Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 10

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 10

507
1
PAYLAŞ

Zühtü Bayar

                     Baytekin’in Turan Sineması’ndan Arkadaşı

Taner Ay 

Zühtü Bayar’ın yoğun bakımda olduğunu duyduğumda, oğlu Atılgan’a ulaşamamıştım. Adnan Özer de hangi hastahânede yattığını bilmiyordu. Onun yıllardır böbrek yetmezliği çektiği malûmumuzdu ama, bu defa hastahâneye akciğer enfeksiyonundan yatırıldığı söylenmişti.  Oysa, birkaç hafta önce onunla Nurtap Emir’in “40 Ambar” isimli sahhaf dükkânının önünde karşılaşmıştık; sağlıklı ve neş’e-nisâr görünüyordu.

Zühtü Ağabey’in hastahâneye kaldırıldığını öğrenmemden sanırım 3 gün sonraydı, Cumhuriyet gazetesinin 29 Mart 2011 günlü nüshasının 10’uncu sayfasında Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin “Vefât ve Başsağlığı” başlıklı ilânını görünce, donup kaldım. Ne vefâtından, ne de cenâzesinden haberimiz olmuştu.

Mezkûr ilân şöyleydi:

” Cemiyetimiz üyesi, değerli arkadaşımız Zühtü Bayar 26 Mart 2011 Cumartesi günü vefât etmiştir. Kaybı topluluğumuzda üzüntü yaratan Bayar’ın cenâzesi 27 Mart 2011 Pazar günü ikindi namazının ardından Mevlânâkapı Merkez Camii’nden alınarak Topkapı Mezarlığı’nda toprağa verilmiştir. Zühtü Bayar’ı sevgi ve saygıyla anarken, ailesine ve basın topluluğuna başsağlığı dileriz.”

Cumhuriyet gazetesi Zühtü Ağabey’in vefâtını da ancak günler sonra, 30 Mart 2011 günü, 16’ncı sayfada “Gazeteci ve Yazar Zühtü Bayar Son Yolculuğu’na Uğurlandı” başlığıyla haber yapacaktır.

Basında na’şının Topkapı Mezarlığı’na defnedildiği belirtiliyor ama, orası Topkapı Çamlık, Topkapı Kozlu ve Topkapı Maltepe olmak üzere 3 bölümden oluşan oldukça büyük bir alanı  kaplayan mezarlıktır. Mezarlıklar Müdürlüğü’nün kayıtlarına nazaran, Zühtü Ağabey 27 Mart 2011 günü Topkapı Çamlık Mezarlığı’na defnedilmiştir;  Ada 2’deki 1534 numaralı mezar onundur. Cenâzesi de Merkez Camii’nden değil, Merkez Efendi Camii’nden kaldırılmıştır.

Onun, Turan Sineması’ndan arkadaşı Baytekin’in yanına ve 2419 yılına uçtuğundan eminim; biz dünyadakilere bıraktığı mîrâs ise “Per aspera ad astra!” şiârıdır.

Zamanda Yolculuk

Yıllar önce Suadiye Plajı’nda 1972 veya 1973 yazında çekilmiş bir fotoğrafımı bulmuştum; Yeni Ortam gazetesinin üstüne etiketinde “Hawaiian Tropic” yazan bir güneş yağı şişesi koymuşum, elimdeyse Yansıma dergisi var. Bu dergiyi, bilim kurgu romanlarının yazarları olduğunu bana öğreten Zühtü Bayar’ın yazıları nedeniyle çok severdim. Yeni Ortam gazetesinin sanat sayfası da Zühtü Bayar’ın eseriydi. Onun yazılarını takîb etmeden önce, Çağlayan Yayınevi’nin “Yeni Dünyalarda” serisinden yayımlanan bütün bilim kurgu romanlarını yutarcasına okumuştum. Bana renkli ufuklar çizen “Yeni Dünyalarda” romanlarının nedense yazarları yoktu; seride yayımlanan o romanların küresel şöhrete sâhip yazarların çok satmış eserleri olduğunuysa, ancak birkaç yıl sonra Zühtü Bayar’dan öğrenecektim. 1974 yılından sonra “devrim yapmak için” kitaplıklarımızın raflarını herbiri gazete kâğıyla kaplanmış parti tarihleriyle tıkış tıkış doldurduğumuz cehâlet günleri başlamıştı. Salaklığımıza yer açmak için  çizgi romanları, bilim kurguları ve polisiyeleri “suç” sayıldıkları için çöpe atmış, üstüne “Sana” sürülmüş ekmeğimizi yerken okuduğumuz o eski dostlarımızı bir anda unutuvermiştik.

Zühtü Bayar’ın Stüdyo İmge Yayınları’ndan 1991 yılında çıkan Filler Mezarlığı isimli romanını görünce nasıl sevindiğimi anımsıyorum; Levent Erseven’in hediye ettiği romanı o günün gecesinde okuyup bitirmiştim. Zâten epeydir onun bir gazetede Turan Sineması’nı anlattığı nefis yazılarıyla da zamanda yolculuk yapıyordum. Eskilerin anılarında sepya renkli bir fotoğraf olarak kalan Turan Sineması’nda hâlâ uzay gemilerine binerek başka dünyalarda dolaşıyor, Baytekin’in kötülere yapıştırdığı yumrukların ismi oluyordu Zühtü Ağabey. İnkılâp Yayınları onun Geyşa Android Şirketi ve Sahte Uygarlık isimli günlerce elimden düşürmeyeceğim bilim kurgularını da aynı yıl yayımladı.

Yeni Dünyalara Doğru

Milliyet gazetesinin 21 Şubat 1960 günlü nüshasının 3’üncü sayfasında Necmi Onur imzasıyla “Zeytinburnu’ndan Roket Atılacak” başlığıyla bir haber yayımlanır:

” Zeytinburnu’nda bazı gençler tarafından kurulan Roket Kulübü önümüzdeki günlerde yeni bir deneme yapacaktır.

Liseli öğrenciler tarafından kurulmuş olan kulüp, şimdiye kadar muhtelif tarihlerde 3 defa roket atmış ve bunlardan sonuncusu 150 metre yüksekliğe çıkmıştır.

Kulübün 25 kadar a’zâsı mevcûttur. Evinin bir odasını kulübe tahsis eden orta okul öğrencisi Zühtü Bayar, marangoz olan diğer bir a’zânın dükkânını da atelye hâline soktuklarını söylemiştir. Zühtü Bayar ayrıca bir uçak yapmış ve bu uçağı 280 metre uçurmuştur.

Son atılan roketin boyu 50, eni 7 santim, ağırlığı 2.5 kilodur. Atılması için hazırlık yapılan roket, bundan daha büyük olacaktır.”

Bir sohbetimizde bu olayı kendisine sormuştum. Söylediğine göre, Necmi Onur’un haber yaptığı o roketi 3 Mart 1960 günü Çırpıcı Çayırı’ndan uçuracaklarmış. Mahallenin sobacısı Ahmet Usta’ya roketin teneke gövdesini yaptırmışlar, yakıt haznesi sorununu da bir eskicide buldukları kullanılmış bazuka kovanıyla çözmüşler. Ancak, bu niyetleri gazetelere yansıyınca, polis denemeyi yasaklamış.

Zühtü Bayar’ın uzay ve bilim kurgu merâkı çocukluğunda başlamış; dünyasını altüst ederek onu yaşıtlarında koparan kitapsa,  Alfred Elton van Vogt’un Feza Canavarları olmuş. Bizde 140 sayfaya uydurulan Feza Canavarları, kapağında ve içinde yazarının ismi olmadan Çağlayan Yayınevi’nin “Yeni Dünyalarda” serisinin 3’üncü kitabı olarak 1954 yılında yayımlanmıştı. Zühtü Bayar henüz bir ilkokul öğrencisidir ve kapağına çarpıldığı bu kitabı anneannesine yalvar yakar Samatya Caddesi üzerindeki bir gazete bayiinden aldırır. Feza Canavarları‘nı bir solukta okur ama romandaki “aks ül amel”, “telapati” ve “hipnoz” gibi kavramlardan bir şey anlamaz; bunları babasına sorarsa da, Mehmet Feyzi Bey yanıtlayamaz. O da  gidip, ürkütücü sorularıyla Ziya Gökalp İlkokulu’nun öğretmenlerine musallat olur. Ancak sınıf öğretmeni Münevver Taluy’dan başkası onu anlamayacaktır, diğerleriyse o günden sonra kırmızı kravatlı ve uzun saçlı haylaz oğlana kaçık gözüyle bakmaya başlarlar. Okulun “Cıvıltı” isimli duvar gazetesi için hazırladığı “Aya Seyâhat” temalı ilk bilim kurgu öyküsünüyse  Aya Seyâhat filmini seyrettikten sonra yazar.

” … duvar gazetesinin önünde öğretmenler birikiyor, birbirleriyle fısıldaşıyorlar ve bana da bir garîbe-i hilkat ile karşılaşmışlar gibi tuhaf tuhaf bakıyorlardı.”

Küçük Zühtü öğretmenlerinin “Azizim, ne muhayyele?”, “Bu çocuk büyüyünce ya yazar olacak ya da gazeteci, kesin!”, “Boşverin canım, bunu mutlaka bir çocuk dergisinden yürütmüştür!” veya “Şunun babasıyla bir konuşsak mı acaba?” şeklindeki tepkilerini hep anımsamıştır ama, o daha fazla yaşıtlarının tepkisizliğinin nedenini merâk edecektir:

” Öykümü neden çocuklar, arkadaşlarım okumuyorlardı? Onlar, o duvar gazetesinin ve benim öykümün farkında bile değillerdi.”

Orta okul ve lise yıllarındaysa, gazetelerden İstanbul sinemalarında gösterime giren filmleri takîb etmeye başlar. Şâyet gösterimde bir bilim kurgu filmi varsa, İstanbul’un hangi sinemasında oynarsa oynasın, tramvaya atladığı gibi soluğu o sinemada alır. Fırsatını bulursa, Sahhaflar Çarşısı’nı da dolaşır.

” … gördüğüm her İngilizce bilim kurgu kitabını satın alıyordum. Böylece odamda küçük bir bilim kurgu kitaplığı oluşmaya başladı. Bizde o zamanki liselerin yabancı dil eğitimi seviyesi malûm. Lisede öğrendiğim İngilizce ile birer edebiyat şâheseri olan o romanları okuyup anlamama imkân yoktu. Sırf o romanları okuyabilmek için İngilizce çalışmaya başladım. Dersleri bırakıp, her gece herkes uykuya çekildikten sonra 2 saat İngilizce çalışıyordum. Bu dili mutlaka öğrenmem gerekiyordu., çünkü Çağlayan Yayınevi’nin 10 kitaplık Yeni Dünyalarda serisinden sonra bizde nadiren bilim kurgu romanları yayımlanmaya başlanmıştı, tek yol İngilizce’yi öğrenip o dilden bulabildiğim kitapları okumaktı. Birkaç yıl sonra İngilizcem bir romanı okuyup anlamaya yeterli seviyeye gelince. başladım okumaya.”

Zühtü Bayar’ın bilim kurgu türündeki ilk öyküsü Türk Dili dergisinin 256’ncı sayısında ( 1 Ocak 1973 ) yayımlanır; “Tutuklu Bilinç” isimli öyküyü dergiye biraz çekinerek göndermişse de, bu öykü sayesinde Antares dergisinin okurlarınca tanınmıştır. Bu öykü 1997 yılında Metin Demirhan’ın Nostromo dergisinde yeniden yayımlanır ve Geyşa Android Şirketi ( İnkılâp Kitabevi, 1999 ) isimli kitabının da ilk öyküsü olur ( s. 19 – 26 ). Ancak, Mehmet Veysel’in 1972 yılında Yansıma dergisi için kendisiyle yaptığı söyleşide, “Geçen yaz yazdığım Sahte Uygarlık isimli bir bilim kurgu romanım var, düzeltmelerini yeni bitirdim” ( S. 5, s. 196, Mayıs 1972 ) dediğine göre, bir müddettir  bilim kurgu öyküleri ve romanları yazdığı anlaşılıyor. Onun 1972 yılında tamamladığını belirttiği  Sahte Uygarlık  ancak 1999 yılında İnkılâp Kitabevi tarafından basılacaktır. Geyşa Android Şirketi‘ndeki “Archeo-Odyssey” isimli öyküyü ( s. 27 – 44 ) ise 1974 yılında yazmıştır.

” … Bu öyküyü Yeni Ortam gazetesindeki sanat servisi şefliği görevime son verildikten sonra, onca özlemini çektiğim özgür zamanlarıma kavuştuğum bir sonbahar günü kaleme aldım. Dosyamdaki ilk geliştirilmiş metinde 27 Eylül 1974 tarihi kayıtlı. Bu ilk metin sonraları birkaç defa değişikliğe uğrayarak daha da gelişti. Sonunda 10 daktilo sayfalık öykü oluştu.”

O yılların dergilerinin hiçbirinde “Archeo-Odyssey” isimli o nefis öyküyü yayımlatamaz. 1977 yılında Milliyet Çocuk Dergisi yönetmeni Ülkü Tamer, ondan bu öyküyü çocukların anlayıp okuyabileceği şekilde kısaltıp değiştirmesini ister. Öykü “Gizli Gerçek” ismiyle önce Milliyet Çocuk Dergisi‘nde yayımlanır, ardından Erol Tulay tarafından dramatize edilerek 23 Nisan 1979 günü  TRT 1’de sunulur. “Archeo-Odyssey” yine “Gizli Gerçek” ismiyle 1981 yılında Necdet Çatak ve Sadık Öztürk çalışmasıyla Kumbara dergisi için bir çizgi öyküye dönüştürülür.  “Archeo-Odyssey” öyküsü yazılışından ancak tam 25 yıl sonra özgün metniyle Geyşa Android Şirketi içindeki 13 öykünün 2’ncisi olabilecektir. Geyşa Android Şirketi‘ndeki “Zamanın Ötesinde” isimli öyküyü de aslında 1 Ocak 1975 günü tamamlamış olmasına karşın hiçbir dergide yayımlatma imkânı bulamamıştır. Kitaptaki “Miron’un Anı Defteri’nden” isimli öykününse ( s. 45 – 49 ) çok ilginç bir kaydı var. Kâmil Şükun ona Adam dergisi için “erotik bir bilim kurgu” öyküsü ısmarlamıştır, bunun üzerine Zühtü Ağabey  de “Miron’un Anı Defteri’nden” isimli öyküyü yazmıştır. Ancak, öykü erotik bilim kurgu olarak değil de, “poligamik feminin bir bilim kurgu” olarak değerlendirilince, yayımlanmaya değer bulunmaz. Geyşa Android Şirketi‘ndeki “Duygusal Güvenlik” isimli öyküyü ise 1986 yılında yazmıştır; Karşı Edebiyat dergisinin 6’ncı sayısında ( Kasım – Aralık 1986 ) ve Üç Nokta dergisinin 1’inci sayısında ( Ocak 1987 ) yayımlanır. Kitaptaki “Üçüncü Gözün Rüyası” isimli öyküsü de ( s. 54 – 63 ) Üç Nokta dergisinin 3’üncü sayısında ( Mart 1987 ) çıkar. Kitaba ismini veren “Geyşa Android Şirketi” öyküsü ( s. 88 – 103 ), aslında onun yazmayı düşündüğü bir romanın “giriş” kısmı olarak kaleme alınmıştır; sonra bu metni yazı masasının çekmecesinde unutur. 1996 yılında diyaliz makinesine bağlıyken o müsveddeyi anımsar. Cengiz Gündoğdu öyküyü İnsancıl dergisinin 72’nci sayısında ( Ekim 1996 ) yayımlarsa da, öyküde  kapitalizmin çöküşünü günümüzden 5 asır sonrasına tarihlendirdiği için derginin bazı  “solcu” okurlarını kızdırır.

Zühtü Bayar’ın bilim kurgunun bilhassa sanat tarihiyle ilgili olanlarını sevdiğini ve bu alt tür için William Tenn’in “Gözetici” isimli  öyküsünün  bilim kurgunun sanat tarihinden yararlanarak nasıl alternatif kurgular yaratabileceği örneklemesi bakımından çok önemsediğini biliyordum. Sönmez Güven’e çevirttiği bu öyküyü 1998 yılında Broy Yayınları için hazırladığı bir seçkiye de alacaktır.

1997 yılında Giovanni Scognamillo, Metin Demirhan ve Nilgün Birgül ile birlikte Nostromo isimli bilim kurgu dergisini çıkarır. Derginin doğduğu yer, Atlas Pasajı’ndaki Metin’in ve Nilgün’ün işlettikleri “Atılgan” isimli dükkândır. Derginin 1’inci sayısı 1997 yılının sonbaharında, 2’nci sayısı 1998 kışında, 3’üncü sayısı 1998 ilbaharında ve 4’üncü sayısı da 1998 yazında yayımlanmıştır.                           

12 Mart’ın Öncesinde ve Sonrasında               

Zühtü Bayar polisin siyâsî takîbi nedeniyle Bakırköy Lisesi’nden ayrılmıştır; gazeteciliğe başlamadan önce çeşitli işlerde çalışır. 26 sayfalık ilk kitabı Eğitim Sorunlarımız‘ın ( Ersa Matbaacılık, 1964 ) ardından Nâzım Hikmet Üzerine ( Habora Yayınları, 1967 ) isimli araştırması yayımlanır. Bu eserin 2’nci baskısı 1973 yılında Tel Yayınları, 3’üncü baskısı 1978 yılında Okar Yayınları, 4’üncü baskısıysa 1992 yılında  Armoni Yayınları tarafından yapılır.

Zühtü Bayar’ın ilk yazısı olan “Okuldışı İzcilik” 1961 yılında Türkiye Millî Gençlik Teşkilâtı’nın yayın organı Gençlik dergisinde yayımlanır. O sırada derginin yayın yönetmeni Sabri Günay Akarsu’dur. Sabri Günay Akarsu 1962 yılında Nurten Taç ( Akarsu ) ile birlikte İzlem Yayınevi’ni kurar. Zühtü Bayar da bu yayınevinde çalışır. İzlem Yayınevi 1963 ile 1966 arasında Oyun dergisini çıkarır. 29 sayı yayımlanan Oyun dergisinin çıkışında ve tanıtımında Zühtü Bayar’ın emeği büyüktür. 1964 yılında Samsun’da Oğuz Koyutürk’ün çıkardığı Çaltı gazetesine yazmaya başlar. Bu gazetenin muhtemelen yegâne koleksiyonunun Celal Karaca’da olduğunu bildiğimden, Zühtü Bayar’ın Çaltı yazılarının dökümünü ondan istedim. Celal Karaca”nın bana gönderdiği döküme nazaran, gazetenin 70’inci sayısında ( 17 Ağustos 1964 ) “Eğitim Aracı Olarak Tiyatro” ( s. 1 ve 4 ), 76’ncı sayısında ( 28 Eylül 1964 ) “Sezuan’ı Neden İstemediler?” ( s. 2 ve 4 ), 89’uncu sayısında ( 28 Aralık 1964 ) “Sorumsuzluk” ( s. 1 ve 4 ), 96’ncı sayıda ( 15 Şubat 1965 ) “Okul Tiyatroları” ( s. 3 ve 4 ), 100’üncü sayıda ( 15 Mart 1965 ) “Gerçekler ve Aydın Kişi” ( s. 2 ve 4 ), 105’inci sayıda ( 19 Nisan 1965 ) “Destan Olan Köy Enstitüleri” ( s. 3 ), 108’inci sayıda ( 10 Mayıs 1965 ) “Yobazlık İlleti Nasıl Bulaşır?” ( s. 3 ve 4 ), 113’üncü sayıda ( 14 Haziran 1965 ) “Hülleci” ( s. 2 ), 117’nci sayıda ( 11 Temmuz 1965 ) “Toplumcu Yazarlara Çağrı” ( s.1 ) ve 119’uncu sayıda ( 25 Temmuz 1965 ) “Emperyalizmin Çöküşü” ( s. 7 ) başlıklı bulunuyor. Ardından 125’inci sayıdan başlayarak ( 6 Eylül 1965, s. 4, 5 ve 8 ), 126’ncı sayıda ( 13 Eylül 1965, s. 4 ve 5 ), 127’nci sayıda ( 20 Eylül 1965, s. 6 ), 128’inci sayıda ( 27 Eylül 1965, s. 5 ), 129’uncu sayıda ( 4 Ekim 1965, s. 5 ), 131’inci sayıda ( 18 Ekim 1965, s. 7 ), 132’nci sayıda ( 25 Ekim 1965, s. 5 ), 133’üncü sayıda ( 1 Kasım 1965 , s. 7 ), 135’inci sayıda ( 15 Kasım 1965, s. 8 ), 136’ncı sayıda ( 21 Kasım 1965, s. 8 ), 137’nci sayıda ( 29 Kasım 1965, s. 8 ) ve 138’inci sayıda ( 5 Aralık 1965, s. 8 ) “Sosyalizmin Tenkidinin Tenkidi” başlıklı yazı dizisi yayımlanır. Bu diziden sonra 143’üncü sayıda ( 10 Ocak 1966 ) “Suçlular ve Suçsuzlar” ( s. 6 ve 8 ), 150’nci sayıda ( 28 Şubat 1966 ) “Toplumsal Gerçekçilik Üstüne” ( s. 3 ), 163’üncü sayıda ( 5 Eylül 1966 ) “Bir Kültür Röportajı” ( s. 5 ) ve 168’inci sayıdaki ( 17 Ekim 1966 ) “Yanlış Bir Tutum” ( s. 6 ve 7 ) başlıklı yazıları çıkar.

1967 yılında Cemal Süreya’nın Papirüs dergisinin 16’ncı sayısında ( Eylül 1967 ) “Kafatasının Açılması” ( s. 50 – 54 ) ve 19’uncu sayısında ( Aralık 1967 ) “Dokuzuncu Yıl Şiiri” ( s. 19 – 22 ) başlıklı yazıları çıkar. Bu derginin  25’inci sayısındaki ( Temmuz 1968 ) “Hasan Hüseyin” ( s. 74 ) ve 30’uncu sayısındaki ( Aralık 1968 ) “Arif Damar” ( s. 72 – 78 ) başlıklı yazılarıyla Yeni Gerçek dergisinin 1’inci sayısındaki ( Eylül 1967 ) “Marxist Şiir Üzerine Bir Deneme” ( s. 4 – 5 ve 7 ), 3’üncü sayısındaki ( Kasım 1967 ) “Marxist Eleştiriye Doğru” ( s. 2 – 4 ), 5’inci sayısındaki ( Ocak 1968 ) “Nâzım Hikmet’in Oyunlarındaki Tezler” ( s. 7 – 8 ), 6’ncı sayısındaki ( Şubat –  Mart 1968 ) kitap eleştirileri ( s. 6 ), 7’nci sayısındaki ( Nisan 1968 ) “İkinci Yeni’nin Otopsisi” ( s. 1 ve 6 ), 8’inci sayısındaki ( Mayıs 1968 ) kitap eleştirileri ( s. 7 ) ve  9’uncu sayısındaki ( Haziran – Temmuz 1968 ) “Nâzım Hikmet’in Oyunlarında Konu ve Tema” ( s. 5 – 7 ) başlıklı yazıları  dikkat çeker. 1968  yılında Türk Solu dergisinin 19’uncu sayısında ( 26 Mart 1968 ) “Nâzım Hikmet ve Türkçe: Dil Anlayışı” ( s. 7 ), 22’nci sayısında ( 16 Nisan 1968 ) “Nâzım Hikmet ve Türkçe: Temiz Türkçe Denemeleri” ( s. 7 ), 26’ncı sayısında ( 14 Mayıs 1968 ) “Edebiyat Sosyolojisi” ( s. 7 ), 28’inci sayısında ( 28 Mayıs 1968 ) “Hasan Hüseyin ile Bir Konuşma” ( s. 7 ), 30’uncu sayısında ( 11 Haziran 1968 ) “Büyük Sanatçı, Eleştiri ve Nâzım Hikmet” ( s. 7 ), 35’inci sayısında ( 16 Temmuz 1968 ) “Eleştiri Günlüğü” ( s. 7 ), 39’uncu sayısında ( 13 Ağustos 1968 ) “Eleştiri Günlüğü” ( s. 7 ), 42’nci sayısında ( 3 Eylül 1968 ) “Eleştiri Günlüğü” ( s. 7 ), 43’üncü sayısında ( 10 Eylül 1968 ) “Eleştiri Günlüğü” ( s. 7 ), 45’inci sayısında ( 24 Eylül 1968 ) “Eleştiri Günlüğü” ( s. 7 ), 47’inci sayısında ( 8 Ekim 1968 ) “Ateş Yılları Üstüne Dinamo ile Söyleşi” ( s. 7 ) ve 49’uncu sayısında ( 22 Ekim 1968 ) “Eleştiri Günlüğü” ( s. 7 ) yayımlanır.

Soyut dergisinin 44’üncü sayısında ( Aralık 1968 ) “Politika Karşısında Sanat” ( s. 11 – 12 ), 60’ıncı sayısında ( Nisan 1970 ) “Hayaletler Antolojisi” ( s. 23 – 25 ), 70’inci sayısında ( Şubat 1971 ) “Kamburunu Kullanıyor” ( s. 21 – 22 ) ve 71’inci sayısında ( Mart 1971 )  “Uyuyanlarla Uyanıklar” ( s. 1 – 2 ) başlıklı yazıları bulunuyor. 1971 yılında Güngör Gençay’ın yönetiminde Gelecek dergisi çıkar. Kurucular kurulundaki isimlerden biri de Zühtü Bayar’dır. Ancak dergi Sıkıyönetim Komutanlığı’nın emriyle kapatılacaktır. İlk sayısı 1971 yılının Mayıs ayında yayımlanan dergi sadece 6 sayı ve 5 aded çıkabilmiştir; 6’ncı ve son sayısı 1971 yılının Ekim ayında piyasaya verilen Gelecek dergisinin 4’üncü ve 5’inci sayıları birlikte ( Ağustos – Eylül 1971 ) basılmıştır. Zühtü Ağabey’in Gelecek dergisinde çıkan yazılarını değerli dostum Mehmet Ergün’e sordum. Bana gönderdiği iletide, derginin 1’inci sayısında ( Mayıs 1971 ) “devrimci Edebiyat Edebiyatçı Devrim” ( s. 24 – 26 ),  2’nci sayısında ( Haziran 1971 ) “Uzak Değil Önünde” ( s. 20 – 24 ), 3’üncü sayısında ( Temmuz 1971 ) “Burjuva Yanılsaması ve Bay Mandrake” ( s. 24 – 26 ), birlikte çıkan 4’üncü ve 5’inci sayısında ( Ağustos – Eylül 1971 )  “Eleştiri Günlüğü” ( s. 24 – 26 ) ve 6’ncı sayısında ( Ekim 1971 ) “Marksist Edebiyat Eleştirisi” ( s. 24 – 27 ) başlıklı yazılarının çıktığını belirtti. Gelecek dergisindeki Mehmet Selim imzalı yazılar da Zühtü Bayar’ındır; 1’inci sayıda ( s. 45 – 47 ),  2’nci sayıda ( s. 47 – 48 ), 3’üncü sayıda ( s. 44 – 46 ), 4’üncü ve 5’inci sayıda ( s. 59 – 61 ) ve 6’ncı sayıda ( s. 44 – 47 ) Mehmet Selim müsteârıyla “Kitap Sergisi” sayfalarını hazırlamıştır.

12 Mart sonrası Zühtü Bayar’ın gazetecilik yaşamında önemlidir. Kemal Bisalman’ın bu dönemde çıkardığı Yeni Ortam gazetesinin sanat sayfasını Hayati Asılyazıcı ile birlikte hazırlar. İlk sayısı 11 Eylül 1972 günü çıkan Yeni Ortam için Oya Baydar şunu söylemiştir:

Yeni Ortam o karanlık dönemde solcuların nefes alabileceği bir pencere, soluk da olsa bir umut ışığı gibiydi. Kemal Bisalman’ın solcu olmadığının bilinmesi ve oyunu Bâb-ı Âli kuralları içinde oynaması gazetenin sıkıyönetim tarafından kapatılmamasını sağlamıştır diyebilirim,” ( Bir Dönem İki Kadın, s. 224, 2011 ).

Yeni Ortam son derece başarılı bir gazetecilik deneyimi olmasına rağmen, Kemal Bisalman çekilecek adam değildir. Gazete çalışanlarına kötü davranan ve yazarlarıyla sık sık  kavga eden bir patrondur. Onun Emil Galip Sandalcı ile kavgasını Oya Baydar anlatır:

” … Bir gün Kemal Bisalman, bizim Emil Galip’in yazısını sanırım suç unsuru olabilir ve  gazete kapanabilir korkusuyla sayfaya koydurmadı. Bu yüzden Emil ile yazı işleri odasında tartışmaya başladılar. Derken yumruk yumruğa birbirlerine girdiler. Emil Galip ufak tefek ama pire gibi; bir kroşede boylu poslu ama kof bedenli Kemal Bisalman’ı sendeletti. O sırada kavgayı ayırıyormuş gibi yapan Orhan Toros Tekeli de Kemal’e arkadan bir tane çakınca adam yere düştü. Bizler çok keyiflendik. Sonra Emil Galip ayrıldı gazeteden. Böyle olaylar çok sık olurdu Yeni Ortam‘da,” ( Bir Dönem İki Kadın, s. 223, 2011 ).

Kemal Bisalman’a tahammül edemeyen Hayati Asılyazıcı’nın gazeteden ayrılmasından sonra, sanat sayfasının yükünü Zühtü Bayar sırtlanır. Ama, çalışanlar melâik sıfât olsalar dahi Kemal Bisalman ifrîtin biridir. 1974 yılında Zühtü Bayar’ı da kapının önüne koyar. Yeni Ortam‘ın gerileme döneminde yalvararak ve büyük paralar vererek gazeteye getirdiği Çetin Altan’ı bile kovan bu adam, bir Bâb-ı Âli emekdârına kolaylıkla kapıyı gösterebiliyordu. Kenan Sönmezler, Çetin Altan’ın kovulmasının tanığıdır:

” Bir dönem Cumhuriyet’i sollayan ve satışta herkesi şaşırtan Yeni Ortam‘ın gerileme devrinde Kemal Bey bu kötü gidişi durdurmak için arayışa geçer. Şâyet Çetin Altan’ı gazeteye transfer edebilirse, Yeni Ortam‘ı kurtaracağı düşüncesindedir. Pazarlıklar sonunda ve büyük paralar karşılığında Çetin Altan Yeni Ortam yazarı olur. Gazetede Parantez isimli köşesinde yazmaya başlar.
Ancak Çetin Altan da Yeni Ortam‘daki kötü gidişe çâre olmaz. Bir gün yazı işlerindeyiz, Kemal Biselman içeriye girdi. İlhan Turalı’dan Çetin Altan’ın son yazısının provasını istedi. Çetin Altan’ın yazısının olduğu sayfayı mürettip Emrullah Bey patronun önüne serdi. Kemal Bisalman yazıyı okumadan altına parantez içinde bir not düştü ve parantezi kapadı. Aslında Çetin Altan’ın Parantez sütunu kapanmıştı!” ( Arka Güverte, 2 Ekim 2018 ).
Zühtü Bayar, Yeni Ortam çıkmadan Yansıma dergisinde yazmaya başlar. Tekin Sönmez’in Yansıma dergisinin 1’nci sayısında ( Ocak 1972 ) “Eleştiri Günlüğü” ( s. 22 –  23 ), 2’nci sayısında ( Şubat 1972 ) “Eleştiri Günlüğü” ( s. 52 – 55 ) ve “Ceyhun Atuf Kansu Şiiri Üstüne Düşünceler” bölümündeki görüşü ( s. 36 ),   3’üncü sayısında ( Mart 1972 ) “Öykücülüğümüz ve Bekir Yıldız” ( s. 99 – 104 ) başlıklı yazısı, 4’üncü sayısında ( Nisan 1972 ) “Eleştiri Günlüğü” ( s. 148 – 151 ), 5’inci sayıda ( Mayıs 1972 ) Mehmet Veysel’in “Zühtü Bayar’la Bir Konuşma” ( s. 192 – 196 ) başlıklı kendisiyle yapılan söyleşi, 7’nci sayıda ( Temmuz 1972 ) “İncelemenin Gerekliliği” ( s. 241 – 246 ) başlıklı yazısı, 8’inci sayıda ( Ağustos 1972 ) “Müziğin Kanı” ( s. 275 – 277 ) başlıklı yazısı, 9’uncu sayıda ( Eylül 1972 ) “Toplumsal Gerçeklik ve Edebiyatın İşlevi” ( s. 337 – 339 ) başlıklı yazısı, 13’ünde sayıda ( Ocak 1973 ) “1972 Yılında Edebiyat Üstüne Soruşturma” bölümündeki görüşü ( s. 48 – 49 ), 14’üncü sayıda ( Ocak 1973 ) “Eyüboğlu’nun Düşünce Yaşamımızdaki Yeri” ( s. 115 – 116 ) başlıklı yazısı, 15’inci sayıda ( Mart 1973 ) “Türk Hikâyeciliğinin Büyük Dönemeci Sabahattin Ali” ( s. 172 – 175 ) başlıklı yazısı ve yine aynı sayıdaki “Sabahattin Ali Üzerine Yansıma Dergisinin Soruşturması” bölümündeki görüşü ( s. 218 – 219 ) okunur.

1973 yılında Barış gazetesinin yarışmasında “Toplumcu Atatürkçülük” yazısıyla ödül alan Zühtü Bayar, Yeni Ortam‘dan sonra 1974 ile 1976 arasında Vatan gazetesinde çalışır. Onun Vatan gazetesinin 25 Ocak 1975, 4 Şubat 1975, 2 Mayıs 1975, 26 Haziran 1975 ve 7 Temmuz 1975 günlü nüshalarındaki bilim kurgu yazılarını kesip saklamıştım.

Ailesi ve Zeytinburnu 

Zühtü Bayar, vâridât kâtibi Celilzâde Zühtü Efendi’nin torunudur. Celilzâde Zühtü Efendi’nin Keşkül isimli çok önemli bir yazma eseri vardır. Bu eserin 436’ncı ile 446’ncı sayfaları arasındaki bölüm Siverek tarihine ilişkin temel kaynakça sayılmaktadır. Bölümün başında “Urfa ilk tedrîsât mektebi müfettişi Baki Bey’in istirhâmı üzerine Siverek hakkında yazdığım tarihtir” ibâresi bulunur. Keşkül, yazarın oğlu Mehmet Feyzi Bayar tarafından muhâfaza edilmiş ve Siverek tarihi ile ilgili olan kısmın çevirim yazısı onun tarafından yapılmıştır. Mehmet Feyzi Bayar’a göre, babası yazmanın notlarını 1926 ile1927 yılları arasında tutmuş olup, bu notları kitaplaştırmasınıysa  1 Mayıs 1931 tarihinde tamamlamıştır.

Zühtü Ağabey ile Bengi Hanım’ın oğlu Atılgan Bayar 9 Ocak 2007 günü Haber Türk gazetesinde şunu yazmıştır:

” … Celilzâde Zühtü Efendi büyük dedem. Mustafa Kemal’in koruma zâbitlerinden Feyzi Bayar dedem.  Celilzâdeler tarafından aile medeniyetimizin Musul’a dayandığını ve Osmanlı’nın Musul vilâyetinin toprağımız olduğunu bana her fırsatta hatırlatan  yurtsever sosyalist Zühtü Bayar, babam. Büyükannem Halise Hanım’dan, ailemizin asılardır yaşadığı Musul’dan hangi şartlarda Siverek’e geldiğini, Musul’da önce Fransızlar ile sonra da İngilizler ile nasıl vuruştuğunu dinleyerek büyüdüm. Ailemin kaderi Siverek’te de Fransızlar’a karşı bir direniş savaşını sürdürmek olmuş.”

Mehmet Feyzi Bayar’ın oğlu Zühtü Bayar 18 Kasım 1943 günü Niğde’de doğmuştur; ama  çocukluğu ve gençliği Zeytinburnu’nda geçer. Burçak Evren’in yayıma hazırladığı Surların Öte Yanı Zeytinburnu ( Zeytinburnu Belediyesi Kültür Yayınları, 2005 ) isimli eserdeki “Zeytinburnu: 1965 –  2005″ başlıklı o nefis yazısında İspitalya Bahçesi’yle, Arnavut’un Çiftliği’yle ve Kirazlı Bahçesi’yle birlikte zamanda kaybolan bir Zeytinburnu’na götürür okurunu.

Zühtü Bayar’ın anılarındaki İspitalya Bahçesi şöyledir:

” İspitalya Bahçesi, Surp Pırgiç’in tam karşısında, bugün Zeytinburnu Kapalı Spor Salonu’nun bulunduğu yeri de içine alacak genişlikte, çevresi yüksek duvarlarla çevrili, yeşile boyalı demir parmaklıklarla kaplı büyük bir bahçeydi ve Surp Pırgiç Vakfı’na âiddi. O zamanlar hastahâneye bakan ön cephesindeki bakımlı bahçenin arka bölümü bostan olarak kullanılıyordu ve orada hıyar,  göbekli marul, kıvırcık salata, sırık domatesi ve benzeri zerzevat yetiştiriliyordu. İspitalya Bahçesi’nin hastahâneye bakan cephesinin dışındaki üç duvarı da bir hayli yüksek ve üstleri beton tâzeyken içine gömülmüş iri cam parçalarının bulunduğu duvarlarla çevriliydi. Bahçe Tyara isminde, önüne önlük yerine sürekli ıslak, kenevirden dokuma bir çuval bağlamış, dazlak kafalı bir bahçevan tarafından korunuyordu. Azgın iki çoban köpeği, Tyara’ya başıboş gecekondu çocuklarını püskürtmede yardımcı olmakla görevliydi. Azıcık uçuk bir adam olan Tyara ve köpekleriyle, başıboş gecekondu çocukları arasında bitmez tükenmez bir savaş vardı. Çocuklar yüksek duvarların çevresine elektrik direği niyetine dikilmiş ziftli tramvay direklerine tırmanarak, bahçe duvarının üstüne çıkıyor ve ellerindeki taşlarla duvarın üstündeki cam kırıklarından oluşan engelleri kırıyorlardı.  Bu satırların yazarıyla, sonradan Telsiz Spor Kulübü’nde yetişerek lisanslı futbolcu olan Manda Ismo da  zavallı Tyara’yı kızdırmaktan büyük zevk alıyorlardı. Yazar, Tyara ve köpeklerinden kaçarken, sağ eline saplanan iri bir demir kıymığı yarasıyla, Manda Ismo ise duvardan düşüp, sol kolunun dirsekten çıkmasıyla haylazlıklarının cezâsını ödediler. Talihin garîb  bir cilvesi olarak da tahrîb ettikleri bahçenin hastahânesinde tedâvi gördüler,” ( s. 436 – 438 ).

Onun anlattığı Arnavut’un Çiftliği’ni ve Tepebağ’ın tarihî ceviz ağacını acaba anımsayan kaldı mı?

” Tepebağ ile Arnavut’un Çiftliği, içlerinde yetişkin incir, erik, elma ve ayva ağaçlarının da bulunduğu büyük arâzîydi. Kirazlı Bahçe’nin sâhiplerinin tersine, bu iki bağın arâzî ve ağaçları, yanlarında iri çoban köpeklerinin bulunduğu bekçiler tarafından çok iyi korunuyorlardı; çevre sakinleriyle gecekondu çocuklarının bağ topraklarına girmelerine izin verilmiyordu. Buna rağmen yine de zaman zaman çocuklar dikenli telleri ya da tahta perdeleri aşarak meyveleri tâlân ediyorlardı. Bağ bekçisi ve köpeklerin üstlerine yürümesi üzerine de geri kaçıyorlardı. Saldırıya uğrayan ve büyüklüğü neredeyse küçük bir kavunu andıran sarı ayvaları yağmalanan, daha çok Arnavut’un Çiftliği’ydi. Tepebağ ile Eski Telsiz Mahallesi’nin arasında kalan bölgede, ortasında küçük bir taş ocağının da bulunduğu büyük bir buğday tarlası bulunuyordu. Bu tarla, Yedikule yönünden gelip, Veliefendi istikametine uzanan dar ve toprak bir araba yoluyla ikiye ayrılırdı. Toprak yolun sonunda Tepebağ’ın ünlü ve büyük tarihî ceviz ağacı vardı. Şabanağa Mahallesi ile Tepebağ arasında bulunan ve her yıl düzenli bir biçimde ekilen bu buğday tarlasında, ilkbahar mevsiminde çocuklar uçurtma uçururlardı. Buğday tarlasının uçurtma alanı olarak seçilmesinin nedeni, ters rüzgârda tepetaklak olan uçurtmaların, sert zemine değil, yumuşak buğday başakları üzerine düşerek kırılmalarını önlemekti.  Bağdaki diğer meyve ağaçlarından uzak ve ayrı duran bu  ceviz ağacı, yaşlı ve büyük bir ağaçtı. Belli ki Osmanlı İstanbulu’ndan kalmıştı. Üç kişi elele tutuşup bir zincir oluştursalar bile çevresini kuşatmak olanaksızdı. Pek az kimsenin geçtiği, ıssız bir yerde bulunduğu için meyveleri fazla zarar görmez, mevsiminde ne zaman gidilse, dallarında tâze cevizlere rastlanabilirdi. Yazlarıysa, ağacın altında, bugün Şabanağa Mahallesi’nin zeminini oluşturan eski Bizans yıkıntılarından getirilmiş, kırık mermerden, oval ve ortası hafi f çukur, irice bir taş bulunurdu. Bu, oradan geçip de ceviz ağacının tâze meyvelerinden tatmak isteyenlerin cevizleri kırmak için kullandıkları bir tür tezgâhtı. İri taşın üstünde her zaman kullanılmaya âmâde, çekiç görevi yapan bir başka kaya parçası daha vardı. Bu taş parçasıyla dallardan toplanan cevizlerin önce yeşil kabukları dövülüp ezilerek soyulur, sonra da kalın kabuk kırılırdı. Bugün hâlâ çevre semtlerde oturan eski nesilden Zeytinburnu sakinleri, o yaşlı ve verimli ceviz ağacını çok iyi anımsamakta ve yerinin Işıklar ismi verilen mahalde olduğunu söylemektedirler. Ancak bölge, blok apartmanlar ve yollarla örtülü olduğundan, ağacın kesin yerini saptamak artık olanaksızdır. Anılara paslı bir çivi gibi çakılı bu ceviz ağacı, 1959 yılında  bilinmeyen kimseler tarafından, muhtemelen kerestesinden yararlanmak amacıyla kesildi ve bu olaya en çok üzülen de Şabanağa’nın ve Telsiz’in haylaz gecekondu çocukları oldu,” ( s. 433 –  434 ).

Kirazlı Bahçe’yi de şu şekilde anlatır:

” Surp Pırgiç Ermeni Hastahânesi önünden Balıklı Rum Hastahânesi’ne paralel çıkan yokuşun adı, eskiden de Balıklı Yolu’ydu. Yedikule’den gelip Yenidoğan’a uzanan Muammer Aksoy Caddesi ile kesişerek bir dörtyol oluşturur. Eski İspitalya Bahçesi, bu dört yolun soluna ve Surp Pırgiç’in karşısına düşer. İspitalya Bahçesi’nin karşısında ve Balıklı Yolu’nun üstündeyse ellili yılların başlarında büyük bir kiraz bahçesi bulunuyordu. Burayı herkes o yıllarda Kirazlı Bahçe ismiyle  anıyordu. Kirazlı Bahçe, ortasında betondan yapılmış tek katlı sarı boyalı küçük bir kır evinin bulunduğu, çevresi yetişkin kiraz ağaçlarıyla çevrili büyük bir bahçeydi. Telsiz ve Şabanağa mahallelerindeki gecekondularda yaşayanlar, tren yoluyla bölgeye geldiklerinde, kestirme olduğu için bu bahçenin ortasından geçerek, evlerine ulaşırlardı. Kirazlı Bahçe, vaktiyle tel örgülerle çevriliymiş ama ellili yılların başlarında Telsiz Mahallesi sakinleri tel örgüyü devirmişler ve bahçenin ortasından ve kiraz ağaçlarının arasından kendilerine bir tür yol açmışlardı. İşin garîbi, bahçedeki evde oturanlar, yani Kirazlı Bahçe’nin sâhipleri, köylerden kente yapılan büyük göçün  oluşturduğu bu ürkütücü kalabalığa fazla direnememiş ve bu duruma karşı çıkmayarak, seyirci kalmayı tercih etmişlerdi. Kirazlı Bahçe’nin kiraz ağaçları arasında tek tük badem ağaçları da vardı ve bu ağaçlar son derece bereketliydiler. Her kiraz mevsiminde bu ağaçlar tâze meyveleri için gecekondu çocuklarının saldırısına uğrardı,”  ( s. 430 – 433 ).

Bâb-ı Âli ve Beyoğlu Zühtü Bayar’ın yaşamında Zeytinburnu kadar önemli olmuştur; son yıllarında ona hemen her gün Atlas Pasajı’nda veya Anabala Pasajı’nda rastlamak mümkündü. Atlas Pasajı’nda Metin Demirhan’ın yanında değilse, mutlaka Suat Bilgi’nin yanındadır. 1994 yılında Büyük Parmakkapı Sokak’taki Vivaldi Kafe Bar’da edebiyat programları yapmaya başlar, Şükran Kurdakul ( Cumhuriyet gazetesi, s. 20, 8 Ocak 1994 ), Balaban ( Cumhuriyet gazetesi, s. 21, 25 Ocak 1994 ), Tan Oral ( Cumhuriyet gazetesi, s. 20, 2 Mart 1994 ) ve Atilla Özkırımlı ( Cumhuriyet gazetesi, s. 23, 9 Mart 1994 ) Zühtü Bayar’ın konukları olurlar. Aynı yılın Nisan ayında edebiyat etkinliklerini Fuat Uzkınay Sokak’taki Veli Bar’da sürdürmeye başlar. Orada Salı günlerinde saat 20.30’da  “Zühtü Bayar ile Beyoğlu Geceleri” isimli söyleşiler düzenler ( Cumhuriyet gazetesi, s. 20,  2 Nisan 1994 ). Bir dönem sahhaflıkla ve antikacılıkla uğraştığı biliniyor; İspanya’dan döndükten sonra da 1993 yılında Türkiye Radyo Televizyonu için “Sanat ve Bilim Kurgu” ve 1994 ile 1995 yıllarında Yurt Frekans Modülasyonu için “Bilim Kurgu Gezegeninden” ile “Yazarlar ve Kitaplar” programlarını yaptı. 1995 ile 1996 yıllarında Evrensel gazetesi için “Mavi Sakal Metinleri” isimli bir bilim kurgu köşesi hazırlar. 19 Nisan 1995, 29 Temmuz 1995, 9 Ağustos 1995, 15 Eylül 1995, 7 Ekim 1995, 22 Aralık 1995, 16 Şubat 1996, 7 Haziran 1996, 5 Temmuz 1996, 16 Ağustos 1996, 6 Eylül 1996, 27 Eylül 1996 ve 12 Ekim 1996 günlü “Mavi Sakal Metinleri” yazılarını uzun yıllar sakladım. Çalıntı dergisinin 21’inci sayısındaki ( Mart 1995 ) “Çılgın Kaptanlar Hayalet Gemiler” ve  23’üncü sayısındaki ( Kasım 1995 )  “Cosmic Rock ve Bilim Kurgu” yazılarıysa şâhâneydi. 1995 ile 1998 arasında Matbûat dergisinde düzenli olarak bilim kurgu yazar; derginin 12’nci sayısında ( Nisan 1995 ) “Bilim Kurgu Savaşa ve Militarizme Karşı” ( s. 32 ), 13’üncü sayısında  ( Mayıs 1995, s. 20 ) ve birlikte çıkan 14’üncü ile 15’inci sayılarında ( Temmuz – Ağustos 1995, s. 38 ) “Bilim Kurgu Edebiyatı Konusunda Bir Sınıflandırma Denemesi”, 18’inci sayısında ( Şubat 1996 ) “Bilim Kurgunun Harika Çocuğu R. A. Heinlein” ( s. 19 ) ve “Batı Ölçülerinde Bir Osmanlı Kitabı” ( s. 55 ), 22’nci sayısında ( Ocak 1997 ) “Mekanik Bir Toplum Düzeni ve Olası Sonuçları” ( s. 22 ), 23’üncü sayısında ( Mart 1997 ) “Türk Bilim Kurgusu Kıpırdanıyor” ( s. 33 ), 26’ncı sayısında ( Mart 1998 ) “Reklamları İzlediniz” ( s. 29 ) ve “Çamur Yiyenler” ( s. 29 ), 29’uncu sayısında ( Temmuz – Ağustos 1998 ) “Padişah, İmparator ve Peygamber” ( s. 35 ) ve 30’uncu sayısında ( Eylül 1998 ) “Yeni Anlamlar” ( s. 8 ) başlıklı yazıları bulunuyor. Onun Bilim Kurgu Edebiyatı üstüne denemeleriyle eleştirilerini içeren Bilim Kurgu ve Gerçeklik isimli 292 sayfalık değerli ve önemli eseri de Broy Yayınevi tarafından 2001 yılında yayımlanır.

Zühtü Ağabey’in 1980 yılında Derinlik Yayınları’ndan çıkan Zaman Aynası isimli şiir kitabının  değerlendirmesini ise şûaraya bırakmak, sanırım en doğrusu…

1 YORUM

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz