Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 13

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 13

386
0
PAYLAŞ

Emin Ersoy
Bir Tutunamayanın Hikâyesi

Emin Ağabey’i 1973 yılında tanıdım. O yıl Suadiye’de Kuru Dere Sokak ile Hazan Sokak’ın keşiştiği köşedeki 4 kapı numaralı apartmanın altına Dost Kitabevi’ni açmıştı. 1976 yılına kadar hemen her gün okul veya sinema dönüşünde Emin Ağabey’in dükkânına mutlaka uğrardım. Babam Emin Ersoy’un şâir ve yazar olduğunu söylerdi ama, bir gün olsun şiirden konuştuğumuzu hiç anımsamıyorum. Dükkânında bir yandan “Radyo Tiyatrosu” için oyun çevirileri yaparken, diğer yandan da benimle sinemadan konuşurdu; bana sinemayı öğreten ve sevdiren adamdır Emin Ersoy. Onun teşvîkiyle Sinematek’e de üye olmuştum.

Bir gün yine Dost Kitabevi’nde sohbet ederken Oğuz Atay’ın “Mantolu Adam” öyküsünü nasıl filme çektiklerini anlatmıştı. Yıllar sonra Mürekkepbalığı dergisinde Birgül Ergev’in Meydan Larousse anılarını okurken Emin Ersoy’un 1973 yılında anlattıklarını hemen anımsadım ( S. 1, Kasım – Aralık 2013 ). Ayrıca o filmin 2 set fotoğrafını da bulmuştum. Fotoğrafların birinde Emin Ağabey üzerinde mayosuyla Oğuz Atay’ın yanında ayakta duruyordu, diğerinde ise Oğuz Atay, Faruk Haksal ve Mete Demirtürk ayaktaykenler, Barlas Özarıkça deniz kenarındaki kumlara yüzükoyun uzanmış yatıyordu. Barlas Özarıkça o fotoğrafları Çetin Yalçın’ın çektiğini söylemişti. Emin Ağabey’i yazmaya karar verince, meslekdâşım Çetin Yalçın’ı aradım. Çetin Bey bana filmin 1972 yılının yazında çekildiğini, kendisinin o yılın sonbaharında askere gittiğini ve askerliğinden sonra da Oğuz Atay ile bir daha karşılaşmadıklarını belirtti ( 29 Mart 2020 ).

1976 yılının sonbaharında Suadiye’den Feneryolu’na taşındığımızdan Emin Ağabey’i artık pek göremez olmuştum; bir müddet sonra da mahalleden bir arkadaşımdan onun memleketi İzmir’e döndüğünü öğrendim. Ne bir adres ve ne de bir telefon numarası bırakmıştı. Kimi pazarcılık, kimi de kuruyemişçilik yaptığını söylüyordu. İzmir’e her gidişimde şâir ve yazar arkadaşlara sordum ama, onu tanıyan çıkmadı. Vefâtınıysa yıllar sonra duydum.

Emin Ağabey artık Pınarbaşı Mezarlığı’nda Ada 15’teki 7960 numaralı mezarında ebedî uykusunda. Mezarlıklar Müdürlüğü’nün kayıtlarına nazaran 1943 yılında doğmuştur ve 27 Ağustos 1997 günü vefât etmiştir. Buna karşın mezar taşına vefât tarihi 28 Ağustos 1997 olarak nakşedilmiştir.

Emin Ersoy’un Arkadaşları

Özkan Mert bir şiirinde “Emin Ersoy / daha lisede allahını bilirdi şiirin / ondan öğrendim / çivisini çakmayı / şiirin” der ( Evrenin Islığı, 2016 ); Refik Durbaş ise “kaç yaz çocuktum ben” dizesini bir şişe Güzel Marmara şarabı karşılığında Emin Ersoy’dan aldığını yazmıştır ( Rakı ile Edebiyat Muhabbeti, s. 75, 2007 ). Refik Durbaş’ın Necatibey İlkokulu’ndan, Özkan Mert’in de Namık Kemal Lisesi’nden arkadaşıdır.

” İzmir Necatibey İlkokulu’nda dördüncü sınıfta okurken eti kemiğine yapışmış bir arkadaşım vardı. Daha sonraki yıllarda, Küçükyalı’da aynı mahallede buluşacaktık. Adını unutmuştum ama, soyadından İstiklâl Marşı şâirimiz Mehmet Akif Ersoy’un torunu olarak caka sattığı dün gibi hatırımda. Daha sonraki yıllarda bunu hiçbir zaman sormadım ona. Oysa, çocukluk arkadaşlığımız, zamanın ileri bir konağında bizi yeniden buluşturacaktı. Çocukluğumuzla birlikte düşlerimiz de büyümüştü. Artık lisede okuyor, şiir yazıyor, edebiyatın sonsuz denizinde sığınacak bir liman arıyorduk hülyalarımıza. Bu yıllar benden çok Özkan Mert’in arkadaşıydı,” ( Rakı ile Edebiyat Muhabbeti, s. 74, 2007 ).

Refik Durbaş Sabah gazetesinin 28 Ekim 1999 günlü nüshasındaki yazısındaysa şöyle yazmıştı:
” Şâir Özkan Mert’in Emin Ersoy adında bir arkadaşı vardı. Kendisi mi söylerdi, bize mi öyle gelirdi, bir ara soyadından dolayı İstiklâl Marşı şâiri Mehmet Akif Ersoy’un torunu sanmıştık.”

Özkan Mert de lise arkadaşlığını şöyle şiirleştirmiştir:
” Elhamra’nın önünde buluşurduk / Şeytan Mehmet, Emin Ersoy / ve / Levent’le / üçümüz de Namık Kemal’liyiz” ( Evrenin Islığı, 2016 ).

Özkan Mert’in liseye başladığı yıl verem hastalığı nükseder; babası astsubay olduğundan askerî hastahânede 3 ay kadar yatar, çok zayıflamıştır ve ölümü beklenir. Ama, Namık Kemal Lisesi’nden arkadaşı Levent Atalay bir ay boyunca her akşam çalıştığı şarap mahzeninden yürüttüğü birkaç şişe şarabı getirir ve veremli arkadaşını Kemeraltı’na indirip, orada ona yumurtalı pide yedirip şarap içirir. Bir ay sonra Levent’in sayesinde Özkan epey kilo alır ve ölümden yırtar. Ama getirdiği şaraplarla Özkan’ı ölümden kurtaran 1942 doğumlu Levent Atalay alkol yüzünden daha 34 yaşını doldurmadan 26 Ocak 1977 günü yaşama vedâ edecektir. Paşaköprü Mezarlığı’nda Ada 20’deki 8810 numarada medfûndur. Şiirlerinin bir kısmı Aralık 1962 ile Ekim 1964 arasında 22 sayı yayımlanan M. Gündüz Badak’ın Evrim dergisinde kalmıştır.

Özkan Mert, Refik Durbaş ve Levent Atalay yerel gazete ve dergilerde yazarlarken, Emin Ersoy imzası İstanbul’da ve Ankara’da çıkan edebiyat dergilerinde görülüyordu. Özkan Mert’e göre, aralarında en kültürlü olanı Emin’dir; Refik Durbaş ise onun nedense birden şiiri bıraktığını ve sinemayla ilgilenmeye başladığını söyler ( Rakı ile Edebiyat Muhabbeti, s. 74, 2007 ). Lise bitince dağılırlar, üniversite için Özkan Mert Ankara’ya, Refik Durbaş ile Emin Ersoy İstanbul’a giderler. İzmir’de bir Levent Atalay kalmıştır. Çâresiz, o da Karataş’taki Baba’nın Meyhânesi’ni mesken tutar. Ali İhsan Yakut, onun Baba’nın Meyhânesi’nde artık Taksici Derviş ile birlikte içmeye başladığını söylüyor; 1977 yılındaki vefâtından da herkesi Taksici Derviş haberdâr edecektir.

Refik Durbaş Edebiyat Fakültesi’nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’ne, Emin Ersoy ise Felsefe Bölümü’ne devâm ederlerken Mevlanakapı’da aynı evde kalırlar.

” … Mevlanakapı’da gecekondu bozması bir evde Ali İhsan Yakut ile birlikte kalıyorduk. Ali İhsan hikâye, ben şiir yazıyordum, Emin ise kısa filmler çekmek sevdasındaydı,” ( Rakı ile Edebiyat Muhabbeti, s. 74, 2007 ).

Refik Durbaş, Sabah gazetesinin 28 Ekim 1999 günlü nüshasındaki yazısındaysa, Mevlanakapı’daki evi “keçi ahırından bozma bir gecekondu” olarak tanımlamaktadır. Bu ev surların dibindedir ve üçü de tarihî surların bir gece üzerlerine yıkılacağından korkmaktadırlar.

” Emin Ersoy artık şiir yazmıyor, gönlünü sinemaya kaptırmış. Bir eski film makinesi almış, belgesel gibi kısa metrajlı filmler çekecek, bizi de oynatacak…

Birer şişe Güzel Marmara şarabı ile günleri neşeye boca etmiştik. Bir gün biraz da sanat çalışalım dedik ve kaleme sarılarak yazmaya başladık. Emin Ersoy ve ben şiir, Ali İhsan da hikâye yazacak…

Bir süre sonra kâğıtlar tükendi. Emin yazdığını beğenmemişti. Ama bir mısraı vardı ki, ona kıyamıyordu.

– Bunu sana satarım, dedi; eğer bana bir şişe şarap alırsan…

Bakkala koştum, bir şişe Güzel Marmara aldım.

Emin Ersoy’un o mısrası, ilk kitabım Kuş Tufanı’nda yer alan “Yaz Alfabesi” başlıklı şiirimin baş tacındadır.”

Arkadaşlarının “Muti” dediği Emin Ersoy’un Felsefe Bölümü’nde okurken İstanbul’da çıkan bir akşam gazetesine film eleştirileri yazdığını Refik Durbaş söylemişti. Bana bu konudan bahsettiğini hiç anımsamıyorum, ama Payel Film olayı dükkânında birkaç defa konuşulmuştu. Payel Yayınları’nın daha önce Payel Film olarak Fındıkzade’de kurulduğunu, kendisinin de oraya takıldığını anlatmıştı. Bu nedenle Cumhuriyet Kitap’ta Ahmet Öztürk ile yapılan bir söyleşiyi okurken, aklıma ilk gelen isim Emin Ersoy olacaktı:

” … Fındıkzade civârında küçük bir film stüdyosu kurmuştuk. Bu stüdyo, Yeşilçam’ın dışında, yapacağımız filmlerle dünyayı değiştirecekti! Bu amaçla belgesel filmler çekiyor, gazete ve dergilere film eleştirileri yazıyor, bir yandan da konsolosluklardan ve film işletmecilerinden bulduğumuz, kimsenin izlemek istemediği, bir kenarda unutulmuş kaliteli filmler oynatıyorduk gelen merâklılara. Sinemayla dolu dolu yaşadığımız günlerdi onlar. Gece yarılarına kadar stüdyodan çıkmak istemiyorduk,” ( S. 15, s. 15, 25 Mayıs 1990 ).

Emin Ersoy ile Umbor Mehmet

Anlatılanlara göre Emin Ersoy’un İstanbul’daki en iyi sinema arkadaşı Umbor Mehmet’tir. Ali İhsan Yakut, ikisinin birlikte seyretmedikleri film kalmadığını söylüyor.

Onların mâcerâlarını Refik Durbaş yazmıştı:
” Emin Ersoy’un en kadîm dostlarından biri Umbor nâmıyla marûf Mehmet Dinçel idi. Umbor, yüz kiloyu aşkın bir azman, Emin Ersoy ise ancak elli kilo sınırında gezinen bir minik adam.

Umbor’un bir özelliği de İstanbul’da kalacak bir mekânının olmayışı…

Aslen Bandırmalı, ama gönlü İstanbul’da ev tutmaya pek elvermiyor. Nereye gitse, çantasında yüz havlusu, tıraş takımı; artık kovsanız da onu oradan çıkarmanın mümkünü yok. Bu yüzden öğrencilik yıllarında bir eve kapağı atanlar, Umbor’dan vebadan kaçar gibi kaçmakta.

O yıllar Kemal Özer’in Azimkâr Sokak’taki evinde oturuyorum. Bu ev bir zamanlar a dergisinin de yönetim yeriymiş. Sonra Kemal Özer bu evden çıkmış, annesi de odaları öğrencilere kiraya vermeye başlamış.

Bir gün bu evden ayrılmak mecbûriyeti doğdu. Ali İhsan, bir ev bulduğunu söyledi, benim çalışmamamı, sadece şiir yazmamı istiyordu. Yapı ve Kredi Bankası’ndan Orhan isminde birinin evi. Samatya Sosyal Sigortalar Hastahânesi’nin yanında, denize nâzır bir apartmanın dördüncü veya beşinci katında. Evin adresini kimseye vermiyoruz. Bir gece yarısı kapı çalındı. Korkarak açtık. Ne görelim! Karşımızda büyük bir neşe içinde Umbor Mehmet ile Emin Ersoy. Gece yarısı bütün apartmanı ayağa kaldırmışlar, Yapı ve Kredi Bankası’nın Umûm Müdürü hangi dairede oturuyor diye… Tabii, ertesi gün Ali İhsan ile evi hemen terk ettik. Evin elden gitmesi bir şey değil, ama Ali İhsan’ın hikâyeleri de, benim şiirlerim de gitmişti.”

Refik Durbaş, Emin Ersoy ile Umbor Mehmet bir başka mâcerâsını da şöyle anlatır:
” … Ali İhsan ile yollarımız ayrıldı. Bu defa onun hemşehrîsi Ödemişli Mehmet Tahtalı ile Yüksek Kaldırım’da Galata Kulesi’nin hemen altında bir ev tuttuk. Adresi yine kimseye vermiyoruz. Bir akşam, nasıl olmuşsa Umbor Mehmet ile Emin Ersoy evi keşfetmişler. Pencere önünde bağırmaya başladılar. Şimdi çok iyi hatırlamıyorum, ya ben ya da Mehmet Tahtalı, ışıkları söndürdü, evde kimsenin olmadığını anlasınlar diye… Ertesi gün Çınaraltı’nda oturuyoruz. Umbor Mehmet geldi. Selâm dahi vermeden bana bende ev kompleksinin olduğunu söyledi ve bir köşeye çekildi.”

Umbor Mehmet’i 1994 yılının Kasım ayında kaybettik. Cumhuriyet gazetesinin 26 Kasım 1994 günlü nüshasının 11’inci sayfasında İstanbullu ve Balıkesirli dostlarının verdiği vefât ilânı bulunuyor. Onat Kutlar Cumhuriyet gazetesinin 4 Aralık 1994 günlü nüshasının 15’inci sayfasındaki yazısında, Toktamış Ateş ise Cumhuriyet gazetesinin 6 Aralık 1994 günlü nüshasının 3’üncü sayfasındaki yazısında Umbor Mehmet’i anlatmışlardı.

Emin Ersoy İngiltere’de

O yıllarda ülkemizde Türkçe sinema kitabı pek yoktu desek, hata etmiş olmayız. Emin Ersoy bu yüzden sinema kitaplarını İngilizce’den okuyabilmek için önce o dili öğrenmeye karar verir ve İngiltere’ye gider; arkadaşı Ali İhsan Yakut’un belirttiğine göre İngiltere’de doktora yapmakta olan Yurdal Topsever’in yanına yerleşmiştir. Ali İhsan Yakut, Yurdal Topsever’in 1970 yılının Kasım sonlarında kendisine yazdığı bir mektubun sûretini 30 Mart 2020 günü bana gönderdi. Yurdal Topsever, o mektubunda Emin Ersoy’un İngiltere günlerini şöyle anlatır:
” … Muti buralarda Çingene Kralı gibi yaşıyor artık, keyfine hiç dokunma gitsin. Ufaktan bir de göbek bağlamaya başladı. Salak, mavi gömleği ve kırmızı kravatıyla tetkik gezisine çıkmış bir rejisör ve yazar olarak tanınıyor çevrede. Okulun kütüphânesinde sanatla ilgili kitapları gözden geçiriyor, kızlara İngiliz Sineması üzerine nutuk atıyor, arada bir Shakespeare’i bile eleştiriyor.

Geçenlerde bir kızın arkadaşlık teklifini bile reddetti, kasılıyor mu nedir, bilmiyorum. Fakat o arada başka bir mâcerâ yaşıyordu. Oğlum dedim, bak bu kız cici bici bir şey, bir mâcerâ uğruna harcama bu kızı. Dinlemedi, imaj olsun diye geçici zevklerin adamı pozlarında. Tabii, geçti. Sonra, oğlum bulut, sen bu kızı unut dedim.

 

Hepiniz isimlerinizle birer birer meşhûr oldunuz. Eski dostlardan o kadar çok bahsediyoruz ki, bizim hanım artık sizleri ismen tanıyor. Zâten Ann bu arada Türkçe öğrenmeye de başladı. Muti, rezil olduk diyor.”

Ali İhsan Bey, Emin Ağabey’in İngiltere’den kendisine yazdığı tarihsiz bir mektubunun sûretini de 30 Mart 2020 günü bana gönderdi. Emin Ersoy o mektubunda şunları yazıyor:
” Dil çalışarak geçiriyorum günleri. Bazen uzun zaman okula filân gitmiyorum. Bir sinema kitabını bitirmeye uğraşıyorum. Geniş bir kelime haznesi edinerek ve sonra her kelimeyi doğru telaffuz edip, konuşmada kullanabilmek, bir de konuşulanı anlamak. Mesele bundan ibâret. Fakat ne kadar zor olduğunu ve bir zaman meselesi olduğunu göreceksin.

Okulda ve televizyonda iyi filmler görmek imkânı buluyorum. Biraz da müzik bilgisi edinebilsem diyorum bu arada. Evde Bach, Beethoven filân var. İyi bir imkân.

İnatla niçin dil öğrenmede karşılaşılan güçlükleri yazdığımı anlayacaksın sanırım.”

İngiltere dönüşünde Meydan Larousse’a girer. Emin Ersoy’un 1973 ile 1976 arasındaki arkadaşlarının çoğunun Meydan Larousse’takiler olduğunu tahmîn ediyorum. Ondan hiç Meydan Larousse anısı dinlemedim ama, ziyâretine hep o ansiklopediden arkadaşlarının geldiklerinin tanığıyım. Refik Durbaş’ın yazılarındansa Emin Ersoy ile 1973 yılından sonra pek görüşemediklerini anlıyorum. Ali İhsan Yakut ise, yayımlanmamış bir eserinde onun 1973 ile 1976 arasındaki arkadaşlarının isimlerini şöyle veriyor:

” Emin İzmir’e dönmeden önce birkaç yıl Suadiye’de kitapçılık yapmıştı. Meydan Larousse’da çalıştığı dönemde Selahattin Hilav’dan başka Oğuz Atay’a ve Konur Ertop’a yakın olan Emin, o döneminde en çok Behzat Ay ile görüşüp konuşmuştur.”

Son Yılları

Refik Durbaş’ın arkadaşı Ali İhsan Yakut’tan öğrendiğine göre, Emin Ağabey Bağ – Kur’dan emekli olduktan sonra resim yapmaya başlamış ve bir sergi açmayı bile düşünüyormuş ( Rakı ile Edebiyat Muhabbeti, s. 75, 2007 ). Refik Durbaş’ı yeniden okurken, Hüseyin Peker’i ve Ahmet Günbaş’ı aradım. Hüseyin Peker, hemşehrîsi Emin Ersoy’u hayâl meyal anımsıyordu; daha sonraki kuşaktan olan Ahmet Günbaş ise onunla bir tanışıklığı olmadığını belirtip, bana Ali İhsan Yakut’un telefon numarasını verdi. Bu sayede Ali İhsan Yakut’tan Emin Ersoy’un son yıllarına ilişkin değerli ve önemli şeyler öğrendim; bana Yurdal Topsever’in ve Emin Ersoy’un İngiltere’den kendisine yazdıkları mektupların sûretlerini bile göndermek nezâketinde bulundu.

Ali İhsan Yakut, arkadaşının İzmir’e dönüşündeki meşguliyyetlerini şöyle anlatıyor:
” İzmir’deki ilk uğraşı, kitapçıyken başladığı çeviri – uyarlama radyo tiyatrosu çalışmalarını sürdürmek oldu. Radyo Tiyatrosu ve Eğlence Yayınları Müdürümüz Güngör Tekçe, yerli yazarlardan Muzaffer İzgü’yü, uyarlamacılardan da Emin’i çok beğenirdi. Ama bu çalışmaların sonunda bir ışık göremeyen sevgili arkadaşım, emekli olabilmenin yollarını araştırmaya başladı. Önce Perşembe günleri Hatay Semt Pazarı’nda seyyar çaycılık yaptı. Büfeci ve pazarcı yanında çalışmak gibi sonuç getirmeyen işlerden sonra, Altıntaş’ta küçük bir kuruyemişçi dükkânı açarak, Bağ – Kur’dan emekliliğini sağladı. Sonra da kendini resime verdi. Artık tek bir amacı vardı. İkinci bir resim sergisi açmak. Ne yazıktır ki bu arzusu ancak ölümünden sonra gerçekleşebildi.”

Ali İhsan Bey, 31 Mart 2020 günlü telefon görüşmemizde, Emin Ersoy’un Çiğli Evka – 2 Aydınlıkevler Mahallesi’ndeki dairesinde uykusunda vefât ettiğini söyledi. Muhtemelen kalp krizinden kaybetmiştik onu. Vefâtından sonraki resim sergisi de TCDD Müzesi ve Sanat Galerisi’nde açılmış.

Emin Ağabey’in babasının isminin Ömer Vehbi olduğunu biliyordum; Mezarlıklar Müdürlüğü’nün kayıtlarında 1323 doğumlu Ömer Vehbi Ersoy’un 2 Mart 1995 günü vefât ettiği ve Işıkkent Mezarlığı’nda Ada 16’daki Parsel 7063’de medfûn olduğu görünüyor. 1323 yılıysa mezar taşına 1907 olarak nakşedilmiştir.

Emin Ersoy, emekliliğinin tadını çıkaramadan, yaşadığı gibi sessiz sedasız çekip gitmişti dünyamızdan. Maalesef, birkaç kişinin dışında, onun şâirliğini, sinemacılığını ve ressamlığını anımsayan da yok…

 

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz