Ana sayfa KÜLTÜR YALNIZLIK VE KORONA GÜNLERİ

YALNIZLIK VE KORONA GÜNLERİ

130
0
PAYLAŞ

“Yalnızlık bir yağmura benzer” değil mi ? Dağ başında yapayalnız çocuğun üzerine yağan sağanak. Birazdan güneş çıkacak, ortalık aydınlanacak, ısınacak. Oysa bazı yağmurlar da var ki kırk gün kırk gece yağar, bıktırır insanı. Aslında yalnızlığın, genellikle kişinin bile isteye yaptığı bir eylem olduğu söylenebilir. Özellikle sanatçı, yaratıcı kişi yalnızlığının… Tanrısal bir boyutunun olduğunu da birçokları vurgular: “Yalnızlık Allah’a mahsustur”.

İyi de bazı insanlar da yalnız, düpedüz yalnızdır. Bir yazın adamının; şairin, yazarın yaşamının belirli zamanlarında yalnız olması kaçınılmazdır. İşinin gereğidir. Sanat yapıtı (topluluk sanatları dışında) çok sayıda insanla harala gürele oluşturulamaz. Onun için sanatçıların yaratma süreci açısından yalnızlığa gereksinimleri vardır. Yaratma eylemi sırasında yalnız olmak gerekliliğinin dışında, yaratıcı kişinin kendisini hazırlaması, donanımı; okuması vb. için de yalnızlık gereklidir. Görüldüğü gibi yalnızlık patolojik olmaktan öte (öylesi de vardır) bir gereksinim olarak karşımıza çıkıyor. Kimsenin kuşkusu olmasın; yaratıcıları yalnız olmasalardı, yalnızlık çekmeselerdi dünyanın en büyük sanat yapıtları; şiir, roman, öykü, müzik, resim, heykel vb. olamazdı.

Ancak bazen yalnızlıkta kantarın topuzu kaçabilmektedir. Bir sanatçı için geçerli olabileceği gibi sıradan insanlar için de geçerli olan bir durum; patolojik yalnızlık olabilir. Bu durum psikiyatri alanında, en başta depresyonla (melankoliyle) yakından ilgilidir. Depresyonun en temel belirtilerinden biri yalnız kalma isteği ve kişinin kendisini toplumdan soyutlamasıdır. Sonra şizofreni ve benzer hastalıklar gelmektedir. Tabii sosyal fobik kişiler yalnız kalmayı istemeseler bile toplum içine çıkma güçlüğü yaşadıkları için yalnız kalabilirler.

Psikodinamik açıdan yalnızlığın mutlaka bir gereksinim olduğu ya da nesnel karşılığının olduğu söylenebilir. İnsanlar benliklerinde taşıdıkları; ya da bilinçdışı (id) yapılarından alarak kullandıkları enerjiyle ilişki kurarlar. Kişinin libidinal enerjisi son derece azalmışsa doğal olarak ilişkilerini de azaltacaktır. Kendine çekilecek, hayatta kalabilmenin en temel koşulu olarak her şeyi en aza indirecektir. İlişkiler kısıtlanacak, yalnız kalınacaktır. Öte yandan sanatçı- yaratıcı kişilerin de enerjilerini çok fazla sosyal ilişki yerine sanat yapıtlarına yatırmaları söz konusudur. O nedenle sanatçıların genellikle içedönük, sosyal ilişkileri kısıtlı kişiler olduğu kabul edilmektedir. Bu genel olarak doğrudur ve işin doğası gereğidir. Ancak manik- hipomanik özellikler taşıyan bazı sanatçıların da aşırı enerjili kişiler oldukları ve son derece fazla sosyal ilişkilerinin olabildiği bilinmektedir. Doğal ki yaratıcılık ve yaratma eylemi açısından yalnızlığın olmazsa olmaz bir koşul olduğu söylenemez. Sosyal ilişkileri oldukça yoğun birçok sanatçı da vardır.

Yalnızlık belirli zaman kesitlerinde oluyor ve sonuçta bir yapıt oluşuyorsa mesele yok. Ama yaratıcı işlevin olmadığı, kişinin kendisini tüm toplum ve dünyadan soyutladığı bir yalnızlık patolojiktir ve öylece bırakılamaz. Ama nereye kadar? İnsanın bireysel özgürlüğünün de göz önünde tutulması gerekir.

Bugünkü sorunsalımız oldukça farklı. İçinde bulunduğumuz 2020 yılı felaketler yılı olarak tarihe geçecek gibi. Yaklaşık beş yüz yıl öncesinin vebası, 100 yıl öncesinin sıtması, tifüsü, Çin Gribi, İspanyol Gribi gibi kitleler halinde insanların ölümüne neden olan bir salgın hastalıkla karşı karşıyayız. Bir kişinin sokaklarda hiçbir tedbir almadan dolaşması durumunda yaklaşık en çok (maksimum) 59.000 kişiye kadar bulaştırabildiği ve çok yoğun ölümlere neden olan hastalık insanlık için çok büyük bir tehdit ve yıkım olmaktadır. Bu nedenle devlet insanların sokakta gereksizce dolaşmamasını, belirli yerlere mutlaka ağız-burun maskesi vb. kullanarak çıkmalarını, evde kalmalarını, insanlar arasında en az 1,5 metre aralık olmasını istemektedir. Bütün dünyada yoğun bir hastalık ve ölüm kasırgası esmektedir.

Salgın azalmaya başlasa bile bunun ruhsal etkileri çok fazla olacak ve insanları etkileyecektir. Belirli yerlerden bu konuda konuşmam istenmeye başlandı. Konuşuyorum. Uyarıyorum.

Biliyoruz ki biz Akdeniz sıcaklığı ve Doğu konukseverliğini fazlasıyla bağrımızda taşıyan bir toplumuz. Doğduğumuz andan başlayarak insan mesafelerimiz daha dardır, yakındır. Anne-bebek ilişkisinden başlayarak daha bağımlı bir toplumuz. Birey olmak hiç kolay değildir ve neredeyse olanaksızdır. O nedenle bizim gibi toplumlarda insanların rahatlıkla evde yalnız oturabileceğini düşünmek hayaldir. Bizim insanımızı bir süre sonra sıkıntı (anksiyete) basar ya komşuya gitmek ya dışarı çıkmak isterler. Çıktıklarında biraz uzak durmaları gerektiğini ya önemsemezler ya da ayıp olur duygusuyla birbirlerinin ağzının içine girerler. Mikrobu kapmak için karşısındaki kişinin hapşırması, öksürmesi, aksırması gerekmez. Biraz yüksek sesle konuşmaları yeter.

İnsanların bireysel yapılarını az zamanda değiştirmek olanaksızdır. Onun için şimdi yapılması gerekenleri ödev, görev gibi sıralamak ve onların uymasını sağlamak gerekir. Devlet de bunu yapmaya çalışıyor, gerekirse yasal cezalar veriyor.

Oysa gönül isterdi ki insanlarımız birey olmuş olsunlar. Yaşam ve ölüm konusunda sağlıklı, bilinçli bilgileri olsun. Salgın vb. hastalık olasılığı olduğunda uygar insanların alması gereken tedbirleri hemen öğrenip uygulasınlar. Korunma yolları neyse onları yapsınlar. Kendi sağlıklarını ve toplumun sağlığını düşünsün ona göre davransınlar.

Öte yandan hastalık hemen kendilerine bulaşacakmış gibi paniğe de kapılmasınlar. Birçok insanımız titiz, mükemmelci, duyarlı, telaşlı yapılarıyla tetikte bekliyorlar. Birçok insan gencecik yaşına rağmen bu günlerde defalarca, bulaşma riski çok olan hastane acil bölümlerine koşarak gidiyor, “ben ölüyorum bana yardım edin” diyorlar. Oysa bu insanlar sağlıklı, aşırı bağımlı olmayan bir çocuk olarak yetiştirilmeselerdi bunlar olmayacaktı. Ölüm karşısında daha sağlıklı olarak dik duracaklar, olmayan ölüm tehlikesini, korkusunu yaşamayacaklar, kendilerine ve yakınlarına bu eziyeti çektirmeyeceklerdi.

Olması gereken tüm yaratıcı-sanatçılarda olmazsa olmaz olarak gördüğüm;” Bir gün ölüp gidecekleri gerçeğini” bilmek, bu duyguyu yaşamış olmak ve ölüm tehlikesi karşısında daha soğukkanlı davranmaktır. Bu durumda evlerinde sakin biçimde oturacaklar, bol bol okumaları gereken, birikmiş kitaplarını okuyacaklar, şiir, film, roman, öykü vb. bir sanatla zaman geçirecekler, uğraş içinde olacaklar ve yalnız kalmaları gereken, kendi sağlıkları ve en yakınındaki insanlar başta olmak üzere başka insanların da hasta olmalarına neden olmayacaklar, sayılı gün çabuk geçer duygusu eşliğinde bu dönemi atlatacaklardır.

Yalnız kalmak bazen de zorunluluktan dolayı olabilir. Birkaç saat ya da gün nöbet tutan insanlar, uzun yola giden şoförler, bir biçimde bir odada yalnız kalarak tedavisi yapılan hastalar… Bazen de yüzyılda bir de olsa şimdiki gibi haftalar boyu evde kalabilirler. Bu hiç de zor bir iş değildir. Yeter ki insan olduğumuzu, belirli sorumluluklarımız olduğu gerçeğini anımsayalım, unutmayalım.

“Yalnızlık bir yağmura benzer” değil mi? Ama bazen nisan yağmurları, kırk ikindiler gibi haftalar da sürebilir yağmur. Rastlantı, şans vb. Ama sayılı gündür ve geçip gidecektir. İnsanlık tarihi boyunca nice sorunlar, hastalıklar atlatıldı. Bu da atlatılacak ve insanlarımız birbirlerine daha çok sevgi, şefkat duygularıyla sarılacaklardır.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz