Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 33

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 33

276
0
PAYLAŞ

Osman Fahri

“Sanki Akşam Gibi Mahzûn-ı Ziyâ Kaldım Ben”

İsmet Hanım ile Şahabettin Efendi’nin oğulları olarak 1890 yılında Fatih’in Drağman Mahallesi’nde dünyaya geldi. Cenap Şahabettin ile Ali Nusret’in ana bir baba ayrı kardeşleriydi. Cenap Şahabettin ile Ali Nusret Plevne Muhârebâtı şehidi Binbaşı Osman Şahabettin’in İsmet Hanım ile evliliğindendiler. Binbaşı Osman Şahabettin’in şehâdetinden sonra “taze bir kadın” olan İsmet Hanım yetim çocuklarıyla Drağman Mahallesi’nde Kefevî Tekkesi’nin yakınlarındaki küçük bir eve yerleşir. Kaynaklarda bu evin Binbaşı Osman Şahabettin’den kaldığı belirtilmektedir. Ancak, teyide muhtaç bir bilgidir. İsmet Hanım burada Şahabettin Efendi ile ikinci bir evlilik daha yapar ve ondan Osman Fahri doğar. Şahabettin Efendi müşfik ve çocukları seven bir adam olmasına karşın İsmet Hanım onunla bir türlü mutlu olamaz, Osman Fahri daha 10 yaşındayken boşanırlar. İsmet Hanım’ın Manastırlı mı yoksa İstanbullu mu olduğu husûsunda farklı görüşler bulunuyor. Fâzıl Mahmut onun İstanbullu olduğunu yazmıştır ( Yolların Sesi, Y. 2, S. 15, s. 304, 28 Şubat 1934 ).

Osman Fahri hakkındaki bütün karışıklıklar İsmet Hanım’ın kocalarının her ikisinin isimlerinin Şahabettin olmasından kaynaklanmaktadır. İsmet Hanım’ın bir de Ayşe Nimet isminde kızı vardır. Ayşe Nimet’in kızı Nurinev Hanım’ın Zeynep Kerman’a verdiği bilgiye nazaran, Binbaşı Osman Şahabettin cephedeyken, İsmet Hanım Ayşe Nimet’e hamileymiş ( Osman Fahri Hayatı ve Şiirleri, s. 12, 1988 ). Bunu Cenap Şahabettin’in “Plevne’ye Giderken” isimli makalesi de dolaylı olarak doğrulamaktadır. Ayşe Nimet Hanım ile Osman Fahri arasında 12 yaş bulunduğuna göre, İsmet Hanım ilk kocasının şehâdetinden yaklaşık olarak 10 yıl veya 11 yıl sonra Şahabettin Efendi ile ikinci evliliğini yapmış olmalıdır.

Zeynep Kerman Nurinev Hanım’ın soyismini “Tanman” olarak belirtmesine rağmen, Milliyet gazetesinin 12 Ağustos 2003 günlü nüshasının 4’üncü sayfasındaki bir haberde “Cenap Şahabettin’in yeğeni ve tek vârisi Nurinev Tanca” ve yine Milliyet gazetesinin 6 Ekim 2007 günlü nüshasının 16’ncı sayfasındaki “Dârrüşşafaka Cemiyeti’nden Mevlid” başlıklı ilânda da Nurinev Tanca olarak geçtiğinden, kitaptaki “Nurinev Tanman” ismi Nurinev Tanca olarak düzeltilmelidir. Dârrüşşafaka Cemiyeti’nin ilânlarına nazaran, Ayşe Nimet Hanım’ın Şakir Tanca ile evlendiği ve Nurinev Hanım’ın da bu evlilikten dünyaya geldiği anlaşılmaktadır.

İsmet Hanım 1915 yılında Osman Fahri Mamûretü’l Azîz’de öğretmenken vefât eder. Annesine pek düşkün olan Osman Fahri yıkılır. Onun 19 ve 20 Eylül 1331 târihli “Annem de Ölmüş!” ve 25 Eylül 1332 târihli “Rüyâlar İçinde” şiirleri ölen annesinin ardından yaktığı ağıtlardır. Esâsında “Ayrılırken” ( 11 Temmuz 1326 ), “Hayat İçinde” ( 26 – 29 Kanûn-i Sâni 1326 ), “Yaşamak İçin” ( 21 – 22 Haziran 1327 ), “Gurbet Şiirleri” ( 16 Kânun-ı Sâni 1327 ), “Gecelere Karşı” ( 20 – 21 Kanûn-i Sâni 1327 ), “Bulutlardan İstirhâm” ( 22 Kanûn-i Sâni 1327 ), “Geceleyin” ( 15 Şubat 1327 ),”Gecelerin Feryâdı” ( 1 Mart 1328 ), “Anneme” ( 10 Teşrîn-i Sâni 1328 ), “Istırab-ı Firâk” ( 6 Eylül 1329 ) ve “Gözlerim” ( 4 – 5 Teşrîn-i Evvel 1332 ) gibi pek çok şiirinde de annesine seslenmiştir.

Drağman Mahallesi

Osman Fahri İstanbul dışındayken en fazla annesini ve doğup büyüdüğü Drağman Mahallesi’ndeki mutfağı ıhlamur kokan “sıcak ve sevimli” evlerini özler. Hüseyin Cahit Yalçın’ın kardeşi Hüseyin Suat’ın yazdığına göre, onların Kefesî Tekkesi’nin yakınındaki evleri Drağman Caddesi’ndeymiş. Cenap’ın “fakîrhâne” dediği bu ev, Ali Nusret 13 yaşındayken bile “bir tarafa çarpılmış ve kafesleri gevşemiş” durumdadır. İsmet Hanım Şahabettin Efendi’den Osman Fahri daha 10 yaşındayken boşanmasına rağmen, ağabeyleri Cenap Şahabettin’in ve Ali Nusret’in ona “babalık” yaptıkları, ana bir baba ayrı bu küçük kardeşlerini çok sevdikleri anlaşılıyor. Bilhassa Cenap Şahabettin kardeşlerinin sıhhatleri husûsunda pek titiz bir ağabeydir. Küçük Osman Fahri’ye Mersin’den yazdığı 14 Kanûn-i Sâni 1316 ( 27 Ocak 1901 ) günlü mektûbunda ona sık sık bu husûsta tembihte bulunur:

” Aman Fahri Bey, havalar soğuktur, sakın sokağa çıkma, evin içinde hırkasız gezme. Ablana da söyle, o da hırkasız gezmesin. Eğer ablan hırkasız gezerse bana yaz, gelirken ona hiçbir şey getirmeyeyim.”

Osman Fahri resime yetenekli “sanatçı ruhlu” ve “biraz dağınık” bir çocuktur. Cenap Şahabettin bu küçük kardeşine gönderdiği bir başka mektûbundaysa şunları yazar:

” Resim odanı pek güzel tasvîr etmişsin. Hakkın var, büyük ressamların odaları pek o kadar da muntazam olmaz. Fakat sen daha büyük ressam olmadığın için odan biraz daha muntazamca olsa fenâ olmaz sanırım. Bir de resme çalışmak fenâ değil ama asıl çalışılacak dersler Fransızca ile hesâptır. Bunları sakın ihmâl etme,” ( Zeynep Kerman, Osman Fahri Hayatı ve Şiirleri, s. 5, 1988 ).

Cenap Şahabettin’in ve Ali Nusret’in aksine, Osman Fahri’nin iptidaî, rüşdiye ve idâdî tahsili hakkında sıhhatli bilgimiz bulunmuyor. Sadece İstanbul Dârü’l-fünûnu’nun Ulûm-i Edebiyye Şubesi’nden mezûn olduğundan emîniz.

Ahmed Abdullah Bey zâbit eczâcı olması nedeniyle Şam, Beyrut ve Selânik gibi kentlerde bulunduğundan, kızı Şukûfe Nihal’in düzenli bir tahsîl hayatı olmamıştır. İstanbul’a dönüşlerinde Şukûfe Nihal’i bir okula kaydettirir ve tahsîlindeki eksiklikleri tamamlaması için de ona özel hocalar tutar. Osman Fahri bu suretle 14 yaşındaki Şukûfe Nihal’in edebiyat hocası olacaktır.

” … Bir mîralâyın konağına, kızına edebiyat dersi vermek için gittiğim günü hatırlıyorum, ihtimâl şımarık bir talebe çıkacaktı karşıma, çok da hevesim yoktu; lâkin kıramayacağım ahbâb girmişti araya. Bahardı, ergavânlar yeni yeni çiçekleniyordu; havada insanı dirilten bir serinlik, rüzgârda huzûr veren o büyüleyici koku… Sonraları önünden defalarca geçeceğim aşı boyalı konağın kapısından âdetâ bir mechûle girer gibi tedirgin girdiğimi hatırlıyorum; oysa rûhuma kanat bulmaya gelmişim. Yardımcınız açtı kapıyı, beni babanın çalışma odasına götürdü; sen geldin sonra, küçük bir kız çocuğu beklerken… Sen geldin,” ( Hayri Öztürk, Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık, s. 25, 2019 ).

Dersler esnâsında Osman Fahri öğrencisi Şukûfe Nihal’e âşık olur.

” Gönlümde kendiliğinden filizlendi bu sevda. Sana bunu îzâh etmenin imkânı yoktu. Küçüktün sen, talebemdin üstelik. Mümkün müydü sana kalbimi açmak, hatta hep hislerini fark edeceğinden korktum; bundan çekinerek geldim derslere. Talebesine âşık olan bir hoca olarak hatırlanmak istemezdim. Sakladım içimdeki fırtınayı senden,” ( Hayri Öztürk, Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık, s. 27, 2019 ).

Aşkını artık saklamaya imkân kalmadığını fark edince, ihtiyat zâbiti olarak askere gitme kararını alır. İmparatorluk çökerken ağabeyi Cenap Şahabettin’in ve annesi İsmet Hanım’ın onun askere yazılmasına şiddetle karşı çıktıklarını biliyoruz. Ama, Osman Fahri hiç kimseye itirâf edemediği karşılıksız aşkı nedeniyle bu kararından dönmez. 11 Temmuz 1326 ( 24 Temmuz 1910 ) günlü “Ayrılırken” isimli şiirinde “Bugün asker yazıldım!” der. İhtiyat Zâbitan Talimgâhı Harbiye Mektebi Pangaltı Kışlası’ndaydı. Buradaki temel eğitiminden sonra Aydın’daki birliğine gönderilir. 1326 yılının Kanûn-i Sâni ayında Aydın’dadır. Önce farklı farklı yerlerde kalır, ardından İhtiyât Zâbit Mektebi’nden bir arkadaşıyla birlikte Rum Mahallesi’nde bir ev tutarlar. Kendi ifâdesiyle Rum Mahallesi’ne taşınması “beşinci nakil” olmuştur. O zamaki Rum Mahallesi günümüzde Zafer Mahallesi’nin sınırları içinde bulunuyordu. Aydın şehri 7 Eylül 1922 günü düşmân işgâlinden kurtarılınca, Rumlar burayı terk etmişler ve harâbeye dönüşen mahalleye Babadağ’dan getirilen muhâcirîn yerleştirilerek Zafer Mahallesi ismi verilmiştir. Ağabeyi Ali Nusret’e gönderdiği 26 Şubat 1327 ( 10 Mart 1912 ) günlü mektûbunda şunu yazar:

” … Rumlar çalışıyor, Rumlar kazanıyor. Rumlar müsterih, Rumlar emîn, Rumlar bahtiyâr; onların nazarında köpekleri bizden daha kıymetdâr.

Yegâne Rum lokantasında yemek yerken, vallahi tüylerim ürperiyor. Yanyalı Hıristo’nun muhakkar lâkaydîsi karşısında tiksiniyorum. Bu yemekler gayr-i kabil-i hazım. Şimdi Müslüman mahallelerinde bir ev arıyorum. Evde pişirmek, evde yemek, hem iktisâdî, hem nefretsiz,” ( Zeynep Kerman, Osman Fahri Hayatı ve Şiirleri, s. 11, 1988 ).

İlk başta Yanyalı Hıristo’nun lokantasında karınlarını doyurdukları kesindir. Ama, daha sonra, pazardan aldıkları yağ, yumurta ve sütle kahvaltılarını kendilerinin hazırladıklarını ve ardından da evde yemek yapıp yemeye başladıklarını biliyoruz.

Askerlik Dönüşünde Sukut-ı Hayal

Osman Fahri Aydın’dan İstanbul’a 1913 yılının başlarında döner. İhtiyât zâbiti olarak yazılırken, askerlik dönüşünde Şukûfe Nihal’e tâlip olup, “ebedî saâdete” kavuşmayı düşünmüştür. Ancak “acı gerçek”, Aydın’dan dönüşünden birkaç hafta sonra arkadaşı Mithat Sadullah ile karşılaşmasıyla ortaya çıkar. Osman Fahri’ye evlendiğini söyler ve onu evlerine davet eder.

” Konağın kapısını çalarken yeni evlenmiş arkadaşını ziyârete gelen bekâr bir gencin heyecânı bile yoktu bende. Konağın demir kapısını açıp birkaç metre sonra başlayan merdivenleri çıkarken Mithat’la tıpkı eski günlerdeki gibi bir muhabbete hazırlanıyordum. Ona askerliği, Anadolu’yu, fakîrliği, umutsuzluğu anlatacaktım; siyâset konuşacak, muhtemelen İttihat Terakki’yi tenkit edecektik. Özlemiştim eski dostumu,” ( Hayri Öztürk, Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık, s. 52, 2019 ).

Mithat Sadullah şâir ve yazar arkadaşını kapıda karşılar.

” Üzerinde sadece üç servis tabağı bulunan kocaman bir yemek masasının olduğu salona geçtik. Odada masanın dışında o devirde pek çok evde bulunmayan muzzam bir koltuk takımı ve üzeri mermer bir orta sehpası vardı, yerde açık renk bir yün halı seriliydi. Mithat’ın gösterdiği koltuğa oturmadım, âdetâ iliştim; o ana kadar bana huzûr veren rahatlık gitmiş, yerini sebepsiz bir heyecân, garip bir tedirginlik almıştı,” ( Hayri Öztürk, Hiç Aklıma Gelmezdi Ayrılık, s. 52, 2019 ).

Az sonra Mithat Sadullah’ın karısı da salona gelir, Osman Fahri, Mithat Sadullah ile konuştuğundan olmalı, kadının geldiğini fark etmez. Sonra, “kulaklarında âhengini taşıdığı” Şukûfe Nihal’in sesini duyar. İkisi de şaşkındır, Şukûfe Nihal kocasına Osman Fahri’yi önceden tanıdığını söylemez. O gece ne yediklerini, ne içtiklerini ve ne konuştuklarını hatırlamaz bile Osman Fahri, umutları kırıldığından ve hayâlleri yıkıldığından, Şukûfe Nihal’in kendisini tanımamazlıktan gelmesine üzülmeye bile fırsatı olmaz. Bir bahâneyle erken kalkıp, saatlerce sokaklarda dolaşır. Çok geç vakit Drağman’a döndüğünde, İsmet Hanım’ın gözlerindeki merâk ve korkuyla karşılaşır. Şukûfe Nihal’e vaktiyle açamadığını sırrını, annesine hiç söyleyemez. Odasına çekilip, İsmet Hanım’ı üzdüğüne ve Şukûfe Nihal’i ebediyyen kaybedişine ağlar.

O geceden sonra Mithat Sadullah ile karşılaşmamak için elinden geleni yapar, onun bulunabileceği yerlere gitmemeye çalışır. Birkaç ay boyunca bunu başarır. Ne var ki, Mithat Sadullah her yerde Osman Fahri’yi aramaya başlamıştır. Bir ikindi serinliğinde onu Tophane civârındaki kahvehânelerin birinde bulur. Mithat Sadullah yeni bir dergi çıkarmayı düşünmektedir, bunun için de Osman Fahri’nin desteğine ihtiyâcı vardır. Daha sık görüşürler ama Şukûfe Nihal’in artık evli bir kadındır, diğer yandan da bir işi olmaması nedeniyle parasızlığı Osman Fahri’yi bunaltmaktadır. Öğretmenlik yapabilirdi elbette, bu da ancak taşrada çalışmayı kabûl etmesiyle mümkündü; ama İstanbul’dan ayrılıp taşraya memûriyete gitmeyi hiç istemiyordur. Bir gün Mithat Sadullah kendisine karısının hamile olduğunu söylediğinde, Demet Yeleklioğlu’nun Sustum Anne isimli romanındaki ifâdesiyle, tayinini ister ve “pılı pırtıyı toplayıp” Mamûretü’l Azîz’e gider ( Kırmızı Kedi Yayınevi, s. 427, 2019 ).

Mamûretü’l Azîz

 Osman Fahri öğretmenlik yaptığı bu yerde yazdığı şiirlerinin çoğunun altında “Mamûretü’l Azîz” ve “Mezra” ibâreleri bulunuyor. Mezra, bugünkü Elazığ şehrinin kurulduğu yerdir. Vaktiyle Ağavat Mezrası isimli önemsiz bir yerleşim merkeziyken, Abdül Azîz döneminde sancak merkezi olmuş ve 1867 yılında buraya padişahın onuruna Mamûretü’l Azîz ismi verilmiştir. Yani, Osman Fahri, şiirlerinde yerleşim merkezinin eski ismiyle yeni ismini birlikte kullanmıştır. Bu nedenle,   Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi‘nin “Osman Fahri” maddesinde onun Harput’a tayîn olduğu belirtilmesi doğru değildir ( C. II, s. 632, 2001 ). Harput, Mezra’nın 9 kilometre kadar kuzeyinde kalan kadîm bir yerleşim yeriydi ve Osman Fahri Mamûretü’l Azîz’e geldiğinde şehir merkezi 80 yıldır Mezra’ydı. Maalesef Demet Yeleklioğlu’nun Sustum Anne romanında da onun Harput’a tayînini istediği ve Harput’a gittiği yazılmıştır ( Kırmızı Kedi Yayınevi, s. 427, 2019 ). Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi‘nin “Osman Fahri” maddesindeki “Mithat Sadullah’ın o zamanki eşi edebiyatçı Şukûfe Nihal ile bir aşk yaşadı” kaydı da hatalıdır; sadece Osman Fahri “karşılıksız aşk” ile derbeder olmuştur ( C. II, s. 632, 2001 ).

Zeynep Kerman tarafından derlenen Osman Fahri’nin şiirlerinden 28 Ağustos 1329 ( 10 Eylül 1913 ) günlü “Ey Mâh” şiirinin altında “Makrıköy’de mehtâba karşı” kaydı varken, 6 Eylül 1329 ( 19 Eylül 1913 ) günlü “Istırab-ı Firâk” şiirinin altındaysa “Mamûretü’l Azîz” kaydı bulunuyor. Buna nazaran Osman Fahri Mamûretü’l Azîz’e 1913 yılının Eylül ayının ortalarına doğru gelmiştir. İlk başlarda İstanbul’dan sonra Mamûretü’l Azîz’in kendisine iyi geldiğini düşünür ama, bir müddet sonra memleketin bir ucunda, bozkırın tam da ortasında, insana hiç yakışmayan yıkık dökük kerpiç bir evde yapayalnız yaşamaktan bunalmaya başlayacaktır. Maddî, manevî ve fikrî bir sefâletin içindedir. Bakamaz kendisine. Bu yüzden Mamûretü’l Azîz’e geldiğinde herkes onu baş göz etme hevesine kapılır ama, onun aklı hep Şukûfe Nihal’de olduğundan, söylenenleri duymamazlıktan gelir. Bir süre sonra, ahbapları onun “bir sakatlığı olduğundan evliliğe yanaşmadığını düşünerek”, bu çabalarından vazgeçerler. Ama kendisine bakamadığından tifüse yakalanır ve ölümden kıl payı kurtulur.

Mamûretü’l Azîz’de her türlü sefâletle boğuşurken, önce ağabeyi Ali Nusret’in 31 Kanûn-i Sâni 1328 ( 13 Şubat 1913 ) günü, ardından da annesi İsmet Hanım’ın 1915 yılındaki ölümleriyle yıkılır. Şukûfe Nihal ile mektûblaşmaları “ona biraz nefes aldırır gibidir” ama, Şukûfe Nihal’in mektûblarının araları zamanla uzar, yazdıklarıysa fazlasıyla “mesâfeli” kısa satırlardan ibâret hâle gelirler. Muhtemelen bu yüzden Şukûfe Nihal’in Mithat Sadullah’tan boşandığından ve dârü’l-fünûna kayıt yaptırdığından hayli geç haberdâr olmuştur. Osman Fahri’nin Mamûretü’l-Azîz’deki son yıllarındaki en iyi arkadaşı Mehmed Mevlûd Bey’dir. Arada bir içip efkâr dağıtıyorlardır. Bir gece de müzikli içkili bir geceye giderler. Fasıldan sonra onun derin yalnızlığına ve kadınsız yaşamına pek üzülen Mehmed Mevlûd Bey, şaka yollu ona her türlü hayvanî hislerden tecerrüt etmiş yakışıklı ve iyi bir insanın bu yalnızlığına bir türlü anlam veremediği meâlinde bir şeyler söyleyince, Osman Fahri “Kaç para eder, sen böyle düşünüyorsun, fakat meselâ bir kadın da benim için belki böyle düşünmüyordur” yanıtını verir. O kadının kim olduğunu soran Mehmed Mevlûd’e bir şey demez ama, arkadaşı “Nihal değil mi?” diye sorunca Osman Fahri âdeta bir “bîzebân” olur.

1920 yılıdır, çiçekler açarken ve tabiat canlanırken civârdakiler Osman Fahri’nin evinden gelen bir tabanca sesiyle ürperirler. Mehmed Mevlûd Bey de birkaç dakika içinde oraya gelir. Ne zamandır uğramadığı “aşk elinde derbeder” arkadaşının evinde ilk dikkatini çeken şey, fecî dağınıklık olacaktır. Osman Fahri yere kapaklanmış hâldedir, yüzü ve elindeki Şukûfe Nihal’in şiir kitabı ise kan içindedir. Kurşun kafasına saplanmasına rağmen ölmemiştir, ilk müdâhaleden sonra onu uzun ve meşakkatli bir yolculukla İstanbul’a getirirler. Cenap Şahabettin onları Haydarpaşa’da karşılar ve kardeşini Fransız Lape Hastahânesi’ne kaldırtır. Kurşunu çıkartmak mümkün değildir. Bir gün olsun küçük kardeşinin başından ayrılmayan Cenap Şahabettin’in kederinden konuşacak mecâli dahi yoktur. Osman Fahri artık akıl sağlığını da kaybetmiştir, ağır yaralı olduğu hâlde birden yatağından fırlayıp, çığlıklar atmaya ve duvarları yumruklamaya başlamıştır. İntihâr teşebbüsünden 34 gün sonra yine çığlıklar atmaya başlarsa da, onu boğan bir öksürükle sesi kesilir ve yatağının önüne yığılır.

Mehmed Mevlûd Bey, 1942 yılında Şukûfe Nihal’e gönderdiği mektûbunda şunu yazar:

” O gün Fahri vefât etti, kafasındaki kurşun yerinden oynadığı için beyin kanaması geçirmiş.

Lape’de hayata vedâ etti. İntihârından 34 gün sonra. O kibâr adam, kendisine hiç yakıştıramadığım bir vedâ ile cinnet getirerek öldü.”

… ve Şukûfe Nihal

 Şukûfe Nihal Yakut Kayalar ( Cumhuriyet Matbaası, 1931 ) isimli romanının 103’üncü sayfasında Osman Fahri’nin ölümünü işittiğindeki hislerini şu şekilde ifâde etmiştir:

” Bir gün, hepsinden daha fenâ ve en son haber geldi. Öldü! Seni bekleyerek, seni söyleyerek öldü, dediler. Gözlerimden iki damla yaş döküldü. Hepsi o kadar.”

Şukûfe Nihal’in Osman Fahri’yi düşünmeye başlamasının Faruk Nafiz ile yaşadığı aşkın bitmesinin ardından ve Ahmed Hamdi ile evliliği esnâsında başladığı muhakkaktır. Biri tarafından terk edilmiş ve diğeri tarafından yalnızlaştırılmış bir kadının sığınağı olmuştur Osman Fahri’nin anıları.

Bir türlü sevemediği Mithat Sadullah’tan, kendisini terk eden Faruk Nafiz’den ve politik hırslarının arkasında kaldığı Ahmed Hamdi’den sonra “seni sevmek vatanımdır” diyen bir zavallının hayâletiyle boğuşmaya başlamıştır. Osman Fahri’nin şiirlerinin ağabeylerinki kadar iyi olmadıklarının, hatta “vasat” karalamalar sayılabileceklerinin farkındadır ama, onun asıl büyük şiiri karşılıksız aşkı ve kısacık yaşamı olarak karşısına çıkmıştır. Hayat gerçekten tuhaftır. Yaşlanıp huzûr evine kaldırıldığında, Mithat Sadullah’ı, Faruk Nafiz’i, Ahmed Hamdi’yi, kızkardeşlerini ve çocuklarını bir bir unutmasına rağmen aklında sadece Osman Fahri kalmıştır. Huzûr evindeki günlerini Osman Fahri’nin kendisi için yazdığı aşk şiirlerini okumakla geçirir. Sonunda onu da unutur ve susar.

Osman Fahri’nin Şiirleri

İsmet Hanım küçük oğluna “Sen Cenap değilsin!” derken haklıydı; şiirleri “vasat” denemelerdi; İstanbul Dârü’l-fünûnu’nun Ulûm-i Edebiyye Şubesi’nden mezûn olmasına karşın, yazdıklarında yazım hataları bulunuyordu. Bunlar Cenap Şahabettin’i değilse bile, Ali Nusret’i pek kızdırmış olmalıdır. Belki de Ali Nusret’in rûhunun korkusundan en iyi şiirlerini, ağabeyinin arkasından yazdığı ve Mersiyeler ( Ahmed İhsan ve Şürekâsı, 1329 ) ismiyle yayımlanan 22 sayfalık kitapçığındadır. Bu kitap içinde Ali Nusret’in vefâtından bir gün önce hasta yatağında Osman Fahri tarafından yapılmış bir resmi de bulunuyor. Bu çizim merâklısına Osman Fahri’nin resimdeki yeteneği husûsunda bir bilgi verebilir. Onun dergilerde ve gazetelerde yayımlanan eserleri içinse Zeynep Kerman’ın kitabındaki “Osman Fahri’nin Neşredilmiş Eserleri” başlıklı bölüm iyi bir kaynakçadır ( s. 297 – 300, 1988 ).

Merâklısı İçin Notlar

Zeynep Kerman’ın Osman Fahri’nin şiirlerini derlerken, kitabının 15’inci sayfasındaki 4 numaralı dipnota nazaran, Osman Fahri’nin hasta dosyasını görmek için Fransız Lape Hastahânesi’ne gittiği, ama başhekimin büyük yardımlarına rağmen kayıtların bulunamadığı anlaşılıyor. İsmet Hanım’ın 1915 yılında, Ali Nusret’in 1913 yılında, Osman Fahri’nin 1920 yılında ve Cenap Şahabettin’in 1934 yılında vefât ettiklerini bildiğimiz hâlde, maalesef Ayşe Nimet Hanım’ın vefât tarihini tesbit edemedim. Mezarlıklar Müdürlüğü kayıtlarında yaptığım araştırmada onun kızı Nurinev Tanca’nın 26 Ekim 1999 günü vefât ettiğini, 28 Ekim 1999 günü Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedildiğini ve mezarının Ada 34’teki C55 numaralı mezar olduğu bilgilerini buldum. İsmet Hanım’ın, Osman Fahri’nin ve Ayşe Nimet Hanım’ın mezarları ise mechûl. Envanter çalışmaları yapılmış bütün mezarlıklarının kayıtlarına baktım, şâyet kabirleri bir şekilde kayıp olmadılarsa, bunlarda yoklar.

Yeri gelmişken Osman Fahri’nin ana bir baba ayrı büyük ağabeyi Cenap Şahabettin’ne ilişkin Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi‘ndeki bir hatayı da düzelteyim: Bu ansiklopedide Cenap Şahabettin’in vefât tarihi olarak 13 Şubat 1934 kaydı vardır ki, doğru değildir ( C. I, s. 224, 2001 ). Cenap Şahabettin 13 Şubat 1934 günü değil, 12 Şubat 1934 günü vefât etmiştir. Akşam gazetesinin 13 Şubat 1934 günlü nüshasının ilk sayfasının 3’üncü sütununda yayımlanan “Cenap Şahabettin Bey Dün Vefât Etti” başlıklı haberde, onun 12 Şubat günü hazırlamakta olduğu “Fransızca – Türkçe” sözlüğe çalışırken rahatsızlandığı ve üç dört saat içinde vefât ettiği belirtilir. Vefât nedeni beyin kanamasıdır. Mithat Cemal, şâirin 30 Kanûn-i Sâni günlü mektûbunda, 20 gün evvel bir “congestion cérébrale” vak’ası atlattığını ve doktorun kendisine kitap okumayı dahi yasakladığını yazdığını belirtmiştir. Cenâzesi, İstanbul’un şiddetli karayel fırtınasına ve kara teslim olduğu 14 Şubat 1934 günü Yeni Mahalle Hazırlık Sokağı’ndaki evinden alınarak Bakırköy Camii’ne getirilmiş, burada namazı kılındıktan sonra Bakırköy Mezarlığı’nda defnedilmiştir. Kaynaklarda vasiyeti gereği çok sevdiği kızı Destine Hanım’ın yanına defnedildiği yazıyor ama, Abdullah Acehan bir başka araştırmacı olan Hasan Akay’ı kaynak göstererek Destine Hanım’ın kemiklerinin kendi mezarından çıkarılıp torba içinde Cenap Şahabettin için kazılan mezara getirilip burada yeniden toprağa verildiğini ifâde etmektedir ( Yeni Türk Edebiyatında Mersiyeyi Yaşayanlar, 2017 ). Oysa, Cumhuriyet gazetesinin 15 Şubat 1934 günlü nüshasındaki haberde, “Olanca şiddetiyle devâm eden kar tipisinin altında şâirin tabutu metfenine indirildi. Kızı Destine Hanım’ın cesedi de bu metfendeydi. Baba kız böylece ebediyetin kucağında hazîn bir surette tekrar buluşmuş ve kucaklaşmış oldular” denmektedir. Celâl Tevfik’in Son Posta gazetesinin 19 Şubat 1934 günlü nüshasında yazdığına göre, Cenap Şahabettin kızı Destine’yi vefâtından “birkaç sene evvel” kaybetmiştir. Onun bir mersiyesine nazaran Destine’nin 18 yaşlarında vefât ettiği anlaşılıyor. Şâirin cenâzesinde Hüseyin Cahit, Mazhar Osman, Hüseyin Siret, Hüseyin Suat, Ahmet İhsan ve Murat İbrahim hazır bulunmuşlar ( Milliyet gazetesi, 15 Şubat 1934), ayrıca Mazhar Osman Bey bir konuşma yapmıştır ( Cumhuriyet gazetesi, 15 Şubat 1934).

Cenap Şahabettin’in hazırlamakta olduğu “Fransızca – Türkçe” sözlüğün âkıbeti bilinmiyor. İbrahim Alaettin Gövsa, Hürriyet gazetesinin 23 Eylül 1948 günlü nüshasındaki makalesinde, merhûmun sözlüğü “S” harfine kadar tamamladığını, bu eserin bir kısmını kendisinin tetkik ederek ailesinden satın aldığını ve neşredilmesi için Maârif Vekilliği’ne verdiğini belirtiyor. Sözlük orada kaybolmuş olmalıdır.

Cenap Şahabettin’in Bakırköy Yeni Mahalle Hazırlık Sokak’taki küçük köşküne gelince: Aileden mîrâsçı olarak sadece kızkardeşi Ayşe Nimet’in kızı Nurinev Tanca Hanım hayatta kaldığında, yeğeninin bu köşkü “şâirin anısının yaşatılması ve aynen korunması şartıyla” Dârüşşafaka’ya bağışladığı söylenmiştir. Dönemin Bakırköy Belediye Başkanı Ahmed Bahadırlı’nın ifâdesiyle, sâhipsiz kalan köşk bir süre otopark mafyası tarafından kullanılmış, 1999 yılının Temmuz ayındaysa tinerci çocuklar yakmışlardır. Nurinev Tanca 26 Ekim1999 günü vefât edince, Dârrüşşafaka Cemiyeti tarafından Bakırköy 1’inci Sulh Hukuk Mahkemesi’nde terekenin tesbiti ve vasiyetnâmenin infâzı için dava açılıyor. Vukuâtlı nüfus kaydı dosyaya geldiğinde, Nurinev Tanca’nın yakın bir tarihte Bülent Tanca isminde birini nüfusuna geçirdiği görülür. Kurum avukatı Gönül Tezel tarafından, bağışçının çok yaşlı olduğu ve sokağa çıkacak durumu bulunmadığı için böyle bir işlemi yapmasının mümkün olamayacağı iddiâsıyla savcılığa mürâcaat ediliyor. Bunun üzerine evlâdlık işlemlerinde sahtecilik yapıldığı ortaya çıkar ( Hürriyet gazetesi, 3 Ekim 2000 ). Hürriyet gazetesinin bu haberinden yaklaşık olarak 3 yıl sonraysa bu defa Milliyet gazetesinin 12 Ağustos 2003 günlü nüshasında “Müzeye Niyet Otoparka Kısmet” başlığıyla bir başka haber daha yayımlanacaktır. Bu habere nazaran, Nurinev Tanca’nın Dârrüşşafaka Cemiyeti’ne bağışladığı Cenap Şahabettin’in köşkü, cemiyet tarafından ihâle usulüyle Süleyman Coşkun, Mustafa Coşkun ve Nihat Salman isimli şahıslara satılmıştır. Bu şahısların köşkün bahçesini otopark olarak işlettikleri görülünce, haberi yapan gazeteci tarafından Dârrüşşafaka Cemiyeti’nin Başkan Yardımcısı Bayram Akbaş’a bağışçının şartına rağmen böyle bir satış işleminin nasıl yapılabildiği sorulur. Bayram Akbaş ise gazeteciye sadece “Tapuda böyle bir şerh bulunmadığından evi ihâle usulüyle sattık” yanıtını vermiştir.

Cenap Şahabettin’in Bakırköy’deki köşkünün âkıbeti hakkında bilgi sâhibiysek de, Ali Nusret’in vefât ettiği, Cenap’ın, Ali Nusret’in, Ayşe Nimet’in çocukluklarının geçtiği ve Osman Fahri’nin doğup büyüdüğü Drağman Mahallesi’ndeki evin âkıbetini bilemiyoruz. Şehremâneti Rehberi‘ndeki 1918 tarihli haritada Kefevî Tekkesi’nin etrafının az sayıdaki binâ dışında bomboş olduğu görülüyor. Belirtilmemiş ama, bu boşlukların bir kısmı da harîk mahalli olmalıdır.

Cenap Şahabettin’in 3 evililiğinden doğan 6 çocucuğundan Şîvezat, Hasan Tahsin Erez ile evlenmişti. Hasan Tahsin’in ikinci evliliğiydi. İlk eşi Emine Şahande Hanım oğlu 28 Eylül 1919 doğumlu İsmail 2 yaşındayken veremden ölmüştür. Şîvezat Hanım’ın annelik yaptığı İsmail Erez 2 Kasım 1974 tarihinde Paris Büyükelçisi olarak atanmış, ancak 24 Ekim 1975 günü “Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Ermeni Gizli Örgütü” militanlarınca pusuya düşürülerek şehit edilmiştir. Hasan Tahsin Erez 22 Kasım 1957 gecesi saat 01.00’de ( Milliyet gazetesi, s. 2, 23 Kasım 1957 ), Şîvezat Erez Hanım ise 1983 yılında İzmir’de vefât etmiştir ( Milliyet gazetesi, s. 2, 16 Temmuz 1983 ). Şîvezat Hanım’ın vefât ilanında İbrahim ve Fasih Tümel isimlerinde 2 oğlu daha görünüyor. Cenap Şahabettin’in kızlarından Reşîka ise Süleyman Nazif’in oğlu Said Nazif Ozankan ile evlenmiştir. Said Nazif Bey 13 Mart 1980 günü ( Milliyet gazetesi, s. 4, 14 Mart 1980 ), Reşika Hanım ise 1993 yılında vefât etmiştir ( Türkiyat Mecmuası, C. 25, s. 381, 2015 ). Reşîka Hanım’ın Said Nazif Bey ile evliliğinden 2 çocuğu olmuştur. 1924 doğumlu şâir, yazar, gazeteci ve radyocu Cenap Ozankan 13 Ekim 2005 günü vefât eder. 1927 doğumlu Nazife Ozankan ise 1954 yılında tıp ihtisâsı için gittiği New York’a yerleşmiş ve 1992 yılında emekli olana kadar da Amerika Birleşik Devletleri’nde anestezi doktoru olarak çalışmıştır. Cenap Şahabettin’in 1916 doğumlu “Türkçü” oğlu Avukat İsmet Rasin Tümtürk 28 Şubat 1998 günü geçirdiği bir trafik kazasında hayatını kaybetmiştir. Diğer oğlu Müeyyet Adnan İnanışıltı 1966 ile 1970 arasında dârü’lacezede kaldı ve 1970 yılında orada vefât etti. Bütün araştırmalarıma rağmen Şâdıman hakında bir bilgiye ulaşamadım.

Cenap Şahabettin’in oğullarından İsmet Rasin Tümtürk, Nihal Atsız’ın ve Alparslan Türkeş’in dava arkadaşıydı. Bütün yaşamı boyunca da sıkı bir “Türkçü” olarak kaldı. Yücel dergisinde “Bir adamın Türk olabilmesi için damarlarındaki kanın Türk kanı olması gerekir; bu nedenle Mehmed Âkif Türk değildir” meâlinde yazılar kaleme alan İsmet Rasin Tümtürk’ün “damarlarındaki kanı” merâk edenlerse, çok şaşıracaklardır. Atalarımızın yayıldığı coğrafyaya nazaran, Türklük için sadece “damarlardaki kan” hesâbı yapmak vahîmdir ve her zaman acıklı sonuçlar doğurmaktadır. İsmet Rasin’in annesi Naciye Hanım tarafından dedesi Ali Galip Paşa’dır, ninesi ise Sariye Hanım’dır. Ali Galip Paşa ile Sariye Hanım 1880 yılında evlenmişler, bu evlilikten Atiye, Nazire ve Naciye isimlerinde 3 kızları olmuştur. Ali Galip Paşa’nın babası Mustafa Lütfî Efendi, dedesiyse Hacı Reşîd Efendi’dir. Bu soy, Osmanlı Beyliği’nin kuruluşunda Osman Bey ile müttefik olan Hadrianoi Tekfuru Mikhael Kosses’e dayanır. Yani, Ali Galip Paşa’nın aslı Rum’dur. Sariye Hanım ise Cizre Botan Beyi Bedirxan’ın ikinci büyük oğlu Necip Bedirxan’ın kızı olup, Kürt’tür. Yalçın Küçük bir ara Bedirxan aşiretinin Kürt değil Yahudi olduklarını belirtmişse de, bu iddiâsı için maddî bir delil gösterememiştir. İsmet Rasin Tümtürk’ün öyküsü bu kadarla da kalmıyor, annesi Naciye Hanım’ın ablası Atiye Hanım, yani teyzesi, babasının daha önceki zevcelerinden biridir. Cenap Şahabettin Atiye Hanım ile 1901 yılında evlenmişti. Cenap’ın 3 evliliğinden 2’sini Ali Galip Paşa ile Sariye Hanım’ın 3 kızından 2’siyle yapmasıysa çok ilginçtir.

Yakup Kadri’nin Gençlik ve Edebiyat Hatıraları‘nda ( Bilgi Yayınları, 1969 ) yazdığına göre, sırtında “bonjour” tarzı tirşe kumaştan ceketi, ayaklarında fiyangolu rugan iskarpinler ve başında koyu renk yumuşak fesiyle iki dirhem bir çekirdek adamdır Cenap Şahabettin. O zamanın modasına göre, en şık “plastron” boyunbağı ve elinde tuttuğu Calmann Levy basımevinin sarı kaplı kitaplarıyla edebiyat mahfillerine Paris havası taşımıştır ( 2’nci Baskı, s. 143, 1990 ). Enis Tahsin Til’den de Cenap’ın lavantadan pek hoşlandığını, dâimâ lavanta kolonyası kullandığını ve bu nedenle arkadaşlarının ona “Mu’anber” dediklerini öğreniyoruz. Yakup Kadri onun hekim olarak karantina müfettişliği yapmasınaysa hayret eder:

” O, benim nazarımda, Hac yolu’nun bu bölgesinde, vebalı ve koleralı hastaları değil, ancak İstanbul’un kibâr çevrelerinde nevrastenik hanımlarla lenfatik genç kızlara hekimlik edebilirdi,” ( s. 143, 1990 ).

Yakup Kadri, bir süre sonra, Cenap Şahabettin’i bedenen yıpranmış, derbederleşmiş ve hayli düşünceli görecektir. Dönemin edebiyat mahfillerindeki söylentilere nazaran, içinden çıkılamaz bir kara sevdaya tutulmuştur. Âşık olduğu kız, sadece kendisinden yaşça pek küçük değildir, aynı zamanda hısımlık bakımından da pek yakınıdır ( s. 151, 1990 ). Yakup Kadri bir isim vermez ama, bu kızın küçük baldızı Naciye olduğu anlaşılıyor. Yakup Kadri haklı, gönül fermân dinlemiyor; Cenap Şahabettin bütün toplumsal geleneklerin ve göreneklerin üstünden atlayarak, kim bilir nasıl bir aile dramının içinden geçerek, sonunda küçük baldızıyla evlenmeyi başaracaktır ( s. 151, 1990 ).

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz