Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 20

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 20

312
0
PAYLAŞ

Şükrü Gümüş

Zap Boyları’ndan Bir Roman ile Dönen Öğretmen

Isparta’da askerliğimi yapıyordum. Bir akşam üstü Timuçin Özyürekli bana Şükrü Gümüş’ün vefât haberini verdi. Şaşırmıştım. Anımsadığım kadarıyla çok gençti. Nedenini sormadım, kalp krizi olarak düşündüm. Daha birkaç hafta önce, lâf nasıl açılmışsa, bölüğün gazinosunda Mustafa Baldan, Timuçin Özyürekli ve Besim Dalgıç ile onun Zap Boyları ( Milliyet Yayınları, 1976 ) isimli romanından konuşmuştuk. Zap Boyları 1974 yılında Milliyet Yayınları’nın Roman Yarışması’na katılan 312 eser arasından büyük jüriye sunulan 11 romandan biriydi.

Askerliğimi bitirip 1984 sonbaharında İstanbul’a döndükten epey bir süre sonra, kitaplığımda Zap Boyları elime geçince, Şükrü Gümüş’ün ölüm nedenini merâk etmeye başladım. Yazar çizer takımından kime sorduysam da, bir bilen çıkmadı.

Sanırım 1986 yılıydı, Moda’daki Bomonti Çay Bahçesi’nde bir arkadaşımla buluşmuştuk; elinde Kıyı dergisinin yeni sayısı vardı, içinde Muzaffer Gündoğar’ın “Şükrü Gümüş’ün Ölüme Yakın Yüzü” başlıklı yazısını görünce hemen dergiyi elinden alıp okudum ve yazıdan bazı bölümleriyse yıllar boyunca Zap Boyları’nın arasında saklayacağım mavi renkli küçük kâğıtlara not aldım.

Muzaffer Gündoğar’ın yazısından Şükrü Gümüş’ü kalp krizinden değil de “Hodgkin Lenfoma” hastalığından kaybettiğimizi öğrenebilmiştim.

Muzaffer Gündoğar
Şükrü Gümüş’ün Hastalığını
ve Son Günlerini Anlatıyor

Eğitimci ve yazar Muzaffer Gündoğar, arkadaşı Şükrü Gümüş’ün son günlerinin tanığıydı. “Şükrü Gümüş’ün Ölüme Yakın Yüzü” başlıklı yazısında onun hastalanmasını şöyle anlatıyordu:

” Kentin merkezi bir yerinde akşamları okul dönüşlerinde uğradığımız bir çayevi vardı. Burası genelde memur kesiminin uğradığı bir yerdi. Şükrüyle uğramadan edemezdik. Buluşma, söyleşme yerimizdi. Arada bir uğrar, birer çay içer, söyleşir sonra ayrılırdık.

1984 Ocak ayı başlarıydı. Şükrü, birden uğramaz olmuştu çayevine. Hasta olduğunu söylemişlerdi. Her gün düzenli okuluna gittiğini, akşamları doğruca evine dönüp yattığını duyuyorduk. Nasıl bir hastalıktı bu, anlayamamıştık.

Merâk edip bir akşamüstü evine gittik. Çok bitkindi Şükrü. Görünür bir rahatsızlığı olmamakla birlikte yorgunluk, kırgınlık ve iştahsızlıktan şikayetçiydi. Doktora gitmişti ama kesin bir tanı konulamamıştı. Aldığı ilaçlarında bir yararını görmediğini söylüyordu. Eski neşesinden, canlılığından eser kalmamıştı. Hoyrat bir düşüncenin, suskunluğun içindeydi. Sezdirmedim ama ilk kez ciddi biçimde endişelendim sağlığından. Neşelendirmeye, rahatsızlığının önemsiz bir şey olabileceği düşüncesini vermeye çalışırken, bir başka doktora görünmesini salık verdik kendisine.

Bir başka doktorun verdiği ilaçlar da sonucu değiştirmeyince, Şubat ayı başlarında Çorum Devlet Hastanesi’ne yatırıldı. Şükrü’ye konulan tanı paratifoydu. Bir ay süren ilâç ve serum tedavisine karşın yine düzelmedi Şükrü. Beden kırgınlığı, iştahsızlığı ve uykusuzluğu sürüyor, ateşi düşmüyor, teri eksilmiyordu.

Mart ayı başında taburcu edilmiş, raporlu olarak evinde yatmaya başlamıştı. Bolca ateş düşürücü, iştah açıcılar verilmişti kendisine. Ama sonuç değişmiyordu. Kendisinde kalkıp gezebilecek gücü bulabilse, rapor mapor dinlemeyip okuluna giderek görevine başlayacağını söylüyordu.”

Şükrü Gümüş’ün hastalığına tanı konmasını da şöyle anlatıyor:
” Sürekli ateş, ter ve güçsüzlük yatağa bağlamıştı onu. Başlangıçta Ankara’ya sevkine bir türlü yanaşmayan Şükrü’yü sonunda razı edebilmiştik.

Yolcu ettiğimiz sabah bacaklarının bedenini taşıyamayacak denli güçsüzleştiğini, renginin de kararmaya yüz tuttuğunu gördüm. Dal gibi incelmiş bu hâliyle biraz daha boylanmış gibi görünüyordu.

Ankara Tıp Fakültesi Hastahânesi’nde servisine yatar yatmaz kan vermişler Şükrü’ye. Her nedense kansız kalıyormuş bedeni. Güçsüzlüğü de ondanmış. Yeterince kan alınca kendini toparlayabilmiş birazcık. Ancak kesin tanı koyamamışlardı henüz.

Hastahânede yattığı 20 gün boyunca ateşini düşürememişlerdi. Bir yığın araştırma inceleme de sonuç vermeyince bu kez boynunda saptadıkları tek yönlü yüzeysel bir lenf düğümü şişliğinden parça, kemiğinden de ilik almışlar. Bunlar yapılırken sürekli kan, ilaç ve serum verilerek bedeni beslenmeye çalışılmış. Bilinmeyen hastalığına karşı savaşıma girişilmiş. Ancak patalojik bulgular sonucunda bir tanı konulabilmişti.

Kanla ilgili bir hastalığı vardı. Adı Hodking’di. Tehlikeli, öldürücü bir kan hastalığıydı.

Dört dönemlik hastalığının öldürücü son dönemindeydi Şükrü. Kurtuluş umudu yoktu. Ancak bu durum Şükrü’den gizlenmişti. Hastalığun ilk üç döneminde yoğun bir bakım ve tedâviyle kurtuluş mümkünmüş. Şükrü’ye hastalığının üçüncü döneminde olduğu, tedâvisinin uzun sürebileceği, ama sonuçta kesinlikle iyileşebileceği söylenmişti. Sonra, yirmi günlük raporla taburcu edilmişti hastahâneden.

Düzelir düzelmez hastalığından ve hastahâne günlerinden bir roman çıkaracağını, orada gördüğü çarpıklıkları sergileyeceğini söylüyordu.

Yaşamak için hastalığına karşı sonsuz bir güçle direniyordu Şükrü. Umudunu yitirmiyor, arada sırada gelecekteki tasarılarından söz ediyordu. Ondaki moral gücüne, yaşama sarılışına şaşıyorduk. Bu arada hastahânede uygulanan kemoterapi nedeniyle saçları da dökülmeye başlamıştı. Bir keresinde saçlarıyla ilgili üzüntüsünü de dile getirmişti.”

Muzaffer Gündoğar’ın tanıdan sonraki süreci de anlattığı yazısından bazı bölümler ise şu şekildedir:
” Mayıs ayı sonunda yine Ankara’ya gitmişti, ama 20 Haziran dönüşünde daha da erimişti. Bacakları tutmaz durumdaydı. Koltuk değnekleri kullanıyordu. Ateşi, teri ve iştahsızlığı sürüyordu. Daha önce evden çıkıp yaptığı o kısa süreli yürüyüşleri de yapamıyordu artık.

Hastahâneye 10 Temmuz 1984 günü gidişinde daha da ağırlaşmıştı durumu. Bu nedenle kardeşi Salih, 20 gün boyunca refakatçi olarak kalmıştı yanında. Yatalak, kötürüm bir hasta durumuna düşmüştü Şükrü. Telefon görüşmelerine de Salih çıkıyor, bilgilendiriyordu bizi.

Ağustos başı dönüşünde tanınmayacak biçimde değişmişti. Ağırdı durumu. Yardımcısız kalkamıyor, yürüyemiyordu. İştahsızlık, ateş ve ter eskisi gibi yoğundu. Bunalıyor, sık sık itiyordu üzerindekileri. Çok az konuşabiliyor, bir iki sözcük söylemeden kesiliyordu soluğu.

Hastalığının etkisiyle boynunun sağ tarafındaki lenf düğümleri kabakulak şişliği gibi dışarı vurmuştu. Bedeninin başka yerlerinde de vardı aynı şişliklerden. Yaşadığı suskunluk ve içine gömüldüğü düşünce, aralanması zor bir perde çekmişti Şükrü’nün yüzüne. Sarı boyaya batırılmış da çıkarılmış gibiydi tüm bedeni. İyice zayıflamıştı. Her tarafı sızlıyor ve acıyordu. Arada bir dalıyor, sonra uyanıyordu. Uykuda mıydı, uyanık mıydı çoğu kez belirsizdi.

17 Ağustos son gidişi oldu Ankara’ya. Durumu iyice ağırlaştığından süresi dolmadan götürülmüştü. Gelmesinden korkulan acı sonun yaklaştığının ve yapılacak bir şeyin kalmadığının ayırdındaydık.

O günlerde aniden belimden rahatsızlanmam nedeniyle beni de 21 Ağustos 1984 günü Ankara’ya, Şükrü’nün yattığı Tıp Fakültesi Hastahânesi’ne sevk ettiler.

Şükrü’nün yattığı Hematoloji bölümüne çıktım. Tanınmayacak durumdaydı. Bir deri bir kemik kalmıştı. En ufak bir canlılık izi görünmüyordu yüzünde. O kıvırcık saçlı, yakışıklı güzel insan, Şükrü yoktu artık.

Kardeşi Salih ağabeyine az önce iki litre kan verdiklerini, damarlarının birazını aldığını, kalanını alamadığını söyledi. Doktorlar yapılacak bir şey kalmadı, alıp götürün, hiç olmazsa son günlerini çocuklarının yanında geçirsin demiş. Salih bunun üzerine Çorum’a telefon etmiş, bir araba gelip götürecekmiş onları.

Aynı gün öğle sonu öğle sonu Çorum’a götürüldü Şükrü. Yattığım servis yakındı. Yolcu etmek için indim. Ayrılırken elini güçlükle kaldırıp vedâ etti.

Hastahâneden çıkışının haftasında 28 Ağustos 1984 Salı günü toprağa düştü Şükrü. Hastalıkla sekiz ay süren savaşımı ölümle sonlanmıştı.

Sonraları hep sordum kendi kendime: Şükrü Gümüş bu dünyaya hiç gelmemiş, hiç yaşamamış, roman ve öykülerini hiç yazmamış gibi unutulup gidecek miydi?”

Muzaffer Gündoğar’ın yazısının yayımlandığı dergi bende yok; Kıyı’nın o sayısını sonradan çok aradıysam da maalesef bulamadım. Bu nedenle yukarıdaki alıntıları vaktiyle o yazıdan küçük mavi kâğıtlara aktardığım bölümlerden yaptım.

Okul Arkadaşlarının
Anılarındaki Şükrü Gümüş

Şükrü Gümüş 1948 yılında Çorum’un Göcenovacığı köyünde doğdu. Şevket Bey ile Ayşe Hanım’ın 9 çocuğundan en büyüğüdür.

” Göcenovacığı’ndan toza toprağa belenmiş çocukluğumdan ansırım kendimi. Yeni baştan yaşanmaya değer bir çocukluğum olmamıştır zâten… Köy çocukları yürümeye bulaştılar mı, bir işin ucundadırlar. Yediklerini ödemeleri gerektir. İlki bitirince hep bir işin ucunda oldum ben de. Öküz güttüm, deste ettim, tırmık çektim, döven sürdüm, ödemeye çalıştım yediğim ekmeği.”

Bu köy Hicrî 984 tarihli ve TKG.KK.TTd.54 sayılı Defter-i Mufassal-ı Liva-i Çorum’da “Karye-i Göçen Ovacığı” şeklinde geçer.

“… İlkokulu köyümüzde bitirdikten sonra ortaokula yazıldım. Ortaokulu, susuz, ışıksız gecekondu evlerinde, çorba kaşıkladığımız tablanın üzerinde okuyup yazarak bitirdim.”

Parasız yatılı olarak Çorum İlköğretmen Okulu’nda okur. Okul, o yıllarda, Ulukavak Mahallesi’ndeki iki katlı balkonlu binâdadır.

“İlk bitti, dosta düşmana karşı okuma, bir baltaya sap olma işini verdiler; onu yaptım, öğretmen oldum. Öğrencilerimleyim şimdilerde, yaşanmamış çocukluğumu yaşıyorum…”

Onu okul arkadaşları şöyle anlatıyorlar:
” Şükrü Gümüş ile ortaokuldan sınıf arkadaşıydık. Bir şiir defteri vardı, her kıt’ayı farklı renkteki bir renkli kalemle yazardı,” ( Metin Başkaya ).

” Şükrü, Çorum İlköğretmen Okulu’nda sınıf arkadaşımdı. Kompozisyon dersinde konuyu ben yarım sayfada ancak işlerdim, Şükrü ise çok uzun cümlelerle üç dört sayfada açıklardı. Bu yüzden öğretmenimizin onu eleştirdiğini hatırlıyorum. Şükrü’nün yazma yeteneğini nasıl anlayamamıştı, işte bu da ayrı bir sorun,” ( Recep Uzuncakara ).

Recep Uzuncakara Şükrü Gümüş için “sınıf arkadaşım” demesine karşın, Recep Uzuncakara okul kayıtlarında 1966 – 1967 dönemi 6 – A sınıfı mezûnu görünüyor; Şükrü Gümüş ise 1967 – 1968 dönemi 6 – A sınıfı mezûnudur.

” Beşinci ve altıncı sınıflarda sınıf arkadaşım olan soyadaşım, yazının her türüyle ilgilenen değerli bir arkadaşımızdı. Bizlere tayinlerimiz için üç şehir yazın demişlerdi. Şükrü şöyle yazmıştı: Hakkâri, Hakkâri, Hakkâri…,” ( Erol Gümüş ).

Erol Gümüş 1967 – 1968 dönemi 6 – A sınıfı mezûnudur. Şükrü Gümüş ile sınıf arkadaşıdır.

İstediği gibi Hakkâri’ye, Kelîtan köyüne atanır. Kendisi Kelîtan’a “Gelitan” diyecektir ama, bu köy eski kayıtlarda Kelîtan olarak geçiyor. 20’nci yüzyılın başında bir Süryânî yerleşimiymiş.

Şükrü Gümüş’ün Hakkârisi

Türk Edebiyatı’nda Hakkâri temalı önemli eserler bulunuyor. Selâhattin Şimşek’in Hakkâri Dedikleri ( Varlık Yayınları, 1960 ), Şükrü Gümüş’ün Zap Boyları ( Milliyet Yayınları, 1976 ) ve Ferid Edgü’nün O / Hakkâri’de Bir Mevsim ( Ada Yayınları, 1977 ) onlardan bazıları.

Selâhattin Şimşek 1959 yılında ilköğretim müfettişi olarak, Ferid Edgü 1964 yılında er öğretmen olarak, Şükrü Gümüş ise 1968 yılında ilkokul öğretmeni olarak Hakkari’ye giderler. Oremar köyü Selâhattin Şimşek ile, Pirkanis köyü Ferid Edgü ile, Kelîtan köyü de Şükrü Gümüş ile edebiyatımıza gireceklerdir.

Üçünün de Hakkâri’si farklıdır. Üç ayrı kalem, okura üç ayrı Hakkâri anlatırlar.

” Görev yerim, kentin 60 kilometre ötesinde, sekiz evlik bir merkez köyüydü. İsmi Gelitan’dı. O insanların yoksul yaşamlarına katıldım Gelitan’da, kuru ekmeği tuza banıp yedik.

Görev yerimde Türkçe bilen iki kişi vardı ya, onlarla konuşabilmem için de 40 dakika yürümem gerekiyordu. Oturup kendimle konuştum kış boyu. Roman yazmayı ilk orda denedim. Yürek burkan o kadar çok yazacak şey vardı ki…

Geçit vermeyen bir Zap vardı en başta. Köyler basan, evler yıkan, insanları mezarlarından bile süpürüp alan bir Zap…

Ağzında adam eti kokan bir cânâvar sanki, ademoğluna düşmân.

Doğa bağışlamaz bir buyurgan. Yol vermez, el vermez, dil vermez bir ana. İnsanlarına küs, suratından düşense bin parça.”

Kelîtanlılar’ı da şöyle anlatır:
” Hakkari’nin Gelitan Köyü’ne, okulu ilk ben açmıştım. Öğretmenliğimin bu ilk yılında dokuz öğrencim, okulunsa iki sırası vardı. İlk bayrak töreninde tüm köylü başımıza yığıldı. Bu ayyıldızlı şeyi hiç görmemişlerdi. Ne olduğunu soruyorlardı. Türk bayrağını bile o güne kadar hiç görmemiş olan insanları tanımak beni çok etkiledi.”

Şükrü Gümüş Kelîtan’dan sonra Kastamonu ve Çorum’da öğretmenlik yapacaktır.

Roman ve Öyküleri Sanki Hiç Yazılmamışlar
Gibi Unutulup Gidecekler mi?

 

Muzaffer Gündoğar da böyle soruyordu…

Vefâkâr arkadaşı Muzaffer Gündoğar’dan öğrendiğimize nazaran, Şükrü Gümüş Zap Boyları’nı 22 yaşında tamamlamış; ancak Milliyet Yayınları’nın roman yarışmasına katılmadan önce dosyayı hangi yayınevine gönderdiyse çoğu dosyanın kapağını bile açmadan reddetmiş. Zap Boyları 1976 yılının Şubat ayında basılmasına ve Şükrü Gümüş artık kitaplı bir yazar olmasına rağmen, maalesef onun 1976 yılında tamamladığı “Topal Karınca” isimli romanını kimse yayımlamayacaktır. Muzaffer Gündoğar, Çorum Haber gazetesinin aylık kültür ve sanat eki olan Yazılıkaya’nın 122’nci sayısındaki ( 14 Ağustos 2017 ) “Şükrü Gümüş Anlatılarında Özgün Betimlemeler” başlıklı yazısında, Şükrü Gümüş’ün tamamlayamadığı 4 roman çalışmasının daha bulunduğunu, merhûmun bunlardan 40 ile 70 sayfa arasında yazmış olduğunu, “Zülfo ile Seho” isimli olanının Hakkâri yöresinde, “Baykuşlar”, “Faytoncu” ve “Zilli Köpek” isimlerinde olanlarınınsa Çorum yöresinde geçtiğini belirtir ( s. 26 ).

Yazılıkaya’nın 122’nci sayısının ( 14 Ağustos 2017 ) 28’inci sayfasında “İbrahim Gösterir, Ölümünün 33’üncü Yılında Şükrü Gümüş’ün Kaynakçasını Derledi” başlıklı bir haber de vardır. Bu habere göre İbrahim Gösterir, Şükrü Gümüş’ün yayımlanmış 9 öyküsünü, 2 düzyazısını, yayımlanmamış 3 düzyasını ve bir radyo oyununu saptamış. Yazılıkaya’nın 25’inci sayısında da ( 19 Ağustos 2005 ) Muzaffer Gündoğar’ın “Şükrü Gümüş Kaynakçası” çıkmıştır ( s. 8 ).

Yeni kuşakların, Şükrü Gümüş’ün yayımlanmış ve yayımlanmamış öyküleriyle yazılarını Muzaffer Gündoğar’ın sayesinde Yazılıkaya’da okunma imkânı buldukları muhakkaktır; mezkûr kültür ve sanat ekinin 3’üncü sayısında ( Ağustos 1996 ) “Çorum ve Hakkâri”, 10’uncu sayısında ( 7 Ocak 2005 ) “Irmağın Adaleti”, 12’nci sayısında ( 11 Şubat 2005 ) “Yolda”, 17’nci sayısında ( 29 Nisan 2005 ) “Kamil”, 20’nci sayısında ( 10 Haziran 2005 ) “Mısırcı”, 21’inci sayısında ( 24 Haziran 2005 ) “Dördüncü Kırmızı Kamyon”, 24’üncü sayıda ( 5 Ağustos 2005 ) “Adıgüzel”, 25’inci sayısında ( 19 Ağustos 2005 ) “Aysel”, 43’üncü sayısında ( 12 Mayıs 2006 ) “Bir Orhan Ağabey Vardı”, 73’üncü sayısında ( 14 Eylül 2007 ) “Ülkemizde Halk – Sanat ilişkisi”, 122’nci sayısında ( 14 Ağustos 2017 ) “Bostanlar Kazılırken”, 128’inci sayısında ( 12 Şubat 2018 ) “Çalık Buğday” ve 130’uncu sayısında ( 16 Nisan 2018 ) “Kaldırım Gölgeleri” bulunuyor.

Çorum İlköğretmen Okulu’nun Yaşantılar isimli 30 Haziran 1968 tarihli bir “haber bülteni” var. Bu bültende 6 – A sınıfından 106 numaralı Şükrü Gümüş’ün “Bir Öğretmenin Öyküsü” isimli öyküsü, “Gündüşmez’in Kaderine Doğru” isimli şiiri ve “Öğretmenlerimize Armağanlarımız” başlıklı mizâhî denemesi bulunuyor. Aynı bültenden Ekspres gazetesinin düzenlediği öykü ve şiir yarışmasında 6 – A sınıfından Şükrü Gümüş’ün öykü dalında birincilik kazandığını, okulun 6 Mart 1968 günü yapılan Kültür Edebiyat ve Yayın Kurulu etkinliklerinde ise yine 6 – A sınıfından Şükrü Gümüş’ün şiir dalında birinci olduğunu öğreniyoruz.

Yaşantılar isimli okul bülteninin 16 Mart 1968 tarihli sayısında “Kaymakçıdan Öteye” şiiri, 23 Nisan 1967 tarihli sayısında Meslek Dersleri öğretmeni Rasim Bakırcı ile yaptığı mülâkat, 10 Kasım 1967 tarihli sayısındaysa “Deli Memet” öyküsü, “Atatürk’ü Anmak” şiiri ve Müdür Yardımcısı Günhan Özkan ile yaptığı mülâkat bulunuyor.

Şükrü Gümüş’ün
Edebiyatçı Dostları

Şükrü Gümüş’ün Çorum’daki en yakın dostunun eğitimci ve yazar Muzaffer Gündoğar olduğunu biliyoruz. Ali Mustafa da, Kıyılara Mektuplar isimli kitabında, Şükrü Gümüş’ün Zap Boyları’nın basımı için İstanbul’a gittiğinde, İrfan Yalçın ile tanıştığını belirtiyor. Aynı kitaptan, İrfan Yalçın’ın Şükrü Gümüş’e 1976 ile 1978 arasında on bir mektup yazdığını da öğreniyoruz. Bunlardan 18 Ağustos 1977 günlü mektubunda, Şükrü Gümüş’ün yayımlanmamış olan ikinci romanı “Topal Karınca” hakkındaki görüşleri bulunuyor. İrfan Yalçın, “Topal Karınca” için “kurgusu şaşılacak biçimde sağlam” ve “dili hiçbir köylü romancının yazdıklarıyla kıyaslanmayacak biçimde olgun” değerlendirmelerini yaparken, Şükrü Gümüş’ten sadece birkaç yerde düzeltme yapmasını ister ( Kıyı Dergisi Yayınları, 2008 ).

Şükrü Gümüş’ün “Topal Karınca” romanı yayımlanmadı. Bu roman için Baki Yiğit’in Muzaffer Gündoğar’a gönderdiği bir tarihsiz mektubu var. Şöyle yazıyor Baki Yiğit:
“… Şükrü Gümüş’ün ikinci romanının da yayımlanmasını isterdim. Bunu Ali Mustafa’ya da söyledim. Olumlu bir yanıt gelmedi Ali Bey’den. Anlaşılan, ilkinde ağzı yandığından kabuğuna çekilmiş iyice… Topal Karınca’nın elde tek kopyası var galiba? Bana fotokopisi gönderilse de olur; fotokopi ücretini hemen öderim. Gümüş’ün bu romanının da ilgi uyandıracağından eminim. Elimde bulunması iyi olur. En azından daktiloya çekerim. Olanağım olunca da İz Yayınları’ndan basımını yaparım. Böylece, bana düşen görevi daha iyi yerine getirmiş olurum. Kapağını tek renk yaparak mâliyetini ucuzlatmak mümkün. Önemli olan, eldeki metnin okurlara sunulmasıdır.”

Bilindiği gibi, Zap Boyları’nın 2’nci baskısı 1986 yılında Kerem Yayınları’ndan çıkmıştır. Sanırım doğru dürüst dağıtımı ve tanıtımı yapılamadı. Baki Yiğit bu baskının düzeltisini yapan kişi olup, 1987 yılında İz Yayınları’nı kurmuştu.

Şükrü Gümüş’ün yazıştığı bir başka edebiyatçı dostu da Ahmet Say’dır. Türkiye Yazıları’nın sâhibi ve sorumlusu olan Ahmet Say, Şükrü Gümüş’ü derginin “Çorum Temsilcisi” yapıp, onu derginin 11- 12 Şubat 1978 günlerinde Ankara’da düzenlediği “Ulusal Demokratik Kültür Politikası” seminerine davet etmiştir. Şükrü Gümüş, bu seminerde, Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Kerim Korcan, Tahsin Saraç ve Nazlı Eray ile tanışır. Seminer dönüşünde Ahmet Say’a yazdığı 25 Şubat 1978 günlü mektubunda “Taşradan vararak bir sanat çevresinde böylesine sıcak karşılanmak gönendirdi beni. Sağ ol, var ol; her şey için binlerce teşekkür,” diyecektir ( Ali Mustafa, 2008 ).

Şükrü Gümüş’ün Ailesi

Şükrü Gümüş vefât ettiğinde evli ve üç çocuk babasıydı. Hanımı ve çocukları hakkında da en sıhhatli bilgiyi ancak Muzaffer Gündoğar’dan alabilirdim. Tanışıklığı olabileceğini tahmin ettiğimden, Celâl Karaca’yı aradım. Benim için 15 Mayıs 2020 günü Muzaffer Bey ile görüştü. Muzaffer Gündoğar ona Şükrü Gümüş’ün eşi Selma Hanım’ın Çorum’da ikamet ettiğini, kızlarının isimlerininse, sırasıyla, Gülten, Gülşen ve Gülsen olduklarını belirtmiş. Büyük kızı ilâhiyât okumuş, ortancası öğretmen olmuş; küçüğününse bildiği kadarıyla bir mesleği yokmuş. Bu bilgiler üzerine Gümüş ailesiyle görüşmeye çalıştıysam da, onlara yakın birinden, ailenin Şükrü Gümüş’ün hakkında konuşulmasından rahatsız olduğunu öğrenince, işin peşini bıraktım. Bu bilgiyi veren arkadaşın, ailenin rahatsızlığının nedeni husûsunda kesin bir fikri bulunmuyordu. Ama, Zap Boyları’nın 2’nci baskısı yapıldığında, aileden bazı eşhâsın Şükrü Gümüş’ün eğitimci ve yazar arkadaşlarına çıkıştıklarınıysa muhâtabâttan duymuş.

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz