Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 32

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 32

222
0
PAYLAŞ

 

Ahmed Vefâ

 “Âkıl Sanırdım Kendimi, Meğerse Mecnûnmuşum”

Hicaz Mektûbcusu Mehmed Behced Efendi ile Ayşe Samiye Hanım’ın oğlu, İsmâil Safâ’nın kardeşi ve Ali Kâmi’nin ağabeyi olan Ahmed Vefâ, 1868 yılında Mekke’de dünyaya geldi. Mehmed Behced Efendi onun velâdeti için “Behcedâ şimdi de o Rabb-i ahad / Bir melekzâde verdi cedd be cedd” beyitini yazar. Annesini 1873 yılında, babasınıysa 1878 yılında kaybetti. Öksüz ve yetim kalan İsmâil Safâ ile Ahmed Vefâ, 1881 yılında Dârüşşafaka’ya sınavsız kabûl edilirler. Onları okul arkadaşları Ahmed Rasim şöyle anlatır:

” … Mektepte benden başka üç şâir daha varmış. Bunu tahkik eder etmez içimde bir rekâbet hissi uyandı. Bunlardan biri Safâ, diğeri birâderi Vefâ, üçüncüsü de yanıbaşımda bulunduğu hâlde farkına varamadığım Şehreminili Şevkî’ydi.

Safâ merhûm o zamanda bile güzel ifâde kudretine sâhipti. Lâkin kardeşi Vefâ, daha hissî ve daha şâir görünüyordu. Bu zavallı şâirin hâli tavrı gayet mahzûnâne, sözleri hafif, dâima sıhhatinden şikâyetçi, nazarları endîşeliydi.”

Beşir Ayvazoğlu Peyami ( Ötüken Neşriyat, 1998 ) isimli eserinin 31’inci sayfasında, sehven, Ali Kâmi’nin de ağabeyleriyle birlikte Dârüşşafaka’nın ikinci sınıfına sınavsız kabûl edildiğini belirtir. Ali Kâmi’nin Türklük dergisinde yayımlanan “Ölümünün Kırkıncı Yılı Münâsebetiyle İsmâil Safâ” başlıklı yazısındaki kaydıysa şu şekildedir:

” Ben askerî rüşdiyyedeyken onlar Dârüşşafaka’daydılar; ikisi de çocuk, fakat ikisi de bir baba gibi benim derslerimle ve terbiyemle meşgûl olurlardı. A rtık dayak yemiyordum ama sınıfımın birincisi olmam için çok sıkı tenbihleri de vardı. Beyhûde gayret! Ben birinci çıkmaktan çok uzaktım. Rüşdiyyeden şahâdetnâme alıp Dârüşşafaka’ya girdiğim vakit onlar henüz oradan çıkmamışlardı,” ( C. III, S. 13, s. 392, 30 Nisan 1940 ).

Kardeş olmalarına rağmen, İsmâil Safâ ile Ahmed Vefâ mizâc bakımından çok farklıydılar; Ahmed Rasim’in de yazdığı gibi, Ahmed Vefâ hissî, mahzûn, endîşeli, şikâyetçi ve şâirâneyken, ağabeyi İsmâil Safâ, son derece neş’eli, muhabbetkâr, nüktezâ ve sarakacıydı. Bununla birlikte, ikisi de kabına sığmayan âteşîn zekâlı çocuklardır; muhtemelen dönemlerinde Dârüşşafaka’nın en başarılı öğrencileri onlardı.

Ali Kâmi ise mezkûr yazısında ağabeylerinin mizâc farklılığını şu şekilde ifâde etmiştir:

” Babamız öldüğünde altı yaşındaydım. Bu yüzden biri on bir, diğeri dokuz yaşında olan ağabeylerim bana mürebbî oldular ve aldıkları baba terbiyesini aynen bana vermeye başladılar. Bu terbiye pek sert ve disiplinliydi. İkisinden de çekinir ve korkardım. Küçük ağabeyim Vefâ değil ama, büyük ağabeyim Safâ, beni hemen her gün döverdi. O da babamızın sağlığında çok yaramazdı ve çok dayak yerdi. Küçük ağabeyim ise çocukluğundan beri uslu, durgun, ağır başlı ve melek gibiydi,” ( S. 13, s. 392, 30 Nisan 1940 ).

Dârüşşafaka’dan 1886 yılında mezûn olduklarında, İsmâil Safâ Evkaf Nezâreti’nde, Ahmed Vefâ ise Rüsûmât’ta işe başlarlar.

Ahmed Vefâ’nın Hastalığı

Ahmed Vefâ’nın tam olarak ne zaman akıl sağlığını kaybettiğine ilişkin kesin bir bilgimiz yok; kaynaklarda onun bir ara İzmir’e Yahya Hayatî Paşa’nın yanına gittiği, ama İzmir’den pek dalgın bir hâlde döndüğü yazılır.

” Bu maraz neden ona musallat oldu? Sebep ne idi? Bu anlaşılamadı. Dâıüşşafaka’dan parlak bir diplomaya nâil olarak çıktıktan sonra taallukatımızdan merhûm Yahya Hayatî Paşa’nın refâkatında İzmir’e gitmiş, bir kaç ay sonra oradan pek dalgın bir halde avdet etmişti. Bu dalgınlık tâm-üş-şuûr olanlarda görülen muvakkat dalgınlıklar nev’inden değildi. Saatlerce berâber bulunsanız bir çift lâkırdı söylemez, söylenen sözü dinleyip dinlemediği anlaşılmaz, bir şey sorsanız, suâlinizin müeddâsına neden sonra intikal ederek tefekkürât-ı mahsûsasından cebren ayrılanlara mahsûs bir hoşnudsuzlukla suâlinize pek kısa cevâbât verirdi.

Sonra hastalığın a’râzı başka şekillere döküldü. Hiddet, tehevvür devirleri geldi. Bîçâre şâir defeâtla Şişli’deki Fransız Hastahânesi’ne, birkaç defa da bîmârhâneye girdi çıktı. İâde-i şuur ettiği zamanlar hâlinde hastalıktan hiçbir eser görülmezdi,” ( Ali Kâmi, 1327 ).

Ahmed Vefâ’nın kendisini “Ote-Toi” isimli bir cinin ele geçirdiğini söylediğini Ali Kâmi’nin yazdıklarından biliyoruz. Cinnet ânlarında “Ote-Toi” ona sadece görünmekle kalmıyor, “Uyumak yasak!” veya “İki gün bir şey yemeyeceksin!” gibi emirler de veriyordu.

” … onu bir cin tesâhub etmişti. Ote-Toi nâmını verdiği o hayâl-i mu’zib evvelâ dişlerini göstererek tedricî ve esîrî bir teşekkülle tâm bir sîmâ hâlini alırdı. Daha sonra uzaklaşıp yaklaşan ve bazan bir ma’nâyi tehdîd ile kolunu kaldıran bir vücûd şekline girerdi. Bu muannid sîmâ-yi esirinin tedricen irtisâma başladığını biz onun hâlinden anlardık. Bu sîmâ ile berâber onun marazî dalgınlıkları da başlardı. İlk devrelerinde hâlinden kendisi de şikâyet ederdi. İşte, derdi, bir sıra diş karşımda gülüyor, Sonra onun bir halüsinasyon, bir galat-ı rüyet, bir hastalık olduğunu belirtirdi. Fakat bu hayâl teşekkülâtında devâm ettikçe hakîkata o kadar yaklaşıyordu ki, aldanmaması kabil değildi; ona yine mağlûb olacağını belirtirdi. Bir müddet sonra da hakîkaten dediği gibi mağlûb olurdu. O zaman hâlinden artık şikâyet etmez olur, kendisini esir eden bî-insâfa nevmîdâne bir mutâvaatle teslim-i fikr ederdi. Büyük ağabeyimle berâber çok zamanlar başbaşa verir, onu düşünürdük. Son zamanlarda devr-i ifâkati üç sene kadar imtidâd ettiği için yavaş yavaş korkularımız azalmağa, devâm-ı âfiyeti hakkındaki ümidlerimiz çoğalmağa başlamıştı. Büyük birâderimizin menfâ olunması onun cümle-i asabiyyesini öyle sarstı, o rebâb-ı kalemin en hassas bir teline öyle bir darbe indirdi ki, hastalık derhal yeniden nüksetti,” ( Ali Kâmi, 1327 ).

Kardeşi Ali Kâmi’nin yazdığına nazaran, 3 yıl kadar hastalığından hiçbir eser görülmeden günlerini geçiren Ahmed Vefâ, ağabeyinin 1900 yılının Nisan ayında Sivas’a sürgün edilmesinden dolayı çok sarsılmıştır ve “kuvve-i ittisâisiyle kendi elyafını cebr eyleyerek dûçar-ı ihtilâl olmuş” hâlde çâr nâ çâr yeniden Toptaşı Bîmârhânesi’ne yatırılmıştır.

İsmâil Safâ, birâderi Ali Kâmi’ye Sivas’tan yazdığı bir mektûbunda Ahmed Vefâ’nın bîmârhâneye yatırılışını sorar:

” Vefâcığın hastalığı acaba hangi derecesiyle nüksetti? Pek sathî geçiyorsun. Cünûn hezeyânâtı var mı? Ne gibi hâllerde bulunuyor? Hastahâneye isteyerek mi gitti, yoksa onu iğfâl ederek mi götürdün? Bir çok acıklı hâller oldu da, bunları üzülmemem için mi sathî geçiyorsun?”

Sivas’tan Ali Kâmi’ye gönderdiği diğer bir mektûbunda da şunları yazmıştır:

” … Vefâcık o hâlde durgun, dalgın, mektûbuma şöyle bir göz gezdirdi, öyle mi? Vah Vefâcığım vah! Ne olacak? Bir daha kendine gelemeyecek mi yâ Rabbi ? Bilmem ama Kâmiciğim, o Şişli Hastahânesi’nde bu bîçarenin ifâkat bulduğu şimdiye kadar vâki olmadı, öyle değil mi? Halbuki orada rahatı elbette Toptaşı Hastahânesi’nden ziyâdedir. Acaba şifâhânedeki ifâkatleri mevkice bir hüsn-i te’sire mi münbaisti? Yoksa zâten iyi olacak bir hâlde bulunmasına tesadüf ettiği için mi orada bir kaç defa rehâ-yâb oldu? Hâlinden şikâyet eder bir vaz’iyyette bulunmadığını hikâye ediyorsun. Şu halde şifâhâneye gitmeğe muvafakat etmez. Behemehâl orada iâde-i sıhhat edeceği bilinse, rızâsına da bakılmaz. Fakat ne mâlûm? Eyvâh, eyvâh! Yeis, aciz, sükût! Ne çâre! İkide bir de nükseder bir cerîha-i kalb! İşler, azar… işler, azar… Aylarca sızısını çekeriz. Sonra bir aralık bir nîm iltiyâm ile o yara kapanır gibi olur. Yine başlar. Lâkin bu sefer, üç yıl kadar iyiliği devâm etti. Mamafih… Hayır, hayır… Dediğin gibi değil, böyle bu hâlde olması daha fenâ… Anlaşılıyor ki, kendine mâlik değil. Of, of!”

İsmâil Safâ 11 Mart 1317 ( 24 Mart 1901 ) günü Sivas’taki ahşap evin üst katındaki hasta yatağında, Ahmed Vefâ ise 17 Mart 1317 ( 30 Mart 1901 ) günü kapatıldığı Toptaşı Bîmârhânesi’nde vefât ederler. Ahmed Vefâ Üsküdar’daki Karaca Ahmed Mezarlığı’na, İsmâil Safâ da Sivas’taki Garibler Mezarlığı’na defnedilir.

Ahmed Vefâ’nın Şiirleri

Bir cinnet ânında fotoğraflarını ve yazdıklarını yaktığı için Ahmed Vefâ’nın dergilerde kalan az sayıdaki eserini biliyoruz. Onun vefâtından yıllar sonra kardeşi Ali Kâmi bunlardan 19 manzûmeyi Eş’âr-ı Vefâ ( Müşterekü’l Menfaa Osmanlı Şirketi Matbaası, 1327 ) isimli 30 sayfalık bir kitapçıkta derlemiştir.

Ahmed Vefâ ismine en fazla Mirsad dergisinde rastlanır. Bunlardan bir kısmı şiirleri, bir kısmı da makaleleriyle tercümeleridir. Derginin 5’inci sayısında ( 11 Nisan 1307 ) “Kıt’a” başlıklı 2 şiiri ( s. 34 ), 9’uncu sayısında ( 9 Mayıs 1307 ) “Bend-i Mahsûs” ( s. 68 ) yazısı, 10’uncu sayısında ( 16 Mayıs 1307 ) “Taj Nehri” yazısı ( s. 75 ), 11’inci sayısında ( 23 Mayıs 1307 ) “Niagara Şelâlesi” tercümesi ( s. 84 ), 12’nci sayısında ( 30 Mayıs 1307 ) “Nazîre” şiiri ( s. 90 ), 15’inci sayısında ( 25 Haziran 1307 ) “İstiğrak” isimli mensûresi ( s. 115 – 116 ), 18’inci sayısında ( 11 Temmuz 1307 ) “Bir Mersiyeden Müntehâb Parçalar” şiiri ( s. 138 – 139 ), 19’uncu sayısında ( 18 Temmuz 1307 ) “Bir Mersiyeden Müfrez” şiiri ( s.148 – 149 ) ve 21’inci sayısında ( 1 Ağustos 1307 ) “Gazel” şiiri ( s. 163 ) yayımlanmıştır. Onun “Gazel” şiiri Eş’âr-ı Vefâ‘da yoktur. Ahmed Vefâ ayrıca Mirsad için ağabeyi İsmâil Safâ ile birlikte Emmanuel Gonzalés’in Vehametli Sevdalar isimli romanını Fransızca’dan tercüme etmişlerdir; bu roman Mirsad dergisinde 30 Mayıs 1307 ( S. 12 ) ile 29 Ağustos 1307 ( S. 25 ) arasında tefrika edilir. Vehâmetli Sevdâlar 1310 yılında Arakel Kitabhânesi tarafından 200 sayfa olarak kitaplaştırılacaktır.

Ahmed Vefâ ismi Mirsad‘ın dışında dönemin Mekteb, Maarif ve Ma’lûmât gibi dergilerinde de görülür. Sadece Eş’âr-ı Vefâ‘daki şiirleri bile Ahmed Rasim’i haklı çıkarmaktadır; edebiyatımız maalesef şâir-i mâderzâdını bir bîmârhânede kaybetmişti.

Merâklısı İçin Notlar

 Peyami Safâ, İsmâil’in Safâ’nın oğlu, Ahmed Vefâ’nın ve Ali Kâmi’nin yeğenleridir. İsmâil Safâ’nın Sivas sürgününden Ali Kâmi’ye 34 mektûb yazdığını biliyoruz; Ali Kâmi bunların bazılarından sadece küçük küçük bölümler yayımlamıştır; bu mektûbların avâkıbi ise meçhûldür. İsmâil Safâ’nın Sivas’ta yaşadığı 11 aylık zaman zarfında nerede oturduğu, hangi işlerle meşgûl olduğu, kimlerle temâs ettiği ve nasıl bir hayat sürdüğü husûsunda elimizde sıhhatli bir bilgi yok; bütün bildiklerimiz kardeşi Ali Kâmi’ye Sivas’tan gönderdiği 34 mektûbun yayımlanan kısımlarından ibârettir ( Halûk Çağdaş, Şehir Yazıları, s. 38, 2017 ). Vefât edince Garibler Mezarlığı’na defnedilmiştir. Bu mezarlığın bir bölümü kaldırılıp, yerine 1908 yılında Ziya Bey Kütüphânesi yaptırıldı. Sonraki yıllarda mezarlığın bir kısmı daha kaldırıldı ve oraya da bir “sebze pazarı” kuruldu. Buraya “Garibler Pazarı”, arkasındaki kısıma da “Yoğurt Pazarı” denirdi. Hal Binası yapıldıktan sonraysa Garibler Mezarlığı’ndan bir iz kalmadı. Meşrûtiyet’in ilânından sonra İsmâil Safâ’nın mezarı, Sivas Sultânîsi’nin hemen yanındaki Hacı İzzet Paşa Câmii Hazîresi’ne nakledilmiştir. Ancak,1927 yılında Sultânî ile Vilâyet Konağı arasındaki meydanın genişletilmesi için Hacı İzzet Paşa Câmii’nin yıkılmasına karar verilince, yeniden nakil mecbûriyeti doğmuş ve İsmâil Safâ’nın mezarı bu defa Ali Ağa Câmii Hazîresi’ne nakledilmiştir ( Halûk Çağdaş, Şehir Yazıları, s. 40, 2017 ). Bununla birlikte, kitâbesinde “Yâ Allah / Kurtar beni kahr u şiddetinden / Fevtimde zemîn ile zamanın / Toprakta vücûdumu bırakma / At hâricine şu âsumânın” kıt’ası ve “Taltîfine zâ’ir eyle himmet / Muhtâc-ı duâ olan Safâ’nın” beyti bulunan mezar taşı kayıptır.

11 Mart 1945 günü vefât eden Ali Kâmi Bey ise, Ankara Cebeci Asrî Mezarlığı’nda Ada 15’de ve Parsel 16’da medfûndur.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz