden ziyâde Mıgır’ın ve Muzaffer’in meyhânelerini tercih eder. Bozacının Kızı‘ndaki “Meyhâne” isimli hikâyesinde, onları anlatacaktır ( Yeni Doğuş Matbaası, s. 12 – 14, 1960 ). Mıgır’ın meyhânesi midyeci Ermeni’nin yaşlanıp ayakları tutmaz olunca, kapanmıştır. Gün dergisinin 7’nci sayısında yayımlanan “Mıgır” isimli nefis öyküsünün konusu da bu Ermeni meyhânecidir ( s. 4, 2 Mart 1946 ). Muzaffer’in meyhânesi ise, bir şiir meyhânesidir. 1940 Kuşağı’nın şuarâsı İkinci Dünya Savaşı yıllarını orada şiir okuyarak geçirir. Herkes Muzaffer’e borçludur, ona borçlarını da şiir okuyarak öderler. Çok geçmeden Muzaffer’in meyhânesine şiirle ilgisi olmayan bazı karanlık adamlar dadanınca, şarabın da şiirin de tadı kaçar ve Muzaffer’in meyhânesinin kapısına kilit vurulur. Ama, bir müddet sonra, Muzaffer bir motosiklet kazâsında hayatını kaybedecektir. Sabri Soran onun ardından Gün Vurdu‘nun 25’inci sayfasındaki “Muzaffer” şiirini yazar:

” Muzaffer / Benim erkek kardeşim / Benim yiğit, cesûr kardeşim / Bana öyle geliyor ki / Eğer takılmasaydı meyhânenin kapısına / O kocaman kilit / Sen ayrılmazdın bizden / Sen ayrılmazdın şiirden / O motosiklet kazâsı ile / Biliyorum borçlarımızı bize helâl ettin / Ama biz / Ama biz / Neyse Muzaffer / Burada bitireceğim bu şiiri / Kusura bakma / Bu şarap çok tesirli.”

Bu Muzaffer, Hasan İzzettin’in ve Rıfat Ilgaz’ın sık sık andıkları Elektrikçi Muzaffer olmalıdır.

Rıfat Ilgaz şunu yazar:

” Kastamonu Muallim Mektebi’nden arkadaşım olan Muzaffer’in Çemberlitaş’ta, daha sonra da Yenikapı’da açtığı meyhâneden söz edecektim. Dinamo’nun da ayrıca Ankara’da uzun süre hapishâne arkadaşı olmuştur,” ( Yokuş Yukarı, s. 104 ve 105, 1996 ).

Hasan İzettin Dinamo da şöyle anlatır Muzaffer’i:

” … Muzaffer benim Ankara hapishâne arkadaşlarımdan yiğit bir adamdı. Bizim eve gelip gittiği sırada kaynanam Fatma, ünlü çöpçatanlık becerisini göstererek ara sıra bize uğrayan güzel Rum kızı terzi Yanula ile onu evlendirmiş, Yanula, Leylâ ismini almıştı,” ( TKP Aydınlar ve Anılar, s. 168, 1989 ).

Hasan İzzettin Dinamo askerden firâr ettiğinde, 1943 yılıdır, daha çok Muzaffer’in Bağlarbaşı’ndaki ve Hasan Basri Alp’in Kurtköy’deki evinde saklanacaktır. Hasan İzzettin, o günlerde Muzaffer’in gazinosunun Bağlarbaşı’nda olduğunu belirtir, bugünkü Marmara Üniversitesi İlâhiyât Fakültesi Câmii’nin bulunduğu mahallde.

” Muzaffer, kılığı kıyâfetiyle tam kenar mahalle meyhânecisiydi. Aramıza yeni katılanlar oldu mu, hiç lâfa karışmazdı,” ( Yokuş Yukarı, s. 105, 1996 ).

Muzaffer, Çemberlitaş’taki ve Yenikapı’daki meyhânelerini, Bağlarbaşı’ndaki gazinosunu kapattıktan sonra açmış olmalıdır. Sabri Soran’ın “Meyhâne” isimli hikâyesi ile Hasan İzzettin’in TKP Aydınlar ve Anıları‘nı mukayeseli okuduğumuzda, Muzaffer’in mekânına şiirle ilgisi olmayan bazı adamların dadanması hâdisesi de sarâhat kazanıyor:

” … oğlanın gazinosuna Birinci Şube’den Kara Kemal ile şişko bir arkadaşı erkenden gelip çöküyor, gazinoyu Muzaffer ile birlikte kapatıp evlerine öyle dönüyorlardı,” ( TKP Aydınlar ve Anılar, s. 218, 1989 ).

Türkiye Solu’nda birinin diğerini polislikle ithâmı hayli yaygındır. Muzaffer’in başına da gelmiştir. Kendisiyle hiç tanışmadığı hâlde, Hayk Açıkgöz Anadolulu Bir Ermeni Komünistin Anıları‘nda onun hakkında şunu yazacaktır:

” … Muzaffer hapisten çıkınca parasız kalmış. Polis iş bulup çalışmasına mâni olmuş. Muzaffer her iş bulduğunda iki gün sonra siyâsî polis gelip onu bulduğu işten attırıyormuş. Muzaffer bu hayata dayanamamış, başka çıkar yol da bulamayınca polise satılmış. Bundan hiçbir eski ahbâbının haberi yok. Dinamo şâir, sanatkâr, gizli çalışmamış, ağzı da gevşek. Bir grup kurduklarını, yakında gizli neşriyâta geçeceklerini Muzaffer’e anlatmış. Hem Dinamo’yu gûyâ evinde polisten saklayan, hem de artık polis olan Muzaffer, Dinamo’nun bu sözlerini polise rapor etmiş,” ( Belge Yayınları, s. 137, 2015 ).

Bu nasıl polislikle, adam Hasan İzzettin’i günlerce evinde saklıyor, onun kaldığı diğer evleri dahi biliyor, ama yine de yerini Birinci Şube’ye bildirmiyor; anlamak mümkün değil. Polisin Hasan İzzettin’in kendisinde kaldığını öğrenmiş olabileceğini düşündüğünde ise, telâş içinde eve gelip, onun Bağlarbaşı’ndan Efe Selâhattin ile kaçmasını sağlayan da Muzaffer’dir ( TKP Aydınlar ve Anılar, s. 282, 1989 ).

Tahsîlât Memûru

Otobiyografik “Sabri Soran” şiirinde, “Bir Sabri Soran var bu dünyada / Şâirdir derler / Hikâyecidir derler / Derler amma / Zavallı neşredemez şiirleri / Hikâyelerini” diye yazar ( Güzellik, s. 21, 1954 ). Haklıdır. Şiirleri ve hikâyeleri, 1940 Kuşağı’ndan arkadaşlarının eserleri gibi kolaylıkla dergi bulamamıştır. Muhtemelen edebiyatçı mahâfilinde pek sık görünmediğindendir. Yeni Ses‘te, Yürüyüş‘te, Gün‘de, Yeni Edebiyat‘ta, Pınar‘da, Berâber‘de, Yeryüzü‘nde, Kaynak‘ta ve Seçilmiş Hikâyeler‘de şiirleri, hikâyeleri ve yazıları çıkmıştır ama, diğerlerine nazaran devâmlılığı yoktur ve 1939 ile 1953 arasındaki 14 yıl için de azdır. Hepsinin ancak bir veya birkaç sayısında vardır. Meselâ, Yeni Ses‘in Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı’nın arşivinde bulabildiğim sayılarından sadece 14’üncü sayısında “Ben de Biliyorum” şiiri, ( s. 15, Birinci Teşrîn 1941 ), 5 Ekim 1940 ile 15 Kasım 1941 arasında 26 sayı çıkan Yeni Edebiyat‘ın 9’uncu sayısında “Unutmayalım” ( s. 2 ), 13’üncü sayısında “Karşı Sâhil” ( s. 2 ), 21’inci sayısında “Söylersek Aynı Şarkıyı” ( s. 4 ) ve 25’inci sayısında “Şâir Olabilmek” ( s. 2 ) isimli şiirleri, 3 Kasım 1945 ile 14 Aralık 1946 arasında sadece 30 sayı çıkan Gün‘ün 3’üncü sayısında “Hakkımdır” şiiri ( s. 1, 17 Kasım 1945 ), 6’ncı sayısında “Ölümü Düşünmeyiz” şiiri ( s. 6, 23 Şubat 1946 ), 7’nci sayısında “Mıgır” isimli hikâyesi ( s. 4, 2 Mart 1946 ), 8’inci saysında “Sulha Muhtacız” şiiri ( s. 5, 9 Mart 1946 ), 12’nci sayısında “İlham Perisi” şiiri ( s. 5, 10 Nisan 1946 ) ve 19’uncu sayısında “Anlatmalıyız ki” şiiri ( s. 2, 15 Haziran 1946 ), 1947 ile 1957 arasında iki seri hâlinde toplamda 113 sayı çıkan Seçilmiş Hikâyeler‘in 2’nci sayısında “Bozacının Kızı” ( s. 67 – 73, 1947 ), 5’inci sayısında “Kantar Memûru” ( s. 57 – 62, 3 Aralık 1947 ), 9 / 10’uncu sayısında “Bayram Sabahı” ( s. 43 – 47, Nisan / Mayıs 1948 ), 20 / 21’inci sayısında “Fotoğrafçı” ( s. 52 – 59, 1949 ) ve 26 / 27’nci sayısında ise “Orman Bekçisi” ( s. 59 – 66, 1950 ) isimli hikâyelerinin bulunnması bir fikir verebilir.

Kaynaklarda 1918 yılında doğduğu ve 1975 yılında vefât ettiği yazılıdır. Vefâtı için 18 Mayıs tarihini düşenler varsa da, sanırım kabri kayıp olduğundan, Mezarlıklar Müdürlüğü’nün kuyûdunda bulup da, 18 Mayıs’ı teyid edemedim. Fakirlik ve verem nedeniyle düzenli bir tahsîl hayatı olmadı, Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi‘nde Eyüp Ortaokulu’nu bitirdikten sonra memûriyete girdiği yazılıdır ( C. II, s. 742, 2001 ). Ama, “Hâtıralar” şiirinde, “Ben ise / Cümlece malûm / Vefâ Lisesi / Köfte kokuları / Ve beşlik simitler” kaydını düşer ( Güzellik, s. 12, 1954 ). Lisedeyken vereme yakalanmış ve intâniyye hastahânesine yatmıştır. Hastahâne   sonrasındaki işsizliğini ise çok şiirinde işler. Ardından Vakıflar İdâresi’ne memûr olarak girer, uzun yıllar emekli olana kadar Sirkeci’deki 4’üncü Vakıf Han’ın 2’nci katındaki Tahsîlât Bürosu’nda çalışır.

Nevzat Sudi şöyle yazar:

” … Sabri Soran’ı da yıllarca görmemiştim. İstanbul Ticâret Odası’nda çalışmaya başladığım yıl, 4’üncü Vakıf Han’ın asansörü önünde birden karşıma çıkıvermişti. Hanın ikinci katında Vakıflar Başmüdürlüğü’nde çalıştığını söylemişti,” ( Küllük Anıları, s. 57, 1997 ).

Onu 1966 ile 1968 arasından Alpay Kabacalı da anımsıyor ( Milliyet Sanat Dergisi, S. 139, 4 Temmuz 1975 ). Bu yıllarda yine Vakıflar İdâresinde’ki görevindedir ve “Meşrûtiyet Caddesi, No. 4 / 3 Beyoğlu” adresinde oturmaktadır.

Mezkûr otobiyografik şiirinde, “Bir Sabri Soran var bu dünyada / O da yaşayacak / Herkes gibi / Ömrü kadar / Ne bir gün fazla / Ne bir gün noksan / Arkasında bir ağlayan / Ya bulunuuur / Ya bulunmaz” demişti. Cenâzesinde arkasından ağlayan olup olmadığını bilmiyoruz, ama vefâtı üzerine edebiyat câmiasından sanırım Alpay Kabacalı’dan başka kimse yazmadı.

Hasan İzzettin Dinamo, firârî iken Sabri Soran’da kaldığında, iki bekâr kız kardeşinin olduğunu yazar:

” … Sabri Soran’ın bekâr kız kardeşleri dokuma fabrikasındaki işlerine gitmiş olacaklardı. Ortalıkta veremli şâirden başka kimse yoktu,” ( TKP Aydınlar ve Anılar, s. 256, 1989 ).

Hasan İzzetin Dinamo’nun geldiği 1943 yılında bekâr olan kız veya kızlar sonradan evlenmiş olmalı ki, şiirlerinde ve bir hikâyesinde Orhan ile Doğan isimlerindeki yeğenlerinden bahseder. “Offf Of” şiirinde, “Kız kardeşim bulaşık yıkıyor / Mutfakta / Doğan’la Orhan / Bir bebek yapmışlar / Bir tahta parçasından” derken ( Güzellik, s. 17, 1954 ), “Lumumba I” şiirinde “İlkokulun ikinci sınıf öğrencisi / En küçük yeğenim Doğan” kaydını düşer ( Gün Vurdu, S. 45, 1961 ). “Karanlıklar Ortasında” isimli hikâyesinde ise, Orhan’ı, kız kardeşinin henüz yürümeye başlamış çocuğu olarak tanıtacaktır ( Bozacının Kızı, s. 76, 1960 ).

Sizinle Beraberim‘deki “Beynimin İçinde” şiirinde “Annem ve tornacı kardeşim yorgun / Derin Uykularında” der ( s. 14, 1962 ). Bir tornacı birâderi olduğu anlaşılıyor. Hasan İzzettin Dinamo belki doğru anımsıyordu, belki de karıştırıyordu. Onlara geldiğinde, evdeki kadınlardan biri annesi olmalıydı; o karanlıkta Sabri Soran’ın annesini ablası dahi sanmış olabilir.

Sabri Soran’ın sık sık değineceği gibi, Deftedar’daki evde bir de kedileri vardır. “Oda ve Sokak” şiirinde “Paslı bir mangal / Ateşi çoktan sönmüş / Mangalın altında bir kedi / Tüyleri dökülmüş” ( Güzellik, s. 31, 1954 ) diye yazarken, “Karanlıklar Ortasında” hikâyesinde de başını ön ayakları arasına sokmuş uyukluyan ihtiyar kediyi ailenin nüfusundan sayacaktır:

” … öldüğü zaman evimizde muhakkak bir boşluk, bir eksiklik hissedecektik. Onun uyuklaması, ayaklarımızın altında dolaşması bile hayatımızın bir tarafını tamamlıyordu. Onu, hiçbir zaman, kendi isteğimizle hayatımızdan çıkaramazdık. Hemen hemen bir insan değerine eşit bir değeri vardı onun,” ( Bozacının Kızı, s. 76, 1960 ).

Vuslatı Olmayan Aşkların Adamı

Otobiyografik “Sabri Soran” şiirinde, “Sevda rüzgârları eser başında / Yaz kış / Eser amma / hiçbirinin vuslatı yoktur” ( Güzellik, s. 20, 1954 ) der. “Karşı Evin Kızları” şiirinde, biri esmer biri beyaz iki kız kardeşe birden tutulur, onlardan hangisini gidip isteyeceğine karar veremediğinden, “Hangisini istiyeyim / Esmeri bir başka güzel / Beyazı bir başka güzel / İkisini birden istesem / Acaba ne derler bana?” diye yazacaktır ( Güzellik, s. 24, 1954 ). “Beyaz Gülüm” şiirinde, intâniyye hastahânesinde yatarken şefkâtini kendisinden esirgemeyen Azize isminde bir hastabakıcıya ilgi duyduğunu dile getirir ( Gün Vurdu, s. 17, 1961 ).

Azize onun “Mıgır” isimli hikâyesinde de geçecektir:

” Bir hastabakıcımız vardı. Azize. Bütün hastalara kalbini bir kardeş, bir abla sevgisiyle açmıştı. Bir hastanın biraz ateşi çıktı mı geceleri uyku girmezdi gözlerine… kaç kereler benim başucumda sabahlara kadar bekledi. Sonra onu hastaları baştan çıkarıyor diye hastahâneden kovdular. Birkaç hasta hissiyâtın yenemeyerek ona âşık olmuştu. Ben de ateşler içinde kıvranırken, mütemadiyen Azize diye sayıklamışım. Azize’nin elini alnımda, varlığını başucumda hissetmek bana öyle tatlı bir serinlik veriyordu ki… Ona âşık mıydım? Bilemiyorum,” ( Gün dergisi, S. 7, S. 4, 2 Mart 1946 ).

“Ekspres’te” şiirinde ise ufak tefek bir kız olan sevgilisiyle Taksim Durağı’ndaki randevusunu beklemektedir ( Gün Vurdu, s. 15, 1961 ). Onun vuslatı olmayan aşkları bir çok şiirinde bulunur. Ama en önemlisi, Bozacının Kızı’dır. “Bir Kış Günü” şiirinde, “Bozacının kızı / Koluma girip / Beni evine götürdü / Küçük bir oda / İki kanepe / Bir masa / Bir karyola / Bir yatak / Radyo da var / Soba nar gibi / Oda sımsıcak!” dizelerini döktürür ( Güzellik, s. 19, 1954 ). Sizinle Beraberim‘in ( Kutulmuş Matbaası, 1962 ) 4’üncü sayfasındaki “Bozacının Kızı’na” ve 25’inci sayfasındaki aynı isimli “Bozacının Kızı’na” şiirleri o kız için yazılmışlardır.

Peki, Bozacının Kızı kimdir?

Bozacının Kızı, hikâye kitabına da isim olur. Kitapta üç ayrı “Bozacının Kızı” hikâyesi vardır. Bunlardan ilkinde Bozacının Kızı için şunu yazar:

” … Gerçekte karşı kaldırımdan kırmızı atkılı, yeşil mantolu bir kadın geçmiş değildir, hayâlimden geçmiştir. Ama ben, onu karşı kaldırımdan geçmiş gibi göstermekte bir sakınca görmedim ve gösterdim. Bu yüzden bana kimse ‘Sen gerçekçi değilsin!’ diyemez. Karşı kaldırımdan böyle bir kadın geçemez mi? Niçin geçemesin?

Evet, hayâlimden geçen kırmızı atkılı, yeşil mantolu kadını karşı kaldırımdan geçirdim. Bu suretle ortaya bir kahraman çıkmış oldu. Kahraman ortaya çıktıktan sonra onu bir hikâyenin içine sokmak güç bir iş değildir,” ( Bozacının Kızı, s. 5, 1960 ).

Sabri Soran’ın “Bozacının Kızı” isimli hikâyesi ilk defa Başdan‘ın 12’nci sayısında yayımlanmıştır ( s. 4, 26 Ekim 1948 ). Onun Başdan‘ın 14’üncü sayısında “Çingene Kızı” ( s. 4, 9 Kasım 1948 ) ve 15’inci sayısında “Bu Gidişle” ( s. 4, 16 Kasım 1948 ) isimli hikâyeleri de bulunuyor.

Bozacının Kızı, Sabri Soran’ın hayâlâtındaki ve rüyâlarındaki kadındır, vuslatı hiç olmayacak bir aşkın kahramanı…

İşçi Sınıfının Çocuğu

 Hasan İzzetin Dinamo, askerden firâr ettiği 1943 yılında, Sabri Soran için şöyle yazar:

” … Sabri Soran, işçi sınıfının çocuğu olduğundan, yaşamında çok da acı çektiğinden, şimdi de veremin önemli derecelerinden birinde bulunuyordu,” ( TKP Aydınlar ve Anılar, s. 254, 1989 ).

Hasan İzzetin de arkadaşlarından bazılarını polislikle ithâm etme hastalığına yakalanmıştır, ona göre Orhan Alkaya ile Yusuf Ahıskalı polistir. Bu yüzden Orhan Alkaya’dan veYusuf Ahıskalı’dan pek ayrılmayan Sabri Soran’a biraz kızar:

” Sabri Soran da ister istemez Orhan’ın dümen suyuna girmişti. Ama, oğlanın içinde piçleşmemiş sıcak insancıl duygular, Türk işçi sınıfının yozlaşmamış insanlarına özgü sosyalistçe düşünceler vardı,” ( TKP Aydınlar ve Anılar, s. 255, 1989 ).

Orhan Alkaya’ya ve Yusuf Ahıskalı’ya “polis” diyor ama, firârdayken, Orhan Alkaya’nın Edirnekapı’daki ve Yusuf Ahıskalı’nın ağabeyinin Kasımpaşa üstündeki evlerinde saklanıyor. Ne kadarı doğrudur, bilemiyorum, bir tabanca hikâyesi anlatır. Bu hikâye Sabri Soran’ın komünist hareketteki arayışlara bakış açısını pek güzel ifâde etmektedir. Hasan İzzettin’in yazdığına nazaran, Orhan Alkaya’nın cebinde tabanca vardır, Yusuf Ahıskalı ise “Arkadaşlar, devrim dediğin silâhla olur!” der ve o da koynundan pırıl pırıl bir tabanca çıkarır. Orhan Alkaya’nın ve Yusuf Ahıskalı’nın kafalarından iri kıyım polislerden Kara Kemal’i temizlemek geçiyordur. Bu fikre Hasan İzzettin ve Sabri Soran karşı çıkarlar. Sabri Soran Hasan İzzettin’e dönerek şunu söyler:

” Bunlar şaşırmış Hasan ağabey. Elin topuna, tüfeğine, uçağına karşı tabancalarla dövüşecekler. Demin konuşulanları ben fantastik konuşmalar sanıyor, susuyordum. Ama arkadaşlar gemi azıya almış görünüyorlar. Yok arkadaş, ben hastayım. Fantastik de olsa ben böyle tehlikeli oyunların içine girmek istemiyorum,” ( TKP Aydınlar ve Anılar, s. 262, 1989 ).

Hasan İzzettin, Orhan Alkaya ve Yusuf Ahıskalı ile olan arkadaşlığından dolayı, Sabri Soran için bir de tuhaf yorumda bulunur:

” … oğlanın, Orhan Alkaya gibi bir arkadaşa düşüşü, onun sanatçı yaşamını bulandırır gibi olmuştu. Polisin onu sıkı biçimde çalıştırmak ve kontrol etmek istemediği sonradan anlaşıldı. Polis de onun durumuna acımış olacaktı. Bunlar hep benim düşüncelerimdir,” ( TKP Aydınlar ve Anılar, s. 255, 1989 ).

Sabri Soran’ın solcu münevverândan uzak kalmayı tercih etmesini ve onların mahâfiline karışmamasını anlıyorum. Ancak, bunun bedelini de, yok sayılarak ödemiştir. Onun için şâirdir ve hikâyecedir derler ama, eserlerini dergilerinde pek neşretmezler. Para bulursa, onları kendisi kitaplaştırmıştır. “Hacer Abla” ismini verdiği ikinci hikâye kitabının duyurusunu Bozacının Kızı‘nın 96’ıncı sayfasında yapmasına rağmen, bildiğim kadarıyla, bastıramaz. Ne olmuştur o dosya, bilinmiyor. Onun hikâyeleri Sait Faik’inkiler kadar, şiirleri de Orhan Veli’ninkiler kadar nefistir ama, bir yayımcı çıkıp da Sabri Soran’dan bulabildiklerini niçin günümüzün okuruna tanıtmıyor, bunu da anlamak mümkün değil.

Güngör Gençay, “Sabri Soran Şiiri” isimli yazısında şöyle der:

” … Sabri Soran hakkında bilgi toplamaya çıkınca, kaynak sıkıntısının yanı sıra, ne yazık ki bir tane fotoğrafını bulmak bile mümkün olmadı,” ( Evrensel gazetesi, 11 Mart 2011 ).

Adamı solcu münevverân kendi mahâfilinde yaşatmadı ki, bir fotoğrafı olsun…

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz