Ana sayfa DOSYA PAYLİKEANKLAR/Taner Ay

PAYLİKEANKLAR/Taner Ay

577
0
PAYLAŞ

Pîr Sultan Abdal, Digenes Akrites ve Battal Gazi

Bizans İmparatorluğu’nun Ermenistan bölgesinde 654 ile 655 arasındaki bir yıldan 872 ile 878 arasındaki bir yıla kadar iki asırdan fazla bir süre faaliyet gösteren bu Hıristiyan mezhebinin isminin yazım şeklinde, Karapet Ter-Mkttrschian, Die Paulikianer im byzantinischen Kaiserreiche und Vervandte Ketzerische Erscheinungen in A rmenien‘indeki (1893) ve Vrej Nersessian’ın The Tondrakian Movement‘ındaki (1987) Paylikeank terkibini esas aldım. Buna karşın, Stepʻan Tigran Melikʻ-Bakhshyan’ın Pavlikyan sharzhumě Hayastanum  (1953) ve Hratch Bartikyan’ın Pavlikyan sharzhman gaghap’araxosut’yune (1979) isimli eserlerinde ismin Pavlikyan yazım şekli kullanılmıştır. Arap kaynaklarında ise, Paylikeanklar için,  al-Bayalika ve al-Bailikani yazım şekilleri bulunuyor.

Paylikeanklık, kırsal kesimdeki Hıristiyanlık öncesi pāgānus inançları üzerine, Zerdüştîliğin iyi ile kötü ve Mazdakîliğin eşitlikçilik unsurlarıyla, Süryanîler ve Yahudiler vasıtasıyla Ermenistan’da yayılan Hıristiyanlığın gnostik biçiminin inşâ edilmesi sonucunda doğan senkretik bir dinsel muhalefetti. Rus Bizantologlar, Paylikeanklar’ın köylü sınıfının siyasal ve toplumsal muhalefeti olduğunu iddia etmişlerdir. Ama, doğru değildir. Çünkü, Paylikeanklar, 843 yılına kadar, Bizans İmparatorluğu’na karşı bir siyasal ve toplumsal muhalefeti değil, sadece Bizans Kilisesi’ne karşı dinsel muhalefeti sürdürmüşlerdir. 843 ile 872 veya 843 ile 878 yılları arasındaysa, Bizans’a karşı Melitene Emiri’nin silahlı hizmetkârlığını yaparlar.

Paylikeanklar’ın Tarihi Açısından Birincil Kaynaklar

Bizantologlar, Paylikeanklığın tarihi için bilhassa üç kitabı birincil kaynak olarak kabul ederler. Sicilyalı Petros’un Historia Manichaeorum, qui Pauliciani dicuntur’u (Rader, 1604), Photius’un Diegesis peri tes ton neophanton manichaion anablasteseos’u (Jacques Paul Migne, Patrologia Graeca, 1856 – 1857 ve 1857 – 1858) ve  George Monakhos’un Chronikon‘u (Muralt, 1853).       

Henri Grégorie,  Les sources historiques des Pauliciens (Bulletin de l’Académie Royale de Belgique, C. XXII, 1936) ve Précisions géographiques et chronologiques sur les Pauliciens

(Bulletin de l’Académie Royale de Belgique, C. XXXIII, 1947) isimli makalelerinde, Paylikeanklar’ın  tarihleri açısından  Sicilyalı Petros’un yazdıklarının dışındaki metinlerin önemleri olmadıklarını iddia etmiştir. Georgiy Ostrogorskiy, Bizans Devleti Tarihi (1940) isimli eserine bir dipnot olarak her iki makaleden alıntılar yapmıştır. Ama, Henri Grégorie’nin iddiaları zamanla eski  önemlerini yitirmişlerdir. Örneğin, Felix Scheidweiller, Georgios Monakhos kroniğindeki bir kayıdı da Paylikeanklar’ın tetkiki için dikkate almıştır. Felix Scheidweiller’e göre Georgios Monakhos kroniğindeki kayıdın birbirinden farklı üç şekli vardır ve bunlardan yalnızca biri esas olanıdır. Bu esas kaydın kaynağının da Sicilyalı Petros olabileceğini düşünür. Felix Scheidweiller’in bu görüşünü Milan Loos da teyit etmiştir (Dualist Heresy in the Middle Ages, 1974).

Paylikeanklar’ın tarihleri için, Sicilyalı Petros’un yazdıları ile Georgios Monakhos kroniğindeki kaydın dışındaki bir diğer kaynak da, Photios’un kitaplarıdır (Diegesis peri tes ton neophanton manichaion anablasteseos). Ama, Photios’un kitapları, tarihçiler açısından, Paylikeanklar’dan ziyade orijinal olup olmadıkları hususunda tartışmalı eserlerdir. Henri Grégoire, Photios’un Paylikeanklar muhalifi kitaplarından sadece dördüncüsünün ve sonuncusunun orijinal olduğunu iddia eder. Oysa J. Scharf, ikinci ve üçüncü kitapların da orijinal olduklarını, hatta ilk kitapta bile Photios’un kendine özgü üslûbunun hemen fark edilebileceğini yazmıştır.

Sicilyalı Petros’a Göre Paylikeanklığın Tarihi

Bizantologların araştırmalarında birincil kaynak olarak gösterdiği bütün kitaplar, Paylikeanklar’a muhalif eserlerdir, resmî tarihin kayıtlarıdırlar. Çünkü, Paylikeanklar’ın bütün metinleri imha edilmişlerdir; bu metinleri ellerinde bulunduranlarsa, öldürülmüşlerdir. Bugün hiçbir Paylikeank metnine sahip değiliz. Bununla birlikte, bu muhalif metinler olmaksızın, Paylikeanklığın tarihini yazmak da mümkün değildir. Başvurudaki esas metin elbette Sicilyalı Petros’un Historia Manichaeorum, qui Pauliciani dicuntur’udur. Kendi ifadesiyle, esir takası için imparatorluk görevlisi olarak Tephrike’ye gitmiş ve orada 869 ile 870 yıllarında, “διδάσκαλοι” Khrysokheir’in döneminde, Paylikeanklar arasında dokuz ay geçirmiştir.

Sicilyalı Petros’a göre, Paylikeank mezhebindeki ilk “διδάσκαλοι”, Samósatalı Konstantinos isimli bir Ermeni’dir. Silvanius olarak da bilinen Konstantinos, Samósata yakınlarındaki köyünden Koloneia yakınındaki Kibossa bölgesine gelmiş ve burada 27 yıl boyunca Paylikeanklar için bir διδάσκαλοι olmuştur. Samósatalı Konstantinos’un Kibossa’ya yerleşmesinin nedeniyse bilinmiyor. Sicilyalı Petros’un yazdıklarından hareket edersek, Samósatalı  Konstantinos’un ilk Hıristiyanların ilkelerine dönmenin erdemini II’nci Konstans’ın (641 – 668) devrinde, 654 veya 655 yılı civarında va’zetmeye başlamıştır. O yıllarda Samósatalı Konstantinos ile taraftarlarının resmî makamlar tarafından Manesçi olarak değerlendirildikleri anlaşılmaktadır. IV’üncü Konstantin (668 – 685), Symeon isimli bir imparatorluk görevlisini, bu Manesçi mezhebin takibatı için Koloneia yakınındaki Kibossa’ya  göderir. Samósatalı  Konstantinos’un inancını Kibossa’daki müridlerine manzum olarak aktardığına dair Sicilyalı Petros’un tek bir ifadesi bile yoktur. Symeon, Konstantinos ile taraftarlarını tutuklatıp, müritlerince taşlanarak öldürülmesini emreder. Samósatalı Konstantinos, müridi ve evlatlığı Justus tarafından tarafından öldürülür. Nina G. Garsoïan The Paulician Heresy (1967) isimli eserinin 117’nci ve 121’inci sayfalarında Samósatalı Konstantinos’un öldürülmesini 681 yılına tarihlendirirmiştir. Bazı kaynaklarda  682 ile 685 yılları arası da verilmiştir. Ama, Sicilyalı Petros’a dayalı bu kaydın sıhhati hayli kuşkuludur. Bizans İmparatorluğu’nda  idam cezasının infazında taşlayarak öldürme yöntemi bulunmuyor. 7’inci yüzyılda, heretikler yakılarak öldürülüyorlardı. Muhtemelen Samósatalı Konstantinos’un idam şekli Paylikeanklar tarafından Resullerin İşleri‘nin 7 : 57-60  bölümüne uygun olarak değiştirilmiş ve kendilerinin ilk şehidi olan Samósatalı Konstantinos ile Hıristiyanlığın ilk şehidi olan İstefanos arasında söylencesel bir irtibat kurmuşlardır.

    1.  Bu olayın bir benzeri, 16’ncı yüzyılda, Pîr Sultan Abdal olayında karşımıza çıkacaktır. Padişah tarafından görevlendirilen Hızır Paşa, Pîr Sultan Abdal’ın taşlanmasını emreder. Onu taşlayanlar arasında en sevdiği müridi de vardır. Aleviliğin Kayıp Bin Yılı (2006) isimli kitabın yazarı Erdoğan Çınar’a göre, Samósatalı Konstantinos’un müridi ve evlatlığı Justus tarafından öldürülmesi Bizans kaynaklarında mevcutken, Pîr Sultan Abdal’ın müritleri tarafından taşlanması, Osmanlı kayıtlarında geçmemektedir. Erdoğan Çınar, bir söylenceden ibaret olarak gördüğü Pîr Sultan Abdal’ın idamını, kuşaktan kuşağa aktarılan Samósatalı Konstantinos’un acısının yeni koşullara uygun güncelleştirilmiş şekli olduğunu belirtir. Ben, Paylikeanklar’ın aslında  Alevi olduğu şeklindeki tuhaf iddiaya imza atan Erdoğan Çınar’ın aksine, Tephrike’deki  872 ile 878 yılları arasında gerçekleştirilen katliamdan kurtulan Paylikeanklar’dan belki sadece küçük bir topluluğun, çareyi kırsal kesimlerde yaşayan ve benzeri kültürel geleneklere sahip olan diğer etnik unsurların arasında veya onların dinsel kimlikleri içinde gizlenmekte bulmuş olabileceklerini düşünüyorum. Alevilik, 19’uncu yüzyılın sonlarından itibaren resmî ideoloji tarafından, esas anlamının dışında, bilhassa Dersim’in Sultan II’nci Abdülhamid döneminin öncesindeki Osmanlı belgelerinde Kızılbaş olarak isimlendirilen senkretik inanç sistemindeki  halklarını Müslümanlaştırmak ve Türkleştirmek maksatlarıyla kullanılan bir kavramdır. Pîr Sultan Abdal, muhakkak söylencelerle büyütülmüştür ama, 1553 /1554  ve 1572 /1573 yıllarına ait tahrir defterlerinde yapılan incelemeler, Pîr Sultan Abdal’ın Banaz’da yaşamış gerçek bir kişi olabileceğine işaret etmektedir. Defterdeki Hicri 963  tarihli  kayıt, Pîr Sultan oğlu Pîri’nin, yarım büyüklükteki araziyi, babası, kardeşleri ve de  Yâr Ahmed ve onun kardeşleriyle birlikte işlemekte olduğuna ilişkindir. Defterdeki Hicri 980  tarihli kayıt ise, Pîr Sultan oğlu Pîri’nin, yarım büyüklükteki araziyi, babasının yerine kardeşi  Ali ve kendi oğlu Pîr Şaban ile birlikte işlettiğine ilişkindir. Bunlara nazaran, Banaz’dan Pîr Sultan isimli şahıs H. 963 yılında hayattadır, H. 980 yılında ise hayatta değildir. Tahrir defterlerindeki kayıtların ortaya çıkmasından önce de, sözlü gelenekte kuşaktan kuşağa Pîr Sultan Abdal’ın dört çocuğunun bulunduğu aktarılmıştır. Bunlar, Seyyit Ali, Pîr Mehemmed, Er Gaîp Sultan ve Senem’dir.  Tahrir kayıtlarındaki Pîri ile kastedilen Pîri Mehemmed,  Ali  ile kastedilen ise Seyyit Ali’dir. Seyyit kavramı bir unvan olduğu için,  kayıtlara bu unvanı ile değil de, ismiyle geçmesi doğrudur. Pîr Sultan Abdal’ın diğer oğlu  Er Gaîp Sultan’ın kayıtlarda yer almadığını görmekteyiz. Bu da, Er Gaîp Sultan’ın o dönem Dersim’in Hacılu köyüne hicret ettiği yönündeki rivayetleri desteklemektedir. Er Gaîp Sultan o dönem Banaz’da yaşamadığı için tahrir kayıtlarında  isminin geçmemesi kabul edilebilir. Pîr Sultan Abdal’ın kızı Senem’in isminin bulunmamasıysa, kadınların tahrir kayıtlarına yazılmaması ve vergi yükümlüsü olarak kabul edilmeyişlerinden kaynaklanmaktadır. Tahrir kayıtlarında “Haydar” isminin geçmemesiyse, Pîr Sultan Abdal’ın gerçek isminin “Haydar” olduğu şeklindeki iddianın sıhhatini kuşkulu hale getirmektedir.  Abdülbaki Gölpınarlı ve  Pertev Naili Boratav, Pir Sultan Abdal (1943) isimli eserlerinde, Pîr Sultan Abdal’ın öldürülmesini, 1560  ile 1567 yılları arasına tarihlendirmişlerdir. Ali Haydar Avcı’nın da Pîr Sultan Abdal araştırmalarında alıntıladığı 3 Numaralı Mühimme Defteri‘ndeki kayıtlar, Bağdat’tan Sivas’a 1560 yılında beylerbeyi olarak atanmış üçüncü bir Hızır Paşa’nın varlığını ortaya çıkartmaktadır. 3 Numaralı Mühimme Defteri‘nin 3 Muharrem 967, 3 Receb 967, 27 Şaban 967  ve  9 Zi’l-ka’de 967 günlü kayıtlarına nazaran, Hızır Paşa, Kasım 1559 ile Mart 1560 tarihleri arasında Rum (Sivas) beylerbeyliğine atanmıştır. Pîr Sultan Abdal’ı astıran Hızır Paşa, bu üçüncü Hızır Paşa’dır. Bu nedenle, Abdülbaki Gölpınarlı’nın ve Pertev Naili Boratav’ın Pir Sultan Abdal isimli eserlerindeki idam cezasının infazının gerçekleştirildiği tarihlendirme doğrudur. Pîr Sultan Abdal’ın ihbar edilmesi ve yakalanması ise, kendi deyişinde belirtildiği gibi, bir muhbir sayesinde olmuştur. Muhbir, muhtemelen Pîr Sultan Abdal ile aynı inanca sahip olmasına karşın, bilinmeyen bir nedenle Osmanlı  ile işbirliği yapmıştır. Kısacası, 681 veya 682 ile 685 yılları arasında ölüm cezası infaz edilen Samósatalı Konstantinos olayı ile 1560 ile 1567 yılları arasında idam edilen Pîr Sultan Abdal olayı arasındaki benzerlikler, sadece bir tesadüften ibarettir.   

  Samósatalı  Konstantinos’un öldürülmesinin ardından Konstantinopolis’e dönen Symeon, vicdan azabından bunalıma girer. Üç yıl boyunca inancını ve yaptıklarını sorgular; sonunda her şeyi terk edip gizlice Konstantinopolis’ten Koloneia yakınındaki Kibossa’ya kaçar. Burada Titus ismini alarak, Samósatalı  Konstantinos’un yerine geçer. Symeon’un doğum yeri ve doğum tarihi bilinmiyor. Büyük olasılıkla Konstantinopolis doğumluydu. Bizantologlar, Symeon’un Ermeni olmadığı hususunda hemfikirdirler. Sicilyalı Petros’un metninde Samósatalı Konstantinos’un katili olarak geçen Justus yeniden ortaya çıkar. Symeon ile arasındaki bir tartışma hususunda piskopasa danışır. Piskopos, Justus’un anlattıklarını dinleyip,  Symeon ve müridlerini ihbar eder. Bunun  üzerine II’nci Justinianos’un (685 – 695 ve 705 – 711) emriyle hepsi tutuklanarak, ölüme mahkum edilirler. Cezaları, Samósatalı  Konstantinos’un öldürüldüğü yerin hemen yakınında yakılmaları suretiyle infaz edilir. Symeon’un ölüm tarihi için Nina G. Garsoïan The Paulician Heresy’nin 121’inci sayfasında 687 yılını verirken, bu olayın 690 ile 695 arasında olduğunu belirtenler de bulunuyor.

Symeon ve müritlerinin yakılarak öldürülmelerinin ardından yeni διδάσκαλοι,  Pavlus veya Ermeni Paul isminde biri olur. Pavlus hakkında maalesef kesin ve ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. Hakkında yazıların çoğunluğu da uydurmalardır. Örneğin, Pavlus’un veya Ermeni Paul’un annesi Manesçi Kallinike’nin, tarihsel açıdan doğru olmadığı muhakkaktır. Sicilyalı Petros, bu Manesçi Kallinike’nin oğullarını Manesçiliğin vaizleri olarak Samósata dışına gönderdiğini yazar. Buradaki göndermek ifadesi, görevlendirmek manasındadır. Oysa Manesçilik’te kadınlar hiçbir zaman görevlendirici olmamışlardır. Buna karşın, bazı tarihçiler, o güne dek Manesçi olarak mezhebin, Pavlus’un ismine istinaden, Paylikeanklar olarak anıldığını belirtmişlerdir. Bu isim Grekçe yazım şekliyle “Παυλικιανο” olarak kayıtlara geçmiştir. Oysa, Paylikeank veya  “Παυλικιανο” isminin kökenine ilişkin bu yorum doğrulanmış değildir. Bizans İmparatorluğu’nda heretik Ermeni akımlarının kurucularının isimleriyle anılmalarına ilişkin hiçbir örnek bulunmadığından, mezhebin Pavlus veya Ermeni Paul ismine istinaden isimlendirilmesi tarihsel gerçeklere aykırıdır. Kaldı ki, Gieseler de, Untersuchungen über die Geschicte der Paulicianer  (1829) isimili eserinde, yapısında küçültme eki içeren Paylikeank ifadesinin, Pavlus veya Paul ismine asla işaret edemeyeceğini belirtmiştir. Karapet Ter-Mkttrschian, Die Paulikianer im byzantinischen Kaiserreiche und Vervandte Ketzerische Erscheinungen in A rmenien (1893) isimli eserinde, mezhebin isminin “Payl i keank” terkibine dayandığını yazar. Ona göre, “Payl” sözcüğü Ermenice’de “pis” veya “kirli”, “keank” ise “hayat” anlamındadır. “Payl i keank” ise, “hayatları kirli olanlar” karşılığında kullanılan bir terkiptir. Gieseler de, heretiklerin necis olduğuna dair geleneksel yargının, onlara  “hayatları kirli olanlar” anlamına gelen  “Payl i keank”  isminin yakıştırılmasına neden olduğu kanısındadır. Vrej Nersessian’ın The Tondrakian Movement (1987) isimli eserinin 12’nci sayfasında, bu ismin Ermenice belgelerde  “Paylikean-k”, “Pawl-i-kean-k”, “Pawlikean-k”, “Polikean-k” ve “Polikeank” gibi muhtelif yazım şekillerinin de bulunduğu, ancak mezhebin asıl “Paylikean-k” olan isminin Grekçe’deki ve Latince’deki yazım şekillerine istinaden resmi kayıtlara geçtiğini belirtir. Milan Loos ise, Dualist Heresy in the Middle Ages‘de (1974), bu ismin, Ermenistan’da, Adoptiyonist özelliğinden dolayı önce Antakya Patriği Pavlus’a atfen Nesturiler için kullanıldığını, daha sonra da ortaya çıkan yeni heretik mezhebin bile bu isimle anılmaya başladığını yazar.

Pavlus’un veya Ermeni Paul’un muhtemelen vefatından sonra yerine Timothy ismini alan Gegnesius geçerek, 718 ile 748 yılları arasında mezhebe “διδάσκαλοι” olur. 730 yılında İmparator’un huzurunda Patrik Anastasius tarafından sorgulanan Gegnesius, yandaşlarıyla birlikte Samósata’ya yerleşir ve 748 yılında orada vefat eder. Sicilyalı Petros’un eserinden, Gegnesius’un iyi eğitimli, zeki, hazır cevap ve İncil metinlerini çok iyi bilen biri olduğu anlaşılıyor. Gegnesius’un ölümünden hemen sonra mezhep, sadece Bizans’ın değil,  Abbasiler’in de dinsel baskılarının hedefi haline gelir. Resmî kaynaklara göre, içlerinde Gegnesius’un oğlu Zacharias’ın da bulunduğu çok sayıda Paylikeank,  Abbasiler tarafından öldürülür. Gegnesius’un sadık adamlarından biri olan ve Epaphroditus ismini alan Joseph, Paylikeanklar’ın Abbasi egemenliği altındaki topraklardan çıkartmayı başararak, Pisidia’daki Antioch kentine kadar getirir. Sicilyalı Petros’a göre Joseph, bir çobandır. Gegnesius, iffetsiz ve günahkar bir ilişkinin sonucunda doğan Joseph’i, kundaklanmış vaziyette yol kenarında bulmuştur. Ebeveyni bilinmiyordur. Sicilyalı Petros, Joseph’in 778 veya 780 yılındaki vefatının ardından 800 yılına kadar Paylikeank “διδάσκαλοι” olarak, Neocaesares yakınlarındaki Koinochorion veya Kynochorion kasabasından Vahan’ın ismini zikreder. Bildiğimiz kadarıyla, Paylikeanklar’ın arasındaki ilk bölünme, Vahancılar ve Sergiosçular olarak bu yıllarda ortaya çıkar. Aynı inanca sahip olmalarına rağmen, cinayetler işlenir. Sicilyalı Petros’a nazaran, suikastları ilk Vahancılar başlatmıştır. Ama, bu bölünmeden sonuçta  Sergiosçular galip çıkmış olmalıdır. Çünkü, 800 ile 834 arasındaki “διδάσκαλοι”  Tykhios ismini alan iyi eğitimli Sergios olur. Sergios’un Grek olduğu, Tavium yakınlarındaki bir köyde doğduğu ve Paylikeank mensubu bir kadın için Ortodoks inancını terk ettiği iddia edilir. Paylikeanklar’dan büyük bir kitle, Sergios  döneminde Melitene Emirliği’nin sınırları içerisindeki bugünkü Arguvan topraklarına göç ederek, oraya yerleşmiştir. Paylikeanklar, orada dokumacılık, marangozluk,  odunculuk ve yayla çobanlığı yapıyorlardı. Ama Sergios, 834 yılında, pusuya düşürülerek öldürülecektir.

Sergios zamanında Paylikeanklığın büyüdüğü muhakkaktır. Bununla birlikte, kaynaklara nazaran, Paylikeank düşünüşündeki yeni ayrılıklar da  800 ile 834 arasında başlamış olmalıdır. Bizans : Yeni Roma İmparatorluğu’nun (1980) yazarı Cyril Mango, Sicilyalı Petros’a dayanarak, bir kısım Paylikeank’ın Bizans İmparatorluğu’na karşı Melitene Emiri’nin safında silahlı mücadeleyi savunduğunu, ama iyi bir aileye mensup olan Sergios’un bu mücadele yöntemine karşı çıktığını belirtir. Doğrudur. Paylikeanklar’ın Neocaesare Piskoposu Thomas’ı ve Parakondakos’u öldürmeleri Sergios döneminde olmuştur. Thomas ve Parakondakos, Paylikeank takibatına öncülük ediyordu. Onları öldürenlere “Astatoi” dendi. Bunların hareket içindeki itibarları hızla arttı ve kararlarda etkili olmaya başladılar.  Sicilyalı Petros’a nazaran, Sergios’un düşünüş farklılıklarını, çoğu kez cinayetlerle sonuçlanan iç çatışmaları ve Paylikeanklar’ın arasında bazı kişilerin Bizans’a karşı silahlı mücadeleye başvurulması isteğini artık denetleyemediği anlaşılıyor. Bu “Astatoi” hücrelerinin Vahancılığa mı, yoksa Sergiosçuluğa mı dayandığı hususu ise, müphemdir. İkisinin dışındaki yeni bir bölünme olması da muhtemeldir. Paylikeanklığın askeri tabakanın “Comitanses” ve “Limitanei” unsurlarından önemli sayıda taraftar bulması hususunu dikkate alırsak, bu “Astatoi” hücreleri belki  onların ağırlıkları sonucunda teşekkül etmiş olabilir. Bizantologlar, Melitene Emiri’nden mezhebin “Astatoi” hücresinin sığınma istediğini ve Melitene Emiri’nin de onlara Arguvan’ı verdiği yazarlar. Ama, Sicilyalı Petros’un anlatımı biraz farklıdır. O, mezhebin “Astatoi” kanadının Arguvan’ı Melitene Emiri’nden aldıklarını ifade eder. Bu da, Paylikeanlık’ta artık silahlı mücadele taraftarlarının söz sahibi olmaya başladıklarına işaret ediyor. Pavlikeanklar’ın Arguvan iskanlarında Sergios’a rağmen  “Astatoi” sayısı daha da fazla artmış olmalıdır. Bu iç çatışmalar yaşanırken, Sergios’un pusuya düşürülerek öldürülmesi kadar, Sergios’tan sonra Paylikeanklar’ın başına hep Bizans İmparatorluğu’na karşı silahlı mücadeleyi esas alan kişilerin geçmesi de tuhaftır. Sergios’u öldüren Tzanious’un yaşamı ve işlediği cinayetin nedeni bilinmiyor. Resmi kayıtlarda Colonea’nın güneyindeki Nikopol’den gelen bir “Ortodoks fanatiği” şekinde geçmesine karşın, Tzanious’un Vahan’ın müritlerinden biri olması kuvvetle muhtemeldir. Çünkü, Sergios’un öldürülmesinin ardından, müritlerinin Vahan’ın çok sayıda adamını öldürdükleri ifade ediliyor.

Heretiklerin takibatı sırasında Karbeas’ın babası da öldürülünce, Karbeas binlerce adamıyla birlikte muhtemelen 843’te  Arguvan’a giderek, Paylikeanklar için “διδάσκαλοι” olur. Sicilyalı Petros, Karbeas döneminde Paylikeanklar’ın sayılarının çok arttığını ve Arguvan’da iskana yer kalmadığını yazar. Karbeas’ın, muhtemelen 843 veya 844 yılında, Paylikeanklar’ın “Astatoi” hücrelerini Melitene Emiri’nin hizmetine verdiği kesindir. Bizantologlar’a göre, Melitene Emiri de bu hizmet karşılığında onlara 845 yılında yerleşecekleri Tephrike topraklarını bağışlamıştır. Oysa, Sicilyalı Petros, “Arguvan’a gidip Tephrike’yi kurdular” ve “bu suretle Melitene Emiri’nin zulmünden kaçabildiler” ifadelerini kullanır.  Paylikeanklığın, 843 ile 863 yılları arasındaki Karbeas döneminde, toplumsal sistemde değişiklikler yapılmasını talep eden silahlı halk hareketine dönüştüğünü iddia etmek, fazla abartılı bir yorum olur. Bizans Kilisesi’ne muhalif oldukları muhakkaktır, ama artık Melitene Emiri’nin hizmetkârları haline geldikleri de bir gerçektir. Bu nedenle,  Abû’l Farac Tarihi‘nde (Ernest A. Wallis Budge, 1932), Melitene için  “Arabistan Ermenistan’ı” ifadesinin kullanılması manidardır. Karbeas, 845 yılında Tephrike’yi Paylikeanklığın kalesi yaptıktan sonra, 863 yılına kadar, Melitene Emiri’nin isteği doğrultusunda ve Melitene Emiri’nin askerleriyle birlikte, Bizans’a karşı askerî harekatlar düzenledi. Karbeas 863 yılında ölünce, yerine yeğeni ve damadı olan Khrysokheir geçti.  Khrysokheir’in babası ve annesi tanınmış Paylikeanklar’dılar. Khrysokheir, Samósata’dan Konstantinopolis’e kadar, Bizans ordusuna ağır zayiatlar verdi ve çok sayıda esir aldi. Bunun üzerine I’inci Basil, esir takasını sağlaması maksadıyla 869 yılında Sicilyalı Petros’u Tephrike’ye gönderdi. Tephrike’de dokuz ay kadar kalan Sicilyalı Petros’un esir takasında pek başarılı olamadığı anlaşılıyor. Sicilyalı Petros’un Paylikeanklar tarihi de “διδάσκαλοι” Khrysokheir döneminin yaşandığı 870 yılında sona erer. Ama,  872 ile 878 arasında, Khrysokheir’in ordusu Ankyra seferinden Tephrike’ye dönerken, önce Agriane denilen yerde konakladı. Geneius tarihine göre (Lachman, 1834), bir dönem Paylikeanklar’ın esiri olmuş ve Khrysokheir ile tanışmış olan Pullades de, Agriane’nin batısındaki Siboron mevkiinde, Paylikeanklar’ın takibindeydi. Paylikeanklar, Tephrike’ye gidebilmek için, muhakkak Bathys Ryax yolundan geçeceklerdi. Bizans ordusu, buraya nazır ormanlık Zogoloenos sırtlarında pusu kurmuşlardı. Paylikeanklar Agriane’den hareket ettilleri günün gecesinde Bathys Ryax’a varırlar. Paylikeanklar hayvanlarının bakımlarıyla meşgullerken, Bizans ordusu baskın yapar. Hazırlıksız yakalanan Paylikeanklar çok ağır kayıplar verirler. Khrysokheir ve sağ kalan az sayıdaki adamı Tephrike’ye doğru doğu yönünde kaçarlar. Bizans ordusu ve Pullades de onların  peşindedir. Bathys Ryax’ın tahminen 45 kilometre kadar ilerisindeki Konstantinou Bounos mevkiinde, Khrysokheir, atının atlayamadığı ve tökezlediği bir hendeği geçmeye çalışırken, takipteki Pullades onu görür ve Khrysokheir’i ağır biçimde yaralar. Khrysokheir atından düşer. Müritlerinden olan ve Diaconitzes ismiyle kayıtlara geçen biri, Khrysokheir’e yardım etmeye çalışırken, olay yerine gelen askerler, Khrysokheir’in kafasını keser. Paylikeank Diaconitzesi’nin esir düştüğü, esareti sırasında inancından döndüğü ve daha sonra Bizans’ın hizmetine girdiği yazılır. Khrysokheir’den sonra, kayıtlara geçen bir Paylikeank “διδάσκαλοι” bulunmaz.

Burada, Samósatalı Konstantinos, Symeon, Pavlus, Gegnesius, Sergios, Karbeas ve Khrysokher için “διδάσκαλοι” sözcüğünü Sicilyalı Petros’a istinaden kullandım. Bu “διδάσκαλοι”  sözcüğü “öğretmen” manasında Resullerin İşleri 13 : 1’de, 1’inci Korintoslular 12 : 29’da, İbraniler 5 : 12’de ve Yakup 3 : 1’de geçer. Sicilyalı Petros,  bir “διδάσκαλοι” atamasının,  kendilerine “Συνέκδημος” denen kişiler tarafından yapıldığını iddia eder.  “Συνέκδημος “sözcüğüyse 2’nci Korintoslular 8 : 19’da  “yol arkadaşı” manasında kullanılmıştır. Ancak, Sicilyalı Petros’un Paylikeanklık yapılanması için kullandığı διδάσκαλοι” ve “Συνέκδημος” tabakalarının sıhhatleri teyide muhtaçtırlar. Çünkü, Paylikeanklar’ın tarihlerinde “διδάσκαλοι” bulunmadığı dönemler olduğu gibi, “Συνέκδημος” denenlerin aralarından bir “διδάσκαλοι” seçtiklerine dair başka kanıt da yoktur.

Bathys Ryax muharebesinin ardından, Bizans ordusu Khristophoros komutasında Tephrike’ye girer. Muhtemelen o an Tephrike’de daha çok yaşlılar, kadınlar ve çocuklar bulunuyordu. Khristophoros, Tephrike’de tarihin en kanlı katliamlarından birini yapar. Sağ kalanlar tehcir edilirler. Çok az sayıdaki Paylikeank ise, Tephrike’den ordunun giremeyeceği dağlık ve ormanlık bölgelere  kaçmayı başarabilir. Tephrike’nin düşüşünün ardından, kaynaklarda, Ermenistan’daki Paylikeanklar hakkında önemli bir kayıt bulunmaz. Ama, Paylikeanklar’ın yerine T’ondrakec’i mezhebi kayıtlara geçer. Onlarla ilgili en ayrıntılı bilgiyi Magister Gregory vermiştir. Magister Gregory’nin 1050 civarında yazdığı mektuplarda  T’ondrakec’i mezhebinin 170 yıldır lanetlenmiş olduğu ifadesi kullanıldığından, dinsel T’ondrakec’i muhalefetinin, Tephrike’nin düşüşünün hemen ardından,  880 ile 890 arasındaki bir tarihte ortaya çıktığı söylenebilir. Bizanslılar’ın  T’ondrakec’i  mensuplarına Poplikianosk dediklerini Taronlu Paul yazar. Magister Gregory de, T’ondrakec’i mezhebinin Zarehawanlı Smbat isminde biri tarafından kurulduğunu belirtmiştir. Ayrıca, Zarehawanlı Smbat’tan sonra gelen yedi ismi daha verir. Theodorus, Ananias, Sarkis, Cyrill, Joseph, Jesu ve Lazar.  Fred Cornwallis Conybeare’nin The Key of Truht : A Manual of the Paulician Church of Armenia’sı (1898), S. Boghosian’ın Tondragyan Shardjumı Hayasdanum 9-12-rt Tarerum (1953) ve Vrej Nersessian’ın The Tondrakian Movement‘i (1987) eski Ermenice kaynaklara dayandıklarından, T’ondrakec’i tarihi için çok değerlidirler. Dinsel T’ondrakec’i muhalefetine bu ismin yayıldığı T’ondrag köyüne istinaden verildiği ve burasının bugünkü Hasretpınar (Malazgirt, Muş) köyü olduğu iddia edilir. Ancak, bu bölgede, Bizans Dönemi’nde, birden fazla T’ondrag isimli köy bulunuyordu. Günümüzdeki Yaylacık (Tuzluca, Iğdır), Gergili (Erciş, Van), Yanıkçukur (Diyadin, Ağrı) ve Tellitepe (Hınıs, Erzurum) köylerinin isimleri de T’ondrag’tı. Bir de T’ondrag Dağı (Tendürek Dağı) vardır. Tephrike’nin düşüşünden sonra, Paylikeanklar’dan bazı bakiyelerin bu T’ondrakec’i mezhebine katılmış olabilecekleri düşünülebilir ama, T’ondrakec’i muhalefetini Paylikeanklığın devamı saymak çok fazla abartılı bir yorum olur. T’ondrakec’i mezhebinin Paylikeanklığın devamı olduğu kanısına da maalesef  Fred Cornwallis Conybeare’nin The Key of Truht : A Manual of the Paulician Church of Armenia’sı neden olmuştur. Oysa, Magister Gregory’nin yazdığına nazaran, T’ondrakec’i mezhebi ile Paylikeanklar arasında önemli farklar mevcuttur. T’ondrakec’i mezhebinin Paylikeanklar’ın aksine vaftizi, ayini ve evliliği reddettiğini, tıpkı Bogomiller gibi çileci bir sisteme sahip olduklarını Magister Gregory belirtiyor.

    T’ondrakec’i mezhebinin 9’uncu yüzyıl ile 12’inci yüzyıl arasında hayli faal oldukları anlaşılıyor. Magister Gregory’nin 11’inci yüzyılda bunların T’ondrag köyüne gidip, halkını tehcir ettiği ve evlerini yaktığı biliniyor. Ama, 14’üncü yüzyıldan 18’inci yüzyıla kadar T’ondrakec’i faaliyetleri pek geçmiyor. Buna karşın, bazı T’ondrakec’i bakiyelerinin  Arkwêli ve Gyumri’ye yerleştikleri 1837 yılındaki bir olay nedeniyle anlaşılmıştır. Kiliseye Arkwêli’de sapkın T’ondrakec’i mezhebinin üyelerinin bulunduğu ihbar edilir. Mezhebin kesintisiz bir tarihi olmamasına karşın, T’ondrakec’i isminin beş asır sonra yeniden ortaya çıkması izaha muhtaç bir husustur. Bunlar vaktiyle Çevirme köyünden göç etmiş 25 haneden oluşan bir topluluktur. Bu Çevirme köyü Hınıs’ın Çevirme köyü mü (Günümüzde Ovaçevirme), yoksa Tekman’ın Çevirme köyü mü, belli değil. Soruşturma sırasında bunlardan bir de Banali jshmartiutian isimli bir kitap ele geçirilir. Bu kitap 1782 yılında Hovhannes Vahaguni tarafından yazılmış veya kopyalanmıştır. Banali jshmartiutian‘un T’ondrakec’i mezhebinden kalma bir kitabın kopyası olduğuna da ilişkin bir kanıt yoktur. Ama,  Fred Cornwallis Conybeare, nedense bu kitabın Paylikeanklar’dan kaldığını düşünür. Kitabı İngilizce’ye The Key of Truth ismiyle çevirirken, alt başlık olarak da  “A Manual of the Paulician Church of Armenia” ibaresini ekler. Kitabın T’ondrakec’i mezhebinden kalma bir metne istinaden yazıldığına veya kopyalandığına ilişkin bir kanıt bile yokken, onun Banali jshmartiutian‘un Paylikeanklar’dan kaldığı iddiası, teyide muhtaçtır. Kaldı ki, The Key of Truth, sadece litürjik bir eser olup, Paylikeank ve T’ondrakec’i düalizmini hiç ifade etmemektedir (Janet Hamilton ve Bernard Hamilton, Bizans Döneminde Hıristiyan Düalist Heretikler : 650 – 1405, 1998).

İkonoklazm Devri ve Paylikeanklar

Bizantologları en fazla meşgul eden hususlardan biri de, III’üncü Leon’un ikon kültüne muhalefetiyle başlayıp, bir asırdan fazla devam eden ve büyük bir siyasal buhrana neden olan İkonoklazm Devri olmuştur.

Paylikeanklar, Samósata ve Kibossa gibi kentlerde Bizans Kilisesi’ne karşı muhalefetlerini va’zederlerken, 717 yılında III’üncü Leon (717 – 741) imparator olur. III’üncü Leon’un ikonoklast düşüncelerini eyleme geçirmesi, askerlerine sarayın Khalke Kapısı üzerinde bulunan yaldızlı İsa tasvirini söktürtmesiyle başlar. Konstantinopolis halkının bu eyleme karşı öfkesi, bir sokak ayaklanmasına dönüşerek tasviri söken askerin linç edilerek öldürülmesine neden olur. III’üncü Leon, bu ayaklanmayı bastırsa da, tasvirlere inanca Konstantinopolis’teki kitlesel destek bir uyarı olarak ortaya çıkmıştır. Konstantinopolis, siyaset terimlerinden çok, din terimleriyle hisseden, düşünen, tartışan ve çatışmalar çıkartan bir nüfusa sahipti. Bu hususta, Konstantinopolis kadın nüfusunun, Konstantinopolis erkek nüfusundan daha faal olduğu anlaşılıyor. Konstantinopolis halkı için din, tasvirler demekti. Yalnızca kiliselerde ve manastırlarda değil, evlerde, dükkânlarda, mobilyalarda ve giysilerde bile kutsal tasvirler vardı. Tasvirlere secde ediliyor, onlar için dualar okunuyor, mumlar yakılıyor ve kurbanlar adanıyordu. Konstantinopolis’te günlük yaşamın büyük bölümü, ailenin dinsel nitelikteki faaliyetleriyle geçiyordu. Ailenin günlük yaşamında, nişan ve nikah törenleri, ölüm ve cenaze, yeni doğan bir çocuğun “İsa’nın Doğumu” tasvirlerinde betimlenen şekilde yıkanıp kundaklanması, vaftiz, Paskalya, ayazmalara ve manastırlara ziyaretler, hac yolculukları, kilisede ibadet, tasvirler için mum yakma ve tasvirlerden şifa dilenme çok önemliydiler (Tamara Talbot Rice, Bizans’ta Günlük Yaşam, 1967). Günlük yaşamın başat dinsel karakterinin ve dinin tasvirlere dayanmasının, Konstantinopolis’un ticaret dünyasında da, yeni iş kolları yarattığı muhakkaktır. Tamara Talbot Rice’ın verdiği birkaç örnek hemen anımsanacaktır. Örneğin, yünlü kumaş ve keten üretiminin kentteki en önemli ticaret faaliyetlerinden biri olduğunu biliyoruz; bu kumaşların tasvirlerle işlenmesiyse, kumaş üretiminden ayrı ve ayrıcalıklı bir iş kolu olarak gelişmişti. Bu iş kolunda daha çok kadınlar çalışmaktaydılar. Ayasofya Kilisesi’nin perdelerine İsa figürünü işleyenler bu kadınlardı. Mum üretimi de, hayli kârlı bir ticaret dalıydı. Mum, yalnızca evlerde aydınlatma amacıyla değil, daha ziyade kiliselerde tasvirlere ibadette kullanılmak için üretiliyordu. Sekizgen nikâh yüzüklerinin yedi yüzüne İncil sahneleri işlenmesi ve sekizinci yüzüne de İsa’nın gelin ve damatın arasında durup, onlarının ellerini birleştirmesi sahnesinin işlenmesi, kuyumculukta ayrı ve imtiyazlı bir iş koluna dönüşmüştü. Konstantinos’un rüyetine dayanan erguvan rengi boyanın üretimini yapanlaraysa, Heraklios’un zamanında (610 –  641)  Hipodrom yakınlarında özel yerler tahsis edilmişti. Çünkü, giysilerinde bu rengi kullanma hakkı, Diokletinos’un buyruğu üzerine yalnızca imparatorluk ailesine verilmişti. Erguvan rengi boya, oldukça ender bulunan dikenli deniz salyangozundan elde edilebildiğinden, en pahalı ve en nadir boya malzemesiydi. Halkın dini tasvirlere dayalıyken ve tasvirler de kentin ticaret hayatının sürekliliğini belirlerken, III’üncü Leon’un ikonoklast düşüncesinin, Konstantinopolis halkından destek bulmaması anlaşılabilir bir husustur.

III’üncü Leon, ikonoklast düşüncesini, Konstantinopolis’te ve tasvirler taraftarı bazı eyaletlerde, ancak ordunun kentlerdeki  “Comitanses” tabakasına dayanarak sürdürebilmiştir.  Ayaklanmanın üzerine bir süre için ihtiyatlı davranan III’üncü Leon, ruhban sınıf ile uzlaşmanın çarelerini arar. Ancak, Konstantinopolis Patriği Germanos’un, III’üncü Leon’u reddettiği kesindir. Ayrıca, III’üncü Leon’un Papa II’nci Gregorius ile diyalog kurma çabalarının da sonuçsuz kaldığı anlaşılmaktadır. Papa II’nci Gregorius ve Patrik Germanos’tan başka, III’üncü Leon’a muhalefet cephesinin en önemli isimlerinden biri de, ikonoklazma karşı üç bölümden ibaret olan bir metin kaleme alan Damaskoslu İoannes olmuştur.

III’üncü Leon, bütün girişimlerinin sonuçsuz kalması üzerine, 730 yılında maiyetindekileri toplayarak, onlara onaylamaları için bir ferman sunar. Bu ikonoklast fermanın onaylanıp ilan edilmesiyle, ikonoklazm imparatorluk topraklarında  kanun kuvvetini kazanıyor ve tasvirlerin imhasıyla birlikte bunlara ibadet edenlerin de takibatları resmen başlamış oluyordu. Grzegorz Leopold Seidler, Bizans Halk Hareketlerinin İdeolojik Kökeni (1961) başlıklı çalışmasında, III’üncü Leon’un ancak saltanatının son yıllarında, Paylikeanklar ile bir anlaşma sağlayabildiğini yazmıştır. Onun halefi V’inci Konstantin (741 – 775) ise, muhtemelen, ikonoklast siyasetin idamesi ve bilhassa Konstantinopolis’teki tasvir taraftarlarının etkisini kırmak düşüncesiyle, Melitene ve Theodosiopolis bölgelerinden 747 civarında sürgüne tabi tuttuğu bir kısım Paylikeank’ı Konstantinopolis’e ve Thrakia’ya getirip, onların buralardaki mecburi iskanlarını gerçekleştirecektir. Thrakession’a Mihail Lahanodrakon’u, Anatolikon’a Mihail Melliseene’yi ve Boukellarion’a Manes’i göndererek, onların vasıtasıyla buralardaki manastırları kapattırmış ve manastırların mülklerini müsadere etmiştir. Kapatılan manastırlar askeri kışlalara dönüştürülürlerken, keşişleri de sivilleştirilmiş ve onlara evlenme zorunluluğu getirilmiştir.

Aleksandr Aleksandroviç Vasilyev, Bizans İmparatorluğu Tarihi‘nde (1952), bütün ikonoklast imparatorların doğu topraklarından çıkmalarının, bir tesadüf olamayacağını belirtir. Bizans İmparatorluğu’nda,  ikonoklast düşüncelerin teşekkülünde, doğu eyaletleri büyük rol oynamıştır. Bu topraklarda, dinleri suretlere ibadeti yasaklayan etnik topluluklar tesirliydiler. Ancak, bazı tarihçilerin, Paylikeanklar’ın ikonoklast düşüncelerinin İslamiyet’in etkisiyle teşekkül ettiğine ilişkin iddialarıysa, asılsızdır. Paylikeanklar’ın kabul ettiği kitaplarda çok sayıda ikonoklast ayet mevcutken, onların ikonoklast ilkelerinde İslamiyet’in etkisinden bahsetmek (Grzegorz Leopold Seidler, Bizans Halk Hareketlerinin İdeolojik Kökeni,1961) zırvalıktır. Bununla birlikte, muhtemelen  834 yılından itibaren, Paylikeanklar ile Müslümanlar arasında karşılıklı bazı kültürel etkilenmeler sözkonusu olabilir.

Metrophane Vassiliéviç Levçenko (Bizans, 1940) ve Grzegorz Leopold Seidler (Bizans Halk Hareketlerinin İdeolojik Kökeni,1961) gibi Bizantologlar, Paylikeanklığı, toplumsal sistemde değişiklikler talep eden siyasal nitelikteki bir halk hareketi olarak değerlendirirler. Ama, Paylikeanklığın, büyük ölçüde köylü sınıfına dayanan Bogomilciliğin aksine, toplumsal sınıflarlarla açık bir bağlantısı tesbit edilememiştir. Cyril Mango, Bizans : Yeni Roma İmparatorluğu‘nda, Paylikeanklar arasında çok sayıda asker olduğunu belirtilir. Mezhep içinde askerlerin sayısının artması, 780 ile 797 veya 797 ile 802 yılları arasında olmalıdır. İrene’nin dinsel politikalarına karşı çıktıkları için görevlerinden uzaklaştırılan bazı imparatorluk askerlerinin, Paylikeanklar’a katıldıkları biliniyor. Bu olay, İrene’nin oğlu V’inci Konstantin’in taht naipliğini yaptığı 780 ile 797 yılları arasında veya İmparatoriçe olduğu 797 ile 802 yılları arasında olmuştur. Bundan önce, Paylikeanklığın asıl kitlesinin, Karapet Ter-Mkttrschian’ın belirttiği gibi, oduncular ve çobanlar olduğu muhakkaktır. Paylikeanklar, baskılar karşısında sık sık yer değiştirmek zorunda kaldıklarından, kuşaktan kuşağa çiftçi değillerdi; çiftçi olmadıkları için de toprak sorunları yoktu. Onlar, Bizans İmparatorluğu’na karşı siyasal ve toplumsal muhalefet değil, sadece Bizans Kilisesi’ne karşı dinsel muhalefet yapıyorlardı. İkonoklast imparatorların Paylikeanklar’a Slav Thomas İsyanı’na kadar (821 – 823) görece  müsamaha göstermeleri, onlarla zaman zaman uzlaşma yollarını aramaları ve siyasetlerinin bekası için dinsel cepheleşmede müttefikleri olarak değerlendirdikleri Paylikeanklar’ın bir kısmını doğudan tehcir edip, ikonoklazma muhalif tasvir taraftararının hakim oldukları bölgelerde iskan etmeleri bu nedenledir. İkonoklazm Devri’nin 842 yılında sona ermesi, Paylikeanklığın 843 yılındaki büyük değişimini açıklar. Muhtemelen bu tarihte, zulüm ve katliam korkusuyla, Melitine Emiri’nin topraklarına yerleşirler ve Bizans İmparatorluğu’na karşı âdeta Melitene Emiri’nin askerî kuvveti olmak zorunda kalırlar. 

Slav Thomas İsyanı

Paylikeanklar Bizans Kilisesi’ne karşı dinsel muhalefetlerini sürdürürlerken, 821 yılında Slav Thomas İsyanı başlar. Grzegorz Leopold Seidler’e göre, Slav Thomas İsyanı, özgür köylülüğün haklarını kısmaya çalışan büyük toprak sahiplerine karşı kırsal kökenli devrimci bir isyandır. Ernest Barker’ın da belirttiği gibi, 7’nci yüzyıldan itibaren, egemenlik sahalarını genişletmeye çalışan toprak sahibi bir zümreyle, toprağına inatla yapışan özgür köylülüğün bakiyeleri arasında, bir gerilimin mevcudiyeti muhakkaktır. Ama, buna karşın, Grzegorz Leopold Seidler’in tesbitinin iki açıdan doğru olamayacağını düşünüyorum.

Birincisi, 9’uncu yüzyıl başında, toprak sahipleri ile köylüler arasındaki gerilimin, Bizans İmparatorluğu’nun toplumsal ve ekonomik sisteminde bir devrimci dönüşüme neden olabilecek koşulları bulunmamasıdır. Çünkü, Steven Runciman’ın Konstantiniye Düştü (1965) isimli eserinde belirttiği gibi, Bizans imparatorları, büyük toprak sahipleri yaratmaktan ziyade, toprağın köy komünleri tarafından işlenmesi politikasını uygulamışlardır. Bu köy komünleri, ekip biçtikleri toprağa karşılık, orduya asker vermekle yükümlüydüler. İmparatorluk, köy komünlerini sıkı şekilde denetliyordu. Bu sistem, ancak 10’uncu yüzyılın ortalarından itibaren bozulacak, 11’inci yüzyıldaysa büyük toprak sahipleri aristokrasisi doğacaktır. Slav Thomas İsyanı’nın toprak sorunuyla ilişkilendirilmesi Rus Bizantologlardan kaynaklanmaktadır. Slav Thomas İsyanı’na sırf toprak sorunu açısından bakılsa bile, toprak sahipleri ile köylüler arasındaki gerilimin  toplumsal ve ekonomik sisteminde devrimci bir dönüşüme neden olabilecek koşullarının oluşabilmesi için, iki asır daha geçmesi gerekiyordu. Oysa, yüksek vergilerden şikayetçi olan bir kısım köylülerin Slav Thomas’a katılmalarına karşın, Slav Tomas İsyanı’nın karakterinde, bir toprak sorunu bulunmuyordu. Paylikeanklar’ın Slav Thomas İsyanı’nı desteklediklere ilişkin asılsız iddia da, Rus Bizantologlar tarafından toprak sorunuyla ilişkilendirilmeye çalışılmıştır. Ama, Paylikeanklar’ın Slav Thomas İsyanı’nı desteklediklerine dair tarihsel bir kanıt yoktur. Slav Thomas İsyanı, toprak sorununa dayanıyor olsaydı bile, çiftçi olmayan Paylikeanklar’ın Slav Thomas İsyanı’nı desteklemeleri için yine de hiçbir neden bulunmuyordu. Paylikeanklar toprağın mülkiyetine değil, onların kiliseler ve manastırlar tarafından işletilme biçimlerine muhaliftiler. Bilindiği gibi, kiliseler ve manastırlar en büyük toprak sahipleri haline gelmişlerdi. Bunlar, vakıfları vasıtasıyla kentlerdeki ticarete de hakimdiler. Devletten aldıkları maddi desteğin yanında, büyük bağışlar topluyorlar, tefecilik ve ticaret yapıyorlar, kira gelirleri bulunuyordu.   

İkincisi, isyanın önderi Slav Thomas’ın devrimci değil, Auguste Bailly’nin Bizans (1939) isimli eserindeki ifadesiyle, sadece maceracı, cesur ve hilekâr biri olmasıdır. Başlıca amacı, II’nci Mikhail’i (820 – 829) tahttan indirerek, onun yerine geçmektir. Bu amacı için her yolu mubah saydığı açıklık kazanmıştır. İsyanı süresince,  daha fazla taraftar bulmak için, tasvirlere inancı yasallaştıracağını vaat etmekten, kendisinin İrini’nin (797 – 802) oğlu olduğunu ve onun mirasını sürdüreceğini açıklamaya kadar, her türlü yalanı politikasına malzeme yapar. Bu nedenle, ikonoklast Paylikeanklar’ın, tasvirlere inancı yasallaştıracağını vaat eden birini desteklediklerini iddia etmek dahi tutarsızlıktır. Paylikeanklar’a yönelik katliamların esas itibariyle Slav Thomas’ın yenildiği 823 yılının hemen sonrasında değil, bu tarihten tam 20 yıl sonra, yani 843 yılında başlaması da, Slav Thomas İsyanı ile Paylikeanklar arasında bir irtibat bulunmadığının ifadesidir.   

Grzegorz Leopold Seidler’in de yazdığı gibi, bu dönemde ikonoklastlar Bizans Kilisesi ile uzlaşma sağladıklarından, ikonoklast imparatorların artık ikonoklast Pavlikeanlar’a ihtiyacı kalmamıştı. 843 yılından itibaren artan Pavlikean katliamlarının asıl nedeni bu uzlaşmadır.

Pavlikeanlığı ortadan kaldırmak için her şey bir bahane olabilirdi. Metrophane Vassiliéviç Levçenko, Bizans isimli eserinde, bu uzlaşmanın ardından, Paylikeanklar’ı dine döndürmek veya ortadan kaldırmak için özel yetkili kişilerin görevlendirildiğini ve Pavyikeanklık ile mücadelenin, 843 yılında, büyük kitlesel katliamlara dönüştüğünü yazar. 843’den sonra binlerce kişi Paylikeank oldukları iddiasıyla öldürülür, malları müsadere edilir. Paylikeank olup olmadıklarına bakılmaksızın, Ermeniler’den büyük kitlelerin bile Balkanlar’a tehciri yapılır. Örneğin, 961 ile 988 arasında Girit ve Makedonya’ya tehcir edilen Ermeniler’in Paylikeank olmadıkları saptanmıştır. Buna karşın, daha önce, 747 civarından itibaren Philippopolis ve çevresine iskan edilen Ermeniler’in çok büyük bir bölümüyse Paylikeanklar’dandı. 745 ve 746 yıllarında Kuzey Suriye sınır kuşağından büyük bir Monofizit nüfus Thrakia’ya sürüldü. 750 ve 751 yıllarında Melitene ve Theodosioupolis kentlerindeki Ermeniler’den bir kısmı Thrakia’ya yerleştirildi. Bunların arasında Paylikeanklar da vardı. Ancak, Patrik Nicephorus’un Breviarium‘da (Carl de Boor, 1880) belirttiği gibi, bunlar zorla değil, 748 yılındaki veba salgınında boşalan yerleri doldurmak ve Bulgarlar’a karşı tahkimat maksadıyla hediyeler verilerek getirilmişlerdi. Aynı kentlerden 754 ve 755 yıllarında büyük kitleler getirilerek, yine Thrakia’da iskan edilirler. 776 yılında Philippopolis ve çevresine büyük bir Ermeni nüfusu getirilir. VI’ncı Konstantinos (780 – 797) döneminde Thrakia’da iskan edilen yüz binden fazla Ermeni ve Süryani’nin Paylikeank olup olmadıklarına dair bir bilgimiz bulunmamaktadır. Ama, I’inci İoannis Çimiskes (969 – 976), 975 yılında Paylikeank oldukları saptanmış büyük bir kitleyi yine Philippopolis’e yerleştirecektir.

Theophylact Lekapenos’un (917 – 956) Bulgar Çar’ı Peter’e (927 – 989) yazdığı mektup, Bogomilcilik hakkında bilinen en eski belgelerden biridir. Theophylact Lekapenos da bu mektubunda, Bogomilciliğin, eski Manesçiliğin ve eski Paylikeanklığın, yeni bir isim altındaki devamı olduğunu yazmıştır. Ancak, Anna Kommena’nın,  Alexiad‘da (Possinus, 1651),  1081 ile 1118 arasındaki Philippopolis halkını yazarken, sanki her Paylikeank’ı Bogomilci, her Bogomilci’yi de Paylikeank olarak isimlendirmekte kuşkuları bulunduğu hissedilmektedir. Böyleyse, kuşkularında haklıdır. Tarihsel kayıtlara nazaran, ben de Bogomilciliğin Paylikeanklığın bir devamı olmadığı kanısındayım. Her iki mezhep arasında büyük farklar bulunuyordu. Philippopolis civarında bazı Paylikeanklar’ın sonradan Bogomilciliğe katıldıkları doğrudur, ama bu onların yalnızca çok küçük bir  kesimi için geçerlidir (Janet Hamilton ve Bernard Hamilton, Bizans Döneminde Hıristiyan Düalist Heretikler : 650 – 1405, 1998). Asıl büyük Paylikeank kitlesi ise, inançlarını nesiller boyu kendi köylerinde ve kasabalarında inatla  sürdürmüşlerdir. 15’inci yüzyıl ile 18’inci yüzyıl arasındaki  Pavlikean köyleri ve kasabaları için Milcho Iovkov’un Pavlikiani i pavlikianski selishta v bulgarskite zemi XV-XVIII v (1991) isimli Bulgarca araştırması önerilmektedir.

V’inci Konstantin’in 747 yılı civarında Konstantinopolis’e yerleştirdiği ve bu tarihten  başlayarak tedricen dinlerini gizlemeye başlayan Paylikeanklar’ın, Slav Thomas İsyanı’nı takip eden yıllarda tamamen inançlarını gizleyerek veya başka dinler içine gizlenerek, birer gizli Paylikeank olarak yaşamaya başladıkları anlaşılıyor. Tarihçi Theophones,  8’inci yüzyılın ikinci yarısındaki ve  9’uncu yüzyılın ilk yirmi yılındaki Konstantinopolis’in, Hıristiyan gibi görünen gizli Paylikeanklar’ına işaret etmiştir (Carl de Boor, 1883). Nina G. Garsoïan, The Paulician Heresy (1967) isimli eserinde, muhtemelen 9’uncu yüzyılın başına doğru, Paylikeanklar’dan bir kısmının, düalizmin muhafazakâr şeklinin yerine düalizmin daha ılımlı olan şeklini savunmaya başlamış olabileceklerini ifade ederse de, mezhep içindeki bu yeni eğilimi isimlendiren tarihsel bir kanıt bulunmamaktadır. Nina G. Garsoïan’ın kastettiği T’ondrakec’i mezhebi ise, bu mezhebin inkişafı 9’uncu yüzyılın başına doğru değil,  9’uncu yüzyılın son yıllarına tekabül eder. Buna karşılık, 10’uncu yüzyıl boyunca ve 11’inci yüzyılın başlarında, Euchaita, Miletus ve Ephesus gibi kentlerin civarlarında, dinlerini hiç gizlemeden düalistliklerini hâlâ eski muhafazakâr karakteriyle sürdüren Paylikeanklar’ın mevcudiyetleri biliniyor.

Paylikeanklığın Kökenini Manesçiliğe Dayandırmak Tutarsızlıktır

Bizantologlar’ın büyük kısmı, Paylikeanklığın, Manesçilik ile Hıristiyanlığın sentezi bir dinsel muhalefet olduğu hususunda fikir birliği içerisindedirler. Bunun nedeni de, Paylikeanklığa muhalif Bizans kaynaklarındaki Manesçilik ithamını esas almalarıdır. Oysa, Manesçilik, Paylikeanklar’a kadar sadece Manesçiler hakkında ölüm cezası uygulandığından, Bizans Kilisesi’ne muhalif bütün mezheplerin sindirilebilmeleri maksadıyla, hepsi için kolayca kullanılan asılsız bir itham yöntemiydi. Yazıldığı gibi, Paylikeanklar, ikonoklast, çileci olmayan ve Sicilyalı Petros’un  metnindeki  “διδάσκαλοι” ile “Συνέκδημος”  kavramlarına rağmen hiyerarşik yapılanması bulunmayan bir dinsel muhalefet ise, onun Manesçiliğe dayandırılması tutarsızlıktır. Çünkü Manesçilik, Paylikeanklığın aksine, öğretisinde suretlere yer veren, inananlarını duvarsız manastır düzeni biçimindeki çileci  bir yaşam tarzına mecbur eden ve katı hiyerarşik yapılanması olan bir dinsel akımdı. Manesçilik, vaftizi ve komünyonu reddederken, Paylikeanklar bu ikisini temel sakrament olarak uygulamışlardır. Ayrıca, Manesçilik, Paylikeanklığın aksine, heretik bir muhalefet değildi. Manesçilik asıl tabanını zenginler, tüccarlar ve aydınlar arasından devşirmişken, Paylikeanklık çiftçi olmayan yarı göçebeler ve çobanlar arasında yayılacaktır. Ben Paylikeanklığın, kırsal kesimdeki Hıristiyanlık öncesi pāgān inançları üzerine, Zerdüştîliğin iyi ile kötü ve Mazdakîliğin eşitlikçilik unsurlarıyla, Süryanîler ve Yahudiler vasıtasıyla Ermenistan’da yayılan Hıristiyanlığın gnostik biçiminin inşâ edilmesi sonucunda doğan karma bir dinsel muhalefet olduğu kanısındayım. Zerdüştîlik ve Mazdakîlik, Paylikeanklığın yayıldığı ve kitleselleştiği bütün yerlerde vaktiyle etkili olmuş dinsel akımlardı.  Bizans Döneminde Hıristiyan Düalist Heretikler : 650 – 1405‘i okurken, gözden kaçan çok önemli bir hususu fark ettim. Bilindiği gibi, Paylikeanklar, 843 ve 844 yılında Melitene Emiri’nin toprakları içerisindeki Arguvan’a yerleşmişlerdi. Janet Hamilton ve Bernard Hamilton, kitaplarına, Zonaras’ın Epitomae Historiarum‘undan iki küçük metini M. Pinder ve T. Büttner-Wobst baskısından (Weber, 1841 – 1897) alıntılar. Zonaras, 843 ve 844 yılları için, Paylikeanklar’ın İsmaîliler’e katılarak Bizans’a karşı savaştıklarını ve onların başına gelen bir çok felaketin nedeni olduklarını yazmıştır. Yani, Zonaras’a göre, Melitene Emiri bir İsmaîli’dir. Mazdakîliğin daha sonra İslamlaştığını ve Şiî – Bâtınî düşünce akımına karışarak Karmâti ve İsmaîli mezhepleriyle birleştiğini biliyoruz. İsmaîli eskatolojisinde Zerdüştî ve Mazdakî etkiler hayli fazladır. İsmaîli eskatolojisindeki bu Zerdüştî ve Mazdakî etkiler ise, öğretilerinde Zerdüştî ve Mazdakî unsurlar bulunan Paylikeanklar’ın Melitene Emiri ile olan ilişkisini anlamamızı kolaylaştıracak bir husustur.    

Kıral kesimdeki Ermeniler, Hıristiyanlığı kabul etmiş olsalar bile, Hıristiyanlık öncesindeki  pāgān inançlarını bırakmamışlar, bunların bazılarını kendi Hıristiyanlıklarına eklemlemişlerdir.  Örneğin, tandırın hıristiyanlık öncesindeki bir pāgān inancı kalıntısı olduğu muhakkaktır. Meds Yeghern’den önce bile tandır inancı, kırsal kesimin Ermeni Hıristiyanlığı’nda hâlâ dinsel öneme sahipti. Yeni gelin, kocasının evine ilk girdiğinde, tandırı öper ve kocasıyla birlikte tandırın etrafında üç defa dönerdi. Hane bölündüğünde, yeni evin ilk tandır ateşi, muhakkak baba evindeki tandırdan alınan ateşle yakılırdı. Haneden ayrılacak kişi, tandırın önünde çömelip onu öperdi. Kilisenin bulunmadığı yerlerde, evlilik ve vaftiz törenleri tandırın başında yapılırdı (Mary Kilbourne Matossian ve Susie Hoogasian Villa, 1914 Öncesi Ermeni Köy Hayatı, 1982). Ermenice’deki “t’ondrag” sözcüğünün tandır, tandır fırını ve tandırcık anlamlarında kullanımları dikkate alındığında, tandır inancının T’ondrakec’i ismiyle bir  bağlantısının bulunup bulunmadığı, araştırılmaya muhtaç bir husustur. Muhtemelen bir pāgān inancı kalıntısı olan tanrıça Anahid’e tapınma da kırsal kesimin Ermeni Hıristiyanlığı’na dahil edilmişti. Kırsal kesim Ermeniler’i, pınarların mucizevi gücünü tanrıça Anahit üzerinden kişileştirmişlerdi. Dersim bölgesi Ermenileri de, Fırat Nehri ile Murat Çayı’nın buluştukları yerde bulunan bir kayanın üzerinde, memeleri açık ve bedeninin belden aşağısı balık şeklinde olan güzel bir bakirenin oturup saçlarını ördüğüne inanırlardı. Harput yakınlarındaki Akhor köyünde, Ermeniler’in “Anahit’in Suyu” ismini verdikleri şifalı bir pınar vardı. Bu inancın Dersim’in Kızılbaş olarak isimlendirilen halkında aynen yaşadığını Kürt milliyetçisi Veteriner Dr. M. Nûrî Dêrsimî de Dersim Tarihi (1952) isimli eserinde belirtmiştir.

Pāgān inancı kalıntıları gibi, vaktiyle Ermenistan’ada etkili olan Zerdüştîliğin bazı unsurların da, kırsal kesimin Ermeni Hıristiyanlığı’na geçtiği muhakkaktır. Odzunlu Hovhannes 719 yılındaki Dvin Konsili’nin ardından Paylikeanklığa karşı bir risale yazmıştır. Odzunlu Hovhannes’in bu risalesinden bazı parçalar, Fred Cornwallis Conybeare tarafından, The Key of Truht : A Manual of the Paulician Church of Armenia’nın (1898) IV No.’lu Ek’i olarak yayımlanmıştır. Odzunlu Hovhannes’e göre, Paylikeanklar, ölülerini gömmek yerine damların üstünde bırakan bir mezhepti. Bu iddia bir başka kayıtla teyid edilememiştir. Ama, Paylikeanklar’da Odzunlu Hovhannes’in iddia ettiği gibi bir gelenek varsa, bu Zerdüştî kökenli olmalıdır. Zerdüştîler, kişi ölünce, yıkarlar ve ona beyaz ketenden elbisesi giydirirlerdi. Ayrılık saati gelene kadar, ölen kişi evinin bir köşesine yayılan kumun veya düz taş blokların üzerine yatırılırdı. Ceset evde kaldığı sürece dualar okunur ve yanında tütsü veya sandal ağacı yakılırdı. İki Nasasa’nın dışında hiç kimse ölüye dokunamaz ve ölünün üç adım yakınına kadar hiç kimse yaklaşamazdı. Ayrılık saati gelince Nasasalar taştan veya madenden bir şeyin üzerine ölüyü koyarlar ve onu Sessizlik Kulesi’ne dualar eşliğinde taşırlardı. Ceset gömülmez, yakılmaz veya suya atılmazdı. Ceset, Sessizlik Kulesi’ne bırakılırdı. Kalın taş duvarlarla inşâ edilen basık silindir biçimindeki bu kulelerin üst tarafı açıktı. Ölen, kulenin içindeki aşağıya doğru eğimli olan bir çukura konur, dünyadan çıplak gidilmesi gerektiğinden, giysisi çıkartılırdı. Kulelerin üstlerinin açık olması, Tanrı’nın ölü bedenleri yemeleri için görevlendirdiği yırtıcı kuşların içeriye girmelerini sağlıyordu. Dersim’deki Kureyşanlar’a atfedilen bir söylencede de benzer merasim bulunuyor. Bu söylencede, Kureyşanlılar’ın çok eskiden ölülerini gömmedikleri, iki Vergê Kuresi’nin gelip onu alması için bir kavak ağacının altına bıraktıkları anlatılır. Buna karşın Bogomiller’in ölülerini gömdüklerini biliyoruz. Bomiller’in mezar taşları günümüze kadar gelmiştir. Emel Esin Bogomil mezar taşları hakkındaki önemli ve değerli bilgiler vermiştir.

Dersim bölgesinde asırlar boyu Zerdüştîlik yaygındı. Sonradan bölgeye nüfuz eden bütün dinler de, Zerdüştîlik ile kaynaşmış ve Zerdüştîlik ile çelişmeyecek şekil değişikliklerine uğramıştır. Veteriner Dr. M. Nûrî Dêrsimî de  Dersim Tarihi (1952) isimli eserinde, Dersimliler’in Alevi, Bektaşi ve Şia dinsel şekillerinin altında aslında kadim inançları olan Zerdüştîliği muhafaza ettiklerini yazar. Pāgān inançlarını bünyesine katan kırsal kesim Ermeni Zerdüştîliğinin, Hıristiyanlık öncesinde Eriza, Kamakha, Daranisa, Sper, Theodosiopolis, Melitene, Sebasteia, Dersim ve Samósata gibi yerleşim merkezlerinde yaygın olduğunu biliyoruz. Hıristiyanlık sonrasında ise, Eriza, Kamakha, Daranisa, Sper, Theodosiopolis, Melitene, Sebasteia ve Samósata kentleri Pavlikeanlığın merkezleri olurlarken, Dersim’de Pavlikeanlığın hiç zikredilmemesi, dikkat çekici bir husustur. Paylikeanklık belki Dersim’de de faaliyet göstermişti ama, bu bölgenin asırlar boyunca kayıt dışı kalması nedeniyle, Dersim’deki Paylikeanklık faaliyetleri hakkında bilgi sahibi değiliz. Dersim’in Kızılbaş halkının kültüründeki “eline, diline ve beline sahip olmak” ilkesinin, Paylikeanklığın mirası olduğu iddiası da doğru değildir. Çünkü, Manesçilik’ten geçme “ellerin mühürü”, “ağzın mühürü” ve “tohumun mühürü” ilkelerinin Paylikeanklık’ta bulunmadığı çok açıktır. “Ellerin mühürü”, insan öldürmek, savaşa katılmak, silah taşımak, hayvanları öldürmek, çiçek kopartmak ve cansız varlıklara zarar vermek yasakları anlamındayken, Paylikeanklar, iç çatışmalarında kendi inançlarından olanları bile öldürmekten kaçınmamışlar, silah taşımışlar, 843 yılından sonra sürekli savaşlara katılmışlar ve beslenme konusunda katı kuralları bulunmadığından hayvan etine dayalı beslenmelerinden hiç vazgeçmemişlerdir. “Ağzın mühürü”, hayvan eti yemek, yalan söylemek, küfretmek, yargıda bulunmak ve mahkûm etmek yasakları anlamındayken, Paylikeanklar, hayvan eti yemişler, özellikle kendilerini gizlemek maksadıyla sürekli takıyye yapmışlar, Bizans Kilisesi hakkında yargıda bulunmuşlar ve düşman olarak değerlendirdiklerini sıklıkla ölüm cezasına mahkûm etmişlerdir. “Tohumun mühürü”, evlilikteki ve cinsel ilişkideki katı sınırlamalar anlamındayken, Paylikeanklar, evliliği ve cinsel ilişkiyi değilse bile, kadın ve erkek eşitliğini şeklen birazcık Mazdakîlik’teki gibi yorumlamış olabilirler. Aralarında büyük farklar bulunmasına karşın, Paylikeanklar’ın devamı olarak görülen Bogomilciler hakkındaki iftiralar da,  muhtemelen, muhaliflerinin onların kadın ve erkek eşitliği ilkelerini Mazdakîlik’teki cinselliği aynen devam ettirmelerinin görünen şekli sanmalarından kaynaklanıyordu. Anna Kommena Alexiad‘ın 15. IX. 1 bölümünde bunları utancından yazamayacağı ifade etse de, Guibert de Nogent’teki ve Papa IX’uncu Gregory’deki iftiralar, sonradan, Kızılbaş isimlendirmesiyle zikredilen  bir senkretik inanç topluluğu hakkında ortaya atılan “Mum Söndü” uydurması ile yeniden karşımıza çıkacaktır. Oysa, bu senkretik inanç topluluğunun geleneğinde,  mum ile semah ilk kez Şah İsmail ile Kalender Çelebi’nin buluşmalarında vuku bulmuş, ikisi bir mum yakarak semaha kalkmışlar ve mum sönene kadar da vecd halinde dönmüşlerdir. Mumlu semah Kızılbaş olarak isimlendirilen topluluklarda, Şah İsmail sünneti olarak uygulanmıştır. Ancak, Osmanlı’da Kızılbaşlar’ın dinsel ibadetleri baskı ve yasakların hedefi olduğundan, bu senkretik inanç toplumu  baskın korkusuyla geceleri mumları söndürüp, dini vecibelerini karanlıkta gizlice yerine getirmeye çalışmışlardır. Bu nedenle “Mum Söndü” kavramı ortaya çıkmış ve bu kavrama kadınlı erkekli ibadet eden Kızılbaşlar’ın mum söndükten sonra birbirleriyle cinsel ilişkiye girmesi anlamı kazandırılmıştır. Onlar hakkındaki bu ithamı teyit edecek  tek bir dava ve tek bir hüküm örneği dahi yoktur. Aksine, özellikle Dersim’in Kızılbaş halkının aile yaşamında çok sert kurallar bulunuyordu. Veteriner Dr. M. Nûrî Dêrsimî’nin belirttiği gibi, evlilik ömür boyu süren ve boşanmanın olmadığı toplumsal bir müesseseydi. Kadın ve erkek eşittiler. Koca, aileyi ilgilendiren bütün işlerde karısının fikrini almaya mecburdu. Böyle yapmazsa, karısının onurunu kırmış olurdu. Kadın, aile işlerinde kendisinin fikrini almayan kocasını aşiret büyüklerine şikâyet ederdi. Kadının haklı olduğu anlaşıldığında, kocasına önce nasihat edilir, hatasının tekrarı halinde ise uyarılırdı. Adam uyarıya rağmen aynı davranışını tekrar ederse, aşiret ocağından kovulur ve bir daha aşirete kabul edilmezdi. Buna karşın, kadın huysuz biri çıkarsa, kocasının ondan bir süre uzak durma hakkı vardı. Huysuz kadınlara aşirette kimse yakınlık göstermez, huysuzluğunu bırakması sabırla beklenirdi. Huysuzluğundan vazgeçen kadın, yeniden haneye kabul edilirdi. Kadın kocasını aldatırsa, kocası veya akrabaları tarafından derhal öldürülürdü. Buna karşılık, başka kadınların namuslarına musallat olan erkek de aşiret kararıyla ortadan kaldırılırdı. Dersim’de kadınlar erkeklerden kaçmaz, erkeklerle afifâne bir ilişki sürdürürlerdi. Namus, Dersim’in Kızılbaş kadınları için en büyük değerdi. Dersimliler’in 19’uncu yüzyılın sonuna kadar yalnızca Ermeniler’den kız almalarının veya başka milletten bir kızla aile kurmayı uygun bulmamalarının nedeniyse, ayrıca araştırılmaya muhtaç bir husustur (Dersim Tarihi, 1952). Dersim’in Kızılbaş halkının aile yaşamının her aşirette bazı farklılıkları bulunmasına karşın, Veteriner Dr. M. Nûrî Dêrsimî’nin genelleştirerek yazdıkları yine de bu kuralların ana yapısı hakkında bir fikir vermektedir. Bizde “Mum Söndü” olarak kavramlaştırılan cinsel sapkınlık iftirası, aslında asırlar boyunca farklı biçimlerde her dinin ayrılıkçı kesimi için kullanılmıştır.

Digenes Akrites’in Destanı

Erdoğan Çınar, Digenes Akrites destanında, Karbeas ile Khrysokheir’in  mücadeleleri ve yaşamlarının anlatıldığını nereden ve nasıl saptadı, merak ediyorum. Digenes Akrites destanının kahramanı, Bizanslı komutan Adronikos ile karısı Anna’nın 15 yaşındaki kızları Eirene’ye aşkından dolayı vaftiz edilerek Hıristiyan olan Suriyeli Arap ve Müslüman Emir Musur’un oğludur.  Arap Damatlar’ın sayılarının  o dönemde Bizans’ta hayli fazla olduğunu Konstantinos Porphyrogennetos’tan öğreniyoruz. Hıristiyanlığa geçen  Arap Damatlar’a, daha ziyade imparatorluğun doğu bölgelerinde bir süre için vergiden muaf tutulan büyük topraklar verilerek, bunlardan Akrites olarak yararlanılması siyaseti izlenmiştir. Akritesler, doğuda Müslümalar’a ve heretik unsurlara karşı bir uç beyi olarak Bizans’a hizmet eden askerî feodalizmin temsilcileriydiler. Karbeas’ın ve Khrysokheir’in, ırk, düşünüş, inanç ve sınıfsal köken açılarından, bu Akritesler ile nasıl ilişkilendirildikleri izaha muhtaçtır. Aksine, Karbeas’ın ve Khrysokheir’in en büyük düşmanları, Bizans’ın Akrites ismi verilen toprak sahibi askerî feodalleriydi.        

 Digenes Akrites‘in 10’uncu yüzyılın sonlarında veya 11’inci yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin edilmektedir. Yazarı bilinmiyor. Digenes Akrites‘in sadece altı farklı Yunanca nüshası bulunmuştur. İlk nüsha 1875 yılında Sümela Manastırı’nda keşfedilendir. 3180 satırdan oluşan bu nüsha, 16’ncı yüzyıla tarihlendirilmektedir. İkinci nüsha 1878 yılında Andros Adası’nda bulunmuştur. 4778 satırdan oluşan bu nüsha da 16’ncı yüzyıla tarihlendirilmiştir. 14’üncü yüzyıla tarihlendirilen ve 3749 satırdan oluşan üçüncü nüsha, Grottaferrata Manastırı’nda bulunmuştur. Oxoniensis Lincoln College’daki 3094 satırdan oluşan dördüncü nüsha 17’nci yüzyıla tarihlendirilmiştir. Escorial nüshası olarak bilinen ve Escorial Kütüphanesi’nde bulunan 1867 satırlık beşinci nüsha, 16’ncı yüzyıla tarihlendirilmiştir. 1632 yılında Sakız Adası’nda Meletios Blastos’un kopyaladığı altıncı nüsha ise 1889 yılında Andros Adası’nda bulunmuştur (Esin Ozansoy, Basileios Digenes Akrites Destanı Üzerine Not, 2006).

Destanın Grottaferrata ve Escorial nüshaları, dilimize çevrilerek, Yunanca metinleriyle birlikte, Digenes Akrites : Anadolu’nun Büyük Destanı ismiyle 2009 yılında yayımlanmıştır. Bu nüshaları defalarca okudum. Her ikisi de Erdoğan Çınar’ın “destanda Hıristiyanlık unsurlarına pek yer verilmemiştir”  şeklindeki iddiasının tam tersi özelliktedirler. Digenes Akrites‘in Grottaferrata nüshasının I’inci Kitap : 303 – 306 , II’nci Kitap : 41, III’üncü Kitap : 171 – 195,  III’üncü Kitap : 199 – 215,  III’üncü Kitap : 220 – 227,  III’üncü Kitap : 232 – 240,  III’üncü Kitap : 330 – 336, IV’üncü Kitap : 43 – 46,  IV’üncü Kitap : 554 – 562,  IV’üncü Kitap : 576 – 583, IV’üncü Kitap : 907,  IV’üncü Kitap : 1037 – 1041, VII’nci Kitap : 61 – 98, VII’nci Kitap : 104 – 105, VII’nci Kitap : 227 –  229, VIII’inci Kitap : 7 – 10, VIII’inci Kitap : 13 – 14, VIII’inci Kitap : 145 – 180, VIII’inci Kitap : 195 – 196, VIII’inci Kitap : 281 – 297 ve VIII’inci Kitap : 301 – 313 satırlarına  bakılabilir. Grottaferrata nüshası, Ernest Barker’ın “Kilisesel Birey” olarak tanımladığı bir halka  hitap edecek seviyede ve çok sayıdaki Konstantinopolis Hıristiyanlığı’nın unsurlarıyla yazılmış bir metindir. Grottaferrata nüshasından 2882 satır daha kısa olan Escorial nüshasının üslûbu, örneğin Grottaferrata nüshasına nazaran, yazınsal açıdan kötüdür. Metne sonradan yapılan eklemeler veya tamamlamalar hemen farkedilir. Satırlar arasındaki boşluklar ve metnin devamlılık sorunları, sonradan tamamlanması amacıyla kopyalanmasının veya yazımının yarım bırakıldığı hissini uyandırmaktadır. Sanki öncelikle aşk, kahramanlık ve ölüm temalarının kopyalanması amaçlanmış gibidir. Buna karşın, 103 – 104, 175 – 177, 548 – 550, 552 – 553, 561 – 564, 734 – 735, 1305 – 1307, 1796 – 1775 ( nüshada 1797’ncı satırdan sonra gelen satır 1774 olarak numaralandırılmıştır ) ve 1805 – 1860 satırlarında Hıristiyanlığa ait unsurlar barizdirler.

Battal Gazi’nin Destanı

Erdoğan Çınar, Battal Gazi Destanı‘nda  Hüseyin Gazi ve Battal Gazi isimleriyle, aslında  Karbeas’ın ve Khrysokheir’in Bizans’a karşı mücadelelerinin anlatıldığını iddia eder. Bugün,  Ya‘kubî,  Taberî,  Mes‘ûdî, İbn Asâkir, İbnü’l-Esîr, Sıbt İbnü’l-Cevzî, İbn Şâkir el-Kütübî, İbn Fazlullah el-Ömerî, Zehebî ve İbn Kesîr gibi kaynaklarda, tarih ve menkıbe birbirine karıştığı için, tarihsel Battal Gazi’yi bütünüyle ortaya çıkartmak mümkün değildir. Buna karşın, Battal Gazi’nin, tarihsel kimliği destandaki efsanesinde kaybolan ve 717 ile 740 yılları arasında şöhret kazanmış bir mücâhid olduğunu söyleyebiliriz. Destandaki Türk ve Müslüman Battal Gazi Melitene doğumlu olduğu halde, tarihsel Battal Gazi’nin sonradan İslam’a geçmiş Antioach veya Dimeşk kenti doğumlu bir azatlı köle olduğu yazılmaktadır. Oysa  Karbeas ve Khrysokheir 9’uncu yüzyılda yaşamışlardı. Hıristiyanlığın Paylikeank mezhebinin mensuplarıydılar.  Battal Gazi, 740 yılında ölen bir mücâhidse,  Karbeas ondan 123 yıl sonra, Khrysokheir ise ondan 132 veya 138 yıl sonra ölmüştür. Karbeas’ın ve Khrysokheir’in doğum yerlerini ve tarihsel Battal Gazi’de olduğu gibi etnik kökenlerini bilmiyoruz. Sicilyalı Petros, Khrysokheir’in Karbeas’ın yeğeni ve damadı olduğunu belittiğine göre, her ikisi de aynı etnik kökendendiler ve muhtemelen aynı yerden Melitene Emiri’nin topraklarına gelmişlerdi. Grek veya Ermeni olabilirler. Erdoğan Çınar, Battal Gazi Destanı‘nda , 8’inci yüzyılda yaşamış şöhretli bir İslam mücâhidinin isminin altında, aslında  9’uncu yüzyılda yaşamış ve Müslüman olmayan iki Paylikeank’ın anlatıldığı şeklindeki asılsız  iddiasını, Hüseyin Gazi Tepesi’ne ve Üçler Tepesi’nde bulunan Battal Gazi Türbesi’ne dayandırıyor. Destanda, Battal Gazi’nin babası Hüseyin Gazi’nin avlanmak için Mamuriyye tarafına gittiği ve orada Mihriyayil tarafından şehit edildiği yazılmaktadır. Mamuriyye isimli yer, Dânişmend Gazi Destanı‘nda “Mamuriyye yani Engüriyye” veya “Mamuriyye yani Angara” şeklinde açıklanmaktadır. Engürü ve Angara, bugünkü Ankara’nın yazım şekillerindendir. Ama, Karbeas’ın 863 yılında  Ankyra yakınlarında öldüğüne dair bir kayıt yoktur. Muhtemelen Tephrike’de yaşlılığa bağlı doğal nedenlerden veya bir hastalıktan dolayı ölmüştü.  Khrysokheir  ise, Ankyra yakınlarındaki bir muharebede ve günümüzdeki Hüseyin Gazi Tepesi’nin civarında öldürülmemiştir. Aksine, Ankyra önlerinden Tephrike’ye dönerken, Bathys Ryax’ın tahminen 45 kilometre kadar ilerisindeki Konstantinou Bounos mevkiinde öldürülmüştür. O dönemde Ankyra’dan Tephrike’ye dönerken, Ankyra – Tavium – Korniaspa – Tarbasthena – Sibora – Agriane – Sialo – Sebasteia –  Tephrike güzergâhının takip edildiğini William Mitchell Ramsay  Anadolu’nun Tarihî Coğrafyası (1890) isimli eserinin  L. 17 – 20 bölümünde açıklamıştır. Khrysokheir’in ordusu Ankyra seferinden Tephrike’ye dönerken, önce Agriane denilen yerde konakladı. Pullades de, Agriane’nin batısındaki Siboron mevkiinde, Paylikeanklar’ın takibindeydi. Bizans ordusu, Bathys Ryax’a  nazır ormanlık Zogoloenos sırtlarında pusu kurmuşlardı. Paylikeanklar Agriane’den hareket ettilleri günün gecesinde Bathys Ryax’a varırlar. Bizans ordusu orada baskın yapar. Paylikeanklar çok ağır kayıplar verirler. Khrysokheir ve sağ kalan az sayıdaki adamı Tephrike’ye doğru doğu yönünde kaçarlar. Ama, Bathys Ryax’ın tahminen 45 kilometre kadar ilerisindeki Konstantinou Bounos mevkiinde Bizans askerleri onları yakalar. Bathys Ryax bugünkü Akdağmadeni civarında aranmalıdır. Kuzeyinde Akdağmadeni’nin ve güneyinde Çayıralan’ın bulunduğu dağlık bölge, Bathys Ryax ve  Zogoloenos için en uygun mahaldir. 7’nci yüzyıl ile 9’uncu yüzyıl arasında bu bölgede Bizans ordusunun Kharsianon Kalesi bulunuyordu. Zogoloenos sırtlarında pusu kuranlar, Karsianon Kalesi’nin askerleri olmalıdır. Kharsianon Kalesi, tahminen bugünkü  Akdağmadeni’ndeki Muşali Kalesi denen yerdi. Khrysokheir buradan 45 kilometre kadar doğu tarafına kaçtığına göre, yakalandığı yer de Sivas’ın Yıldızeli ilçesine bağlı olan Belcik yakınları olmalıdır. Belcik,  Akdağmadeni’ne 45 kilometre, Yıldızeli’ne ise 36 kilometre mesafededir. Kısacası,  Khrysokheir,  Ankara yakınlarındaki Hüseyin Gazi Tepesi civarında değil, Akdağmadeni ile Yıldızeli arasındaki bir yerde öldürülmüştür.                              

Battal Gazi Destanı‘nın yazarı belli değildir. 13’üncü yüzyılın eseri olan Dânişmend Gazi Destanı‘ndaki bazı kısımlar Battal Gazi Destanı‘ndan alındığı için, Battal Gazi Destanı muhtemelen 12’nci yüzyılda yazılmıştır. Marius Canard,  Delhamma, épopée Arabe Des Guerres Arabo-Byzanties (1935) isimli eserinin 283’üncü sayfasında, Battal Gazi Destanı‘nın Zatü’l-himme, Zü’l-himme ve Delhemma olarak bilinen bir Arapça eserden kopyalandığını veya bu eserden esinlenerek yazıldığını belirtmektedir. Ama, Battal Gazi Destanı‘nın bir Meliteneli tarafından veya Melitene’nin hem tarihini hem de coğrafyasını çok  iyi bilen biri tarafından yazıldığı muhakkaktır. Çünkü, ismi bilinmeyen yazar Melitene ile ilgili ayrıntılara girmekte ve tarihsel kayıtlara uygun mekân tasvirleri yapmaktadır.  9’uncu yüzyıla ait bazı olayların ve 11’inci yüzyıldaki Haçlı Seferleri’nin destana yerleştirilmelerine karşın, Battal Gazi Destanı’nda  8’inci yüzyılda gerçekleşen Arap – Bizans  muharebeleri anlatılır. Erdoğan Çınar Battal Gazi Destanı‘nı bir Alevî destanı olarak kabul eder. Oysa, tarihsel Battal Gazi bir Emevî mücâhidiydi. Hulefâ-yi Râşidîn döneminden sonra Dimeşk kentinde kurulan İslâm tarihinin bu ilk hânedan devleti, ismini kurucusu Muâviye bin Ebû Süfyân’ın mensubu olduğu Benî Ümeyye  kabilesinden almıştır. Hazreti Ali’nin Abdurrahman bin Mülcem isminde bir Haricî tarafından öldürülmesinin ardından, bu hânedan, Hazreti Ali’nin oğulları Hasan ve Hüseyin’e de düşman muamelesi yapmışlardır. El-Mesûdî’ye göre Hasan,  Muâviye tarafından zehirletilerek öldürülmüştür. Hasan’ın kardeşi Hüseyin ise, Karbalā isimli yerde    Muavîye’nin oğlu Yezid tarafından öldürülmüştür. Destansal Battal Gazi de, ganimetlerinden  Hazreti Peygamber’in torunlarını öldüren bu halifelere pay gönderen bir mücâhiddir. Battal Gazi Destanı‘nın dinsel ve sosyal dili ise, esas itibariyle, İslamiyet’in Emevî – Abbasî dönemlerinin bir ifadesidir. Örneğin, Battal Gazi’nin kadınları sadece erkeğe hizmet eden, onun çocuklarını doğuran ve kocasının sözünden çıkmayan kişilerdir. Kızılbaş veya Alevi olarak isimlendirilen senkretik inanç sistemine sahip toplulukların aksine,  Araplar gibi çok eşlidir. Zeynep, Mâhpiruz, Gülendam, Beyza ve baldızı Güllü Ketayun Battal Gazi’nin karılarıdırlar. Bunların arasında yalnızca Zeynep doğumla Müslüman’dır. Diğerleriyle ancak onların İslam’a geçmelerinden sonra evlenmiştir. Battal Gazi, bütün Rumlar’ı Müslüman yapmak,  kiliselerini yıkmak ve yerlerine mescid yapmak için savaşır. Bir sosyal mücadele değil, yalnızca din savaşı yürütür. Düşman üzerine  Allah deyip gider, bu yolda alnına yazılanı görmek ister.

Kızılbaş ve Alevi İsimlendirmeleri

Erdoğan Çınar’ın Paylikeanklar’ın Anadolu’nun ilk Aleviler’i oldukları şeklindeki asılsız iddiası bir yana, başkaları tarafından senkretik inanç sistemindeki halkların isimlendirilmesi olarak kullanılan  Alevilik kavramını bu denli rahat kullanmasını da doğru bulmuyorum. Bilindiği gibi, toplulukların isimlendirilmeleri topluluğun kendisi tarafından veya başkaları tarafından yapılır. Bu isimlendirmeler, etnik, dinsel, etnodinsel ve çatı kavram olabilirler. Kızılbaş ve Alevi isimlendirilmeleri de, başkaları tarafından yapılmıştır. Osmanlı belgelerinde 19’uncu yüzyılın sonuna kadar bahsedilen senkretik inanç sisteminin Alevi olarak isimlendirilmesine rastlanılmaz. Osmanlı belgelerinde bu inançtan topluluklar Kızılbaş olarak isimlendirilmişlerdir. Kızılbaş isimlendirmesi “zındık” ve “zındık asi” anlamında bir sapkınlığı ifade etmek ve bu senkretik inanç topluluklarını ötekileştirmek amacıyla yapılmıştır. Ama, Kızılbaş isimlendirmesinde Müslümanlaştırma ve Türkleştirme amacı yoktur. Oysa, Kızılbaş isimlendirmesindeki küçültücü ve aşağılayıcı anlamın aksine,  Alevi isimlendirmesi sadece  bu senkretik inanç topluluklarının Türkleştirilmeleri  ve Müslümanlaştırılmaları amacıyla kullanılmıştır. Başkaları tarafından yapılan Kızılbaş ve Alevi isimlendirmelerine karşın, asırlardır eski Ermeni yaylalarının doğu kesiminde yaşayan Dersim’in kadim toplulukları ve 11’inci yüzyıldan itibaren eski Ermeni yaylalarının batı kesiminin  bir kısmına hızla yayılan göçebe hayvancı Türkmen toplulukları, 20’nci yüzyılın ortalarına kadar kendilerinin Kızılbaş veya Alevi olarak isimlendirilmelerine hep mesafeli durmuşlardır.

Kızılbaş veya Alevi olarak isimlendirilen Türkmenler’in Oğuz olduklarına dair görüşler de  sorunludur. Çünkü,  Anadolu’ya giren Türkmenler Mongoloid tipli göçebe ve yarı göçebe Oğuzlar değillerdir. Aksine, 11’inci yüzyılda  Anadolu’ya girip, eski Ermeni yaylalarının bir kısmını kendilerine yeni yurt yapanlar, sadece Batı Yedisu ve Sır – Derya Nehri’nin orta havzası boyunca oturan ve dilleri Orta Asya’nın İran dil kümesine ait olan halklarıyla kaynaşmış melez Oğuz toplulukları ile İslam’ı kabul etmiş diğer bazı etnik unsurlardan teşekkül etmiştir. Bu göçebe hayvancı topluluklar 10’uncu yüzyıldan itibaren Türkmen olarak isimlendirilmişlerdir.

Eski Ermeni yaylalarının doğu kesiminde asırlardır yaşayan halkların etnik kökenleri Türkmenler’e nazaran çok daha sorunludur. Bugün esas itibariyle Kürt, Zaza ve Dersimli olarak isimlendirilen bu halkların etnodinsel bünyelerinde, bölgenin onlardan çok daha eski halklarının zamanla asimile oldukları veya eski halkların gizli etnik veya gizli dinsel unsurlar olarak Kürt, Zaza ve Dersimli etnodinsel bünyelerin bazılarında devam ettikleri muhakkaktır. Eski Ermeni yaylalarındaki  Zazalar epeydir etnik ve politik bir soruna dönüşmüştür. 1765 yılından itibaren literatürde bulunan Zaza isimlendirmesi, birkaç asırdır dilden hareketle bir etnik kimliği tanımlamak için kullanılmaktadır. Bunlara göre, Zazaca Kürtçe’den müstakil İranî bir dildir, dolayısıyla Zazalar da Kürtler’den ayrı bir etnik kimliktir. Oysa, bir etnik kimliğin tanımlanmasında sadece dilin esas alınması hatalıdır. Bir etnik kimliği tanımlamak için, dilden önce, ortak tarih, ortak coğrafya ve paylaşılan bir bellek gerekir. Bu nedenle Dersim’in kadim halkını etnik açıdan Zaza olarak değerlendirmek, bana pek sıhhatli görünmüyor. Dersim’in kadim halkının Zazalar ile bir ortak coğrafyaları vardır ama, ortak tarihlerinin ve paylaşılan belleklerinin bulunduğu kuşkuludur. Zaten Kızılbaş veya Alevi olarak isimlendirilen Dersim halkı da, kendilerini Zaza olarak kabul etmemektedirler. Sünnî Zazalar arasında bile, coğrafyanın eski halklarının bulunduğu muhakkaktır. Örneğin, Orhan Türkdoğan Türk Toplumunda Zazalar ve Kürtler (2008) isimli eserinde ve Ercan Çağlayan da  Zazalar : Tarih, Kültür ve Kimlik (2016) isimli eserinde, Gerger’deki 14 Zaza aşiretine dikkat çekerler. Bunlar mezheben Hanefî’dirler. Ama, etnik kökenlerinin Ermeni veya Süryanî oldukları iddia edilir. Ne zaman Zaza etnisitesi ve Hanefî dinsel kimliği içinde kendi etnodinsel belleklerini kaybettikleri ise bilinmiyor. Botan Bölgesi’nin Kürt ve Zaza nüfusu için de benzer iddialar sözkonusudur. Dersim’in kadim halkının etnik kökeninin ise, esasen bölgenin eski halklarına dayandığını, Kürt ve Zaza etnisitesi içinde zamanla kendi etnik belleklerini kaybettiklerini, ama eski senkretik inanç sistemlerinin bazı unsurlarını Kızılbaşlık veya  Alevilik isimlendirmesi içinde yaşatmayı başarabildiklerini düşünüyorum.            

Dersim’in kadim halkı ile Türkmenler’in ortak tarihleri, ortak coğrafyaları ve paylaşılan bellekleri bulunmadığı halde, her ikisi için de Kızılbaş ve Alevi isimlendirmesinin kullanılması, bu isimlendirmenin sadece bir çatı kavram olarak kullanıldığının kanıtıdır. Türkmenler’in Kızılbaş veya  Alevi olarak isimlendirilmelerinin nedenlerinden biri, onların Anadolu’ya girmeden önce İslam’ı Şiî  – Bâtınî düşüncesinde tanımaları ve kendi bozkır inançlarına bu  Şiî – Bâtınî düşüncenin bazı unsurlarını eklemleyerek senkretik bir inanç sistemi yaratmış olmalarıdır.

Tephrike’den Sonra

Tephrike’de 872 ile 878 arasındaki bir yılda Khristophoros komutasındaki Bizans Ordusu’nun gerçekleştirdiği katliamdan kurtulmayı başarabilenlerin, ordunun giremeyeceği dağlık ve ormanlık  bölgelere veya Paylikeank mezhebinden insanların yaşadığı bazı yerlere kaçtıkları muhakkaktır.       

Tephrike’deki katliamdan sonra Bizans’a karşı  Anadolu Ermenistanı’nda kayıtlara geçen Paylikeank askerî faaliyetleri bulunmuyor. Bu nedenle, Tephrike’nin sadece  Paylikeanklar’ın askerî kalesi olduğunu ve burada çoğunlukla asker kökenli savaşçı Paylikeanklar ile onların ailelerinin yaşadıklarını söylemek hatalı olmayacaktır. Asıl Paylikeank kitlesi, Melitene, Arguvan, Sper, Samósata, Kibossa ve Theodosioupolis gibi kentlerde olmalıdır. Tephrike’den sonra bilhassa Melitene ve Theodosioupolis bölgelerinden yapılan tehcirler, bunu teyid eder mahiyettedirler. Tehcirler suretiyle Paylikeank muhalefetinin 10’uncu yüzyılda Anadolu Ermenistanı’nda tamamen bitirildiğini düşünüyorum.

Bazı Ermeniler 9’uncu yüzyıldan sonra Pontos’taki Hemşin ile Maçaheli arasındaki bölgeye ve Dersim bölgesine sığınmış veya yerleşmiş olabilirler. Ama, Bizans ve Ermeni kaynaklarında bile,  Pontos bölgesindeki Ermeniler’in Paylikeank bakiyeleri olup olmadıkları belirtilmiyor ve bunların Pontos’a yerleşimlerinin de  9’uncu yüzyıl ile 10’uncu yüzyıla tekabül edecek şekilde bir  tarihlendirilmesi bulunmuyor. Bugün Homşetsi denen ve eski Ermenice ile ilişkili olan bir dili konuşan Hemşinliler ise, muhtemelen 9’uncu yüzyıldan daha önceki bir dönemde buraya yerleşen ve 15’inci yüzyıl ile 18’inci yüzyıl arasında da İslamlaştırılan Ermeniler’dir. Özhan Öztürk, Karadeniz: Ansiklopedik Sözlük  (2005) isimli çok değerli eserinin 1’inci cildinin 105’inci sayfasına Johann Heinrich Hübschmann’ın Die altarmenischen Ortsnamen: mit Beiträgen zur historischen Topographie Armeniens und einer Karte (1904) isimli eserinin 1969 baskısının 432’nci sayfasından bir alıntı yapmıştır. Bu alıntıda, Johann Heinrich Hübschmann, Ermenistan’dan sürülen Paylikeanklar’ın Pontos yöresine yerleştiğini belirtmektedir. Ama, Ermeni kaynaklarından olduğu gibi, Osmanlı kaynaklarından da Pontos bölgesindeki Paylikeank bakiyelerinin nüfus değişimleri nedeniyle saptanması mümkün değildir.

Dersim’in kadim halkının etnik kökeni ise, esasen bölgenin eski halklarına, daha ziyade de Hıristiyanlık öncesindeki Zerdüştî Ermeniler’e dayanıyordu. Bu nedenle, Tephrike sonrasında bazı Ermeniler’in Dersim’e sığınmış olmaları düşünülebilir. Zaten Dersim asırlar boyu hep Ermeniler için bir sığınma yeri olmuştur. Kendisine sığınanı geri vermemek de Dersimli için bir şeref meselesidir. Veteriner Dr. Nûrî Dêrsimî, sadece Meds Yeghern’de bile Dersim’e 36.000 Ermeni’nin sığındığının tanığı olduğunu yazar (Dersim Tarihi, 1952). Asırlar boyunca Dersim hep kayıt dışı kaldığından, Paylikenk bakiyelerinden küçük bir topluluğun Dersim’e sığınıp sığınmadıklarının veya sığındılarsa bile özellikle günümüzdeki Dersim halkının senkretik inançlarının oluşumundaki etkilerinin  kayıtlara dayalı takibi mümkün değildir. 9’uncu yüzyılda bazı Paylikeanklar Dersim’e sığınmış olsalar bile, bunların birkaç asır içerisinde, tıpkı kendilerinden sonraki diğer sığınmacı Ermeniler gibi kadim Dersimliler’in de, Kürt ve Zaza etnisitelerinin içinde kendi etnik ve dinsel belleklerini yitirdikleri muhakkaktır.   

TANER AY

 

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz