Ana sayfa DOSYA KÖY ENSTİTÜLERİ / SIĞIR ÇOBANLIĞINDAN SENATOYA / MUALLİM BEĞ NİYAZİ ÜNSAL -2-

KÖY ENSTİTÜLERİ / SIĞIR ÇOBANLIĞINDAN SENATOYA / MUALLİM BEĞ NİYAZİ ÜNSAL -2-

507
6
PAYLAŞ
(Pamukpınar KE – Öğrenci Halayı 1944)

Bu sefer arı kovanlarımız olmadan Erzincan’a doğru yaptığımız 70 km.lik yolculuğumuzun başlangıcı olan ”Bulgar Çayırları’na” varmadan annem, babama dönerek Niyazi kiraladığın evin aylık kirası ne kadar? dediğinde, babam hafif bir sesle kiranın 25 lira olduğunu söylemesine annemin tepkisini şimdilerde bilinmeyen çift şoför mahalli Şoför Kasım Amcanın kamyonunda sessizce dinleyecektim. İlk defa aylık 25 lira ev kirası verecektik. Yıllarca kahrımızı çeken çok sevdiğimiz Rahmetli Şoför Kasım’ın ”yengem hocam çaresini bulur” deyişiyle rahatlayan babam sanırım durumu kurtarmıştı. 1965 yılı öğretim yılı başında geldiğimiz Erzincan’da babam Hürriyet İlkokulu’na tayin olmuştu. 1948 yılından itibaren 1965 yılına kadar Refahiye’de geçen 10 yıllık süreçte ”doğrudan, haktan ve adaletten” yana tavrı ile Cumhuriyetimizin kurucu değerlerinden taviz vermeyen yaklaşımları nedeniyle karşılaştığı ve her zaman haklı çıktığı olaylar, saldırılar sonucu halkın nezdinde itibar gördüğü bir sürecin başladığını da söyleyebiliriz. Ayrıca, olayların dışında her zaman yoksul halk kitleleri ile öğrencilere, öğretmenlere sahip çıkan tavrı da kabul görmeye, takdir edilmeye başlamıştır. İlçede görev yapan Kaymakamların ve egemenlerin ürktüğü, mesafeli durduğu, hakim ve savcılar ile öğretmenlerin, muhtarların, köylülerin benimsediği Niyazi Ünsal profili ilçede oluşmaya, Erzincan’a doğruda yayılmaya başladığı dönemdir. Ancak; ilçe ileri gelenlerinin babama karşı tavrı öğretmenliği döneminde her ne pahasına olursa olsun her zeminde engelleme, önüne set çekme yönünde olmuştur. Bunu öngören babam her zaman sağlam ve haklı zeminde mücadele yapmaya çok dikkat etmeyi ilke edindiğini her anlatımında vurgulamıştır.

1965-68 yılları arasında Erzincan’da üç yıl kaldık. 1965 yıl sonunda Gazi Eğitim Enstitüsü Pedagoji Bölümünü bitiren babam son bir yıl İlköğretim Müfettişi olarak Burdur’da ailesinden ayrı olarak görev yapmıştır. Babam Refahiye’de öğretmenliği döneminde Erzincan Öğretmenler Derneği’ne üye olarak meslek örgütlerinde çalışmaya adım atmıştır. Erzincan merkezde görev yaptığı dönemde kuruluş faaliyetleri süren Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) Erzincan Şubesi’nin kurucu başkanlığını, bir dönem yönetim kurulu üyeliğini yapar. Yönetim kurulunda ve üyeler arasında enstitülerden mezun arkadaşları bulunmakta, milliyetçi öğretmenlerin örgütlenme çalışmaları da ayrıca sürmektedir. Bu arada Düziçi KE mezunu arkadaşı Behzat Ay Erzincan’a sürgün yemiş, merkeze yakın muhafazakar yapılı bir köyün ilkokuluna atanmıştır. Yakın dostu Behzat Ay’ın; ”… sen burada TÖS başkanı olacaksın, bende gerici bir köyde mücadele edeceğim, olmaz böyle şey. Mücadeleyi hep birlikte yapacağız, beni buraya aldır …” dayatması üzerine tayin için uğraşır ve Erzincan Merkez ilçeye tayini yapılır.(1) Bir dönem TÖS Erzincan delegesi olan arkadaşım Taner’in babası Behzat Amca’mızın, gevrek kahkahaları ile ilk imzalı kitabım olan ‘Dor Ali’ hafızamda yıllarca yer etmiştir. Erzincan’daki TÖS örgütlenme çalışmalarını yıllar sonra dönemin TÖS Doğu Anadolu Bölge Müfettişi Ekrem Kabay; şube kuruluş incelemesi ve onayı için gittiği Erzincan’da, ”Niyazi’nin aktif çalışmalarının yanında öğretmenler üzerindeki hakimiyetini” ekleyerek onay verdiğini hatırladığını ifade etmiştir.(2)) Yakın zamanlarda kaybettiğimiz Gönen KE mezunu olan ve 1973’de Burdur Senatörü seçilen Ekrem Kabay’la babam aynı dönem senatoda birlikte olmuşlardır.

27 Mayıs’ın getirdiği özgürlük ortamında dünya klasikleri dışında sol içerikli yayınların ülkemizde yayınlanmasıyla diğer siyasi akımları inceleme ve öğrenme imkanı bulan babam ilk defa Nazım Hikmet’in şiirlerini serbestçe okuduğunu ifade etmiştir. Köy Enstitülerinde yoksul köy çocuklarının zararlı yayınlar okuduğunu hala söyleyenler bulunmakla birlikte babam; mezuniyetinden yaklaşık 15 yıl sonra okuduğu bu kitaplara rağmen Mustafa Kemal Atatürk’ün çizgisinden sapmamıştır.

Öğretmenliğinin ilk dönemlerinden itibaren zeki ve yetenekli öğrencilerini özellikle devlet parasız yatılı okulu sınavlarına (öğretmen, astsubay, ziraat, ebe-hemşire vd. okullar) girmeleri için her enstitülü gibi teşvik eden, destek olan babam çoğu öğrencisinin de yüklenme senedine kefil olmuştur. Sınavı kazanan ve kayıt olan öğrencilerinin başarısından her enstitülü gibi mutlu olan babam Erzurum’da müfettişken zamanın Gümüşhane Ö.O. Müdüründen özel bir mektup alır. Mektupta fazla öğrenciye kefil olduğunun görüldüğü belirterek artık yüklenme senedinin kabul edilmeyeceği belirtilir. Müdür; mektubunun sonunda ”öğretmen maaşınla neyine güveniyorsun?” sitemini de ekler. Gülerek anlattığı uyarıya cevap bile vermez, yaşamı boyunca öğrencilerinin yanında olmaya devam eder.

1939 Büyük Erzincan depremi sonrası yapılan 75 m2’lik kurma ev tabir edilen yeni evimizde; babamın arkadaşlarının karşılıklı yaptıkları ev gezmelerinin ana konularının, ‘TÖS çalışmaları, Türkiye İşçi Partisi ile barış gönüllüleri’ değerlendirmeleri olduğunu hatırlıyorum. Biz çocukların ilgi alanına girmeyen konulardan sıkılmamıza rağmen mecburiyetten kulak misafiri olduğumuz o günlerde; yıllar sonra tanışacağım Baykurt’un, Makal’ın, Apaydın’ın, Dündar’ın, Zeyrek’in ve diğer enstitülü yazarların satılmak üzere babama gelen kitapları bizler için yeni okumalara kapı açmıştır. Okuma yazma öğrendikten sonra kitap, gazete ve dergi eksilmeyen evimizde; benim için futbol oynamak ve kitap okumaktan başkada seçenekte yoktu. O yıllarda çok önemsenen ve radyoda yayınlanan liseler arası bilgi yarışması Erzincan Lisesi ekibinde olan abim evde adeta kamptadır. Evin bodrumunda biriktirdiği gazete ve dergilerin çok yer kaplaması nedeniyle annem babamdan kaldırılmalarını istemiştir. Abim aynı zamanda amatör küme takımlarından Gençlik Spor’da futbol da oynamaktadır. Bir tatil günü babam maçta olduğunu bildiğim abimi bularak, hemen bu yığıntıyı kaldırmasını söylememi sertçe istedi. Abimin maçta olduğunu söylememe rağmen bana kızması üzerine mecburen stada gittim. Maç oynanıyordu, abimi bağırarak çağırmama rağmen gelmemesi üzerine sahaya girdim, beni oyuncular kucaklayıp çıkardılar, ama hakemde maçı durdurdu. Kızarak yanıma gelen abime durumu anlatınca; babama söyle ”onlar Varlık Dergisi”, bir şey söylemez dedi. Sahaya girmenin ve meseleyi halledememenin korkusu ve ezikliği ile eve geri dönerek mesajı çekinerek babama söyleyince, gülmeye başladı. Ben babamın gülmesine şaşırarak beklerken anneme dönüp hanım bana Varlık Dergilerini attıracaktın diyerek gazetesini okumaya devam etti. Ben şaşkın ve bozulmuş bir vaziyette Varlık’ın atılmayacak önemli ve özel bir dergi olduğunu anlamış oldum. Yıllar sonra bu olayı anlattığım babam; benim için kötü bir anı olan olayı hatırlamayarak gene aynı ifadeyle, oğlum Varlık çöpe atılır mı? dedi. Bu arada o yıl Erzincan Lisesi ekibinin Doğu Anadolu birincisi, Türkiye üçüncüsü olduğunu belirteyim.(3)) Bu arada liseyi bitiren abimin Erzurum Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesi’ne girmesi üzerine babam; tayinini Erzurum’a çıkardı.

Bu arada 2. dönem muhtarlığına tekrar seçilen dedem nahiye merkezi olan Çatalçam’a; ortaokul ve sağlık ocağı açılması için girişimlere başlamıştır. Bir dönem Refahiye’de Kaymakamlık yapan dönemin M.E.Bakanı İlhami Ertem’in özel ilgi ve desteğine mazhar olan dedem ortaokul açılması iznini almış, sağlık ocağının ihale talimatını valiliğe verdirmiştir. Ayrıca; Bakan Ertem o dönem gündemde olan bölge ve temel eğitim okulu yapımı için Çatalçam’da etüt yapılması talimatını vermiştir. Köyümüzde 1969 yılında ortaokul açılmış, ihalesi yapılan Sağlık Ocağı ise 1973 yılında hizmete girmiştir. Bu süreçte 12 derslikli temel eğitim okulu incelemesi civar 9 köyü de kapsayacak şekilde değerlendirmeye alınarak 1972 yılında karar olumlu yönde çıkmıştır. Dedemin başlattığı orta okul süreciyle inisiyatifinin dışında başlayan temel eğitim okulu süreci; babamın ilerideki siyasi yaşamında polemik konusu olacağını bilinmeden kendi mecrasında devam etmiştir.

Refahiye’nin Kızıleniş Köyünden babamın dostu ve adaşı Niyazi Ağaç’ın oğlu Binali Ağaç; adaşların ilişkisini yıllar sonra özenle anlatır. Binali Ağaç; baba dostu Niyazi Ünsal’ın ”bir hemşeri, bir öğretmen, bir arıcı ve bir senatör” olarak ailesine dokunan, ailede önemli bir yeri olan ender insanlardan biri olduğunu vurgulayarak ilişkiyi adeta özetler. Binali Bey; Babası Niyazi Ağaç’ın arazi davalarını takip etmek için sık sık gittiği Refahiye’de (hökümet) tanışmalarının ömür boyu dostluklarının başlangıcı olduğunu belirtir. (Teyit imkanım olmamakla birlikte babamın adaşına en az bir dava dilekçesi yazmasıyla başlayan bir ilişki olduğu düşüncesindeyim!) babasının yıllar süren arazi davaları sürecinde gide gele dost olduğu hakim ve kaymakamlar gibi çocuklarının meslek sahibi olmalarını arzuladığı için kendisine küçük yaşta okuma yazma öğretmeye başladığını anlatır. İlkokul çağına geldiğinde köylerinde okul bulunmayan Binali Ağaç; bir ailenin yanında kalarak Çamlımülk Köyünde ilkokula başlar. İlkokulu bitirmesini takiben bizim köyde 1969 yılında açılan ortaokulda 1. sınıfı okuyarak babamla ilk defa yolları kesişir. Adaşların yaptığı sohbetlerde babamın; ”Adaş çocukları okutun … Sizin için en iyisi, bu çocukları okutmak …” ifadesiyle babasını sürekli teşvik ettiğinin anlatıldığını belirtir, Binali Ağaç. Babasının kararı üzerine ortaokul 2. sınıfta Erzincan’a giden Ağaç; sonradan SBF’ne uzanan eğitimine devam etmiştir. Babasının gıpta ettiği kaymakamların mezun olduğu Mülkiye’ye girince babamla ikinci kez yolları kesişir. Böylece yaptığı ziyaretlerde adaşlar arası selam getirip götürme trafiği de başlar. Bu ziyaretlerden okulu olmayan bir köyden çıkarak ileride kaymakam, müfettiş, hakim olacak SBF öğrencisi Binali Ağaç’a destek olmaktan babamın büyük keyif alması kuvvetle muhtemeldir.(4)

Babam 1968 yılının ortalarında İlköğretim Müfettişi olarak Erzurum’da göreve başlar. Bilahare Hınıs Yatılı Bölge Müdürlüğü’nde yapılan bir soruşturma neticesinde müdürün işten el çektirilmesi üzerine; tedviren müdürlüğe atanır. Ders yılının bitiminde biz ailecek arı kovanlarımızla birlikte önce Hınıs’a gittik. Hınıs’ta Dev-Genç üyesi Ankara Hukuk Fakültesi öğrencilerinin ilçeye kütüphane binası yaptıklarını hatırlıyorum. Babamın Hınıs’taki görevinin bitmesi üzerine 1972 yılına kadar kalacağımız Erzurum’a yerleşmiş olduk. Geleneksel muhafazakar yapısı hemen fark edilen Erzurum halkının yabancıya, hele memur-subay ailelerine karşı mesafeli, zaman zaman tepkili, içe kapanık tavrının şehirden ayrılana kadar değişmediğini söyleyebilirim. Orta ve lise öğrenimimin önemli bir dönemini geçirdiğim Erzurum’da; dışarıdan tayinle gelen genç öğretmenlerin yaşam alanını sınırlayacak kadar müdahil olan halkın yaklaşımı genelde değişmemiştir. Mesleğe yeni başlayan genç öğretmenlerimizin derslerde haklı öykünmelerini ve tayin peşinde koştuklarını çok net hatırlıyorum. Erzurum’da halkın, kuruluş dönemini yaşayan kendi içine kapanmış Atatürk Üniversitesi’ne yaklaşımı o yıllar farklı değildir. Üniversitenin daha yönünü çizemediği bir dönemdir ayrıca. Yaşam şartlarının ağır olduğu her dönem sürgün memur ve öğretmeni çok olan Erzurum genelinde TÖS örgütlenmesinin etkin olduğunu söyleyebiliriz. Dönem 1968 gençlik hareketlerinin başladığı 12 Mart muhtırasına hızla yol alınan sürecin başlangıcıdır.

Kış şartlarının ağır geçmesi nedeniyle özellikle barınma ve yakacak giderlerinin yüksek olduğu kentte; memur ve öğretmenlerin geçim sıkıntısı her zaman gündem olmuştur. 1968-69 yıllarında ders ücretlerinin düzenli ödenmemesi nedeniyle, TÖS Erzurum Şubesi 11.01.1969 tarihinde ”sessiz yürüyüş” kararı alır. Belirtilen tarihte öğretmenler Türkiye’de ilk defa ”Evime Ekmek Götüremiyorum” vb. sorunlarını yansıtan pankartlar ve Türk Bayrağı taşıyarak; Taş Mağazalar güzergahından Valiliğe yürüyerek ‘siyah çelenklerini’ bırakırlar. Sessiz yürüyüş olaysız biter, pankartları gören halk öğretmenleri destekler.(5)) Sessiz yürüyüş, TÖS’ün Erzurum’da başarılı ve dikkat çeken çalışmaları ile etkinliğinin artmasından rahatsızlık duyan çevrelerin cadı kazanını kaynattığı dönemin başlangıcı olmuştur. Babamın görevi nedeniyle üye olamadığı ancak fiilen desteklediği TÖS’ün ve Atatürk Üniversitesi FKF toplantılarına katıldığı bir dönem başlamıştır. 1968’de yayınlanan Doğan Avcıoğlu’nun Türkiye’nin Düzeni kitabının Erzurum Kitapsarayı’nda yok sattığı, Cumhuriyet gazetesinin bayiden rahatça alınabildiği, o yıllar ise fazla uzun sürmez. TÖS ve İlksen’in 16.12.1969 tarihinde müştereken başlattığı öğretmen boykotu Erzurum’da geniş katılımla yapılır. O tarihte okuduğum 23 Temmuz Ortaokulu’nda 3 gün okula gitmediğimizi ve pek sevindiğimi hatırlıyorum. Boykota katılanların ve diğer nedenlerle öğretmenler aleyhine açılan soruşturmalarda öğretmenlerin, ilköğretim müfettişlerinin koruyucu yaklaşımları sayesinde az zayiat verdiklerini, babam çok anlatmıştır. Ancak yıllarca Erzurum’da çok cadı kazanları kaynatıldığı, çok öğretmenin mağdur edildiğini de değinmiştir. Erzurum’da Pamukpınar’dan ve Gazi Eğitim’den mezun Mehmet Baklacı, Mehmet Kopan, Ali Dündar, Lemanser-Faruk Sükan, Süleyman Özerdem, (sağlık memuru) Teman Özerdem ve diğer mezun arkadaşları ile bir araya gelen babam bir müddet mesleki açıdan rahat bir dönem geçirdiğini belirtmiştir. Birlikte grup teftişi yaptıkları arkadaşı Mehmet Baklacı yıllar sonra; ”Niyazi’yle Çat’ta çok zor şartlarda at sırtında köylere giderek teftiş yaptıklarını” ifade ederek, ”Çat-Mağara köyü ile Aşkale-Turaç Köyü” arasında at sırtında tipiye yakalanarak donma tehlikesi geçirdiklerini hüzünle anlatmıştır. Baklacı; babamın İl Teftiş Kurulu Başkanlığı döneminde başlatılan öğretmenlerin meslek içi eğitim çalışmalarındaki çabasının öğretmenler üzerindeki olumlu etkisine anlatımında özellikle yer vermiştir. Zor koşullarda, ekonomik sıkıntılar içinde özveri ile çalışmalarına rağmen soruşturma ve sürgün dayatmasını, dönemin gerici baskılarını dayanışma ile aşmaya çalıştıklarını belirtmiştir.(5) Ülkenin 12 Mart Muhtırasına doğru gittiği günlerde sürgün kenti olan Erzurum’a her meslek grubundan gelen sürgünlerinde arttığı bir dönemdir. ANAP döneminde T.B.M.M. Başkanı olan Necmettin Karaduman’ın Valiliğinin ilk dönemlerinde (1970-75) uyumlu bir çalışma yaptıklarını anlatan babam; 12 Mart’a doğru şehirde gerilimli ve tedirgin bir gidiş olduğuna dikkat çekmiştir. Erzurum Halk Eğitim Merkezi’de çeşitli okulların yıl sonu gösterilerinde yapılan konuşmalarının, tiyatro etkinliklerinin yerel basında ‘şiddetle’ eleştirildiği, öğretmenlerin takip edildiği, evlerinin gözetlendiği bir dönem başlamıştır.(6) 1970 yılının mayıs ayı ortalarında bir grubun fuhuş(!) yapıldığı gerekçesiyle üniversitede kız yurtlarının basıldığı dedikodusu şehirde yayılmaya başlamıştır. Ertesi gün bizim sınıfta baskına katılan iki arkadaşımızın olayı anlattığı saatlerde; civar köylerden gelen grupların favorili, uzun saçlı üniversite öğrencilerini berberlere götürüp saçlarını kestirdikleri, içkili lokantaların camlarının kırıldığı haberleri duyulmaya başlamıştır. Okul dönüşü Cumhuriyet Caddesinde askerlerin devriye gezdiğini görmemize rağmen; öğle saatlerinde şehir merkezinde olay çıkaran grupların Kuşkay İş Hanı ve Orduevi’ne saldırı düzenlediği arkadaşlar arasında konuşulmaya başlanmıştır. Saldırgan gruplara ordu evinin önünde Valinin konuşma yaparak engellediğini gören arkadaşlarımız olmuştur. Olayların olduğu gün babam bizleri çok dikkatli olmamız konusunda uyardığını hatırlıyorum. Sonradan duyduğumuza göre bizi uyaran babamızın kendisinin tehlike altında olduğunu, mimlendiğini öğrenecektik. Hatırladığım kadarıyla yer yer iki gün süren olaylardan sonra bazı öğretmenlerimizin ilk derslerde; üniversite öğrencilerine karşı yapılan saldırıları kınayan, katılan öğrencileri uyaran, laikliğin önemini vurgulayan hepimizin şaşırdığı konuşmalar yaptıklarını hatırlıyorum. Şimdilerde o günün koşullarını dikkate alarak konuşma yapan öğretmenlerimin epeyce gözü kara olduklarını düşünüyorum. Konuyu yıllar sonra tartıştığımız babam; o dönemki olaylarda Fetullah Gülen’in ilk defa elebaşı olarak isminin geçtiğini belirterek, köylerden kamyonlarla adam toplandığını yetkililere bildirmelerine rağmen önlem alınmamasına çok şaşırdığını ifade etmiştir. Olayların yaşamında ilk defa organize saldırıya dönüştüğünü gören babam; güvenlik güçlerinin ve il yöneticilerinin pasif tutumundan ürktüğünü görerek ilde daha dikkatli olunması gerektiğini itiraf etmiştir. Tabi ruhsatlı tabancasını taşımaya başladığını belirterek. Babam, bu olayların sonucunda; ana giriş kapısında ‘Komünizm, … görüldüğü her yerde başı ezilmelidir’ ibaresi yazılı olan üniversitenin birinci hakimiyet sürecinin tamamlandığını, ilerici-demokrat nitelikli öğretim görevlilerinin kentten kaçış aşamasına geldiği, 12 Mart’la birlikte muhafazakar ve ülkücü kadroların hakimiyetinin sağlandığını düşündüğünü örneklerle anlatmıştır. Babamın anlatımlarına göre 12 Mart Muhtırasına kadar şehirde başkaca önemli bir olay olmamıştır. 12 Mart Muhtırasından bir hafta sonra göz altı, tutuklama ve işkencelerin başladığını, sobalarda epey kitap yakıldığı bu dönemde öğretmen arkadaşlarının çok sıkıntı çektiklerine değinmiştir. Evimizde Rehberlik ve Araştırma Merkezi’nden ve diğer okullardan gözaltına alınan öğretmenlerin ailelerine toplanacak yardımların görüşmelerinin yapıldığını hatırlıyorum.

Arkadaşlarına ve ailesine daha dikkatli ve sakin olmalarını öneren babam; dönemin Başbakanı Nihat Erim’in reform hükümetinin beyin kabinesi tanımlı üyelerinden M.E.Bakanı Şinasi Orel’in eğitim reformu yapılacağı belirten demeci üzerine Cumhuriyet Gazetesi’ne ”Mili Eğitim Bakanı’na Açık Mektup” başlığı altında görüşlerini açılayan bir yazı gönderir. Yazı 28.08.1971 tarihinde gazetede yayınlanır. Babam yazısında bakana hitaben; ” … görev aldığınız günden beri ümit veren çok sözlerinizi işittik. Umarız ki bunlar Büyük Atatürk’ün söylevinde dediği gibi bir isabetsizliğe uğramasın. Millet olarak zaman zaman bu tür vaatler karşısında ümitle, sabırla beklediğimiz günler olmuştur. Acaba bu laf devri ne kadar sürecek? … Sayın Bakan bu güne kadar eğitim sahasında çalışmadığına göre, reform işlemini hangi konulara yapacak yada bu konuları tespit edecek? Vaat edilen reformları kiminle, hangi kadro ile gerçekleştirecek? …” ifadesiyle adeta sorgulama yapar. Dönemin koşullarına göre son derece ağır bulunan mektupla ilgili acele soruşturma açılır. (7) Babamın sonradan öğrendiğine göre; Bakanın özel talimatıyla açılan soruşturmada açık mektup ile sicil dosyasında bulunan geçmişteki yazışmalar birlikte değerlendirilerek ”sakıncalı personel” sınıflaması yapılarak ”Sıkıyönetim Bölgesinde” görevlendirilmesi kararlaştırılmış, sıkıyönetim olan Adana’ya tayini çıkarılmıştır. Böylece Babam klasik sürgün bölgesi olmayan Adana’ya son sürgününü yemiş olur. Soruşturmaya esas olan sicil dosyasının 60 kiloyu geçtiğini Senatör seçildikten sonra ilgili müdürün söylediğini, babamın övünerek dostlarına sık sık anlattığını, ”sizin dosyanız kaç kilo diye sorduğunu” belirtmek isterim. (Cumhuriyet Arşivinde ilgili yazı bulunamamış, mektup metnini konuşmasına aldığı tutanaktan yararlanılmıştır.)

Babamın yaşamında yeni sayfalar açacak Adana dönemine geçmeden önce; aile yaşamımızda çok önemli yeri olan ”arıcılık” çalışmalarımıza toplu olarak değinelim.

Köyümüz Çatalçam’da arıcılık eski usulde sınırlı sayıda kara kovanla uzun zamandır yapılmakta olup, ekonomik bir getirisi yoktur. Babam; çobanlık döneminde arazide ağaç kovuklarında bulduğu arıların balını aldığını, arkadaşları ile azıklarına katık ettiklerini anlatmıştır. Ancak, kendilerinin enstitüyü bitirene kadar kovanları olmadığını belirtmiştir. Köyde bal ilaç niyetine kullanılmaktadır. İlk arıcılık derslerini Pamukpınar’da Tarım Öğretmeni Ömer Yurduğül’den alır. Ziraat Ömer; her derste ‘amele arının’ faziletlerinden bahsetmektedir. Okulda arılık vardır, uygulama yaparlar. Ağaç kovuklarından epey ‘oğul balı’ aldığı için arılara yabancı değildir, kolay öğrenir. Ayrıca; marangozhanede öğrenciler arı kovanı yapmayı öğrenirler. Langstroth ve dadant tipi kovan tiplerini öğrenir. Enstitüyü bitirdikten sonra dedem için iki adet fenni kovan yaparak arı nakleder. Böylece dedem de arıcılığı öğrenir. Dedemin kendi ihtiyaçları için arı baktığını, 10 civarında kovanı olduğunu bazen de bal sattığını hatırlıyorum. Babamın askerlik yaptığı Trakya’da yaygın olarak gezginci arıcılık yapılması da dikkatini çekmiştir. Askerlik dönüşü tayin olduğu Melikşerif Köyünde geçim sıkıntısı çeken beş çocuk babası bir öğretmendir artık. Ayrıca, kayda değer bir geliri olmayan kendi ailesinin de sorumluluğu üzerindedir. Kendi imkanları ile yaptığı fenni kovanlara satın aldığı kara kovanlardan arı naklederek 30 adet kovanla arıcılığa başlar. Her yıl artan kovan sayısı ile baldan ek gelir elde etmesi ilgisini daha da arttırır. 1960 yılının başlarında sürgün yediği Melikşerif’ten Siirt’te yüklediği eşyalarının yanında arı kovanları ve ligorin cinsi tavukları da vardır. Böylece sığır çobanlığından arı çobanlığına evrilen gezici arıcılık dönemi başlamış olur.(8) Kısa süren Siirt/Aydınlar Nahiyesi öğretmenliğinden tayin olduğu Kızılcahamam’a aynı kamyon yükü ile gider. Dönemin Kızılcahamam’ın da arıcılık nispeten gelişmiştir. Arıcılık yapan öğretmen arkadaşları da vardır. Yetiştirme Yurdu’nda çalışan arkadaşları Enis Karaalp ve Basri Akol’la yardımlaşırlar. Arı ırklarının verimini tartışırlar, arılıklarını kafkas cinsine çevirmeye çalışırlar. Bu dönemde arıcılık konusunda teknik bilgilerini arttırmak için dönemin arıcılık uzmanı Nizamettin Kayral’dan kaynak yayınlar alır. Arıcılık malzemelerini aldığı Sedef Petek-Hatice Aktuna firmasından da teknik destek alarak yeni teknikler öğrenmeye çalışır. Orta Anadolu ve Batı Karadeniz bölgelerinde arıcılığın gelişmesinde öncü olan, arıcılık kursları düzenleyen Gölköy KE mezunu İlyas Pınarbaşı ile görüşerek diğer arıcılık ürünleri ve paketleme-pazarlama konularında bilgi alır.(9) İlk defa arı sütü, polen, propolis ve arı zehiri ürünlerinin ekonomik değeri olduğunu bu araştırmalarında öğrenir. Ballarını Balpınar markası ile pazarlayan, ülkemizde ilk defa ‘arı sütünü’ ambalajlayarak pazarlayan Pınarbaşı’nı Ankara’da İstanbul yolu üzerindeki işletmesinde 1974 yılında babamla ziyaret ettiğimizi hatırlıyorum. Babam, İlyas Pınarbaşı’nın arıcılık konusunda ufkunu açtığını her zaman anlatmıştır.

Kızılcahamam’da kaldığımız üç yıl yazları arı kovanlarımıza bakmak için Sivas/Zara/Şerefiye-Armutçayırı ve Çevirmehan köylerine götürür, kışlatmayı Çatalçam’da yapardık. Okullar kapandıktan sonra biz çocuklar ailece arıların bulunduğu yere gider, kurduğumuz Kızılay tabir edilen çadırlarda bal sağımına kadar orada kalırdık. Ordu’lu arıcılar dışında gezginci arıcılığın olmadığı, floranın arıcılığa uygun ve bal veriminin iyi olduğunu hatırlıyorum. Yıllık bal mahsulünü İstanbul’da Mısır Çarşısındaki tüccarlara satan babam; o dönemde yıllık maaş toplamından fazla bal geliri elde ettiğini , ekonomik olarak nefes aldığını keyifle anlatırdı. Biz çocuklar için sıkıntılarına rağmen keyifli yaz tatilleri geçirdiğimizi, Şerefiye pazarından aldığımız Koyulhisar kaysılarının tadını ve radyoda ‘arkası yarınları’ kaçırmadığımızı hatırlıyorum.

Armutçayırı’ndaki arılarımızı koyduğumuz arazideki komşumuz babamın enstitüden sınıf arkadaşı, Mürteza Üstündağ’ı; kızı Jeoloji Yüksek Mühendisi Nevin Üstündağ Ergene kardeşimiz yıllar sonra babasının, yani Zara’lıların Mürteza Öğretmeninin arıcılık günlerini şöyle anlatır; ”Şerefiye’nin Armutçayırı Köyü arazisinin içinde yer alan Orman Şube Müdürlüğüne yakın dağ yamacına aile çadırını kurduğu ve arılarını yerleştirdiği dönemde; aynı yerde konaklayan öğretmen arkadaşı Niyazi Ünsal ile arıcılık konusunda teknik işbirliğini, okul yıllarında başlayan dostluğu ile pekiştirdi.”(10) Ziraat Ömer’in öğrencileri bir dağ başında da olsa dayanışma örneği göstererek ilçelerinde fenni arıcılığın gelişmesi için işbirliği ve çabalarının yıllar sonrada olsa yörelerinde etkilerini göreceklerdir. Tonguç’un, Şinasi Tamer’in, Ziraat Ömer’in evlatları kırsal kalkınmanın örneklerini vermeye başlamıştır artık. Rahmetli Mürteza Öğretmenin o yıllarda başlayan ve Zara’da örnek olan arıcılık faaliyetinin halen aile fertlerince devam ettirildiğini ve ülkemizin önemli bir bal ve arıcılık ürünleri firmasına evrildiğini de belirtmek isterim.(11)

Arıcılık faaliyetlerini daha rahat koşullarda yapabilmek için tayinini köyümüz Çatalçam’a çıkaran babam; 1964-67 yılları arasında yaz dönemlerinde sırasıyla Çukuryazı, Ekecik ve Ekrek Köyleri arazisine arılarımızı yaylıma götürmüştür. Bu köylerde yaz aylarında kurduğumuz Kızılay çadırlarında ailece konaklıyorduk. O yıllar Refahiye ve Erzincan merkezde ikamet ettiğimiz için ulaşım ve arılara müdahale rahatlığı yaşadığımızı belirtmeliyim.

Sivas-Erzurum karayolu üzerinde olmasına rağmen ekonomik olarak gelişmemiş olan Refahiye’de geleneksel tarım ürünleri ve hayvancılıktan başka kayda değer geçim kaynakları bulunmamaktadır. 1950’li yıllarda yavaş yavaş bir aileden bir kişinin İstanbul’a çalışmaya gitme sürecinin kalıcı hale geldiği yıllardır. Yıllar sonra hızlanan iç göç süreci yavaş yavaş başlamaktadır. 1940’lı yıllarda Köy Enstitüleri ile başlayan ve öğretmen okulları ile devam eden süreçte 1960’lı yıllara kadar ilçemiz kökenli 250’nin üzerinde öğretmen ve eğitmen bulunmaktadır. Düşükte olsa öğretmen-memur maaşlarının ilçenin en önemli gelir kalemi sayıldığı dönemlerdir. Genellikle babam gibi köy kökenli öğretmenler bir maaşla büyük ailelerini geçindirmek durumu ile karşıya kalmışlardır. KEES’nin olmazsa olmazı kırsal kalkınma ayağına yönelik çalışmalara en uygun alandır arıcılık faaliyetleri. Kendisinin 1957’de Melikşerif Köyünde arıcılığa başladığı dönemde öğretmen arkadaşlarına önermesine rağmen pek rağbet görmeyen arıcılık, 1960’lı yıllarda devreye girmeye başlamıştır. 1964’e gelindiğinde ilçede bu süreç hızlanır. Bazı eğitmen ve öğretmen arkadaşlarına bedelsiz arılı kovan veya oğul arısı vererek teşvike devam eder. Aynı yıl, Erzincan Ziraat Müdürlüğü’nce ilçede 2 dönem arıcılık kursu açılmasını sağlar, bizzat kendisi ders verir. Arıcılık kurslarına öğretmenler dışında memurlar, imamlar ve köylülerde katılırlar. Böylece; ilçedeki kara kovanların fenni kovana çevrilmesi süreci başlar. Arıcılığa başlayanların elde ettiği balların satılmasıyla ilçede bal ticareti gelişmeye başlar. Baldan gelir elde edildiğini gören köylülerde köylerinde sabit arıcılık yapmaya başlarlar.

Refahiye’deki arıcılığın gelişme döneminde babamın teşviki ile arıcılığı geliştiren Kızıleniş Köyünden Rahmetli Niyazi Ağaç’ın oğlu Binali Ağaç; babasının ifadeleriyle süreci kısaca şöyle anlatır. Babasının gençlik yıllarında ağaç veya kaya kovuklarında bulduğu arı kolonilerinden oluşan kara kovanları bulunmaktadır. Arıcılığa özel ilgi de duymaktadır. Babamın Ekecik Köyünde arıcılık yaptığı günlerde; adaşının hevesini, ilgi ve becerisini görerek modern arıcılığa geçmesi için babasını ilk olarak teşvik ettiğini belirtir Binali Ağaç. Babam ilk etapta 5 adet dadant tipi boş kovan vermiştir. Kara kovanlardaki arılar bu kovanlara aktarılır. Binali Ağaç; Refahiye’de modern arıcılıkta; o ‘öğretmen ilklerden’ sonra, babamda ‘köylü ilklerden’ oldu vurgusunu yapmaktan da geri duramaz. Arıcılığın kısa sürede ailesinin ana geçim kaynağı haline geldiğini, bu uğraşı sayesinde babasının yörede; ‘Balcı Niyazi’ olarak bilindiğini söyler. Aile ekonomilerinin diğer köylülere göre biraz rahatladığını ifade eden Binali Ağaç; babamın verdiği nakliyesi zor olan dadant tipi kovanları babasının yıllarca ”Niyazi Hoca’nın kovanları” diyerek koruduğunu hüzünle anlatır.(4) Babamın Ekecik Köyü’nde Kara Ziya lakaplı köylüye arılı kovan, Ekrek Köyü’nde ise isimlerini unuttuğum köylülere oğul arısı verdiğini hatırlıyorum. İlçedeki marangozların kovan yapımına başladığı dönem gelmiştir artık …

Bir kaç yılda fenni arıcılıkta önemli gelişme sağlanan Refahiye’de sabit ve gezginci arıcılık yapan ağırlıklı öğretmen olan bir arıcı grubu oluşmuştur. Bu dönemle ilgili olarak babam 1965 yılında başarısız olan kooperatif kurma girişiminde bulunmuştur. Babam; o dönem arıcılıkta en önemli sorunun bal pazarlamasında karşılaştıkları güçlükleri aşmak için araştırma ve görüşmeler yaparak kooperatif girişimine başlamıştır. Girişimi öğrenen dönemin Kaymakamının öğretmenleri sürgün tazyiki ile zorlaması aralarında rahatsızlık yaratmıştır. Bunun üzerine girişimlerini sonlandırmışlardır. Böylece ilçemizdeki öğretmenlerin ilk ve son kooperatif girişimine son verilmiştir. Dönemin belediye yönetimi de girişime tavır almıştır. Bu sabote girişimin ana nedeninin öğretmenler üzerindeki mesleki dayanışmada öne çıkan babam ve bazı öğretmenlerin güçlenmelerinin hazımsızlığıdır. Babam; öğretmenlerin ek olarak arıcılar ve köylüler arasında ikinci bir etkinlik, güç merkezi oluşturmasını engellemek olduğu kanaatini taşıdığını örnekleriyle anlatmıştır. Dönemin egemenlerinin amacı enstitülülerin ilçedeki etkinlik alanlarını sınırlamaktır. Refahiye için kaçırılmış bir fırsattır kooperatif girişimi. Her arıcı balını kendi imkanları ile pazarlar, hammadde alımı, kalite kontrol, paketleme vb. teknikler rafa kaldırılır. Aradan yıllar geçse de arıcıların sorunlarının genel anlamı ile değişmediğini belirtmekle yetinelim. Babam ve arkadaşlarının öncülük ettiği kara kovandan fenni kovana geçiş sürecinden sonra arıcılığın çok geliştiği Refahiye’de halen Arıcılar Birliğine kayıtlı 200 aktif arıcı üye bulunmaktadır. İlçede yerel arıcıların yıllık bal rekoltesinin 350 tonun üzerinde olduğu belirtilmektedir. Refahiye’ye 2010 yılında Tarım Kredi Koop.Birliği’nce 200 ton işleme kapasiteli paketleme tesisi hizmete açılmıştır. Refahiye’de 20 yıldır bal festivali de düzenlenmektedir. İlçemizde arıcılığın gelişmesinde çok emekleri bulunan babamın sağlığında hiç bir festivale çağrılmadığına, adının bile anılmadığına sadece dikkatinizi çekmek isterim. Hakkında kaynatılan cadı kazanlarının hepsinden haklı çıkan Niyazi Ünsal’ın, Cumhuriyetimizin kurucu değerlerinden taviz vermeyen yaklaşımından rahatsız olan bir kısmı da öğrencisi olan yerel unsurların tavrını anlamakta bizler için hayli zor olmuştur.

Refahiye’de o dönem arıcılık yapan diğer öğretmenler ile eğitmenlerden hatırlayabildiklerimi saymak isterim. Zeki Aydın, A.Osman Aydın, Cemal Aktaş, Mahmut Tuğcu, Halim Buz, Dursun Çil, Turan Çil, Tahsin Çınar, Ahmet Kılıç, Fahri Otluoğlu, Osman Çınar, Cemil Gür, Nuri Ağman, Burhan Söğüt, Süleyman Demirci. Rahmete erenler ışıklar içinde olsun…

Babamın Erzurum’a tayini üzerine her zamanki gibi arılarımızla birlikte 1968 yılı yazında Hınıs’a gittik. 1966 Varto Deprem’inde yıkıma uğramış olan Hınıs’ta arılarımızı bölge okulunun arazisine yerleştirmiştik. Bölgede bizim gibi gezginci arıcı olmadığını, genelde köylerde sepet kara kovanlar olduğunu hatırlıyorum. Zengin bir floraya sahip olan Hınıs’ta o sene iyi mahsul aldığımız bal sağımından sonra Erzurum’a gittik. Hınıs’tan sonra ki yaz sezonlarında sırasıyla Yağmurcuk, Yeşildere, Turaç ve Çiftlik Köylerindeki yaylımlara arıları götürdük. Erzurum’da klasik göç yükümüz olan arı kovanları ve tavuklarımıza hindilerimiz ve köpeğimiz Çıta’da eklenmişti. Genellikle köy okullarında konakladığımız bu köylerinde florası gayet iyi idi, bal verimi olumlu dönemler geçirdik. Konakladığımız köylerden biri hariç hiçbirisinde kara kovan dahil arı kovanı yoktu. Arıya sinek diyen köylüler vardı, balın adını duymuş ancak balı görmemişlerdi. Küçük baş hayvancılığın yaygın olduğu yörede tüm girişimlerimize rağmen arıcılığı Hınıs hariç köylerde benimsetemedik. Benim lise dönemime denk gelen günlerde köylülerin arıcılığa kayıtsız kalan tutumlarına bir türlü anlam veremiyordum. Hayvancılıkla kıyaslayarak anlatmama rağmen dinlemiyordular bile. Arılı kovanıyla verdiğimiz arıları bile almak istemediler. Köylüler arılarımızdan çok tavuk ve hindilerimizle ilgileniyorlardı. Annem onlara epey tavuk ve hindi civcivi dağıtmıştır. Bizim Refahiye köylüleri en azından arılara ilgi gösteriyordu. Hınıs’ta ise kara deniz bölgesinden iskan edilen vatandaşlar ilgi gösteriyordu, babam onlara oğul arısı verdi bir kaç tane. Babamın anlatımına göre; Pulur KE mezunu bir kaç arkadaşının Tortum-Oltu ilçelerinde arıcılık yapması dışında en azından bizim bulunduğumuz yörelerde gezginci arıcıya bile rastlamadığımızı belirteyim. Arılarımızı yaylıma götürdüğümüz Yeşildere Köyünün öğretmeni Abdul Rezzak Bey’in ertesi yıl arıcılığa başlamak için babamla görüştüğünü ve desteği ile başladığını biliyorum. Bir Erzurum seyahatimde ziyaret ettiğim Rezzak Öğretmenimin köyü olan Yeniköy’de arıcılığa devam ettiğini görmenin sevincini yaşamıştım yıllar önce. Babamın arıcılık faaliyetinin ailesine, çevresine ve Refahiye’ye etkisine Teknik Arıcılık dergisinde değindiğim yazının başlığının ‘Bal geliri ile yüksek öğrenimimizi tamamlayabildik’ olduğunu belirmek isterim.(12)

Yaklaşık 15 yıl sonra gittiğim Erzurum’da arıcılığın çok geliştiğini görmekten mutlu olduğumu söyleyebilirim. Babamın 14.10.1973 yılında CHP’den Erzincan Senatörü seçilmesinden sonra 1974 yılında arılarımızı satmak zorunda kaldık. Böylece ailemizin arıcılık faaliyeti bitmiş oldu. Babam siyasi hayattan çekildikten sonra 1987-1991 yılları arasında karşı çıkmamıza rağmen 5 yıla yakın tekrar arıcılık yaptı. Kışın Antalya Adrasan’da kışlattığı arılarını yazları sırasıyla Şemdilli, Hınıs-Bayır, Aşkale-Turaç, Tercan-Partı bölgelerine götürüp iyi ürün aldı. Ancak, devir değişmişti, nakliye ve işçi sorunları nedeniyle çok sevdiği arıcılık faaliyetini sonlandırdı. Ailemizde Rahmetli Amcam Nedim emekliliği sonrası 15 yıl kadar arıcılık yaptı, şimdilerde oğlu Ümit arıcılığa bıkmadan devam ediyor. Aynı şekilde bende Ayaş’taki bahçemde amatörce sürdürmeye çalışıyorum.

(Üç Pamukpınar’lı Zeki Aydın, Niyazi Ünsal, Muazzim Battal)

1972 yılının Ağustos ayının sonlarında ev eşyalarımızı ben kamyonla Adana’ya götürdüm. Babamı göndermeye gelen arkadaşları veda hediyesi olarak Kemal Tahir’in Yorgun Savaşçı kitabını vermişlerdi. Babam kitabın ismini görünce ”arkadaşlar bize yorulmak yok” mealinden kısa bir nutuk attığın hatırlıyorum. Arı kovanlarımızı Aşkale’de kışlak için bırakmıştık. Bir müddet sonra Adana’da toplanmış olduk. Böylece ailemizin bir yıl kalacağı kısa Adana dönemi başlamış oldu. Adana Karşıyaka Lisesi 3. sınıfını okuduğum Adana’da kışın gördüğümüz ılıman iklim bize baya cazip gelmişti. İlk defa kar görmeden kışı geçirdiğimizi söyleyebilirim. Sıkıyönetim bölgesi olmasına rağmen Erzurum gibi yerel denetimin olmadığı Adana’da mesleki açıdan rahat bir dönem geçirdiğine değinmiştir Babam. İlin teftiş kadrosunun önemli bir kısmının enstitü kökenli arkadaşlarından oluştuğunu, uyumlu çalıştıklarını ifade etmiştir. 1973 yılı 12 Martın etkilerinin hafiflediği, Ecevit rüzgarının esmeye başladığı, genel ve kısmi senato seçimlerini yapılacağı dönemdir.

1973 yılının ocak veya şubat aylarında CHP Adana İl Kongresi’nin yapılacağı kapalı spor salonuna babamla Ecevit’i dinlemeye gittik. Aynı yıl Ekim ayında seçimler olduğu için kalabalıktan girmekte zorlandığımız salon daha konuşma başlamadan Ecevit Ecevit sloganları ile inliyor, Karaoğlan efsanesi Ecevit nihayet konuşmaya başlıyordu. Hiç bir siyasi birikimi ve deneyimi olmadan ilk defa siyasi parti toplantısına katılmanın şaşkınlığını yaşadığımı hatırlıyorum. Ecevit’in konuşmasını atılan sloganlardan ve gürültüden anlamak mümkün değildi, babamdan izin alarak eve gittim. Ertesi gün Cumhuriyet gazetesinde Ecevit’in Adana’da çok önemli bir konuşma yaptığı yazıyordu, ama ben hiç bir şey anlamamıştım. Akşam evde babama düşüncesini sorduğumda vatandaşın ilgisinin çok iyi olduğunu, ancak bağırtıdan konuşmayı takip edemediğini keyifsiz bir ifadeyle söyledi. Sonradan siyasetin ana öğesi olan slogan atmanın önemli bir şey olduğunu anladığım bu toplantıdaki şaşkınlığımın, babamın hayatında önemli bir dönemeç olacağının farkında bile değildim. Bu yönde bir birikimimiz, düşüncemiz bile yoktu! Bir taraftan derslere bir taraftan da üniversite sınavlarına çalıştığım o yıl daha önce siyaset, lider, parti konuşulmayan evimizde akşam yemeğinden sonra ana konumuz siyaset olmuştu. Kaytarmaya çalışsam da bir müddet Ecevit ve CHP konuşulsa da, sohbet günlük olayların ötesine geçmiyordu, ideolojik bir tarafı yoktu. Yıllarca isminin önüne komünist takısı eklenen babamın Cumhuriyetimizi kuran partinin kurucu felsefesinden, Mustafa Kemal Atatürk’ün kuvva-i milliye çizgisinden öte fikri yoktu zaten. Gerçi ülkemizde egemen yapıya karşı çıkmanın, muhalif olmanın, hele Köy Enstitülü olmanın yaftalanmak için kriter olduğu dönemler bir türlü bitmemiştir.

Eminim ki Babamın arkadaşlarıyla gündemi de siyasetti, ana konu ise; her demokratın, solcunun sempatiyle, sevgiyle baktığı Ecevit ve CHP’ye bağlanan umuttu sanırım. Evet yıllar sonra umutlarımızı söndürecek Umudumuz Ecevit! günleri. Günler bu ortamda sürerken bir gün babam; ekim ayında yapılacak seçimde Erzincan’dan milletvekili veya senatoya aday olmayı düşündüğünü belirterek fikrimi sordu. Babam nihayet baklayı ağzından çıkarmıştı. Ecevit ve CHP’ye sempatim dışında hiçbir düşüncem olmadığını kendisinin kara vermesinin doğru olacağını söyleyebildim. Daha önce konuyu açtığı annemde aynı doğrultuda konuşmuş. Abim ve ablamın Erzurum’da olması nedeniyle sanki fikir vermek ağır bir sorumluluktu. Biliyordum ki babamın öğretmen derneği ve TÖS seçimleri dışında siyasi bir deneyimi yoktu, ailede, çevremizde deneyimi olan kimsede yoktu. Babam iletişimin mektupla yapıldığı dönemlerde arkadaşları ile çok mektuplaşırdı ve daktilo ile yazardı. Evde daktilo sesi gelirse bilirdik ki babam gene mektup yazıyor. Kararsızlık içinde bir gün konuyu gene açan babama Erzincan’da güvendiği arkadaşları ile dedem ve amcamın görüşlerini alarak düşünmesini önerdim, çok memnun oldu. Hemen annemle isim listesi çıkarmaya başladı, birazdan daktilo tuşlarının sesi gelmeye başlamıştı bile. Babamın adaylık hikayesinin ilk etabı böyle başladı.

O yılın nisan ayı başlarında evdeki daktilo uzun süre çalıştı. Babamın ifadesine göre 120 civarında parti ayrımı yapmadan güvendiği öğretmen, muhtar ve esnaf vd. arkadaşlarına mektup yazarak görüşlerini öğrenmek ister. Açık açık adaylık düşüncesini belirtir. Yaklaşık 70 kişi mektuplara cevap verir, bir kısmı da dolaylı haber gönderirler. Gelen görüşler genelde aday olması yönündedir. Canını sıkan ifadelerle haddini bil yazan güvendiği bir kaç arkadaşı da olur. Rakip parti üyesi olup ta sen aday olursan sana can feda yazan bir kaç muhtar arkadaşı da olur. Rakip partili muhtarların olumlu görüşlerini dikkate alan babam her zaman yanında olan ve desteklerini yazan arkadaşları Muazzim Battal ile Zeki Aydın’a tekrar diğer ilçelerle ilgili görüşlerini de sorar. Gelen cevapta; ‘Niyazi, hiç merak etme arkandayız. Seni Haziran ayından önce Erzincan’a bekliyoruz.’ Bu arada dedem ve amcamın olumlu görüş içeren mektupları da gelmiştir. Babam Muazzim ve Zeki Amcanın yüreklendirmesiyle kararını bizce vermişti artık, ama sürecin nasıl işleyeceğini, mali boyutunu, entrikalarla nasıl baş edeceğini kendiside bilmiyordu, bizde bilmiyorduk.

Babama gelen mektupların hemen hemen hepsini bir kaç defa okudum. Okuduğum mektuplarda verilen cevaplarda ortak bir kaç nokta olduğunu hatırlıyorum. Birincisi; ‘fikrimi sorduğun için … beni hatırladığın için …’ ifadeleri ile başlayan, ‘… sen uygun görürsen şöyle yapalım …’ ifadeleri ile biten satırlar vardı. Babam farkında olmadan bir şey yapmıştı, arkadaşlarına mektup yazarak onlara değer verdiğini göstermişti, hepsi fikrinin sorulmasına ‘teşekkür’ ediyordu. Onların önemli bir bölümü de pozitif cevaplar vererek ‘ekibe’ katıldıklarını ima ediyordu. Bu gözlemin seçim sürecinde doğru olduğunu zaten görecektik. Babam farkında olmadan başlangıçta ‘ekip ruhunu’ yaratmıştı. Yıllar sonra katıldığım iletişim seminerlerinde; siyasi iletişim sürecinin 1. aşamasını Adana’da yaşadığımı anlayarak, o anlamlı mektupları saklamadığıma çok pişman olacaktım. Farkında olmadan baya bilimsel bir çalışma yaptığımızı fark edecektim.

Babam mayıs ayında bir kaç günlüğüne Erzincan’a nabız yoklamak için gitmişti, ama hepimiz karar verdiğini biliyorduk. Seyahat dönüşü babamın keyifsiz olduğu her halinden belli oluyordu. Arkadaşları ile yaptığı görüşmelerde problem yoktu ancak CHP İl Yönetiminin yaklaşımı ”mesafeli” olmuştur. CHP İl Yönetiminin milletvekili veya senato adaylığını sorgular halleri vardır, zira milletvekilliğinde iddialı aday sayısı fazlalığı nedeniyle angaje oldukları adaylar vardır. Ecevit Genel Başkan olmuştur ama eskinin parti kodamanları hala partide egemendir. Parti içinde yaptığı araştırmada senato adaylığı için yüksek okul mezuniyet şartı nedeniyle, senato için iddialı aday sayısının az olduğunu öğrenir. Ön seçim yapılacağı için adaylığı konuşulan bildiği, tanıdığı diğer adaylar karşısında avantajlı olduğunu düşünerek arkadaşlarına danışır, onların görüşü de senatoya adaylığı yönündedir. Bu arada hazırlık yapmak için seçim sürecinin mali boyutu hakkında bilgi edinmeye çalışır, durum iç açıcı değildir. Babamın moralinin bozuk olmasının nedeni anlaşılıyordu. Diğer şartlar ve arkadaşlarının desteği olsa da maddi gücünün seçim masraflarını kaldıramayacağı düşüncesindedir. Bir müddet sonra siyaset düşüncesi beynine giren babam, karar vermediğini söylese de; evde seçmenlere veya partililere, delegelere göndereceği yazıların, yani mektupların metin örneklerini yazmaya başlamıştır. Daktilomuz çalışmakta olup, Babamın kararı anlaşılmıştır artık. Defalarca değişen metinleri bana okuyarak karar vermeye çalışıyor, sürekli fikir değiştiriyordu. Elimizde fikir veya örnek alacağımız bir metin, çalışma yoktu, kendi yetersiz birikimimizle bir şeyler yapmaya çalışıyorduk, neyi doğru yaptığımızı da bilemiyorduk. Gerilimli ortamımızı Müfettiş arkadaşı Remzi Bey’in evimize yaptığı ziyaretteki önerisi giderdi diyebilirim. Öneri şudur; delegeye, seçmene vereceğiniz mesajı konu başlıkları ve önem sırasına göre yazdıktan sonra metni oluşturun, dilbilgisi açısından bir Türkçe öğretmeni kontrol etsin, öyle karar verin. Remzi Öğretmenimiz beni kurtarmıştı. Bu öneri ile kısa sürede iki metin oluşturduk. Biri mektup diğeri küçük el afişi şeklindeki çalışmamızı şimdi incelediğimde; o günün koşullarına ve kapasitemize göre iyi iş çıkardığımızı görüyorum.

Görseli verilen küçük el afişimizde babamın, ”64 liraya 7 ay çoban oldum” ifadesi seçimde çok ses getirdi. Babam böylece çobanlığının bir faydasını görmüş oldu, nede olsa rakip parti lideri de olsa devir çoban Sülü devriydi. Mektupla göndermeyi ve elden dağıtmayı hedeflediğimiz 2. metin ise özellikle öğretmenler tarafından çok kullanıldı. Gene farkında olmadan amacımıza ulaştığımızı düşünürüm. Bana göre çaresizlikten amatörce yaptığımız çalışmayı gereksiz yere küçümsemişiz, farkında olmadan güzel iş çıkarmışız. Babamın arkadaşının olan Kocaoluk Matbaasında indirimli fiyatıyla 500.-TL’ye biner adet bastırılan yazıların paketleri, daktilosu, valizi ve birikmiş harcırahlarından aldığı 5.000.-TL birikimiyle Haziran ayının sonlarında; babam tek başına Erzincan’a doğru yola çıktı. Daha önseçime 2 aydan fazla bir süre kala Erzincan’a varan babamın kısa sürede dokümanları bitirmesi üzerine aynı miktarda tekrar baskı yaptırarak gönderdim. Gönderdiğim temmuz maaş ve harcırah tutarı olan 5.000.-TL ile birlikte borçlanmadan seçimi bitiren babam; özellikle ulaşım masraflarının yekun tuttuğunu, toplam harcamasının 20.000.-TL’yi geçmediğini belirtmiştir. Babam kendi deyimi ile ” parasının adamı değil düşüncesinin adamıdır” bugün için düşük bir bütçeyle seçime girebilmiştir. Bu arada ön seçimi kazanarak çalışmalarını hızlandıran babamın çalışmalara kısa sürede adaptede olduğu gelen bilgilerden anlaşılmaktadır. Bu arada çok sevdiği kardeşi en büyük destekçisi rahmetli Nedim Amca’mın gece gündüz demeden çalışmasını belirtmeliyim. İleride abisine ”ben olmasaydım sen kazanamazdın abi” takılmaları ve kendisine paye çıkarmasını belirtmeliyim. Seçim dönemi arılarımıza bakmam, lise bitirme ve üniversite sınavlarına hazırlanmam nedeniyle kısa süreli çalışabildiğim bu sürede yaz tatiline gelen üniversite öğrencilerinin babama sahip çıkarak ön seçimde lehine çalışmaları çok dikkat çekmiştir. Babamın hiç beklemediği bu destekten çok moral bulduğunu, afiş ve yazılama işlerinde onlara bol bol köfte ısmarladığını hatırlıyorum.

Babamın adaylığını açıklamasından sonra parti içi ve dışından başlayan saldırılarda; kuran-ı kerimin yakılmasıyla başlayan, komünistliği, dinsizliği ile devam eden karalamaların etkisi kısa süreli olmuş, yaklaşık 20 yılı bulan köy, ilçeler ile Erzincan merkezdeki çalışma dönemlerinde değişik kişi ve meslek grupları tarafından tanınmanın avantajını yaşamıştır. Her seçim zor ve sorunludur, ancak ilk seçim dönemi beklediğimizden daha sakin geçmiştir. Özellikle Refahiye’li hemşerilerimiz adaylarına sahip çıkmış, aylar önce ”aday olursan sana can feda” yazan AP’li muhtarlar açık açık lehine çalışmışlardır. Durumun seçim sonuçlarına yansıyacağı da görülecektir bir süre sonra. Erzincan’ın dağına taşına; Akgünler, Halkçı Ecevit, Karaoğlan, CHP-Ecevit … yazıldığı heyecanlı günler çabuk geçmiş nihayet seçim günü 14 Ekime gelinmiştir. Sakin ve olaysız geçen seçimlerde sandık yetkilisi ve görevlilerinin çoğunluğunun öğretmen olması nedeniyle sandık güvenliği ve sayımlardan kuşkusu olmayan babam, köylerden gelen haberlerden zaten keyfi yerindedir. Hiç bir seçimin garantisi olmadığını bilerek gene de heyecan içindedir. Köylerde öğretmenlerin, il ve ilçe merkezlerinde üniversiteli gençlerin seçim günü canla başla çalışmalarını unutamaz babam. Ulaşım ve haberleşme olanaklarının sınırlı olduğu o günlerde resmi olmayan sonuçlara göre seçim sonuçları ertesi gün öğlene doğru netleşir. Babam 46 yaşında Erzincan Senatörü olmuş, çileli sığır çobanlığı döneminden enstitüye ve enstitüden senatoya nihayet adım atmıştır. Kimsesizlerin Cumhuriyetinde Pamukpınar Köy Enstitüsü’nün açtığı yolla senatoya ulaştığını hiç bir zaman unutmamıştır. Nurettin Karsu ve Hasan Çetinkaya’nın milletvekili, Babamın senatör seçildiği 14 Ekim seçim sonuçları Erzincan gazetelerinde; ”CHP’nin aldığı oy, AP,MSP ve DP oylarından’ fazla başlığıyla verilmiştir.(13) Gerçekten CHP Erzincan’da beklenenin üzerinde başarı sağlamıştır. Hepsinden önemlisi aynı gün kurulan iki seçim sandığından senato sandığının CHP oyları, milletvekili sandığından 1.624 oy daha fazladır. Bizim için süpriz olmayan ama herkesin hayret ettiği seçim sonucu ise ilçemiz Refahiye’den gelmiştir. Refahiye’de kullanılan toplam oyların %53’ünü alan Babam tüm partilerin toplamından 644 fazla oy almıştır. Yıllardır daha fazla dost biriktiren Niyazi Ünsal’ın dostlarının resmidir bu sonuçlar. Babamın yıllarca övüneceği her iki seçim sonuçlarında; Adana’da hazırladığımız el ilanı ve mektupların büyük etkisi olduğunu, elden ele dolaştığı artık bilinen bir gerçeklik olmuştur. Mazbatasını çok saydığı ve sevdiği Refahiye’li Ağır Ceza Reisi, İl Seçim Kurulu Başkanı rahmetli Halim Sertbaş’tan alan babama Ankara yolu görülmüştür. Seçim çalışmalarına çok sevdiği annesi Ofuzlu Türkmen’in mezarını ziyaret ederek başlayan babam mazbatasını aldıktan sonra tekrar annesinin mezarını ziyaret ederek köyden ayrılır. Bu sefer dedemle vedalaşmaları keyifli olur! Babamın seçim çalışmalarında Milletvekili Nurettin Karsu ile birlikte Sakaltutan Mevkiindeki kar çığı setlerine birlikte yağlı boya ile yazdıkları Akgünler-Ecevit kırmızı boyalı sloganının altından her geçtiğimde, o günlerin heyecanını hatırlardım. Adayların ellerinde boya fırçasıyla slogan yazdıkları seçim çalışmaları şimdilerde bilinmez!

Seçim sonuçlarının kesinleşmesinden sonra yemin töreni için Babam Ankara’ya gider, artık siyasetin yoğun olduğu Ankara günleri başlamıştır.

Bu çalışmamın ana amacı babamın yaşamında derin izleri olan çocukluk ve Pamukpınar KE dönemi ile öğretmenlik sürecini; kırsal kalkınmaya ve öğretmen örgütlenmesine yönelik çalışmalarını kapsayacak şekilde değerlendirmektir. Bu nedenle senatoda ve siyasi yaşamında; eğitim ve öğretim, öğretmenlerin sorunları ve kırsal kalkınma çalışmalarından verilecek örnekler dışında bütünüyle siyasi yaşamına girilmemiştir.

Cumhuriyet Senatosunun çalışmalarına başlamasıyla aktif siyasetin göbeğine düşen babam; o dönem tabii senatör olan Köy Enstitülerini kuran eski Cumhurbaşkanı İsmet İnönü her Senato oturuma geldiğini fark eder. CHP’li senatörlerin önünde adeta saygı kuyruğu oluşturdukları İsmet İnönü’yü enstitülerin kapanması sürecinin başladığı 1946’dan sonraki tutumunu beğenmeyen ve tepkili olduğu için yanına gitmeyip sadece uzaktan seyretmeyi tercih eder. Babam, İnönü’nün 25.12.1973 tarihinde vefatı nedeniyle yapılan cenaze törenine de katılmaz. Her iki tutumunu fark eden CHP Senato Grup Başkan Vekillerinin uyarısına kulaklarını tıkar. İnönü’ye olan tepkisi ömür boyu sürer. Babamın seçildiği dönemde meclise ve senatoya giren enstitülü arkadaşları olmuştur. TBMM’de Köy Enstitülülerin sayısal olarak en fazla temsil edildiği dönemdir. Evimize arkadaşlarınca hoş geldin ziyaretleri de yapılmaktadır. O ziyaretlerden birinde Pamukpınar’dan arkadaşı olan çok sevdiği saydığı Emin Özdemir ve Hüseyin Erdoğan eşleri ile birlikte gelmişlerdir. Erdoğan’ın eşi enstitünün hemşiresi olduğu için çok samimi bir ortam vardır, yıllar öncesinin çile dolu anıları peş peşe anlatılıp gülünürken, bir ara Emin Özdemir; ABD’deki çalışmalarını anlatarak sohbetin akışını değiştirip konuşmasına devam ediyordu. Bu arada babam Emin Özdemir’e dönerek; yahu Emin her yerde söylüyorum, ”yurt dışına köy enstitülü olarak gidip de köy enstitülü olarak dönen bir sen varsın” bunu nasıl becerdin(!) ifadesiyle bana çok anlamsız gelen bir soru yöneltti. Ancak, keyifli sohbet kesilmeden devam etti. Bir kenarda sohbeti izleyen ben misafirler gidince babama; Emin Amca’ya niye öyle söyledin diye uyarınca, Emin öyle şeylere alınmaz oğlum diyerek konuyu kapattı. Yıllar içinde bir kısım enstitülüleri tanıma imkanı bulunca ülkeye ”… köy enstitülü olarak dönmenin” ne anlama geldiğini görecek; enstitülerde ‘kitap ekmekten önce gelirdi’ diyen Emin Amcamın değerini, enstitülere bağlılığını bir kez daha anlayacaktım.

Dönem Ecevit rüzgarının tüm hızıyla estiği, CHP-MSP koalisyon hükümetinin kurulduğu, üstelik Milli Eğitim Bakanının da İvriz KE mezunu Mustafa Üstündağ’ın olduğu dönemdir. Babam Mustafa Üstündağ’ın bakanlığı döneminde büyük hayal kırıklığı yaşayacak; öğretmen okullarının bir kısmının kapatılmasına bir kısmının da öğretmen lisesine çevrilmesine ve MSP’ye verilen imam hatip okulları tavizine, bir kısım arkadaşıyla şiddetle karşı çıkacak grup toplantılarında yaptığı ağır eleştirilerle Ecevit’le ilk defa ters düşecektir. Köy Enstitülerinin kapatılmasından sonra CHP döneminde öğretmen okullarının eğitim sisteminden tasfiye edilmesini kabul edememiş, içine sindirememiş, bu yanlışlığa ortak da olmamıştır. Burdur Senatörü Ekrem Kabay; yıllar sonra ”enstitü mezunları olarak çok direndik, ama Ecevit’i ikna edemedik. Partimiz çok hata yaptı” ifadesiyle üzüntüsünü ifade etmiştir. (2) Aynı şekilde çok sevdiği ve saydığı Necdet Uğur’un bakanlığı döneminde de hızlandırılmış eğitim, bazı eğitim enstitülerinin kapatılması, öğrencilerinin nakillerine ve Yüksek Öğretmen Okulları’nın kapatılmasına grup toplantılarında karşı çıkmış Ecevit’in, özellikle Rahşan Hanım’ın kara listesine doğru hızla yol almıştır. 12 Eylüle doğru hızla giden anarşi ve terör ortamında eğitim kurumlarındaki olaylara hakim olamayan partisinin, bu kurumları daha da geliştireceği yerde kapatmaya çalışmasına karşı çıkması ileride siyasi rakiplerince istismar edilmesine rağmen duruşunu değiştirmemiştir. Bu kısa sürede Bülent Ecevit ve çevresinin Köy Enstitülü kökenli parlamenterlere mesafeli olduğunu gözleyecek, görev döneminin sonlarına doğru ise Ecevit’in KEES’ne ciddi mesafeli olduğunu anlayacaktır. Ne yazık ki Ecevit’in 2002’li yıllara uzanan uzun siyasi yaşamındaki seyir babamı haklı çıkaracaktır.

CHP-MSP koalisyonu döneminde gerek bulunduğu komisyonlarda gerekse bütçe plan komisyonunda; eğitim ve öğretmen sorunları vb. konulara özen göstererek diğer enstitülü arkadaşları ile işbirliği içerisinde aktif olmaya çalışmıştır. Koalisyon döneminde çıkarılan genel af yasasında; öğretmenlerin disiplin ve adli vakalarda aldığı cezaların kapsamı ile affı konusunda yoğun çaba göstermiştir. Yıllarca mesnetsiz soruşturmalarla boğuşan babam haksız yere disiplin cezaları ile mağdur edilen, ceza alan öğretmenlerin ve memurların af kapsamının genişletilmesi çabalarının ileride yıllarca haksız yere süren istismarına da katlanmak zorunda kalacaktır.

1972 yılında dedemin çabalarıyla yatırım programına alınan 12 derslikli Çatalçam Temel Eğitim Okulu yatırımının ihalesinin yapılacağını öğrenen babam; civar köy muhtarlarının talebi ile yatırımın 16 dersliğe çıkarılması için M.E.B ve DPT nezdinde girişimlere başlar ve sonuçlandırır. Köyümüz ve yakın civar köylerin muhtarları ilk ve ortaokul öğrencilerinin faydalanması için dilekçe vermiş, ısrarla talepte bulunmuşlardır. 1975’de temeli atılan okul inşaatı ödenek yetersizliğinden yıllarca sürmüş 1983 yılında hizmete açılmıştır. Ancak, yaşanan hızlı iç göç sürecinde köyümüzde ve civar köylerde okula gidecek öğrenci sayısı öngörülenin çok altında kalmıştır. Öğrenci yetersizliğinden üç yıl sonra da kapatılmıştır. Bir zamanlar ortaokul açılan köyümüzde şimdilerde hiç öğrenci olmadığı için taşımalı eğitim bile yapılmamaktadır. 1991 yılında Erzincan’a Vali olarak atanan Recep Yazıcıoğlu’nun politikacıların siyasi ölü yatırımlarına örnek olarak gösterdiği temel eğitim okulumuzun binası, yöredeki terör olayları nedeniyle 20 yıla yakın karakol binası olarak kullanılmıştır. Şimdilerde kaderine terk edilen binanın SHP-DYP iktidarı döneminde babamın SHÇEK Öğrenci Yurdu yapılması girişimlerinin süper valimiz tarafından da engellendiğini şimdilik belirtmekle yetinelim.

(Kemaliye Seçim Çalışması – 1977, Ali Bozkurt, Niyazi Ünsal, Hasan Demirok, Hasan Çetinkaya)

Parlamento çalışmalarında tanıştığı Cumhuriyet Gazetesi yazarı, aynı zamanda Anka Ajansı Yöneticisi Müşerref Hekimoğlu zaman zaman babamdan demeç alır haber yapar. Bu süreçte babamın sığır-arı çobanlığı, Köy Enstitüleri günlerini dinleyen Hekimoğlu; Babamın öz yaşam öyküsünü ilginç bularak kitaplaştırmak ister. Bu amaçla Erzincan Milletvekili Hasan Çetinkaya ile birlikte Tokat-Sivas güzergahından Erzincan’a giderler. Amaçları babamın yaşadığı köyümüz, Pamukpınar KE, görev yaptığı köyleri görmek, bilgi, belge toplamak, röportajlar yapmaktır. Gezi güzergahı olan Pamukpınar ziyaretini Hekimoğlu’nun ”Ankara Ankara …” köşesinden, ”TONGUÇ BABANIN, HASAN ALİ’NİN KEMİKLERİ SIZLAMIYOR MU!” bölümünü okuyalım. ”Tokat’tan ayrılırken Yıldızeli’ne, Pamukpınar Öğretmen Okulu’na gideceğimizi duyanlar gülümsediler. -Orada ne yapacaksınız, komando karargahı oldu şimdi? Kurtlarla karşılaşabilirsiniz. Niyazi Ünsal şaşırdı.-Yok canım, geçen yıl Ecevit Tokat’a geldiği zaman Hasan Çetinkaya ile uğradık, öğretmenlerle uzun uzun konuştuk. Tokat’lılar acı acı güldüler. -O geçen yıldı, şimdi değişti. Niyazi Ünsal’ın öğrencilik anılarını dinleyerek Çamlıbel’i aştık, dağler kekikle süslenmiş gibi, mor çiçekler, pembeler, sarılar birbirine karışmış. -Bu köylere gelir, erkeği askere giden evlerin ekinini kaldırırdık öğrenciyken, hayvan otlatmaya bu kesimlere gelirdik.. Karşıda yemyeşil ağaçlar. Pamukpınar göründü. -Biz okula geldiğimiz zaman tek çatı yoktu burada, bu ağaçları biz diktik. Rüzgarı kesmek için kademeli dikmiştik. Çok çalışkan bir tarım öğretmenimiz vardı. küçük öğrencilerin diktiği fidanlar orman olmuş. Ama Pamukpınar Öğretmen Okulunun yöneticileri bu ormanın baltalanmasında hiç bir sakınca görmüyorlar bugün, ağaçlar kesiliyor ve satılıyor, okulda tarım öğretmeni de yok. Vaktiyle Tokatlı, Erzincanlı, Sivaslı çocukların yeşerttiği yerler solacağa benzer. Kapıda iki delikanlı kimliğimizi sordular. biz de sorduk.-Siz öğrenci misiniz? -Yok buradayız. ters ters bakıyorlar yüzümüze. Kapı açılıyor. -Bu binalar öğretmen evleri diyor öğretmen senatör, ilk yaptığımız evler bunlar, şu Şinasi Tamer’in evi, bu Osman Yalçın’ın. Eski günlerden bir yüz arıyor, sonuda Hasan Usta’yı buluyoruz. Hasan Usta Kafkasyalı, Pamukpınar’a geldiği zaman çok az Türkçe konuşuyor, köy enstitülerinin kurucuları, komünist bir usta kullanmakla suçlanıyor o zaman. Pamukpınar’ı, Hasanoğlan’ı, daha bir çok enstitüyü ışığa kavuşturan, motorlarını çalıştıran bu Hasan Usta. Hasan Ali’den, Hakkı Tonguç’tan söz ediyor Hasan Usta, köy enstitülülerinin o ilk yıllardaki yaşamını anlatıyor gözleri dalarak.-Herkes çalışırdı, tembellik yasaktı, diyor Niyazi Ünsal’da geceleyin otlakta hayvan bekleyen arkadaşlarını nasıl denetlediklerini anlatıyor, uyumasınlar diye baskın yaparlarmış.. -İşte Erzincanlıların yaptığı bina, hala sağlam bakın, şurası kantinimizdi, toplantıları orada yapar, özeleştirileri tartışırdık. Aşık Veysel toprak şiirini ilk kez bu kantinin önünde söylemişti.. Aşık Veysel’in saz çaldığı, şiir okuduğu yerlerde bir gün bozkurtların kol gezeceğini kim düşünürdü? küçük köy çocukları rüzgarı durdurmak, toprağı yeşertmek için diktikleri ağaçların kesilip satılacağını akıllarına getirirler miydi? O yıllarda ben de öğrenciydim. Hasanoğlan Köy Enstitüsü hala bir kültür ocağıdır belleğimde. Daha sonra Tonguç Baba’yı yakından tanıdım, Hürrem Arman’dan masalsı anılar dinledim, rahmetli Hasan Ali Yücel’i dinledim bir kaç kez, Köy Enstitülerini İnönü’ye nasıl benimsettiğini anlatmıştı bir gün bana. O anılarla bu gördüklerim. Hele baltalanan ağaçlar çok ters düşüyor. Tonguç Baba’nın, Hasan Ali’nin kemikleri sızlamıyor mu acaba?” (14) Müşerref Hekimoğlu; bir haftaya yakın süren incelemelerindeki gözlemlerini bir aya yakın sürede ara ara beş kez köşesine taşır. Yazılarda CHP Genel Merkezini eleştiren ifadelerde vardır. Bu yazıların kamuoyunda sempati toplaması ve eleştirel yaklaşım Genel Merkezde farklı değerlendirildiği haberleri babama ulaşmaya başlar! Babam çok şaşkındır, anlam veremez. Ancak; bir müddet sonra Müşerref Hekimoğlu üzerimde baskı var diyerek, kitabı yazamayacağını babama bildirir. Babamın öz yaşam öyküsünü yazma teklifini kendisi yapan Hekimoğlu; kimlerin baskı yaptığını söylemez. Babamın Genel Merkez’deki dostları Rahşan Hanımı işaret ederler. Babamın sol kamuoyundaki yükselen prestiji böylece adeta durdurulmuştur. Umudumuz babama hayal olarak geri dönmüştür!

Pamukpınar KE’nün Aydınlığında yetişen Niyazi Ünsal; bir kez daha önüne çekilen setin Köy Enstitülü olmanın bir bedelini olduğunu görmüştür. Önceki bölümde değindiğimiz ”mesafe” yorumunun hafif kaldığı günlere doğru gitmekten başka yol kalmamıştır. Şinasi Tamer’in öğrencisi ”Bir Eğitim Pınarı Pamukpınar’dan” aldığı mücadele azmi ve kararlılığı ile Kuvva-i Milliye’nin partisi CHP’de doğru bildiği yolda yürümeye devam edecektir. Bu çalışmayı yapmaya karar verdiğim günde bile keşke Müşerref Hekimoğlu şu kitabı yazsaydı dediğimi belirtmeliyim. Babam için çok büyük bir ‘imaj oluşturma’ kapısı kapanmıştır, ötesi yok.

Bu arada eğitim kurumlarında anarşi ve terör olaylarının artığı can güvenliğinin olmadığı Milliyetçi Cephe ve CHP koalisyonu dönemlerinde sürgüne ve saldırıya uğrayan vatandaşımızdan binlerce mektup yağmaktadır. Her dönemde olduğu gibi mağduriyet yaşayan öğrencilerin, öğretmenlerin ve ezilen halkın yanında olmayı ilke edinen babam çaresizlik içerisinde sesini basında, parlamentoda ve parti organlarında duyurmaya çalışır. Bu arada Erzurum Atatürk Üniversite’sinden Doç.Dr. Orhan Yavuz’un katledildiği günlerde Erzurum’dan arkadaşı emekli öğretmen Kazım Çakmur’dan vahim bir mektup alır. Yıllardır arkadaşı olan Cilavuz KE mezunu Çakmur; mektubuna ek yaptığı tehdit mektubunu da göndermiştir. Tehdit mektubunda Çakmur’a hitaben; ”… Ülkücüler şehri olan Erzurum’u terk edeceksiniz. 20 gün mühlet tanıyoruz. Erzurum’dan gitmezseniz, kendiniz Orhan gibi olursunuz …” içerikli ağır ifadeler bulunmaktadır. Çaresiz kalan Çakmur’un babamdan başka tutunacak dalı yoktur sanki. Babam, insanın beynini donduran belge olarak tanımladığı mektubu alır almaz 14.07.1977 tarihli ilk birleşimde senatoda konuyu gündeme getirerek Orhan Yavuz’un öldürülmesini ve diğer saldırıları da kapsayan çok ağır bir konuşma yapar. Tartışmalı geçen konuşmaya basın çok ilgi gösterir adeta gündem olur.(2) Yıllar sonra Çakmur bu olayı; ”Erzurum’u terk etmezseniz, Orhan’ın yanına gideceksiniz … eviniz yakacağız …’ diyen tehdit mektupları aldığını, Niyazi Ünsal’a iletmesi üzerine olayı senatoda gündeme getirdiğini, böylece Emniyet Müdürlüğünce koruma verildiğini belirterek anlatacaktır.(15) Değindiğimiz bu olayın tekil bir gelişme olmadığını belirtmekle yetinelim.

Anarşi ve terörün yoğunlaştığı dönemde İlçemiz Refahiye’de bir kısım köy öğretmeni, hemşire ve ebenin MHP’lilerin saldırıları üzerine ilçeye giderek maaşlarını alamadıklarını, köylerinde de tehdit edildiklerini belirten şikayetler yoğunlaşmıştır. Tedirgin olup tayin isteyen öğretmenlerde vardır. Olayı inceleyen babam; olayları organize eden bazı öğretmenler olduğunu, bunlardan aralarında 1974 affından adi suçları nedeniyle mahkum olup aftan yararlanarak müdürler kurulu kararıyla mesleğe dönenlerinde olduğunu tespit eder. Durumu dönemin valisine telefonla bildirir, önlem alınmasını ister. Bahse konu bu şahıslar arazi itilafı, avda kazaen yaralama ve aile içi kavgalar vb. nedenlerle adi suçtan mahkum olmuş, babam ve arkadaşlarının verdiği önergelerle genişleyen af kapsamından yararlanmışlardır. Dönem itibariyle suçları siyasi, terör veya anarşiyle bir ilgisi olmayan üstelik MHP/AP yanlısı şahıslar olarak ta bilinen kişilerdir. Babam valinin olayı sahiplenmemesi üzerine arkadaşı olan İlçe Milli Eğitim Müdürü Arif Tekin’e hitaben bir mektup yazar. Söz konusu mektup Arif Tekin’e ulaşmadan açılarak MHP Genel Başkan’ı Türkeş’e ulaştırılır. Birkaç gün sonrada ülkücü yayın organlarında yayınlanır. Babamın mektubunda; öğretmenlerin şikayetleri belirtilerek, aftan çıkan değinilen kişileri öğretmen yaptırdım ifadesi bulunmaktadır. Özel mektubun yayınlanması, MHP ve Ülkücü kuruluşların suç duyurusu üzerine Erzincan Cumhuriyet Savcılığınca inceleme başlatılmış içeriği itibariyle suç unsuru bulunmadığı ifade edilerek soruşturma dahi açılmamıştır. Söz konusu mektubun 12 Eylül darbesi sırasında MHP Genel Merkezi’nde Türkeş’in kasasında bulunması ve MHP iddianamesine babamın söz konusu mektupla MHP senatörü olarak girmesi konuyu tekrar gündeme getirmiştir. Bu gelişme üzerine babam aleyhine yapılan 200’e yakın suç duyurusu ve CHP kapatma davasına dahil edilmesi talepleri üzerine yapılan savcılık incelemelerinde tekrar; ‘içeriği itibariyle suç unsuru bulunmadığından’ takipsizlik kararı verilmiştir. 12 Eylül yönetiminin özel izlemesinde olan babamın dönem savcılarınca bile suç unsuru bulunmayan mektubu, yıllarca; ‘CHP içerisinde terörü destekleyen damar’, ‘… Niyazi Ünsal … CHP’liydi, terör destekçisiydi’ karalamalarıyla son yerel seçimler öncesi ve sonrası kamuoyunun gündemine taşınmıştır.(16) Yaptığımız açıklamaları yayınlama basiretini gösteremeyen ‘cadı kazanına’ su taşıyan unsurların var olduğunu bilen babam sağken bu karalamalara karşı hep dik durmuş, 12 Eylül savcılarının önünde bile ceketini dahi iliklememiştir. Bu mektup olayında babamın tek üzüntüsünün mektubun lehdarı olan çok sevdiği Arif Tekin’in hiç hakketmediği tayinlerle karşılaşarak mağduriyetine neden olunmasıdır. Bu üzüntüsünü Refahiye ziyaretlerinde defalarca dostlarına söylediğini ben biliyorum.

1978 yılının ortalarında eğitim enstitülerinde süren olayların önlenememesi üzerine Erzincan’daki eğitim enstitüsünden 80 ülkücü öğrencinin diğer illere sürgün edilmeleri gündeme gelir. Ülkücü öğrencilerin bir kısmının babaları da arkadaşı olan veliler; babama gelerek yardımcı olmasını isterler. Babamda dönemin Bakanı Necdet Uğur’a velileri götürür. Bakan, çocuklarının bir daha şiddet eylemlerine katılmayacakları konusunda babalarından söz ister, verirler. Babamda veliler adına tekrar söz verir. Böylece sürgün kararı durdurulur. Bakan velileri odasından çıkardıktan sonra Babama dönerek; ”Niyazi ben bu güvenceyi ne velilerin nede senin sözüne güvenerek verdim. İki velinin yırtık ayakkabısına, gözlerindeki çaresizliğe verdim. Şöyle şunlara işi sıkı tutsunlar.” Öğrenciler sözlerini tutarlar. Sözlerini tutan öğrencilerden bir kısmının Babamın cenaze namazında saf tuttuklarını belirtmek isterim. Babamın iyi niyetle yaklaşan ön seçimlerde parti içi feodal rakiplerince (ağalarca) aleyhine kullanılacağını bile bile yoksul halk çocuklarının elinden tutmasının bedelini ileride ödediğini bu arada not düşelim .

Erzincan’ın Üzümlü İlçesi milliyetçi, muhafazakar ve tarikatların etkin olduğu bir ilçemizdir. MHP’li Belediye Başkanı Necmettin Sazlı öğretmen kökenlidir ve ilin senatörü ile medeni ilişkilerini sürmektedir. Babam Altınbaşak Köyünden bir partilinin taziyesinden dönerken Necmettin Sazlı’ya bir nezaket ziyareti yapar, yanında il yönetiminden partililer vardır vardır. Partililerimizin Üzümlü’ye pek rahat giremediği bir dönemdir. Başkana bir isteği olup olmadığını sorar. Başkan Sazlı’da Üzümlü’ye lise açılmasını talep eder. Babamda, Başkanın makamından Bakan Necdet Uğur’u arayarak talepte bulunur. Bakan il milletvekili Nurettin Karsu’nun kabulü şartı ile onay verir. Bunu üzerine Milletvekili Nurettin Karsu telefonla bulunarak onayı alınır. Böylece bir saatte Üzümlü’ye lise açılma kararı sonuçlanır. Rahmetli Başkan Necmettin Sazlı hemen davulları çaldırmaya başlar. Üzümlü’lüler sevine dursun, her iki olay parti içi muhalifler için cadı kazanını kaynatmaya yetmiştir. Lise açılmasını önlemeye çalışanlara karşı Nurettin Karsu’nun dirayetli tutumu ve desteği ile sonuçta liseyi açmayı başarırlar. Babam bir eğitim kurumunun açılmasında emeği olmasından gurur duyar. Bu ve benzer olaylar ön seçimde karşısına çıkarılır. Yıllarca en azından solcu kimliğiyle nam salmış, bedel ödemiş babam; ‘MHP’li ve Ülkücüleri” koruyan politikacı yaftasıyla böylece karşılaşmış olur!

1973-79 yılları arasında senatoda görev yapan babam 14.10.1979 tarihinde yapılacak Cumhuriyet Senatosu seçimleri için tekrar aday oldu. 6 yıl süren çalışma döneminde büyük hayal kırıklığı yaşadığı zaman zaman ters düştüğü Bülent ve Rahşan Ecevit’in kara listesine girmiştir. Babamın seçimi kazanmaması için dönemin bakanlarının Erzincan’a karargah kurduğu bir seçim dönemini maalesef yaşandık. Pamukpınar KE mezunu dönemin Yerel Yönetim Bakanı Mahmut Özdemir’in ilde kurduğu karargahta; delegelere baskı yaparken babamın tepkisi ile karşılaşmasına rağmen, Ecevit’in talimatını yerine getirmek amacıyla sonuna kadar çalışabilmiştir. Ön seçimi garantiye almak için ilçemizden bir öğretmen ve mühendis naylon aday çıkarma yöntemi dahil her yol denenerek ‘demokratik yollarla’ amaca ulaşılmıştır. Ön seçimi kaybeden babam Genel Başkan ve Genel Merkez Yönetimine kırgın ve kızgın olmasına rağmen sonucu olgunlukla karşılamış, vefatına kadar CHP’li kalmış, mücadelesinden vazgeçmemiştir.

Seçimler sonrası bilinen gelişmeler sonucu 12 Eylül 1980 darbesi ile demokrasi rafa kaldırılmış karanlık bir dönem başlamıştır. 12 Eylül darbesini takiben küçük bir valizi hazır eden babam bir müddet sonra kendisi hakkında yapılan suç duyuruları, konuşma ve beyanatları nedeniyle CHP kapatılma davasına dahil edilmesi sonucu Sıkıyönetim Savcılarına üç defa ifade vermiştir. İfade vermeye birlikte gittiğimiz babam her çıkışta savcıların çok saygılı davranmalarına hayret ettiğini söylerdi. Babamla ilgili açılan tüm soruşturma ve davalarda suç unsuru bulunmadığı için takipsizlik kararı verilmiştir. Babamla yaptığımız 12 Eylül sohbetlerinde; o karanlık dönemde mağdur olan, işkence gören, sağlığını kaybeden arkadaşlarına yeterince yardım edememenin üzüntüsü öne çıkardı. Senatodayken Genel Başkana ve parti yönetimine gerek grup toplantılarında gerekse özel sohbetlerinde darbenin ayak seslerini defalarca söylemelerine rağmen demokrasinin kanallarının sonuna kadar işletilmediğini düşündüğünü defalarca anlatmıştır.

Babamın 12 Eylülle başlayan emeklilik sürecinde bir dönem arıcılık yapması dışında; 1996-99 yılları arasında ülke sorunlarını içeren ”Terör Olgusu ve Türkiye Gerçeği, Devlet Terörü ile Cumhuriyet’i Çürütenler” isimli kitapları yayınlanmıştır. 1994 yılında ise bir grup köy enstitülü arkadaşı ile birlikte Köy Enstitüleri ve Çağdaş Eğitim Vakfı’nı kurma çalışmalarını yürüterek kurucu başkanlığını üstlenmiştir.

Babamın köyünde başlayan yaşamının; sığır çobanlığından köy enstitüsüne, öğretmenliğinden senatoya uzanan yaşam çizgisi, özel yaşamı ve siyasi mücadelesine girmeden kısaca değinilmeye çalışılmıştır. Yoksul bir köylü çocuğu olarak başlayan yaşamında her enstitülü gibi Köy Enstitüsüyle var olan babamın; Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e ve Köy Enstitüleri’nin kurucu kadrosu Hasan Ali Yücel’e, İsmail Hakkı Tonguç’a, Ferit Oğuz Bayır’a ve Müdürleri Şinasi Tamer’e bağlılığı, vefası tanımlanamaz.

Babam, 26.10.2010 tarihinde Ankara’da vefat etmiştir. Babamın yıllarca okuduğu Cumhuriyet gazetesine verdiğimiz ölüm ilanına, ”KAVGASI BİTTİ 1927-2010” notu düşülmüştür. Bir ömür boyu uğruna mücadele ettiği bir Cumhuriyet Bayramı’nda; 29.10.2010 tarihinde vasiyeti üzerine çok sevdiği köyü Çatalçam’da toprağa verilmiştir. Babamın vefat haberi gazetelerde; ”Erbakan’ın temelini söken Senatör öldü” başlığı ile verilmiştir.(17)

Köy Enstitülerinin 81. kuruluş yıl dönümünü yaşadığımız şu günlerde; ebediyete intikal eden tüm Köy Enstitülülere ve babama rahmetler dilerken, ayakta kalan Ak Saçlı Öğretmenlerime sağlıklar dilerim.

Açık Teşekkür : Çalışmamızın bu bölümüne ilave katkı veren Nevin Üstündağ Ergene ve Binali Ağaç kardeşlerime teşekkür ederim.

KAYNAKLAR :

1-Niyazi ÜNSAL/ Cumhuriyeti Çürütenler
2-Ekrem KABAY/ 29.06.2019 tarihli görüşme
3-Fahri TAŞ/ 50. Kuruluş Yılında Erzincan Lisesi
4-Binali AĞAÇ/ 28.02.2021 tarihli iletisi
5-Mehmet BAKLACI/ 22.07.2020 tarihli görüşme
6-Lemanser SÜKAN/ Memleket Yollarında
7-Cumhuriyet Senatosu Tutanak Dergisi/ 12.06.1975-64.Birleşim
8-Cumhuriyet Gazetesi/ Arı Çobanı-13.06.1976
9-Perihan SARISÖZ/ Dünden Bugüne Türkiye’de Arıcılık-Altıparmak
10-Nevin ÜSTÜNDAĞ ERGENE/ 11.02.2012 tarihi iletisi
11-www.umayherbal.com
12-Türkiye Kalkınma Vakfı/ T.Arıcılık Dergisi
13-Öz Erzincan Gazetesi/ 17.10.1973
14-Cumhuriyet Gazetesi/ Müşerref Hekimoğlu/ 03.08.1976
15-Firdevs GÜMÜŞOĞLU/ Cilavuz Köy Enstitüsü
16-Yandaş İsmin Skandal Sözlerine Yanıt/ OdaTV-15.11.2019
17-Milliyet/ 27.10.2010

6 YORUMLAR

Oğuz Ünal Kayapınar için bir cevap yazın Cevabı iptal et

Yorum yap!
Adınızı giriniz