Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 7

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 7

142
0
PAYLAŞ

 

Hakkı Paşazâde Celâl

Harâbâtîlik ile Şöhret Bulmuşuz Râmî
Kazâ ile Olursak da Hasta Mahmûrdur Derler

Ahmed Rasim, Matbûat Hâtıralarından Muharrir, Şâir ve Edip  ( Kanaat Kütüphâne ve Matbaası, 1924 ) isimli eserinde, Hakkı Paşazâde Celâl için şunu yazar:
” Her zaman söylerim, Hakkı Paşazâde Celâl bu asrın en tabiî şâiridir.”

Aynı eserde Hakkı Paşazâde Celâl için bir de şu kaydı düşecektir:
” Bu asrın en hassas anadan doğma şâiri Celâl’dir.”

Hakkı Paşazâde Celâl sadece “anadan doğma şâir” değil,  gerçek bir deliydi de. Muallim Nâci ona “Celâl-i Hayâlperver” diye takılır ve Celâl’in Osmanlı şâirleri arasında Deli Birâder’den sonraki en meşhûr deli olduğunu söylerdi.

Deli Birâder’in asıl ismi Mehmed Gazalî’ydi. 1466 yılında Bursa’da doğmuş ve devrinin önde gelen din bilgini Fahreddîn-i Acemî’nin talebesi olmuştu. Sonra medreselerde hocalık etmeye başlayıp, Manisa’da  Şehzâde Korkud’un maiyetine girmiştir. Yavuz Selim’in tahta geçip Korkud’u öldürtmesinin ardından Bursa’ya kaçmıştır. Geyiklibaba Türbesi’nde şeyhlik yaparken  sıkılıp oradan Sivrihisar’a geçer, ancak “Sivrihisar’da her yer sivri olduğu için huzur bulamayıp”  Akşehir’deki medreselerden birinde hocalık etmeye başlar. Orada her yer sivri olmamasına rağmen Akşehir’de dahi ona hafakanlar basınca, İstanbul’a gelip Beşiktaş’ta bir hamam açar. Onun hamamı kısa sürede Şehr-i İstanbul’un seks hayatının en namlı mekânlarından biri olur. Ricâl-i devletten şâirlere, beyzâdelerden tâcirlere bütün “günbed” ve “zeker” düşkünleri müşterisidir. Osmanlı’daki sapkın seks hayatını merak edenler bir de Deli Birâder’in Kitab-ı Dâfiü’l-Gumûm‘unu okumalıdırlar. Bu kitap yeni harflerle ve Filiz Bingölçe’nin metniyle 2007 yılında AltÜst Yayınları tarafından basılmıştır.

Hakkı Paşazâde Celâl’in divâneliğiyse Deli Birâder’inkinden hayli farklı olup, delilikte Andelîb mahlasını kullanan arkadaşı Paşmakçızâde Mehmed Fâik Es’ad ile yarışırlar. Ahmed Rasim sayesinde onların delilik mâcerâlarından bazılarını bilmekteyiz.

Bir Ada Mâcerâsı
Ahmed Rasim’in Büyükada’da oturduğu yıllarda, bir gün Hakkı Paşazâde Celâl ile Andelîb kapısını çalarlar. Eyvah! Ahmed Rasim bu delileri nasıl idâre edebileceğini düşünürken, aklına bir fikir gelir. Derhal merkepleri çağırıp, onları pek kimsenin gitmediği bir yere götürür. Aradan biraz  geçince deli şâirler muhabbeti kesip birden ayaklanırlar. İkisi birden boğazlanıyorlarmış gibi bağırmaya başlamışlardır. Ahmed Rasim onlara susmaları için yalvarsa da, bunu daha fazla bağırmalarını istediği şeklinde anlarlar. Onları orada bırakıp da gidemez. Sanki herkes Celâl ile Andelîb’in delirmelerini beklemiş gibi, hurra Çamlık’a gelmiştir. Gelen geçen korku içinde onları seyretmeye başladıklarında, ikisi birden bağırmayı bırakıp, bu defa da ağlamaya başlarlar. Meğer Celâl birden Anna’yı hatırlamış, Andelîb de onun ağladığını görünce kendisini tutamamış. Onların hâli Ahmed Rasim’e de dokunur. Celâl onun gözlerinin sulandığını görünce, Anna’nın evine doğru dönerek irticalî olarak “Celâl ve Rasim ağlar, gönlü yaralı Andelîb ağlar” diye yeniden avazı çıktığı kadar bağırmaya başlar. Olacak gibi değildir, delileri yaka paça zorla evine getirir. Bütün gece onları ancak rakıyla susturmayı başaracaktır.

Bir Makriköy Mâcerâsı
Ahmed Rasim’in Makriköy’de oturduğu günlerdir. Sabahın köründe kapının çalınmasıyla yataktan kalkar. İnip kapıyı açtığında, Şâir Celâl’in deli deli gülmesiyle karşılaşır. İçeriye buyur etse de, bîçâre anlamaz, gülmeye devam eder. Birkaç defa ısrar edince, “Gelirim ama bana divâne demeyeceksin!” diye Ahmed Rasim’den söz ister. “Demem, gel!” Celâl’i içeriye sokmayı becerdiğinde, ona kargaların daha piyasaya çıkmadığı bu saatte nereden geldiğini sorar. O da Taş Kasap’taki konaktan geldiğini söyler. Ahmed Rasim şaşırmıştır. Taş Kasap ile Makriköy arasında dünyanın yolu vardır. Celâl’in söylediğine göre, bir buçuk saat önce ortalık daha zifirî karanlıkken yola çıkmıştır. “Neden, sıkıntı mı bastı?” Celâl gülmeye devam ederken, “Evet, divânelik bastı. Bu gece bir gazel söyledim. Sonra bir türlü uyuyamadım. Konakta beni anlayacak kimse yok ki, onlara da okuyayım. Düşündüm düşündüm, aklıma sen geldin. Uyumam, erkenden gider ona okurum dedim,” yanıtını verir. Bu kez asıl sıkıntı Ahmed Rasim’e basar, bütün gün Celâl delisiyle nasıl başa çıkabileceğini bilemez.

Celâl’in Karakol Mâcerâsı
Celâl’in Osmanlı padişahlarının manzum tarihini yazmaya başladığı günlerde, Ahmed Rasim’e Hakkı Paşazâde’nin Hasan Paşa Karakolu’na düştüğünü söylerler. Onun dîvâneliğini iyi bildiğinden duymamazlıktan gelir. Ancak bir iki gün sonra bu defa da Celâl’in Fransız Hastahânesi’nin deliler koğuşuna yatırıldığını haber verirler. Celâl’i pek sevdiğinden dayanamayıp, doğruca hastahâneye gider. Hademeyle konuşup, bir şekilde Celâl ile görüşme iznini alır. Bîçâre Ahmed Rasim’i görünce hüngür hüngür ağlamaya başlar ve “Pederim devrin zulmüne hayran, validemse hepten bunadı, ben delirmeyeyim de kim delirsin!” der. Oysa işin aslı daha sonra anlaşılır. Pederi onun padişahlar aleyhine yazdıklarını görünce, gözünü korkutmak amacıyla karakol komutanıyla anlaşıp, ona birkaç günlüğüne bir oyun oynamışlardır. Ama, İsmail Hakkı Bey sonradan pişman olup, serbest bırakılmasını da istemiş. Uydurma dahi olsa bir cerâim kaydı tutulduğundan, recâ üzerine serbest bırakmak şeklen mümkün olmadığından, karakol kumandanı çözümü Celâl’i deli olduğu gerekçesiyle muvakkaten bir hastahâneye yatırmakta bulmuş. Suç uydurmadır ama deliliği hakikattir; bu defa da doktorlar Celâl’i taburcu etmeye yanaşmazlar.

Celâl’in En Tuhaf Mâcerâsı
Bir gün Celâl’in pederi Hakkı Paşa, Ahmed Rasim’i pür telâş bulur. Celâl o günlerde yeni bir evlilik daha yapmıştır ama, ona Celâl’in Hasan isminde genç bir uşakla birlikte kaçtığını haber verir.  Ahmed Rasim arkadaşının deliliğini ve kadın düşkünlüğünü pek iyi bildiğinden Hakkı Paşa’nın anlattıklarına bir anlam veremez. Bütün gün Galata’da meyhâne meyhâne, umumhâne umumhâne dolanıp, Celâl’i arar. Sanki yer yarılmış da, içine düşmüştür Celâl. Aklına onun pek sevdiği  Şemseddin Sami’ye gitmiş olabileceği gelir. Geceyi Beyoğlu’ndaki bir terasta geçirdikten sonra sabahleyin Bostancı’da Şemseddin Sami’yi bulur. Şöhretli muharrir ona, Celâl’in iki gün evvel kendisine öğle vakti kaynıyla birlikte uğradığını, ikindide ise ayrıldıklarını söyler. Bu Hasan kimse, şimdi de kaynı olmuştur. İstasyonda Haydarpaşa tarafına dönmek için tren beklerken, Haydarpaşa yönünden gelen trende Hakkı Paşa’yı görür. O da kendisini fark edince, çağırır. Meğer jandarma firarîleri Karamürsel’de yakalamış ve Kartal’da Paşa’ya teslim etmek üzere muhafaza altında bir sandala bindirmiştir. Hakı Paşa ve Ahmed Rasim firarîleri Kartal’da karşılarlar. Celâl aklını kaybetmiş derecede sarhoş, “İsmi mânada güzel, kendisi sûretde güzel, ikisinde güzel bir Hasan’ın var benim” deyip duruyordur. Trende ayrı bir kompartımana binip dönerlerken, Hasan cebinden çıkardığı rakı şişesinden demlenmeye devam ederken, Celâl ona tren durduğunda Paşa’nın fesini kapıp kaçacağını söylüyor, ardından da ikisi birlikte kahkaha atıyorlardır. Celâl’in fes kapıp kaçma hâdisesi artık bini bulduğundan Ahmed Rasim kahkahalara pek aldırmaz; ama yol boyunca kafasını kadın düşkünü Celâl’in “hûb” Hasan ile ne işi olabileceği meşgûl eder.

Ahmed Rasim Şemseddin Sami’nin Bostancı’da olduğunu yazmasına karşın, Şemseddin Sami’nin köşkü Bostancı’da değil, Bağdat Caddesi’nin alt tarafında, Bolbedros ile Cadıbostanı arasında, Erenköyü’ndedir.

Ailesi
Ahmed Rasim’in Hakkı Paşazâde Celâl olarak zikrettiği Celâl 1867 yılında İstanbul’da doğdu. Asıl ismi Mehmed Celâl’dir. İkinci ismi Celâl’i sadece şiirlerinde mahlas olarak kullandığı halde . edebiyat mahfillerinde Hakkı Paşazâde Celâl olarak şöhret kazanmıştır.  Ahmed Rasim’in Hakkı Paşa olarak andığı pederi de 1839 doğumlu İsmail Hakkı Paşa’dır.

Kırım Muharebesi şehitlerinden Binbaşı Mehmed Efendi’nin oğlu olan İsmail Hakkı Bey, 1848 yılında Maçka Mekteb-i İdâdî-l Askerîsi’ne girdi, 1857 yılındaysa Mekteb-i Harbiye’den Mülâzım olarak mezun oldu. 1861 yılındaki Karadağ Muharebesi’ndeki üstün cesareti nedeniyle Serdâr-ı Ekrem Ömer Paşa tarafından Kolağalığı’na terfi ettirildi. Sultan Abdülaziz’in kendisine savaş görmüş zâbitlerden yaver istemesi üzerine, Askerî Dâire tarafından Kaymakam rütbesiyle bu göreve getirildi. 1872 yılında 5’inci Ordu’nun 3’üncü Alay’ına Mîralây tayin edildi, Mîralây iken mâbeyinciliğe alındı, Şam’da ve Beyrut’ta görev yaptı. Bir süre önce Sofya’da, ardından da 4’üncü Ordu Meclisi’nde bulundu. 1293 Rus Harbi’ne katıldı. En son Ferîk rütbesiyle Jandarma Dâiresi Reisliği yaptı, Muhâkemât Dâiresi a’zâsıyken emekliye ayrıldı.

Mehmed Celâl pederinin görevi nedeniyle tahsiline değişik şehirlerde devâm etmesine karşın, dengesizlikleri yüzünden ona riyaziyat, Farsça ve edebiyat öğretmek işi İsmail Hakkı Bey’e kalır. Henüz 15 yaşındayken Jandarma Dâiresi Tahrîrât Kalemi’nde kâtip olarak çalışmaya başlar ve burada mümeyyizliğe terfi eder. Bazı kaynak eserlerde onun gençliğinde Büyükada’da Rum kızı Anna’ya âşık olduğu yazılıdır. Bu bilginin sıhhati şüphelidir. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi‘nin  Ek 2 Cildi’ndeki “Mehmed Celâl” maddesinde de Anna’nın Krikor Köçeyan’ın kızı olduğu belirtilir ( s. 220 ve 221, 2016 ). Şâyet bu kız Krikor Köçeyan’ın kerimesiyse, Rum değil, Ermeni’dir. İsmi de İsguhi Anna’dır ( Kevork Pamukciyan, Biyografileriyle Ermeniler, s. 277, 2003 ).  Krikor Köçeyan ile Filomen Avkeryan’ın kızları olan İsguhi Anna, muhtemelen Reşad Ekrem Koçu’nun dedesi Reşad Abdullah Efendi’nin ihtidâ ettikten sonra Hatice Melek ismini alan 3’üncü zevcesidir. Kevork Pamukciyan ayrıca Viyana’da Ermenice basılan Yeprem Boğosyan’ın Kēōchʻēyean gerdastaně  ( Mkhitʻarean Tparan, 1961 ) isimli eserinin 94’üncü sayfasındaki kayda nazaran İsguhi Anna’nın Krikor Köçeyan’ın kızı olduğunu doğrulamıştır.  Anna’nın başka biriyle evlenmesi nedeniyle 32 yaşında saçları ağaran Celâl, ömrünün sonuna kadar yazdığı pek çok şiirde bu aşkı ve Büyükada’yı terennüm etmiş, bu yüzden devrin edebiyat mahfillerinde “Ada Şâiri” olarak tanınmıştır. Anna’dan sonra birkaç evlilik yapmış olmasına rağmen, Anna içinde bir ukde olarak kalmıştır ve bu karşılıksız aşk onun akıl sağlığını yitirmesinde önemli bir rol oynamıştır. Celâl unutamadığı bu aşkından hareketle Sevda Lügati isminde tematik ve resimli bir sözlük hazırlar. Bu eser Sevengül Sönmez ( Okuyan Us Yayınları, 2003 ) ve Nihat Yalçın ( Rumuz Yayınları, 2014 ) tarafından yeniden  yayımlanmıştır. Sözlükte 261 madde bulunuyor.  Bu maddelerin çoğu kez  toplumsal değerlere ters düşen tanımları ve mizahî yöntemi hayli sıra dışıdır. Hakkı Paşazâde Celâl’in hikâye ve romanlarında da sözlükteki gibi aşkın hastalıklı yüzü baskın temadır. Merak edenler, Nurcan Şen’in 376 sayfalık Mehmed Celâl’in Hikâye ve Romanları ( Kurgan Edebiyat, 2014 ) başlıklı inceleme ile Fatih Arslan ve Nazlı Memiş Baytimur tarafından kaleme alınan Ara Nesil’den Bir Ses: Mehmed Celâl’in Hikâyelerinde Hastalıklı ve Saplantılı Aşkın Görünümleri başlıklı makaleye ( The Journal of Academic Social Sciene Studies, S. 61, s. 171 – 180, 2018 ) bakmalıdırlar.

Hakkı Paşazâde Celâl’in Anna’ya duyduğu karşılıksız aşkın ardından zevcelerinden Fehîme Hanım’ın da 14 yaşındayken kızları Hatice’nin ölü doğumunun hemen ardından eklampsiden vefât etmesi onun alkollü ve derbeder hayatının başlıca nedenlerinden biri olmuştur. Fehîme Hanım, sırma saçlı, mavi gözlü ve melek kadar güzel fakir bir muhacir kızıyken, 1309 yılında Hatice’yi de yanına alarak bezmgâh-ı cennete gitmiştir. Hakkı Paşazâde Celâl, Anna gibi Fehîme’yi de unutamaz. Fehîme onun 131 sayfalık Küçük Gelin ( Mekteb-i Sanayi Matbaası, 1310 ) isimli aşk romanında karşımıza Fahriye ismiyle çıkar.

Kaynaklara nazaran Mehmed Celâl’in diğer evliliklerinden Mümin ve Kemâl isimlerinde oğulları bulunmaktadır.

Hakkı Paşazâde Celâl’in alkollü ve derbeder hayatına rağmen, Muhammed Fatih Andı’nın onun  yayımlandıklarını saptayabildiği 67 eserini zikretmesi gerçekten çok şaşırtıcıdır. Bunlar şiir, roman ve hikâye türündedirler. Araştırmacı, Hakkı Paşazâde Celâl’in bazı kitaplarının arka kapaklarında  “yakında neşrolunacaktır” veya “der-dest-i tab’dır” kaydıyla isimleri geçen bazı eserlere de tesadüf ettiği halde, bunları kütüphâne kataloglarında veya devrin matbûâtında yer alan  kitap ilânları arasında bulamadığını belirtir ( Alfa yayınları, 1995 ).

Küçük Gelin Romanındaki Anna
Mehmed Celâl’in Küçük Gelin‘i Fransızlar’ın “Roman à clef ” dedikleri türün bizdeki başarılı örneklerinden biridir. Romanda gerçek kişilerden bazıları farklı isimlerle gösterilmişlerdir. Kendisi “Cemal”, pederi İsmail Hakkı Paşa “Halim Bey”, ağabeyi Halid Efendi “Hulûsi”, Anna “Adel” ve Fehîme “Fahriye” olarak okurun karşısına çıkarlar.

Mehmed Celâl’in Anna’ya ve Fehîme’ye aşklarının “anahtarı” olan Küçük Gelin‘e nazaran, bu ilişkilerin safahatlarını yazmak mümkündür.

Mehmed Celâl, bir gece, sandalla Heybeliada’dan Büyükada’ya gelirken, denize nazır yalılardan birinin çiçeklerle müzeyyen balkonunda, “esâtîr perilerinden ayrılmış da oraya uçmuş derecede güzel bir kız”  görür. Sorup soruşturur ve o kızın Krikor Köçeyan’ın kerîmesi İsguhi Anna olduğunu öğrenir. “Tesadüf ekseriya muhabbete imdâd eder.” Bir müddet sonra aileler de tanışırlar.

” En evvel başlar eğildi. Çehreler kızardı. Ardından göz ucuyla yekdiğerine bakışlar başladı. Bunlar sadece bir iki gecede vukû buldu. Daha sonra rişte-i lâtif-i sevdâya merbût olan kalplerin helecânının aksinden titreyen sesleriyle dudaklardan bir iki kelime döküldü.”

Ne var ki, Celâl’in divâne hâline âgâh olan İsmail Hakkı Paşa, korkusundan ailesini hemen İstanbul’a geçirir. Zavallı Celâl, hasretin bu ilk darbesiyle cerîhadâr olmuştur, bir türlü Anna’yı unutamaz. Onun Ermeni kızını yeniden görebilmesi için o kadar fazla yol olmasına rağmen, pederinin şefkati, onların görüşmelerine karşı bir “perde” olur.

Aradan yıllar geçer, bir akşam üstü Anna’nın hasretinden kaybolur. Onu Marmara sahilinde, Büyükada’ya bakan bir köyde bulurlar. İsmail Hakkı Paşa ısrarla niçin evden kaçtığını sorarsa da, Celâl sadece “vahşetengîz kahkahalarla” pederine yanıt vermeye çalışır. Pederi ve ağabeyi Halid Efendi onun Fransız Hastahânesi’nin Mecânîn Koğuşu’na yatırırlar. Burada bir müddet tedavi gördükten sonra taburcu edilir. Güneşli bir sonbahar sabahında Boğaziçi vapuruna binerken, vapurda okumak için bir gazete alır. Gazetedeki “İhtidâ” başlığı altında yayımlanan fıkra dikkatini çeker. Krikor Köçeyan ailesi ihtidâ etmişler, kızları İsguhi Anna da Hatice Melek ismini almıştır. Bîçâre bu ihtidânın kendisi için olduğunu sanır. Bütün üzüntüsü dağılır, önüne çıkana tebessüm etmeye başlar.

Bu olaydan tam 6 gün sonra tesadüfen Anna’nın pederiyle karşılaşırlar. Adam ona hafta içinde Hatice Melek’in nikâhının Reşad Bey ile kıyıldığını söyleyince, Celâl acı bir nara atar, gözleri kararır ve yere yığılır. Gözlerini bir eczâhânede açar. Asalet gururuna kapılan annesi ve ağabeyinin “ahlâksız bir müşir kızından daha mağrûr olan karısı” onu alelacele bir muhâcir kızıyla evlendirirler. Ancak, bir müddet sonra, kızın “tahammül edilmesi mümkün olmayan” ve “anadan çocuğa geçen” bir hastalığı ortaya çıkınca, annesi bu kez kızı derhal boşamasını ister. Cemal de boşar.

Küçük Gelin Romanındaki Fehîme
Bir akşam arkadaşıyla birlikte Kartal’dan trene bindiğinde, istasyondaki kalabalık arasında, mor yemenisinden “altından daha parlak” sarı saçları çıkmış, iri mavi gözlü bir kız görür. Arkadaşı, ismini bilmediği kızın bir muhâcir olduğunu, kızın hizmetçilik, pederinin birkaç kuruş günlükle bağcılık, kardeşin de çobanlık yaptığını söyler. Celâl’in aklına o küçük muhâcir kızı bir “sahra perisi” gibi nakşolmuştur. Belki de ilk kez uzaklardan görünen Büyükada’ya bakmaz. Evde annesine Kartal’da gördüğü muhâcir kızıyla evlenmek istediğini, onunla evlenirse Büyükada’yı ve Anna’yı büsbütün unutacağını söyler. Konu İsmail Hakkı Paşa’ya açılır, o da kızı görmek istediğini söyler. Bir sabah İsmail Hakkı Paşa, Celâl, ağabeyi Halid Efendi ve bir aile dostları Göztepe’den trene binip, doğruca Kartal’a giderler. Celâl’in durumdar haberdâr ettiği arkadaşıysa, İsmail Hakkı Paşa’nın kızın ailesinin sefâlethâne denilecek kadar hazîn kulübesini görmemesi amacıyla bağcı kızını kendi evine getirip, kızı âriyet olmak üzere bir güzel giydirtmiş ve misafirlere öğle yemeği için bir de sofra hazırlatmıştır. Yemekten sonra denize nâzır bir odaya çıkılır, kahveler burada içilecektir. Kapı açılır, eşikte o güzel muhâcir kızı görünür. İpekler giymiş, pembe bir goncaya benzeyen kulaklarına, o goncanın üstünde titreyen saf ve berrak yağmur damlalarını andıran elmas küpeler takmıştır. En evvel kahveyi İsmail Hakkı Paşa’ya ikrâm eder. İsmail Hakkı Paşa kızın gözleri kamaştıran güzelliği karşısında alıklaşmıştır. Kızı yanına oturtup, ona bazı sorular sorar. Bir zaman sonra Göztepe’ye döndüklerinde zevcesine kızın “pek güzel” olduğunu, bir de sabahleyin kendisinin gidip görmesini, kusuru yoksa kızı akşama hemen eve getirmesini söyler.

Fehîme “ağzı var dili yok” bir kızdır. “Küçük Gelin” köşkte yaşadıklarını kocasına hiç hissettirmez. Mehmed Celâl, annesinin ve yengesinin tahkîrat ve serzenişleri yüzünden Fehîme’nin bir ara “intihara bile teşebbüs ettiğini” epey sonra tesadüfen öğrenecektir. Mehmed Celâl, “Küçük Gelin”  Fehîme sayesinde artık Anna’yı unutmuştur. Romandan Fehîme’nin düşük yaptığı, ertesi yıl ikinci defa hamile kaldığı anlaşılıyor. İkinci hamileliğinde annesinin gelinine karşı tavrı artık bütünüyle değişmiştir ama, Fehîme’nin sağlığı da her gün biraz daha bozulmaktadır. Hamilelik süresinin sonuna doğru ağzından kanlı köpükler gelmeye başlar. Çağrılan doktor eklampsi teşhisi koyarken, kızları ölü doğar. Cerrahî müdahaleye rağmen o gece Fehîme’nin durumu da ağırlaşır ve bütün çabalara rağmen kurtarılamaz.

Sadri Sema’dan Bir Anı
Sadri Sema Eski İstanbul’dan Hatıralar‘ında ( Vakit Gazetesi Neşriyatı, 1952 )  Mehmed Celâl ile Andelîb’in bir “parasızlık”  mâcerâlarını yazmıştır.

Mehmed Celâl’de metelik yok. Malûmat‘a ve İrtika‘ya bir iki şiir veya bir iki hikâye yazarsa ancak üç beş kuruş alabiliyordu. O da her zaman değil. Uzun boylu şeyler yazmaya ise içkiden vakit bulamıyor. Ne var ki, bir ara, Âsır Matbaası sahibi Krikor’a  manzum bir tarih yazmayı taahhüt etmiş. Şu kadar da para alacak. Ama içmek dururken yazmak içinden gelmiyor. Ne yapacağını bilemez. Andelîb ile kafa kafaya verip, iki deli sonunda bir hile kararlaştırırlar. Celâl kitabın ilk sayfasını yazacak, bir de son sayfasını. Bu iki yaprak arasına aynı boyutlarda deste deste boş kâğıtlar koyacaklar ve bunları ortadan itinâ ile bağlayıp Kirkor’a götürecekler. Ona kitabın hazır olduğunu söyleyip, sadece başını ve sonunu gösterip parayı alacaklardır. Düşündüklerini aynen yaparlar da; onlar parayı alıp gittikten sonra kandırıldığının farkına varan Krikor ise öfkesinden saçını başını yolar.          

Vefâtı
Akıl sağlığı karşılık bulamayan aşkından ve zevcesi Fehîme Hanım’ın 14 yaşında vefâtından  sonra iyice bozulan Hakkı Paşazâde Celâl, son yıllarında aşırı alkole bağlı karaciğer rahatsızlığıyla boğuşmuş ve H. 5 Safer 1330 ( 25 Ocak 1912 ) günü çok genç bir yaşta, muhtemelen sirozdan vefât etmiştir. Tanzimat’tan Bugüne Edebiyatçılar Ansiklopedisi‘nin “Mehmet Celâl” maddesinde vefâtı için verilen “26 Ocak 1921” tarihi hatalıdır ( Yapı Kredi Yayınları, C. II, s. 552, 2001 ).  Muhtemelen 1912 yılı yazılmak istenirken sehven 1 ve 2 yer değiştirmiş, bu yüzden 1912 yılı 1921 olarak yazılmıştır. Ama 26 Ocak günü de doğru değildir. Bütün kaynaklarda ailesi Mevlevîliğe intisâp ettiği için onun Yenikapı Mevlevîhânesi Haziresi’ne defnedildiği belirtilmektedir. Yenikapı Mevlevîhânesi’nde, Süleyman Berk tarafından 227 mezarın, Aksel Tibet, Ekrem Işın ve Dilek Yelkenci tarafındansa 69 mezarın envanter çalışmaları yapılmış olmasına karşın, bunlar arasında Hakkı Paşazâde Celâl’in mezarı bulunmamaktadır.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz