Ana sayfa DOSYA DOSYA: Unutulmuş Yazarlar-1

DOSYA: Unutulmuş Yazarlar-1

310
0
PAYLAŞ

Kemal Altınkaya

İstanbul’un Unutulmuş Bir Romancısı

Kemal Altınkaya, Bizim Mahalle ( Ahmet Halit Kitabevi, 1943 ), Adam Sen de ( Ahmet Halit Kitabevi, 1943 ), Ha Gayret Hasip Efendi ( Ahmet Halit Kitabevi, 1943 ) ve Dalga Geçen Adam ( Yüksel Yayınları, 1945 ) gibi yazınsal açıdan iyi ve önemli eserleri bulunmasına karşın, unutulmuş bir yazardır. Nihat Sâmi Banarlı’nın Resimli Türk Edebiyatı Tarihi‘nin ( 1987 ) dışında Türk Edebiyatı’na ilişkin ansiklopedi ve sözlüklerde ismi yoktur.

Kemal Altınkaya H. 1311 ( 1895 ) yılında Üsküp’te doğdu. Babası Mustafa Efendi, annesiyse Sadiye Hanım’dır. İlk ve orta öğrenimini Üsküp’te yaptı. Bir sınava girerek, Hırvat ve Sloven Kraliyeti Maârif Nezâreti’nin 12 Aralık 1924 günlü ve 68389 sayılı kararıyla Üsküp’teki Tefeyûz Türk Mektebi muallimliğine atandı. 1 Şubat 1925 ile 17 Mart 1933 arasında 20 lira maaşla Belgrad Elçiliği’nde mütercim olarak çalıştı. 1 Ekim 1933 ile 11 Eylül 1934 arasındaysa Vakit gazetesinin yazı heyetinde yer aldı. Hüseyin Avni Şanda, arkadaşı Kemal Ahmet’in 1932 yılında Serkis Ziya’nın İstanbul Nümune Matbaası’nca yayımlanan Sokakta Harp Var! romanının ikinci baskısına ( Habora Yayınları, 1970 ) yazdığı önsözde Kemal Altınkaya’dan şöyle bahseder:

” Kemal Ahmet, Üsküp’ten yeni gelen Kemal Altınkaya ile çok iyi anlaşmıştı. O da kendisi gibi gece yarılarına kadar çalışır, tashis işlerinden başka boş kalan zamanlarında Fransızca’dan tercümeler yapar, Belgrad radyosundan dinlediği haberleri Türkçe’ye çevirirdi. Akşamları, bu çalışmalar sırasında, Kemal Ahmet’e Üsküp’te topladığı Rumeli türkülerinden ve ileride yazacak olduğu Bizim Mahalle romanından bahsederdi,” ( sh. 30, 1970 ).

Kemal Ahmet Haber gazetesinde, Üsküplü Kemal ise Vakit gazetesinde çalışmalarına karşın, Haber ile Vakit aynı binada çıkıyordu. Üsküplü Kemal Vakit‘te 1 Ekim 1933 günü işe başladığına göre, onların arkadaşlıkları en fazla 3 hafta kadar sürmüş olmalıdır. Çünkü, Kemal Ahmet’in verem  hastalığı Üsküplü Kemal’in Vakit‘e girdiği ayın sonuna doğru ağırlaştığından, muhtemelen o ayın son haftasında Hakkı Tarık’ın ( Us ) müdahalesiyle Cerrah Paşa Hastahânesi’ne yatırılacaktır.

Kemal Ahmet’in vefatından ( 10 Aralık 1933 ) 10 ay sonra 11 Eylül 1934 günü Üsküplü Kemal Vakit‘ten ayrılır. 1 Haziran 1940 günü 250 lira maaşla Matbuat Umûm Müdürlüğü Radyo Neşriyat Dairesi Şefliği’ne getirilir. İsmail Hakkı ve Hacer Hurisar’ın İstanbul H. 1326 ( 1910 ) doğumlu kızları Fatma Mefharet Hanım ile evlenir. Bu evlilikten 30 Ağustos 1941 doğumlu Gülsüm Hilâl ile 30 Temmuz 1943 doğumlu Emine Sema isimlerindeki kızları dünyaya gelirler. 27 Temmuz 1934 günlü yer değiştirme suretiyle verilen nüfus hüviyet cüzdanı suretinden Kemal Altınkaya’nın 1934 yılında Ankara’ya taşındığı ve  Ankara’da “Çankaya, Cumhuriyet Mahallesi, Olgunlar Sokak, No. 274” adresinde ikamet ettiğini biliyoruz. 13 Ağustos 1943 günü terfien Basın Yayın Umûm Müdürlüğü Radyo Müzik Yayın Şefliği’ne atanan Kemal Altınkaya, bu görevini 1 Eylül 1949 gününe kadar yürütür. 29 Ağustos 1950 günü Ankara Ticaret Borsası Umûmî Kâtip Vekilliği’ne, Ekonomi ve Ticaret Bakanlığı’nın 10 Eylül 1951 günlü ve 4 / 8514 sayılı kararıyla da 1951 yılında 600 lira maaşla Ticaret Borsası Komiserliği’ne atanır. Ankara Ticaret Borsası Komiseri iken 15 Şubat 1956 günü vefat eder.

 

Rumeli Türküleri’nin Kaynak Kişisi

Kemal Altınkaya günümüzde edebiyatçılar tarafından bilinmiyor olmasına karşın, musikişinaslar için Rumeli türkülerinin kaynak kişisi olarak itibarlı bir isimdir. Onun Tuna, Serhat ve Rumeli Türküleri başlıklı önemli ve değerli bir çalışması, 1941 yılında Radyo Dergisi‘nde 2 bölüm olarak yayımlanmıştır ( C. 1, S. 1 ve C. 1, S. 2 ).  Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nun repertuarındaki Kemal Altınkaya kaynaklı olan Rumeli türkülerinden bazıları şunlardır: Beligrat Kal’ası Zemlin Ovası ( TRT Repertuarı No. 429 ), Bir Alçacık Gügem Dalı (  TRT Repertuarı No. 424 ), Bulut Gelir Seher İle  ( TRT Repertuarı No. 426 ), Buna Er Meydanı Derler ( TRT Repertuarı No. 267 ), Bülbüller Ötüyor Seher Vaktidir ( TRT Repertuarı No. 1380 ), Çek Efendim Hançerini Ko İşlesin (  TRT Repertuarı No. 4061 ), Dağlar Dağlar Viran Dağlar ( TRT Repertuarı No. 2076 B ), Estergon Kal’ası Su Başı Durak Aman ( TRT Repertuarı No. 431 ), Gide Gide Yarelerim Dirildi  ( TRT Repertuarı No. 1608 ), Gine de Şahlanıyor Kolbaşının Kır Atı (  TRT Repertuarı No. 1066 ), Gül Ağacı Gül Ağacı ( TRT Repertuarı No. 3675  ), İki Dilber Söyleşirler ( TRT Repertuarı No. 1436 ), Kırımdan Gelirim ( TRT Repertuarı No. 865 ), Kim Görmüştür Güzellerin Vefasın ( TRT Repertuarı No. 2076 A ), Köşküm Var Deryaya Karşı ( TRT Repertuarı No. 2076 D ), Küffar Sanur Hüccet Almış Eğri’ye ( TRT Repertuarı No. 1744 ), Maçin Dağı Maçin Dağı  ( TRT Repertuarı No. 388 ), Yüksek Minareden Attım Fesimi ( TRT Repertuarı No. 245 ), Ah Ne Bakarsın Hayın ( TRT Repertuarı No. 1313 ), Bülbüller Ötüyor Seher Vaktidir ( TRT Repertuarı No. 1380 ) ve Alişimim Kaşları Kâre ( TRT Repertuarı No. 2076 C ).

Kültür Bakanlığı Yayın Müdürlüğü’nün 15 Haziran 1939 günlü ve Tescil No. 24 sayılı belgesinden 25 adet Tuna türküsünün, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 3 Mayıs 1949 günlü ve Tescil No. 56 sayılı belgesinden ise 15 adet Serhad, Tuna ve Rumeli türküsünün Kemal Altınkaya ismine tescil edildikleri anlaşılmaktadır.

Zehra Bilir’i ( Eliza Surhantakyan ) keşfeden Artaki Candan Terziyan olmuşsa da, onun 1943 yılında İstanbul Radyosu’na halk türküleri solisti olarak girmesini sağlayan Kemal Altınkaya’dır. Zehra Bilir o tarihe kadar sadece  “Sahibinin Sesi” firmasından 1939 yılında Öyledir Yar Öyledir ve 1941 yılında  Al Almayı Daldan Al isimli 78 devirli 2 plak çıkarmış, ismi yeni yeni duyulmaya başlanmış bir türkücüydü.

 

Kemal Altınkaya’nın Romancılığı Hakkında

Kemal Altınkaya’nın romanları hakkında Nihat Sâmi Banarlı şu değerlendirmeyi yapar:

” … Altınkaya, bilhassa Bizim Mahalle isimli romanı ile Türk romancılığında ileri adım atmış romancılar arasında yer almıştır. Sade ve tabii bir hikaye lisanıyla ve bize romancıdan ziyade yıllardan beri âşinası olduğumuz yakın bir arkadaşın konuşmasını andıran samimi bir ifade ile, tamamiyle yerli ve özel hayatımızın küçük çizgilerinden biriktirilmiş bir bütün halinde, romanlar ve hikayeler yazan bu sanatkârın en dikkate değer tarafı, zengin müşahade kudretindedir. Onun, kudretli bir realizm ifadesi olan bu eserlerinde, kendi cemiyetimizi ve kendi içimizde yaşayan çeşitli tipleri iyi gören ve gördüklerini zekâ unsuru yüklü bir ifade kolaylığıyla hikaye eden sanatkârın gösterişsiz bir ustalığı vardır. Muharririn aynı eserlere ve bilhassa Bizim Mahalle‘ye sürükleyici bir macera karakteri vermesi ve Türk okuyucularının ruhunda iz bırakacak gizli bir lirizm işlemiş olması, onu muvaffakıyete götüren sanat sırlarındandır,” ( Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, C. II, sh. 1262, 1987 ).

Kemal Altınkaya’nın romancılığını yüksek lisans tez konusu yapan  Abdullah Acehan’ın yaklaşımı ise dikkate değerdir:

” … Kemal Altınkaya’nın romanlarının temelini incelediğimizde, karşımıza Birinci Tanzimat yıllarının popüler romancısı olan Ahmet Mithat Efendi çıkar. Çünkü, Altınkaya da Ahmet Mithat Efendi gibi olayların akışını kesip araya girmekte, okuyucuya konuyla ilgili bilgiler vermektedir,” ( s. 72, 1994 ).

 

İstanbul’un Unutulmuş Bir  Romancısı

Kemal Altınkaya Üsküp’te doğup büyüdüğü, çalışma yaşamına Üsküp’te başladığı ve yaşamının büyük bir kısmı Ankara’da geçtiği halde, “kendisini ait hissetiği şehir” olan İstanbul’un romancısıdır. Peyami Safa için Fatih semti ( Fatih -Harbiye, 1931 ) ve Halide Edip için Sinekli Bakkal mahallesi ( Sinekli Bakkal, 1935 ) neyse, Kemal Altınkaya için de yangın yerleriyle kuşatılmış Cinli Çeşme mahallesi odur ( Bizim Mahalle, 1943 ): Doğu ile Batı çatışmasında mazinin ve geleneğin kodları.

Kemal Altınkaya Cinli Çeşme mahallesini şöyle tanımlar:

” … Cinli Çeşme mahallesinin umumi vasıfları ve şekilleri İstanbul’un mesela Aksaray, Fatih ve Üsküdar gibi sırf Müslüman Türklerle meskûn semtlerindeki mahallelerden, yalnız büyüklüğü ve kendine mahsus olan bazı tecellileri müstesna olmak üzere, katiyyen farksızdır,” ( Bizim Mahalle, sh. 61, 1943 ).

Kemal Altınkaya için Müslüman Türklerle meskûn semtlerindeki mahalleleri Batılı mahallelerden ayıran özelliklerinden biri de ezan sesleridir:

” Taksim’de iken sabahları otomobil kornalarının, tramvay çanlarının çığırtkan sesleriyle uyanırdı. Bu sabah ise beni ezan sesleri uyandırdı.

Taksim ile bizim mahalle arasındaki farklardan biri de bu idi,” ( Bizim Mahalle, sh. 33, 1943 ).

Kemal Altınkaya’nın Taksim’i, Yahya Kemal’in Ezansız Semtler makalesindeki ( Tevhîd-i Efkâr gazetesi, 23 Nisan 1922 ) semtlerden biridir:

” … O semtlerde minâreler görülmez, ezanlar işitilmez.”

Yahya Kemal’e göre buralar “müslüman ruhundan ârî, çorak ve kuru” semtlerdir.

Kemal Altınkaya’nın romanlarındaki ezanın sembolik değerinin aşırılaştırılması, Yahya Kemal’in sadece Ezansız Semtler‘inde değil, Ezan ve Kur’an‘ında da ( Tevhîd-i Efkâr gazetesi, 30 Mart 1922 )  görülür. Bu aşırılaştırmaya bir de Mehmet Âkif’in Ezanlar, Hakkın Sesleri, Pek Hazin Bir Mevlid Gecesi, Fatih Kürsüsünde, Necid Çöllerinden Medine’ye, Umar mıydın?, Leylâ, Said Paşa İmâmı ve Ordunun Duası şiirlerinde rastlarız. Adam Sen de‘de ( Ahmet Halit Kitabevi, 1943 ) ezan, Nadide’nin ezansız semtlerden Hoşbostan Sokağı’na yeniden dönüşünü sağlar:

” Tam bu anda, Boğaz’ın gayet romantik kuytu bir köşesinden, bülbül seslerine hakim bir ses işitti. Tatlı, ruh okşayan, hayat vaadeden güzel bir ses…

Nadide sesin geldiği tarafa döndü. Az uzakta sabahın sislerine bürünmüş ağaçlar arasından göğe doğru bir ihtar parmağı gibi uzanan bir minare gözüne ilişti.

Sabah ezanı okunuyordu.

Bu ses Nadide’nin ruhunda bir saniye bile devam etmeyen bir hercümerç yaptı. Gözü önünde her şey silindi. Artık hiçbir şey göremez olmuş, gözlerinin önünde sonsuz ve yaş bir boşluk hasıl olmuştu,” ( sh. 58, 1943 ).

Maziyi yaşanan güne taşıması açısından Fatih- Harbiye‘deki helvacı seslerinin yerini Bizim Mahalle‘deki “ahşap evlerden çoğunun kaşesi olan” amonyak ve tereyağı mahlûtu bir koku alır.

Peyami Safa  Fatih- Harbiye‘de helvacı seslerinin maziden taşıdıklarını şu şekilde yazar:

” Arka sokaklarda helvacıların sesler hâlâ uzanıp gidiyordu, menhus, meşum sesler. Hastalığa , ölüme ve bunlardan daha korkunç, yüzleri karanlıkta kalan ve hüviyetleri meçhul bir takım felaketlere ait kokular uyandırıyorlardı. Neriman bu seslerde annesinin ölümünü, babasının ihtiyarlığını, muhitinin sefaletini hatırlatan, bütün hayatında gördüğü ve duyduğu matemlerin hepsini, istikbalin sakladığı elemlerin hepsini sezdiren derin, gayet derin ve ruhun en muhkem, en mücehhez taraflarına bile bir anda giren keskin, bayıltıcı bir keder duyuyordu ve bu sesler bitip tükenmiyordu, biri uzaklaşıp kayboldukça, köşe başında yükselen bir yenisi, ötekini takip ediyordu ve ağır, hazin bir ses kervanı halinde, arkası kesilmeden, sıra sıra geçiyorlardı,” ( Fatih-Harbiye, sh. 40, 2000 ).

Kemal Altınkaya ise maziden amonyak ve tereyağı mahlûtu bir kokuyla gelenleri şu şekilde yazacaktır:

” … ben alışmam icabeden şu amonyak ve tereyağı mahlûtu kokudan kaçıyordum.

Bu geceyi burada geçirsem ve yarın sabah güneşin ilk ışıklarıyla Taksim’deki evime dönsem…

Teyzem mutfağa ve eniştem kendine göre bir işler görmek üzere misafir odasına gitti. Ben de sokaktaki elektrik lambasının yarım yamalak aydınlattığı sofada kaldım. Aman ne yalnızdım!

Şurada annemin iri siyah gözlerini, babamın çok kalender ama biraz lakayt ve müstehzi yüzünü, ötede henüz üç yaşında iken ölen bir kardeşimin altın sarısı saçlarını, olgun bir yavrucuk olarak vefat eden diğer bir kardeşimin melûl bakışlarını görür gibi oluyordu.

Senelerden beri bu eve, misafir olarak gider gelirdim. Hiçbir zaman bu kadar heyecanlandığımı bilmiyorum.

Bu hal, herhalde, bu eve yerleşmek mecburiyetinde olduğumdan ileri geliyordu.

Hayalhanem korkunç bir tarzda şahlanmıştı.

Her köşede tatlı acı bir sürü hatıranın sırıttığını görüyordum. Vaktiyle şurada şu, burada bu vardı…

O kadar dalmış ve kendimden geçmişim ki, bir aralık aşağı kattaki taşlıktan kulağıma hazin bir Kur’an sesi gelir gibi oldu. Babamın tabutu önünde son aşri, Sağır Ali Paşa Camii imamı ve aile dostu Sait Efendi okumuştu. Babamla Sait Efendi arasında derin bir dostluk vardı. Sait efendi, imam olmasına rağmen cenazeden ve ölüden çok nefret ederdi. Böyle olduğu halde tabut örtüldükten ve Kabe örtüsü üzerine konulduktan sonra tabut önünde el bağlamış ve o müstesna sesiyle Elif Lâm Mim’i okumuştu. Bu anda onun gür, kalın, fakat keder ve heyecandan titreyen sesinin akisleri kulaklarımda canlanmıştı. Titriyordum. Kaçmak, bu hatıralar mezarlığından uzaklaşmak, Taksim’deki zarif daireme kapağı atarak geniş bir nefes almak istedim,” ( Bizim Mahalle, sh. 29 ve 30, 1943 ).

Bizim Mahalle‘deki ( Ahmet Halit Kitabevi, 1943 ) Cinli Çeşme, Adam Sen de‘de ( Ahmet Halit Kitabevi, 1943 ) Aksaray ile Topkapı arasındaki Hoşbostan Sokağı, Ha Gayret Hasip Efendi‘de ( Ahmet Halit Kitabevi, 1943 ) Fatih ve Dalga Geçen Adam‘da ( Yüksel Yayınları, 1945 ) İçerenköyü olur. Bu yoksul mahalleler mazimizi ve geleneğimizi temsil ederler. Bizim Mahalle‘de ( Ahmet Halit Kitabevi, 1943 ) olduğu gibi, diğerlerinde de cami ve kahvehâneler eseri millileştirmede işlevseldirler. Batılı yaşam tarzını temsil etme açısından Kemal Altınkaya’daki Taksim’in, Şişli’nin ve Maçka’nın Peyami Safa’daki Beyoğlu’na ve Harbiye’ye nazaran daha “zayıf” işlendiği muhakkaktır ama, Kemal Altınkaya’nın  İstanbul’un yoksul mahallerinde büyüyen insanların hayata bakış terbiyesini cami avlularında, mezarlıklarda ve mezarların arasındaki ekşi kokulu uzun otlar ve dikenler arasında edinmelerini tasvirde Peyami Safa’dan daha başarılı olduğu kanısındayım ( Bizim Mahalle, sh. 66, 1943 ). İstanbul’un yoksul mahallelerinde, insanlar ve hayvanlar, arzular ve hırslar, taş mezarlar ve ahşap evler yekpare bir külçe halindedirler. Taksim’de, Şişli’de veya Maçka’da insanlar bedenleriyle ve paralarıyla yaşarlarken, Cinli Çeşme mahallesinde, Aksaray’da, Fatih’te ve İçerenköyü’ndeki yaşam tarzını maneviyat belirlemektedir.

Peyami Safa’nın Fatih-Harbiye ( 1931 ) eserinde Neriman’ın Fatih’e, Kemal Altınkaya’nın Bizim Mahalle ( 1943 ) eserindeyse Nâkil Toraman’ın Cinli Çeşme’ye yeniden dönüşleri, mazinin ve geleneğin kodlarıyla büyüdüklerinden nasıl bir mukadderatsa, ezansız semtlerde doğup büyüyenlerin Doğu ile Batı çatışmasının karanlık boşluklarında kaybolmaları da kaçınılmazdır. Bu açıdan Kemal Altınkaya, Yahya Kemal’in Ezansız Semtler‘deki ( Tevhîd-i Efkâr gazetesi, 23 Nisan 1922 ) öngörüsünün takipçisi olur:

” … O mübârek muhitten çok sonra ayrıldık, biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minâresiz ve ezansız semtlerde doğan, frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlamayacaklar.”

Abdülhak Şinasi Hisar Boğaziçi Mehtapları‘nda ( Hilmi Kitabevi, 1942 ) vaktiyle İstanbul’da daha münzevî ve daha uhrevî bir yaşam hüküm sürerken, tabiat sevgisinin ve mûsikî iptilâsının yoksulluğun mahrumiyetlerine şiirsel bir veçhe kazandırdığı kanısındadır ( sh. 23 ). Kemal Altınkaya da  Abdülhak Şinasi Hisar ve Ahmet Hamdi Tanpınar gibi ( Mahur Beste, 1944 ), mûsikîyi sadece estetik bir form olarak görmez, mûsikînin hayatlarımızın manevi yönünü de imar ettiğini düşünür. Bütün eserlerinde kullandığı terimlerin büyük bir kısmı mûsikînin makam ve âletleriyle ilgiliyken, “millî roman” yazımında mûsikînin önem ve değeri  Dalga Geçen Adam‘da ( Yüksel Yayınları, 1945 ) Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Mahur Bestesi‘ne ( 1944 ) çok daha yakındır.

Doğu ve Batı ikileminde, Kemal Altınkaya da tıpkı Peyami Safa gibi “din” ve “manevi değerler” temasında ısrarcıdır. Bu nedenle, esasında iyi bir yazar olmasına karşın, “alafranga züppe” hususunda seleflerinden farklı “yeni bir şey” söyleyemeyecektir. Oysa, aynı yıllarda, Safiye Erol, Doğu ve Batı ikileminde, Peyami Safa’nın ve Kemal Altınkaya’nın “din” ve “manevi değerler” ısrarının yerine aşkın hakikatini yerleştirerek, onlardan ayrılmıştı.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz