Ana sayfa DOSYA UNUTULAN YAZARLAR – 37

UNUTULAN YAZARLAR – 37

151
0
PAYLAŞ

Osman Cemal Kaygılı

Ne İstanbul’u Kaldı, Ne de Mezarı

Osman Cemal, “inekçilikle temin-i maîşet eden” Mustafa Ağa ile nikâhlanmasının ardından Ülfet ismini alan Aşnidil Kalfa’nın oğlu olarak R. 22 Eylül 1306 – M. 4 Ekim 1890 günü Eğrikapı Surları dışındaki Yeni Mahalle’de dünyaya gelmiştir. Haliç Köprüsü ve çevre yolları yapımı nedeniyle istimlâk edilmesi sonucunda yok olan bu mahallenin merkezi, 19’uncu yüzyıl sonları ile 20’nci yüzyıl başlarında, yukarıda Eğrikapı surları dışında Hacı Hüsrev Camii hizâsından başlayıp, aşağıda Dakik Fabrikası ile Bulgur Fabrikası önünden geçen Eyüp Sultan Caddesi’ne kadar uzanan eliptik bir alanda, Savaklar Caddesi ile Yağhane Sokak arasındaydı. O zamanki Hacı Hüsrev Camii’nin bugünkü Hacı Hüsrev Camii ile yer bakımından bir ilgisi yoktur. Târihî cami de istimlâk bölgesinde yıllarca harâbe hâlinde kalmış ve nihâyetinde 1996 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Haliç Köprüsü’nün altında kalan târihî cami yerinden sökülerek, Ayvansaray Surları’nın bittiği noktadaki Hazret-i Kaab Türbesi yanına tamâmen yeni bir plan ile nakli gerçekleştirilmiştir.

Ailenin lâkabının “Tamtakıroğulları” olması, ictimâî konumlarına işâret eder. Osman Cemal daha ilk mektep yaşlarındayken, Yeni Mahalle’den Tokmak Tepe Mezarlığı’nın hemen üst tarafında bulunan ve 1885 yılının istatistik cetveline Otakçıbaşı ismiyle geçen Otakçılar Mahallesi’ne taşınırlar. Seyahatnâme‘den Otakçılar’ın 17’nci yüzyılda bile mamûr bir yerleşim yeri olduğu anlaşılıyor. Evliya Çelebi, Otakçılar’da, mesire yerinden başka, 2.000’den fazla bağlı bahçeli köşkün, 100 kadar dükkânın, 4 camiin, 17 mescidin ve 6 tekkenin bulunduğunu yazmıştı ( Evliya Çelebi Seyahatnâmesi, C. 1, K. 1, s. 354 – 355, 2003 ). Osman Cemal’in pederini ve vâlidesini çocuk yaşta kaybettiğine ilişkin yazılanlar asılsızdırlar. Pederi 1920 yılında hayatını kaybedecektir. Osman Cemal, Şebâb‘ın 23 Kanûn-i Evvel 1336 ( 23 Aralık 1920 ) târihli 19’uncu sayısındaki “Geçmiş Olsun” başlıklı yazısında dergideki arkadaşlarının pederinin vefâtı dolayısıyla taziyelerine değinmiştir. Bu yazıdan Mustafa Ağa’nın bir müddettir hasta olduğu ve “kurtulduğu” anlaşılıyor. Şebâb‘ın 16 Kanûn-i Evvel 1336 ( 16 Aralık 1920 ) târihli 18’nci sayısında Osman Cemal’in pederinin vefâtı “Şebâb’ın Kara Haberleri” başlığı altında da duyurulmuştur:

” Mizahnüvistimiz Osman Cemal Bey’in pederleri Tarikat-ı Aliye-i Sadiye mensubiinden Mustafa Dede 85 yaşında olduğu hâlde vefât etmiştir.”

Osman Cemal’in vâlidesi hakkında Topkapılı gazeteci arkadaşı Said Kesler, bütün Osman Cemal Kaygılı araştırmacılarının ıskaladığı çok önemli bir ayrıntı verir:

” Osman hastalandı, yakınlarından biri, geçmiş gün, galiba annesi, çıldırdı.”

Said Kesler, “Osman hastalandı” derken, muhtemelen onun 46’ncı Piyâde Tümeni’nde askerî kâtiblik yaparken 1917 yılında 240 kuruş maaşla malûlen emekliye sevkedilmesine neden olan rahatsızlığını kastediyor. Refika Ünsal 1954 tarihli olan ve yayımlanmamış yüksek lisans tezinde sürgünden İstanbul’a dönen Osman Cemal‟in sinirlerinin bozulduğunu yazar ( s. 12 ). Onun malûlen emekliye sevkedilmesi nedeni de bu rahatsızlığıdır. 1925 yılında yayımlanan Gonca’nın İntihârı isimli kitâbının ( Orhaniye Matbaası, 1341 ) içindeki “Fecî Bir Muammâ” hikâyesindeki “mütekait zâbit” Hasan Ruhi esâsında kendisi olabilir; hikâyenin anlatıcısı Fikri Bey arkadaşı Hasan Ruhi için şöyle der:

” … o vakit fırkada, kendisinde sinir hastalığı olduğu için tekaüde sevk edildiğini söylemişlerdi.”

Osman Cemal’in 1922 yılında Aydede dergisinin 14 Ağustos 1338 târihli 65’inci sayısında Tanıdığım Delilerden dizisinden yayımlanan “Hâlâ Şaşan ve Gülen” hikâyesindeki “hizmet ihtiyâtında bile kullanılmamak üzere tekaüt edilen” Ali Bey de sanırım Osman Cemal’in kendisidir.

” Doktor duvardan tabelamı aldı, mülahazat hânesine halüsünasyon yazdı, çıktı, gitti. Ondan sonra bir ay kadar hastahânede yedim, içtim, yan geldim. Bir gün sabahleyin Rum doktorla berâber bir Türk yüzbaşı tabelamı tetkik etti ve beni süzdü. Bir saat sonra taburcu olduğumu söylediler ve elime şöyle bir rapor tutuşturdular:

Hayâl-ı his ile müterâfık za’fiyet-i asabiyyeden muztarib olduğu bi’l-müşâhede tebeyyün ettiğinden üç ay müddetle memleketine terhis.

İstanbul’a geldim; o üç ay burada tekerrür ede ede bıktılar, bir gün sınıf-ı ihtiyâta dahi kullanılmamak üzere tekaüde sevki deyip çıkardılar.”

Said Kesler arkadaşının annesinin rahatsızlığının ardından başına gelen şeâmâtın sıralamasını da şöyle yapacaktır:

” Refikası da hastalandı ve arkadan yangın geldi, bu mes’ûd yuvayı yakıp kül etti. Annesi ve karısı ölen, evi yanan Osman Cemal’in hayatta ve Edirnekapı’da bir kül yığını ile dolu olan arsasıyla kedilerinden başka bir şeyi kalmadı.”

Otakçılar’ın târihî dokusu bütünüyle yok edildiğinden, artık Osman Cemal’in yanan baba evinin ve kedileri ile birlikte taşındığı kirâ evinin tam yerlerini saptamamız imkânsızdır. Said Kesler yangından sonra taşındığı evi “yanan evinin biraz daha ilerisinde ve şehrin birkaç adım daha uzağında” olarak tanımlar. Reşat Feyzi Yüzüncü, “Otakçılar Karakolu’nun yanından gidilen bu evin önü geniş bir tarlaydı” der. Mahmut Yesarî ise “Münzeviler Tekkesi’nin yanında” olduğunu söyler. Otakçılar’da o yıllarda birbirine çok yakın durumda 6 tekke bulunmasına karşın, Mahmut Yesarî’ muhtemelen Otakçılar’ın üst ve Münzevi Caddesi’nin alt tarafındaki 419 ada ( eski 175 ada )

14 ile15 parsellerdeki Otakçılar Emîr Buhârî Tekkesi’ni kastetmekteydi. Tekkenin kâgir duvarlı ve kırma çatılı cami tevhidhânesinin çatısı, Cihân Harbi sırasında Metris Kışlası önünde Ramazan topu atılırken topun parçalanması sonucunda bu parçalardan birinin camiye düşmesiyle çökmüş ve bir daha yaptırılamamıştır. Son şeyhi M. Emin Efendi’nin 1930 yılında vefât etmesinden sonra harâbeye dönüşen tekkenin kalıntıları Vakıflar İdâresi tarafından 1941 yılında enkazcıya satılarak ortadan kaldırılmış, arsası üzerindense 1973 yılında Haliç Köprüsü’ne giden çevre yolu geçmiştir. Osman Cemal baba evinin yanmasından sonra şâyet bu Otakçılar Emîr Buhârî Tekkesi’nin yakınındaki bir kirâ evinde yaşamışsa, o evin yerinin üzerinden de çevre yolu geçmiş olmalıdır.

Osman Cemal’in ikinci eşi Sabîre Hanım’ın kocasının vefâtından sonra, yanan evin arsasına 2 odalı küçük bir mesken yaptırdığı ve yaşamının sonuna kadar da orada ikamet ettiği söylenir.

Otakçılar’dan Osman Cemal

Osman Cemal’in Eyüplü olduğu yazılır. Hâfi Kadri Alpman, “Eyüp gibi tek cepheli ve yüzü âhirete dönük dîndâr bir semtin çocuğu olan Osman Cemal Kaygılı” ifâdesini kullanır. Mahmut Yesarî bile Osman Cemal’in vefâtının ardından kaleme aldığı yazılarında arkadaşı için “Eyüplü Osman Cemal” der. Oysa, aynı hatâyı bir yazısında Vâ – Nû da yapınca, Osman Cemal buna biraz kızmıştır:

” Vâ – Nû bilmiyor ki burası benden ziyâde Fikret Adil’e âiddir; çünkü Fikret buralıdır ve Eyüp’ün benden yakın yerlisidir. Babası operatör Adil Bey hâlâ oradaki her hastalığa iyi gelen Çırçır suyunun dibinde oturur.”

Aslında Osman Cemal yaşamı boyunca Eyüp’e pek az inmiştir. 1931 yılında Yeni Gün gazetesi için hazırladığı “Köşe Bucak İstanbul” yazı dizisinde şöyle yazacaktır:

” Kaç senedir var ki inmediğim ve görmediğim Eyüp’ü nasıl bırakmışsam yine öyle buldum.”

Osman Cemal kendisini Eyüplü değil, Otakçılar’dan sayar. Otakçılar dediği de, Eyüp ile Edirnekapı arasındaki kocaman bir çayır. O çayırın alt tarafındaki top ağaçların bulunduğu yer inekçi Hasan Bey’in bahçesidir ve ağaçların arkasındaki binâlar da Hasan Bey’in evleridir; Otakçılar Çayırı’nın üst tarafındaki Geyik Çayırı ise çoktan zerzavat tarlası olmuştur. Safiye Erol’un Kadıköyü nasıl bir “muharrir yatağı” olarak bilinirse, Osman Cemal’in Otakçılar Mahallesi de bir “muallimler diyârı” olarak kayıdlara geçmiştir. Abdurrahman Şeref, 36’ncı Mektep Müdürü Abdulkadir Bey, Çapa’daki Kız Muallim Mektebi müdürü Halit Ziya Bey, Fahriye Hanım ve Tahsin Bey gibi pek fazla meşhûr muallim doğma büyüme Otakçılar Mahallesi’ndendirler.

Said Kesler şöyle yazar:

” Ben, buradan, Otakçılar’dan ayrılmam diyordu ve ilâve ediyordu: Otakçılar benim altın kafesim değil, mis kokulu vatanımdır.”

Tahsîl ve Memûriyyet Hayatı

Eyüp Sultan’daki Cezrî Kasım Paşa Mektebi’nde, Eğrikapı Merkez Rüşdiyesi’nde ve Menşe-i Küttâb-ı Askeriyye’de okur. Menşe-i Küttâb-ı Askeriyye’den mezûn olunca, 1906 yılında Erkân-ı Harbiyye-i Umûmiyye’ye 80 kuruş maaşla kâtib olarak girer. 1909 yılında terfian 400 kuruş maaşla Kıtaat-ı Fenniye Müfettişliği kâtibliğine atanır. Bir makalesinde, 20 yaşındayken Kalem’de 4 sarı lira aylığı olduğunu, ebeveyninin ve kardeşinin kendisinden bir şey beklemediğini belirtir.

6 Teşrîn-i Sâni 1922 tarihli Aydede‘nin 89’uncu sayısında Cezrî Kasım Paşa Mektebi’ndeki öğrenciliğini şöyle anlatacaktır:

” Tevhid-i Efkâr Matbaası’na yaklaşınca derhâl içime 25 sene evvel devâm ettiğim Cezrî Kasım Paşa Mektebi’ne giderken duyduğum havf ü haşyet geldi ve gözümün önünde uzun boylu, kara sakallı, çatık kaşlı, koca kavuklu Sarımsak Hocamız ile elinden hiç değnek eksik olmayan kısa boylu, sarı bıyıklı, Rumelili paytak kalfamız tecessüm etti. Kapıdan girerken taze bir fodla kokusuyla karışık gül ve tefârik yağı rahiyaları duyar gibi oldum.”

Küçüklüğünde haşerât-ı lâ yüflihûndan oluşuna ilişkin Haziran 1340 tarihli Resimli Ay dergisinin 5’nci sayısında 4 sayfada yayımlanan Yirmi Senedir Herkesi Nasıl Güldürüyorum başlıklı yazısı müthiş bir kaynaktır. Bu yazıya ve Refika Ünsal’ın yayımlanmamış yüksek lisans tezine istinâden, Eğrikapı Merkez Rüşdiyesi’ndeki Osman Cemal’in mu’zib ve zekî, ama yaramaz ve bazı derslerde tembel bir öğrenci olduğu söylenebilir. Riyaziye ve fen derslerinde zayıf, kitâbet ve Türkçe’deyse iyidir.

Balkan Harbi yıllarında mahalle takımında futbol oynar. Santrhaftır ve sol şutları bomba gibidir. Fikret Adil’in yazdığına nazaran bu takımın ismi Zafer’dir. Sinop sürgününde de İstanbul’dan futbol topu getirtip, bir takım kuracaklardır. Refi’ Cevad Ulunay, o takımın en iyisinin Musa Kâzım Paşazâde Ali Bey’in oğlu Necmeddin Bey ile “eski futbolcu” Osman Cemal olduğunu yazar ( Refi’ Cevad Ulunay, Sürgün Hatıraları, s. 165, 1999 ). Ne takım! Osman Cemal ve Necmeddin Bey dışında futboldan anlayan yok. Adam geçirmemek için mecbûren Hüseyin ile Mehmed isimlerinde “beton gibi” 2 Kürt’ü sahaya sürmüşlerdir. Topa vuramıyorlardır ama, karşı takımdan biri yanlarından geçmeye kalkışınca, onu bir göğüs darbesiyle topaç gibi döndürüyorlardı. Sarıklı şalvarlı Hafız Rıza Efendi ile Hoca Mehmed Efendi bile takımdadırlar. Sarıklarını ve cübbelerini çıkarıp, şalvarlarıyla bir kaleden diğer kaleye koşuyorlardı. Takımın kalecisi Sırrı Efendi ise bir başka âlemdir; onu da yaz kış üstünden çıkarmadığı Erenköy tarzı kıyâfetiyle kaleye dikmişlerdir.

Fikret Adil için bir “Komik Ağabey” olan Osman Cemal, muhtemelen Eyüp Sultan semtinin ilk bisikletçilerindendi. Tulumbacılığa da merâklıdır. Eyüp Sultan bir tulumbacı yatağı olduğundan, bu merâkına şaşmamak gerek. 1926 yılında tulumbacılık kaldırıldığında Eyüp’te 6 tulumbacı takımı bulunuyordu. Kâhya İsmail, Halim Reis, Sami Reis, Hüseyin Reis, Ali Reis ve Topal Mestan gibi meşhûr tulumbacı reisleri Eyüplü’ydüler. Yahya Kemal ara sıra Sami Reis’in veya Bilâder Sami’nin kahvehânesine takılırdı. Fikret Adil, onu Bilâder Sami’nin kahvehânesine Osman Cemal’in getirdiğini ve kendisini Yahya Kemal ile Osman Cemal’in tanıştırdığını yazmıştır. Hikmet Ferudun Akşam gazetesinin 13 Ocak 1945 günlü nüshasında, onun İtfaiye Teşkilâtı’nın Taksim Stadyumu’ndaki gösterilerine kırmızı fanila giyip çıktığını yazmıştır.

Katır Gibi Kuvvetli

Beşir Ayvazoğlu’nun yayıma hazırladığı Hakkı Süha Gezgin’in Edebî Portreler‘inde ( s. 226, 1997 ) Osman Cemal şöyle anlatılır:

” Kalın boynu, geniş omuzları büyük bir adale kuvvetiyle yüklü görünür. İdmânı bırakmış bütün sporcular gibi o da göbeklidir. Hızlı yürürken dikkat ediniz, adımlarını yere sürünecek kadar aşağıdan attığını görürsünüz. Gövdesi hiç kırılmaz, dalgalanmaz. Belden yukarısı, dimdik bir kılıç hızıyla havayı biçer.”

Hakkı Süha haklıdır. Osman Cemal tıknaz yapıda katır gibi kuvvetli biriydi. Uzun mesâfe yürümeyi pek severdi. Arkadaşlarından Mahmut Yesarî ise şunu yazar:

” Bahar gelince kırlara çıkar, çayırlarda dolaşır, gezer, güneşlenirdi. Kış gelince de hiç şikâyet etmez, kar diz boyu olsa o gene Edirnekapı’dan yürüyerek Eyüp’e, evine giderdi, hem de gece yarısı.”

Mahmut Yesarî yazısına şöyle devâm edecektir:

” Yürümekten korkmazdı, zevk duyardı. Pek mecbûr olmadıkça, arkadaşları ısrâr etmedikçe, otomobile binmezdi.”

Fukara kırk yılda bir tramvaya binmeye kalksa, zâten başına gelmedik iş kalmazdı. Örneğin Cumhuriyet gazetesinin 16 Eylül 1932 günlü nüshasının 6’ncı sayfasında “Osman Cemal Bey’in Parasını Aşırdılar” başlığı altındaki bir haber şöyledir:

” Muharrir arkadaşlarımızdan Osman Cemal Bey evvelki akşam Beyazıt’tan tramvaya binerken cebinden 15 lirasını yankesiciler aşırdılar.”

Sinop Sürgünü

11 Haziran 1913 günü Mahmud Şevket Paşa’nın öldürülmesi üzerine Cemal Bey tarafından hazırlanan menfî listesine fakîr Osman Cemal de dâhil edilerek Bahr-i Cedid vapuru ile Sinop’a gönderilir. Cemal Bey’in seçtiği muhâlifîn kimlerden oluştuğunu anlamak için, Bahr-i Cedid vapuruna kimlerin bindirildiğine bakmak gerek. Bahr-i Cedid’i de en iyi Refi’ Cevad Ulunay anlatmıştır:

” Bahr-i Cedid ismini taşıyan bu eski gemi gezilmeye, görülmeye lâyıktı. Bununla biz Karadeniz’i geçerek, Sinop’a gidiyorduk.

Geminin kıç tarafındaki kamaralarda Dîvân-ı Harp Örfî Reisi Kazak Süleyman Paşa, Preveze müdâfii Şükrü Paşa, Doktor Celâl Paşa, Hasan Paşazâde Emin Paşa, Bağdat Defterdâr-ı sâbıkı Şükrü Bey ile diğer bazı zevât vardı.

Kamara hâricinde İfham başmuharriri Ferit, Suphi Beyler, Refik Halit, Şeyh Salih Efendi, ben ve refikim Kadri Bey ile diğer gazeteciler bulunuyordu. Vapurun kıç tarafına yakın olan ambarda meşâyih-i kirâm, ikinci ambarı hâcegân hazretleri işgal etmişlerdi. Ambarın üstünde ve yanında da kâtibler ile memûrlar bulunuyordu.

Vapurun baş tarafına gittik. Orada da İstanbul’un bütün kopuk, yankesici ve hırsız gürûhu oturuyordu.”

Osman Cemal’in Sinop’taki kılık kıyâfetini yine Refi’ Cevad Ulunay Alemdar gazetesinde “Menfâlar Menfîler” başlığı altında yayımlanan sürgün anılarında şöyle tasvîr eder:

” … İlk kez Tersane Meydânı’nda yanında dururken gördüm; kılığına bakarak yankesici zannetmiştim.

Fesi kalıpsız, püskülsüz ve yağlı, pantolonunun dizleri, arkası parça parça, ayağında seksen yerinden yamalı bir kundura. Lacivert, kirli bir gemici fanilası, sonra kolunda pamuktan mamûl lime lime soluk bir battaniye, sırtında dibi parçalanmış bir zembil.”

Osman Cemal o hâliyle bir “hâtıra fotoğrafı” çektirip, Deli Rıfkı’ya verir. Ancak bu fotoğrafın arkasına yazdığı “İttihât Terakki kabristanına destûrsuz abdest bozduğum için hürriyet perisinin şerrine uğradığımın resmidir” ibâresi nedeniyle jandarma karakolunda avucuna 5 sopa yiyecektir.

Osman Cemal yaşamı boyunca iyi giyinmemiştir. Vefâtının ardından bu husûsu da sorun olacaktır. “Komünist” Vâ – Nû’nun vaktiyle Kemal Ahmet’in ardından “içki sofralarında iki kadeh rakıya dalkavukluk yapan biri” ifâdesini kullanınca, Deli Nizam’ın ve Naci Sadullah’ın tepelerinin attığını bilirsiniz; Deli Nizam ismi zikredilmeye değmez bu adama değil, ama onun patronu Hasan Rasim Us’a çok sert çıkışmıştı. Aynı Vâ – Nû bu kez de Akşam gazetesinin 11 Ocak 1945 günlü nüshasının 3’üncü sayfasındaki “Kaybettiğimiz Osman Cemal Kaygılı” başlıklı makalesinde, Osman Cemal için “esnâf kılıklı” diye yazacaktır.

” Umûmî kültür bakımından tenasüpsüzdü; şeklen bir küçük esnâf kılığında gezer, bunu da züppeliklerden bir züppelik çeşidi olarak yapmazdı.”

Bu defa Reşat Feyzi Yüzüncü çok kızar; Vâ – Nû’ya Son Telgraf gazetesinin 15 Ocak 1945 günlü nüshasında hak ettiği yanıtı verir. Adam “komünist” olarak şöhretliydi ama, Bâb-ı Âli’nin fakr u istiğna muharrirleri vefât ettiklerinde nedense sadece onların arkalarından çirkinleşiyordu. Reşat Feyzi Yüzüncü o yazısında “komünist” muharrir Vâ – Nû’ya şöyle seslenir:

” Evet Osman Cemal esnâf kılıklıydı. Fakat çok şükür, züppe değildi.”

Tuhaf ama gerçek, Vâ – Nû’yu Akşam gazetesinde işe sokan Osman Cemal’di. Ancak, Osman Cemal’in Akşam gazetesinden ayrılmasına neden olanların başında da yine Vâ – Nû olacaktır.

Osman Cemal’in Sinop’a sürgün edilmesine ilişkin sıhhatli bir gerekçe bulunmuyor. Yaşamı boyunca siyâsetçi ve edebiyatçı çevrelerinden uzak duran Osman Cemal’in devletle esâslı bir sorunu da yoktu; sadece birkaç metninde belediye hizmetlerini alaya almıştır ve 6 hikâyesindeyse halkın mahkemelerde yaşadığı sorunları işlemiştir ( Mustafa Apaydın, Osman Cemal’in Hikâyeciliği, s. 65, 2006 ). Buna rağmen, Sinop’tan sonra bile yargılandığı olmuştur. Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan bir yazısı ise “müstehcen” bulunarak onun ve gazetenin mesûl müdürü Agâh Bey haklarında cezâ davâsı açılmış ve bu davâ sonunda 1930 yılında sanıkların berâetleriyle sonuçlanmıştır ( Cumhuriyet gazetesi, 7 Temmuz 1930 ).

Malûlen Emekli

Sürgün dönüşünde yeniden Kıtaat-ı Fenniye Müfettişliği’ndeki işine girer. Seferberliğin ilânından sonra askerî kâtiblik görevini 600 kuruş maaşla 46’ncı Piyâde Tümeni’nde yaparken hastalanır ve 1917 yılında 240 kuruş maaşla malûlen emekliye sevkedilir.

Osman Cemal’in emekliye sevkedildiği dönem, ülkedeki açlık ve kıtlık yıllarıdır. 1914 ile 1918 arasında buğday üretimi yüzde 47, koyun sayısı ise yüzde 45 azalmıştır. Tahıl ekili arâzî 64 milyon dönümden 25 ile 30 milyon arasına, hayvan sayısıysa 45 milyondan 19 milyona kadar inmiştir. Savaşın başlamasıyla birlikte buğday ithalatı yapılamadığından, stoklar azalmış, ülkenin tamamında buğday, dolayısıyla ekmek sıkıntısı çekilmeye başlanmıştır. Sadece İstanbul’da dağıtılan ekmek mikdarı 1916 yılında nüfus başına 250 dirhem iken, 1917 yılında 150 dirheme kadar düşmüş, kalite olarak da çok bozulmuştur. Osman Cemal’in emekliliğe ayrıldığı dönemde bazı ürünlerde olağanüstü fiyât artışları da yaşanmıştır. Canlı hayvan ithalatının durma noktasına geldiği o yıllarda, İstanbul’da piyasaya arz edilen et mikdarı, savaş öncesine göre üçte birine düşmüş, et fiyâtları ise savaş öncesine göre yirmi kat yükselmiştir. İstanbul’da 1918 yılının Ekim ayında hayat pahalılığı Düyûn-i Umûmiye’nin kayıtlarına nazaran, savaş öncesinin 15 katına, dağıtım fiyatları esâs alındığındaysa yaklaşık olarak 8 katına yükselmiştir. Birinci Dünya Savaşı yılları, özellikle memûr kesiminin büyük ölçüde yoksullaştığı bir dönem olmuştur. Savaşın başlamasıyla birlikte yüzde 50 oranında indirilen memûr maaşları, savaş yılları boyunca çok az zam görmüş, olağanüstü fiyât artışları nedeniyle maaşların alım gücü yüzde 80 civârında düşmüştür. Savaşın sonunda 100 lira tutarında bir maaşın satın alma gücü, savaş öncesinin neredeyse 25 lirasına denk hâle gelmiştir.

Osman Cemal 1917 ile 1925 arasında “medâr-ı maîşet için” o kadar fazla işe girip çıkar ama, ne yaparsa yapsın, nâfiledir. 1925 yılında İstanbul İmâm ve Hatip Mektebi’nde Türkçe öğretmenliğine başlar. Mektep yeri olarak önce Fatih’teki Tabhâne Medresesi gösterilmesine rağmen okul daha sonra Sultan Selim’deki Medresetü’l Mütehassısîn binâsına nakledilir ve orada tedrisata başlanır. Sözkonusu binâ Çarşamba’daki caminin yanındadır. Okulun öğretmen kadrosunda Tahirü’l Mevlevî, Faruk Nafiz, Bursalı Salih Efendi ve Lâz Haydar Efendi gibi şöhretler de vardır. İstanbul İmâm Hatip Mektebi’nin 1930 yılında kapanması üzerine, öğrencilerinden 16’sı Çemberlitaş Orta Mektebi’ne geçiş yapar. Osman Cemal de Türkçe öğretmeniliği görevini 1931 yılından itibâren önce bu okulda, ardından da Fener Rum Lisesi’nde sürdürecektir. Düzenli maaş nedeniyle maddî durumu birazcık iyileştiğinden 1926 yılında Leman Hanım ile evlenir.

Leman Hanım ile Evliliği

 Osman Cemal karısı ile Otakçılar’da 1920 yılında vefât eden babasından mîrâs kalan evde otururlar. Leman Hanım’ı 8 Nisan 1934 günü “uzun zamandan beri mübtelâ olduğu hastalıktan” dolayı kaybedecektir. Leman Hanım’ın vefât haberi 9 Nisan 1934 günlü Cumhuriyet gazetesinin 2’nci sayfasında “Acıklı Bir Ölüm” başlığı altında şu şekilde verilmiştir:

” Matbûâtın emekdâr muharrirlerinden Osman Cemal Bey’in refikası Leman Hanım uzun zamandan beri mübtelâ olduğu hastalıktan kurtulamamış ve henüz 35 yaşında olduğu hâlde dün Tanrı’nın rahmetine kavuşmuştur. Cenâzesi bugün öğle vakti Eyüp’ün Otakçılar’daki hânesinden kaldırılacak ve namazı Eyüp Camii’nde kılındıktan sonra Tokmak Tepe Mezarlığı’na gömülecektir.”

Şeâmât bu ya, hep peş peşe gelirler. Otakçılar’daki baba evi de yanmıştır. Said Kesler şunu yazar:

” Biz, artık Osman Cemal için yeni bir hayat devresi açılacağını sanıyorduk. Umuyorduk ki, Osman, şehirden uzak, bakımsız, karanlık, çamur deryâsı hâlindeki bu semtten ayrılacak, şehre girecekti. Fakat gördük ki, yanan evin biraz daha ilerisinde ve şehrin birkaç adım daha uzağında yeni bir ev kirâlamış ve kedileri ile buraya kapanmıştır.”

Osman Cemal, hikâyelerinde evliliği “kadından kaynaklanan sorunlar yüzünden erkeği mutsuz kılan bir müessese” olarak görmesine karşın, muhtemelen biraz da yakınlarının ısrârlarıyla 1935 yılında Sabîre Hanım ile ikinci evliliğini yapacaktır. Said Kesler’den okuyalım:

” Bir gün onu Topkapı dışında, eski Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi’nin köşkünde açılan Aile Bahçesi’nde gördüm. Yanında bir kadın vardı. Isrârla çağırdı ve berâber oturmamızı istedi. Yanındaki kadını da yeni refîkası olarak tanıttı. Evlenmişti. Memnûndu, mes’ûddu, neşeliydi. Bir aralık refîkası göremeden kulağıma eğildi. Refîkasını işâret ederek, onun dayanıklıya benzediğini, sıhhatli ve vefâlı bir kadıncağız olduğunu söyledi. Ne doğru teşhîs koymuş. Hakikaten de bu kadıncağız çok vefâlı, bilhassa mihnete karşı çok dayanıklı çıkmış, Osman’a da iyi bakmıştı.”

Said Kesler’in bahsettiği bahçe Topkapı dışında Takkeci’dedir. Osman Cemal 1931 yılında o Aile Bahçesi’ni şöyle anlatmıştı:

” Burası enfes bir yerdir, hele akşamları buranın zevki pek şekerdir. Cuma ve Pazar günleri meşhûr kemanî Memduh Bey ile kardeşi udî Hasan Bey diğer arkadaşlarıyla berâber burada çalarlar. O günlerde bahçede iğne atacak yer bulamazsınız. Müşterilerinin çoğu Ermeni’dir. Zâten burası bir nevi Ermeni sayfiyesidir. Gedikpaşa ve Kumkapı taraflarındaki bir çok Ermeni aileleri yazın buradaki Takkeci Mahallesi’ne hava tebdiline gelirler. Yalnız bahçenin içindeki köşkte sekiz on aile birarada oturur.

Bu köşkte oturanların içinde Kayserili 60’lık bir Madam Maryam vardır ki, akşamları köşkün bütün küçük çocuklarını toplar, yeşil meyva ağaçlarının başında onlara masal anlatır. Bu kalabalık köşkle bu umûmi bahçenin Hacı Ağa isminde eski hovardalardan ihtiyâr bir bekçisi vardır ki, ikisi de dul oldukları için yakında Hacı Ağa ile Maryam Hanım’ın nişânlanacakları söyleniyor. Bahçenin garsonlarından Arapgirli Hamdi de tiplerdendir, hem garsonlık yapar hem de saz olmayan günlerde müşterilere cura çalar. Bu enfes bahçenin yalnız bir kabahati varsa o da saz olmayan bayağı günlerde bir kahveye 15 kuruş almasıdır.”

Osman Cemal, eğlenmeyi sevdiği kadar, Otakçılar Mahallesi’ndeki evinde inzivâya çekilmekten de hoşlanırdı. Onun 25 yıllık arkadaşı olan Mahmut Yesarî şöyle yazacaktır:

” Evde kedileri vardı. Onları çok severdi. Her akşam onların ciğerlerini alır, eve öyle giderdi. Karlı, yağmurlu, rüzgârlı havalarda elleri donar, o gene kedilerinin ciğerlerini şikâyet etmeden taşırdı.”

Edebiyatçı arkadaşlarının gittiği meyhâneler yerine genellikle Fener’deki Kılburnu Gazinosu’nda, Kapıdibi’nde Hamdi’nin ve yaz günlerindeyse Topkapı’da Zenub’un yerinde içmeyi yeğleyen Osman Cemal, çok kişi tarafından “akşamcı” olarak değerlendirilmektedir. Ancak onun rakıya düşkünlüğü diğer akşamcılardan biraz farklıdır; fazla içmezdi, sarhoş olduğuysa hiç görülmemiştir. Asıl çay ve kahve tiryâkisidir. Osman Cemal’in bir erkeğin içkiye düşkünlüğünün yegâne nedenini kadın olarak görmesi, onun evliliklerinde aradığı huzûru pek bulamadığına ilişkin bir işâret olabilir. İlk evliliğini dul bir kadın olan Leman Hanım ile yapmış olmasına rağmen, üç hikâyesinde dul kadınları “olumsuz tipler” olarak işlemesi de dikkat çekicidir. Otakçılar’ın hemen altındaki Eyüp kahvehâneleriyle bilinmesine karşın, o Lonca’daki Şişko Rum’dan sütünü alıp, tepedeki Hançerli Bostan Kahvehânesi’nde veya Edirnekapı dışındaki Apustol’un Kahvehânesi’nde kahvesini ve nargilesini içerdi. Eyüp içindeki Bekir Efendi’nin Bostan İskelesi Kahvehânesi’nde, Ragıp Ağa’nın Piyer Loti Kahvehânesi’nde ve 1920’lerde Ayı Cemil’in, 1930’lardaysa Ramiz Efendi’nin İskele Kahvehânesi’nde pek görülmemiştir.

Kılburnu Gazinosu Erdir Zat’ın Rakı Ansiklopedisi‘ndeki “Fener” maddesinde şöyle anlatılır:

” Haliç’in en büyük gazinosu olarak şöhreti bütün İstanbul’a yayılmıştı. Özellikle Kâğıthane âlemlerine gidenlerin, gidişte veya dönüşte muhakkak uğradıkları bir mekândı. Büyük şehrin en tanınmış sazende ve hanendeleri burada çalışırlardı. Ahmed Rasim, gençliğinde bu gazinoda dönemin en bilinen kemânîleri Kör Sebuh ve Serçe Tevfik’in çaldığını söyler. Osman Cemal Kaygılı ise bu gazinoda çalan kemençeci Anastas’ı özellikle anar. Türkler kadar Rumlar’ın ve Ermeniler’in de tercîh ettiği gazinonun mezeleri mükemmeldi. 1943 yılından sonra sıradan bir kahvehâneye dönüşmüştür,” ( s. 207- 208, 2010 ).

Bu gazinonun erken dönemi için Ahmed Rasim’in H. 1340 yılında yayımlanan Fuhş-i Atîk‘inin “Bir Kâğıthane Gezmesi” bölümüne bakılabilir. Osman Cemal ise 1931 yılında Fener semtini anlatırken gazino hakkında şunu yazacaktır:

” Buranın en meşhûr yeri Kılburnu’dur. İki sene evvel içinde uyuyan bir garsonla berâber sabaha karşı cayır cayır yanan o koskoca Kılburnu Gazinosu’nun yerine yapılan alçak gazino eskisi gibi bugün gene Haliç’in en hatırı sayılan bir eğlence yeridir. Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri burası çeşit çeşit insanla dolar, parası olmayan yahut parasına kıyamayan zavallılar içerideki sazlı sözlü bu hayhuyu parmaklıklar üzerinden seyreder. Buranın en hoş zamanı baharda Kâğıthane dönüşleri başlayıp da zurnalı, nâralı sandalların gazinoya rampa ederek geçtikleri akşamın alaca karanlığıdır.”

Ahmed Rasim’in bahsettiği Kemanî Kör Sebuh 1828 ile 1894 arasında yaşamıştır. Kemânî Tatyos Efendi ve Kemânî Serçe Tevfik onun yetiştirmeleridirler. Kemânî Kör Sebuh ve Kemânî Serçe Tevfik’ten sonra Kılburnu Gazinosu’nda 14, 16 ve 19 Ocak 1905 günlerinde Kemanî Memduh Efendi’nin yönetiminde 6 kişilik bir ince saz takımının, 29 ve 30 Kasım 1905 günlerinde Kemanî Memduh Efendi’nin, Kanunî Hafız Efendi’nin, hanendeler Murtab’ın ve Ferangül’ün, 28 ve 30 Aralık 1905 günlerindeyse Kemanî Memduh Efendi ve Kanunî Hafız Efendi ile berâber hanendeler Ferangül’ün, Mihritad’ın ve Mehmed Efendi’nin sahne aldıklarını İkbal‘den okumak mümkündür. Osman Cemal’in 1937 yılında Son Telgraf gazetesinde tefrika edilen Akşamcılar‘da “bir gece Fener’deki Kılburnu Gazinosu’nda meşhûr Kemençeci Anastas’ın takımı çalıyordu” şeklinde bahsettiği Kemençeci Anastas’ın vefât tarihi için bazı kaynaklar 1938 yılını veriyorlarsa da, 22 Kasım 1939 günlü Cumhuriyet gazetesinin 7’nci sayfasındaki bir ilândan onun Karaköy’deki Cenyo Lokanta ve Birahânesi’nde Bülbül Ali ile birlikte sahne aldığı görülür. Kemençeci Lambros ile Kemençeci Paraşko onun oğullarıdırlar.

Halit Fahri Ozansoy’un ve Mahmut Yesarî’nin hatâlı bir biçimde anlattıkları Topkapı’daki Zenub’un bahçesinde geçen “ayyaş kedi” işinin aslını da olayın tanığı Said Kesler’in 14 Ocak 1945 târihli makalesinden okumamız gerekiyor:

” Osman yaz günleri ekseriyetle Topkapı’da Zenub’un bahçesinde demlenirdi. Şimdi Zenub da öldü ya, bu bahçede bir kedi Osman Cemal’e, besbelli kedileri sevdiğini anlamış olacak ki, balta olmuştu. Osman rakı içer, kedi miyavlardı. Ciğer verilir yemez, peynir verilir almaz, külbastı pişirilir iltifât etmez, Osman da kedinin kendisinden ne istediğini anlayamaz, onu kovmaya da kıyamazdı.

Bir gün nasıl oldu bilmem, Osman Cemal’in kadehi devrildi. Demir masanın üstü rakılandı. Garson gelip temizleyinceye kadar biz, o zaman tabii pek bol, ekmek içi ile masayı temizledik, ekmek içlerini de iyi bir itiyâdla çiğnenmesin diye masanın altına attık.

Mahûd kedinin bu rakılı ekmeklere bir atılışı vardı ki, görülecek şeydi. Meğer kedinin durmadan miyavlaması rakı içinmiş. Ayyaş kedi artık hembezmimiz olmuştu. Osman, Zenub’a gittiği zaman, mutlaka kedi için de bir 29’luk şişe getirtir ve ekmek içi ile bu bir şişe rakıyı kediye içirtir, pardon yedirirdi. Kedi içtikten sonra kuyruğunu sırtına vurur, yalpalaya yalpalaya mezarlığın yolunu tutardı.

Biz, rahmetli Osman Cemal ile bir gece bu sarhoş kediyi takîb ettik. Mezarlıktaki yuvasına gittik ve orada birbirinden güzel 4 tane yavru bulduk. Bu yavrular da Osman Cemal’in Otakçılar’daki evindeki kedi ailesine iltihâk ettiler. Sarhoş kediye gelince, o bir gece yine bizimle berâber rakıladıktan sonra yuvasına gitti, fakat bir daha da gelmedi. Birkaç gün sonra yuvasında aradığımız zaman, onun ölüsünü bulduk.”

Hastalığı

1943 yılının sonlarına doğru, Osman Cemal eski neş’esini kaybeder, öksürük ve ağrılarından Fener Rum Lisesi’ndeki işine dahi gidememeye başlar.

Mahmut Yesarî şöyle yazar:

” Senelerden beri hastaydı. Fakat midesinden ziyâde ciğerlerinden korkuyordu. Sık sık ciğerlerinin filmini aldırtıyor, mütehassıs doktorlara başvuruyordu. Verem olduğuna inanmıştı. Halbuki vücûdu topluydu. Ara sıra tıkanır gibi öksürürüyordu ama, bu verem öksürüğü değildi.”

1 Mart 1944 günü Gureba Hastahânesi’ne yatırılır. 4 Mart 1944 günlü Cumhuriyet gazetesinin 2’nci sayfasında “Osman Cemal Hasta” başlığı ile haber olur. Mide kanseridir. Prof. Dr. Kâzım İsmail Gürkan tarafından ameliyat edilir. Kanser nedeniyle bağışıklık sistemi zayıfladığından bir de vereme yakalanır ( Son Telgraf gazetesi, 10 Ocak 1945 ). Mahmut Yesarî’nin yazdığı gibi, verem affeder ama kanser affetmez. Bir müddet sonra arkadaşları onu Gureba’da unuturlar, uzvî ıstırablarına yalnızlığın ıstırabı da karışır. Kaynaklara göre 9 Ocak 1945 günü saat 19.00 sularında Radyoloji Enstitüsü’nde vefât eder. Son Telgraf gazetesinin 10 Ocak 1945 günlü nüshasının 1’nci ve 3’üncü sayfalarındaki haber metni de bu saati teyid etmektedir:

” … güzide muharrir Osman Cemal Kaygılı mübtelâ olduğu amansız dertten kurtulamayarak, dün akşam saat 19.00’da Gureba Hastahânesi’nde hayata gözlerini yummuştur.”

Gazetenin 1’nci sayfasında “Çok Acı Bir Kayıp” başlığı ile 2 sütun olarak başlayan haber, 3’üncü sayfada şöyle devâm ediyor:

” … dün sabah büsbütün ağırlaşmış ve gecelerdir başucunda beklemekte olan müşfik hayat arkadaşı Bayan Sabriye’ye bütün gün hep saati sormuştur. Akşam üstü saat 19.00’u çalarken, âteşler içinde yanan titrek elleri bahtsız zevcesinin avuçları içinde olduğu hâlde son nefesini vermiştir.”

Son Telgraf‘ın bu haberinde ve Mediha Mangır’ın Osman Cemal Kaygılı: Hayatı, Edebî Kişiliği ve Eserleri başlıklı çalışmasında ( 2011 ) Osman Cemal’in ikinci eşinin ismi “Sabriye” olarak geçmektedir; birkaç yerde de “Sabiha” olarak yazılmıştır. Oysa inhisâr işçisi kadını iyi tanıyan ve ona maddî destek amacıyla Osman Cemal Kaygılı: Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri ( Çığır Kitabevi, 1947 ) isimli kitâbçığı hazırlayan Reşat Feyzi Yüzüncü ile 1971 yılında yaşlı kadınla görüşen gazeteci Hâfi Kadri Alpman Sabîre ismini vermektedirler. Taha Toros Arşivi Dosya No. 114’te bulunan gazete kesiğinde de Sabîre olarak geçer.

Oysa 10 Ocak 1945 günlü Akşam gazetesinin 2’nci sayfasında yer alan vefât haberindeyse, Osman Cemal’in “bugün sabaha karşı Allah’ın rahmetine kavuşmuştur” ifâdesi yer alır. Yani Akşam gazetesine nazaran Osman Cemal 9 Ocak günü saat 19.00 sularında değil, 10 Ocak gününün ilk saatlerinde sabaha karşı ölmüştür. 11 Ocak günü Osman Cemal’in cenâzesi Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’nden öğle namazını müteakip kaldırılarak “Otakçılar Karakolu’nun karşısındaki mezarlıkta bulunan aile kabristanına” defnedilir. Fikret Adil’e göre cenâzesinin Mihriman Sultan Camii’nden kaldırılmasını istemesinin bir nedeni vardı. O da Mihrimah Camii’nin o zamanki kötü ve bakımsız hâlini cenâzeye katılanların görmesini istemesidir. Hayattayken bu caminin uğradığı yağmayı basına yansıtarak kısmen önlemiş olan Osman Cemal, ölümünün de bu amaca yardımcı olmayı ârzûlamıştı. Cenâze merâsimine katılacak arkadaşları için Bâb-ı Âli’deki Ankara Caddesi’nden saat 12.45’te 2 otobüs hareket eder. 12 Ocak 1945 günlü Akşam gazetesinin 3’üncü sayfasındaki “Şehir Haberleri” bölümünde, Osman Cemal’in cenâzesinde Hakkı Tarık Us ile Nizameddin Nazif’in birer konuşma yaptıkları belirtilir.

Osman Cemal’in Mezarı

Mehmet Nuri Yardım’ın 2005 yılında yayımlanan Kayıp İstasyon isimli eserinin 116’ncı sayfasında ve Mustafa Apaydın’ın 2006 yılında yayımlanan Osman Cemal Kaygılı’nın Hikâyeciliği isimli eserinin 12’nci sayfasında, Osman Cemal’in Tokmak Tepe Mezarlığı’nda yattığı belirtilir. Hâfi Kadri Alpman ise sadece “26 yıldan fazla Otakçılar’da kaybolmak üzere bulunan bir mezarda yatan Osman Cemal Kaygılı” ifâdesini kullanmıştır. 1971 yılında, iyice yaşlanmış olan Sabîre Hanım, Hâfi Kadri Alpman’a, kocasının kabrinin bir mezar taşı beklediğini, onun defnedildiği yeri artık kendisinden başka hiç kimsenin bilmediğini söyler. Bunun üzerine Reşat Ekrem Koçu’nun hazırladığı kitâbeyi Hattat Hâmit’in teberrüken yazması kararlaştırılır ama, sonrasına ilişkin sıhhatli bir bilgi yoktur.

Osman Cemal’in mezarı için 10 Ocak 1945 günlü Akşam gazetesinin 2’nci sayfasında “Eyüp Otakçılar’daki aile mezarlığı”, 11 Ocak 1945 günlü Akşam gazetesinin 3’üncü sayfasında “Otakçılar Karakolu karşısındaki aile mezarlığı” ve 12 Ocak 1945 günlü Akşam gazetesinin 3’üncü sayfasındaysa “Otakçılar Mezarlığı’na getirilip defnedildi” ifâdeleri kullanılmıştır. Oysa Son Telgraf gazetesinin 10 Ocak 1945 günlü nüshasındaki haberde Osman Cemal Kaygılı’nın Tokmak Tepe Makberesi’ne defnolucağı belirtilmiştir. Ebeveyni, 9 Nisan 1934 günlü Cumhuriyet gazetesinin 2’nci sayfasındaki habere nazaran da Osman Cemal’in 35 yaşındayken vefât eden ilk eşi Leman Hanım dahi Tokmak Tepe Mezarlığı’na defnedildiğinden, Otakçılar’daki Tokmak Tepe Mezarlığı doğrusu olmalıdır. Taha Toros Arşivi Dosya No. 114’te bulunan bir gazete kesiğinde, Osman Cemal’in defin fotoğrafı yer alır. Bu fotoğrafın altındaki haberde ise, mezar yeri için, “Haliç’e hâkim ve çok sevdiği bir tepe üzerinde” denir.

Haliç Köprüsü ve çevre yollarının inşâsı sırasında bazı tarihî mahallelerle birlikte çok geniş bir alanı kapsayan Tokmak Tepe Mezarlığı’nın büyük bir kısmı istimlâk edilerek 1973 yılında ortadan kaldırılmıştır. Tokmak Tepe Mezarlığı 19’uncu yüzyıl sonlarında ve 20’nci yüzyıl başlarında birkaç mahalle genişliğindeki büyük bir arâzîye yayılmıştı. 20’nci yüzyıl başına âid olduğunu tahmîn ettiğim târihsiz ve imzâsız bir Fransızca haritaya nazaran, Tokmak Tepe Mezarlığı yüzyıl başlarnda surlar tarafında Savaklar Caddesi, Takkeci Camii tarafında Sıra Serviler Caddesi, deniz tarafında Kral Kızı Caddesi ve yukarıda Çeşme Sokak arasında kalan bölgeydi. Hayrettin Lokmanoğlu’nun hazırladığı 1955 yılına ait Haritalı Şehir Rehberi‘nin “Eyüp Kazası” haritasındaysa surlar tarafında Kotra Sokak – Yeni Mahalle Sokağı, Eyüp merkez tarafında Alaca Tekke Sokağı, deniz tarafında Kıral Kızı Sokak ve yukarıda Kırımî Çeşme Sokak – Tokmak Tepe Sokak arasındaki geniş arâzîde görünür. Sadece bazı sokak ve cadde isimleri değişmiş veya yeni sokaklar açılmıştır. Bugün bu târihî mezarlığın maalesef hayli küçük bir kısmı kalmıştır. Buradan Mısır Tarlası mevkiine ve metrûk Davut Ağa Otakçılar Mezarlığı’na taşınan Osmanlı dönemi kabir taşlarının sayısıysa pek azdır. İstanbul Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’nün ve Karayolları 17’nci Bölge Müdürlüğü’nün 16 Mart 1973 günlü Milliyet gazetesinin 5’inci sayfasında müştereken yayımladıkları ilânda, İstanbul çevre yolu inşâsı dolayısıyla, Tokmak Tepe Mezarlığı’ndaki kabirlerin 1 Nisan 1973 tarihinde başlamak üzere Karayolları 17’nci Bölge Müdürlüğü tarafından yeni yerlerine nakledileceği duyurulmuştur. Bu duyuruda asıl ilânın altındaki not önemlidir. O notta “mezarları üzerinde kimliğini belirten bir işâret ve levha bulundurmayanların yeni yerlerinde mezarlarını bulma imkânı olmayacaktır” ibâresi bulunmaktadır.

Osman Cemal Kaygılı’nın ve ailesinin mezarları da büyük olasılıkla bu sırada ortadan kalkmıştır. Zaten Mehmet Nuri Yardım burasının istimlâkı sonrasında geriye kalan az sayıdaki mezarlar arasında Osman Cemal’inkini aramasına karşın, bir sonuç alamamıştır ve Mezarlıklar Müdürlüğü’nün arşivinde de defin yerine ilişkin hiçbir bilgi bulamamıştır. Oysa, Osman Cemal’in ve sevdiklerinin mezarları, Mehmet Nuri Yardım’ın baktığı aşağı yerde değil, tarîflere nazaran, artık çevre yolu altında kalan yukarıdaki tepe kısmında olmalıydı.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz