Ana sayfa DOSYA UNUTULMUŞ YAZARLAR – 5

UNUTULMUŞ YAZARLAR – 5

279
0
PAYLAŞ

Andelîb Es’ad

“Bu Dünyadan Bir Elinde Kadeh, Bir Elinde Kalem Öyle Geçti”

O yılların edebiyat sever zenginlerinden biri Hakkı Paşazâde Celâl’i ve Andelîb Es’ad’ı  Beylerbeyi’ndeki yalısına davet eder. Gecenin hayli geç bir vaktinde içkili kafayla sofradan kalkılır. Ev sâhibi bu yağmurlu havada geceyi yalıda geçirmelerinde ısrar etmesine rağmen, onlar gitmek isterler. Bizim deliler o sağanakta  sırılsıklam hâlde  iskeleye geldiklerinde, son vapurun kalktığını ve sabahın ilk vapurununsa saatler sonra olduğunu öğrenirler. Bekleme salonunun camları kırık, havaysa buz gibidir. Yalıya dönmeye de yüzleri tutmaz. Semtte bir aşağı bir yukarı dolaşırlarken,  nereye sığınacaklarının telaşına düşerler. Bir ara Hakkı Paşazâde az ileride ışık görünce, orayı kahvehâne sanıp,  Andelîb’e “Hadi gel, bari şuraya girelim!” der. Oysa, gördükleri yer, kahvehâne değil, küçük bir camidir.

Yaşamları boyunca bir gün olsun camiye gitmemiş olan Hakkı Paşazâde ile Andelîb sırılsıklam hâlde içeriye girdiklerinde, vâiz yüksek sesle cehennemden ve zebânîlerden bahsediyor, cühelâ ise dehşet içinde onu dinliyordur. Bizimkiler birbirlerine bakıp, deli deli gülmeye başlarlar. Bunun üzerine cemaatten biri onlara doğru eğillip, sessizce “Siz vaazı dinlemiyor musunuz?” diye sorar. İkisi birden “Dinliyoruz!” yanıtını verirler. Adam ikna olmadığından, bu defa da “Peki, Vâiz Efendi’nin söylediklerinin anlamını biliyor musunuz?” der. Andelîb Hakkı Paşazâde’ye, Celâl de  Andelîb Es’ad’a bakıp, daha fazla uzatmaması için adama sert bir ifâdeyle anladıklarını söylerler.

Adam şaşırır.
” O halde nasıl oluyor da sizde bir tesir uyandırmıyor, bakın herkes ağlıyor!”

İkisini de artık hafakanlar basmıştır. Andelîb Es’ad, sabrının tükendiğini anlaması için önce yüksek sesle bir “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l aliyyîl azîm” çeker ve ardından adama doğru dönüp ona şu yanıtı verir:
” Efendi, biz bu mahallede misafir olduğumuzdan sizin vâizin anlattıklarının yabancısıyız!” 

Şehr-i İstanbul’da Harâbâtîlik
Andelîb Es’ad, Hakkı Paşazâde Celâl ve Nûri Şeydâ, Cumhuriyet öncesindeki harâbâtîliğin en önemli son  isimlerindendirler.

Şehr-i İstanbul’da edipler arasında harâbâtîliği Kırım Harbi’nin ve Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa’nın döneminde Mısır’dan İstanbul’a alafranga yaşam tarzını benimsemiş bir zümrenin göçünün hızlandırdığı muhakkaktır.

Ahmed Cevdet Paşa’nın Mâ’rûzat isimli eserinde, Mısır’dan gelenlerin, Osmanlı üst tabakasının ahlâkını bozduğunu ve ekâbiri israfa alıştırdığını yazar. Ahmed Cevdet Paşa’nın Mâ’rûzat‘ından okuyalım:
” … Abbas Paşa valiliğinde Mısır’dan Dersaadet’e pek çok paşalar ve beyler ve hanımlar hicret eylediler. Gali bahâlar ile konaklar ve yalılar aldılar. Alafranga tecemmülat ile tefri ü tezyîn ettiler. Bol bol paralar sarf u israf eylediler. Ebvâb-ı sefahati açdılar. Vükela ve kibâr-ı İstanbul, bu Mısır döküntüleriyle aşık atmağa ve vükelâ haremleri de Mehmed Ali Paşa kerimesi Zeynep Hanım’a taklid ile isrâf u sefâhata kalkıştılar. Bu cihetle Ali Paşa’nın dairesi mesarifi, şehriyye üç dört bin altuna vardı ve Ali nam çârebrû delikanlısının mesârifiyse, efendiden bir âdemin hanesini kibârâne surette idare edebilirdi. Bu cihetle sadâret maaşı vefâ etmez oldu.

Sultan Efendiler ise beher-hâl ve bi-hakkın vükelâ haremlerinden üstün olmak üzre hesapsız masraf etmeye başlayıp, artık maaş ile idare etmez olduğundan düyûna müstağrak oldular. Ez-kadim. Harem saray-ı hümayunda mazalla nişin-i tesettür ü ihtifâ olan Kadın efendiler de hükm-i zemane icabınca arabalar ile gezmeye başladılar ve bi’t-tabi’ şehrîlere tefevvuk etmek üzere israf u setâhata daldılar ve onlar da borçlu oldular ve ahz u i’tâlarına vasıta olan kahveci ve baltacılar pek acîb sû-i isti’mâlâta koyuldular. Meselâ bir tacirden yüzbin kuruşluk mal alırlar ise ellibin kuruş da nakid alıp ikiyüzelli bine senet verirlerdi. Bu cihetlerle Saray-ı Hümâyun’un üç sene zarfında üç milyon kese akçe deyni zuhûr etti. Bu da kâfi olmayıp sultanların ve kadın efendilerin murassaa’âtı, Beyoğlu sarrafları ellerinde merhun kaldı. El-hâsıl Mısır döküntüleri İstanbul ahalisinin ahlâkını bozmakla devlet ü millete azim zararları dokundu,” ( Haz. Yusuf Halaçoğlu, s. 8,  1980 ).

Ahmed Cevdet Paşa’ya göre, Mısır’dan gelenler bilhassa ekâbiri ve münevverleri bozarken, Kırım Harbi de İstanbul’un fakir halkını yıllar önce bozmuştur:
” … Kırım Muharebesi’nde Fransız ve İngiliz asâkiri İstanbul’a vürûdlarında altınları su gibi akıttılar. İstanbul esnafı bu yüzden azim temettü’ ettiler. Ol esnada vuku’ bulan sûr-i hümayunlarda ise çarşı esnafı, ale’l husûs kuyumcular, fevkalâde istifâde ederek onlar da kibârâne yaşamaya alıştılar ve Boğaziçi’nde yalılar tutmaya kalkıştılar. O zaman Kadıköyü ve Adalar henüz mâmûr olmamışlardı. Kızıltoprak’ın ismi yoktu. Şitâiyye İstanbul ile Beyoğlu’na ve sayfiye Boğaziçi’ne münhasırdı. Boğaziçi’nde istikra olunacak köşe bucak kalmadı. Büyükdere’de dört odalı bir kira evi bulmak büyük saadete nail olmak gibi bir muzafferiyet sayılıyordu,” (  Haz. Yusuf Halaçoğlu, s. 8,  1980 ).

Ahmed Cevdet Paşa, Kırım Harbi sırasında esnaf ve rençberin kolay para kazanmaya başladığını, iyi tütünün fiyatının 60 kuruştan 300 kuruşa çıktığını, seviciliğin ve oğlancılığın yaygınlaşarak artık gizlisinin saklısının kalmadığını ve fakir halkın eline biraz para geçince hırsızlık olaylarının bile azaldığını belirtir. Kırım Harbi  fakir ile zengin ayrımını büyütürken, bilhassa Müslüman nüfustan edipler arasında da meyhâne yaşamını yaygınlaştırmıştır.

1853 ile 1914 arasındaki bu dönemde köşkler, konaklar, kahvehâneler ve meyhâneler en önemli edebiyat mahfilleri olurlar. Mısırlı Mehmet Ali Paşa’nın kızı Zeynep Hanım’ın Yakacık’taki köşkü, damadı Yusuf Kâmil Paşa’nın Bebek’teki yalısı, Mustafa Fâzıl Paşa’nın Çamlıca’daki köşkü ve Kandilli’deki yalısı bu mahfillerden sadece birkaçıdırlar. Dersaâdet kahvehâneleri ve meyhâneleri de öyle. Ahmed Rasim, Çaylak Tevfik, Sadri Sema, Sermet Muhtar Alus ve Reşad Ekrem Koçu sayesinde bu meclisler hakkında hayli malûmat sahibiyiz. Edip ve şâir meclisleri birer içki ve edebiyatçı meclisi olarak o  devirde gelenekselleşmiştirler. İçki edipler arasında  ilhâm kaynağı olarak kabul görür ve ilhâmsız tek kelime yazılamayacağı kanaatı oluşur. Şehr-i İstanbul’un modern “bohem” hayatının kökleri de bu devirde harâbâtîlik olarak atılmıştır. Devrin harâbâti edipleri birbirlerinden hiç ayrılmazlar. Hakkı Paşazâde Celâl neredeyse Andelîb Es’ad da oradadır.

Andelîb Es’ad’ın Kısacık Hayatı
Andelîb Es’ad’ın asıl ismi  Mehmed Faik Es’ad olup, H. 1290 yılında İstanbul’da doğmuştur. Paşmakçızâde Zühdî Molla Efendi’nin oğludur. Pederinin kendisi için tuttuğu hocalardan  Arap ve Fars edebiyatını öğrenir. Babasını sevmediğini, fakat hafiye olmadığı için her namuslu adama gösterdiği derin saygıyı ona da gösterdiğini söylemiştir. Şiir ve edebî makaleler yazar. Mekteb, Hazine-i Fünûn ve İrtika gibi dergilerde ismi görülür. Önce Paşmakçızâde Hafidi Mehmed Es’at ismini, sonra da Andelîb mahlasını kullanır. Eski şiiri çok  iyi bildiği gibi, yenileşme sonucu ortaya çıkan şiir örneklerini de yakından takip eder. Kısa sürede Andelîb mahlası ile matbûât âleminin tanınan bir edibi olur. Sultan II’nci Abdül Hâmid devrinde hürriyet taraftarı olduğu için sıkı takibe uğrar. Buna rağmen meyhânelerde Sultan II’nci Abdül Hâmid’e karşı tenkit ve tezyif yollu konuşmaktan hiç çekinmez ve sonunda Şehr-i İstanbul için “tehlikeli” biri sayılarak sürgüne gönderilir.

Ahmed Rasim şunu yazar:
” Hafiyelerle alenen eğlenir, canı isterse onlara küfreder, kovar, hatta dövüşürdü.”
Pek genç yaşta bir evlilik yapmış olmasına karşın, harâbâtî yaşamı nedeniyle zevcesiyle kısa sürede anlaşmazlığa düşüp, boşanmışlardır. Bu evlikten bir çocuğu olmadığı yazılmıştır.

Kaynaklara nazaran Malatya sürgününde tahrîrât müdürlüğü yaparken  H.1320 yılında 29 yaşındayken vefât eder. Maalesef Osmanlı arşiv belgelerinde bu isimde Malatya’da bir tahrîrât müdürü bulamadım. Benzer bir taramayı Malatyalı araştırmacı Adnan Işık da yapmış olmalı ki, “Kaynaklarda Malatya’da tahrîrât müdürü olduğu yazılı olmasına rağmen, o yılların salnâmelerinde tahrîrât müdürü olarak ismine rastlanmamıştır” kaydını düşer ( Malatya, s. 481, 1998 ). Adnan Işık Malatya tarihi üzerine yazılmış en kapsamlı eserinin yine 481’inci sayfasında, “onun Malatya’daki yaşamı hakkında mahallî kaynaklarda da hiçbir bilgi yoktur” demektedir: Malatya tahrîrât müdürleri, Salnâme-i Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye kayıtlarında H. 1313 ( 1895 – 1896 ) ile  H. 1316 ( 1898 – 1899 ) arasında  Mesud Efendi, H. 1318 ( 1900 – 1901 ) ile H. 1320 ( 1902 – 1903 ) arasında ise Hakî Efendi olarak görünüyorlar. Bu nedenle onun tahrîrât müdürlüğünde veya sürgün edildiği yerin Malatya olması husunda kaynaklarda bir hata olmalıydı.

Tahrîrât Müdürü Değil
Mehmed Faik Es’ad’ı Salnâme-i Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye kayıtlarında bulamayınca, Devlet Arşivleri Başkanlığı’nda görevli olan değerli dostum Dr. Ali Osman Çınar’dan yardım istedim. Benim için sicill-i ahvâlden baktıysa da, pederi Paşmakçızâde Zühdî Molla Efendi’nin kayıtlarını hemen bulmasına karşın, Mehmed Faik Es’ad ismine bir kayıt bulamadı. Ardından bir de mahlası üzerinden araştırma yapınca, Mehmed Faik Es’ad’ın resmî kayıtlara dahi “Es’ad Andelîb” veya “Andelîb Es’ad” olarak geçtiğini tesbit etti.

Es’ad Andelîb Efendi ile ilgili ilk belge 8 Nisan 1317 tarihli olup, Sadâret Mektubî Kalemi’nden Dâhiliyye Nezâret-i Celilesi’ne gönderilen bu yazı şöyledir:
” Bazı ahvâl ve tefevvühâtta bulundukları anlaşılmasıyla Zaptiye Nezâreti’nce tutuklanmış olan Şûrâ-yı Devlet muâvinlerinden Safvet Bey ile ketebeden Es’ad Andelîb Efendi’nin icrâ-yi fesâd edememeleri için uzak yerlere münâsib birer memuriyet ile gönderilmeleri Padişah’ın irâdesi gereğidir,” (BEO, 1648 /123534).
Bu belgeye nazaran 1317 yılında Andelîb Es’ad ile arkadaşı Safvet Bey “bazı ahvâl ve tefevvühâtta bulunduklarından” Zaptiye Nezâreti’nce tutuklanmışlardır ve Padişah onların “münâsib birer memuriyet” ile uzak yerlere sürgüne gönderilmelerini istemiştir.

İkinci belge 2 Mayıs 1317 tarihli olup, Sadâret Mektubî Kalemi’nden Maliye ve Dâhiliyye Nezâretleri’ne gönderilen yazıdır. Bu yazıda Safvet Bey’in Musul Mektupçu Muâvini, Es’ad Andelîb Bey’in ise Malatya Tahrîrât Müdür Muâvini olarak görevlendirilmeleri nedeniyle kendilerine maaş tayini talep edilmektedir ( BEO, 1660 / 124491 ).

Dâhiliyye Mektubî Kalemi’nce Musul ve Mamuretü’l Azîz vilâyetlerine gönderilen 10 Nisan 1318 tarihli resmî yazılardan, Safvet Bey’in 1.500 kuruş maaşla Musul Mektupçu Muâvinliği’ne, Andelîb Es’ad Bey’in ise 700 kuruş maaşla Malatya Tahrîrât Müdür Muâvinliği’ne nakil işlemlerinin Sadâret tarafından uygun görüldüğü anlaşılmaktadır. Ancak, bu yazıda Andelîb Es’ad için düşülen, “oraya vardığında takayyüdât-ı lâzime icrâ olunarak kendisinin bir tarafa firârına ve icrâ-yı fesâd etmesine zinhâr meydan ve imkân bırakılmaması” şeklindeki uyarı dikkat çekicidir ( DH. MKT., 2475 / 109 ve DH. MKT., 2475 / 114 ).

Dâhiliyye Mektubî Kalemi’nin 26 Eylül 1317 tarihli yazısında Andelîb Es’ad’ın “sene-i hâliyle Mayıs’ının 29’uncu günü hizmete başladığının” vilâyete bildirildiği ifâde edilerek, “yevm-i mezbûrdan sene sonuna kadar mikdar maaşı bulunan 6.368 kuruşun 1317 senesi Dâhiliyye Nezâreti tahsisatından tesviyesi zımnında gerekli havalenin hazırlanması” istenmektedir ( DH. MKT., 2546 / 108 ).

Dâhiliyye Mektubî Kalemi’nin Andelîb Es’ad ile ilgili olarak Mamuretü’l Azîz vilâyetine gönderdiği 12 Eylül 1320 tarihli yazıda ise “Malatya Tahrîrât Müdür Muâvini müteveffa Es’ad Andelîb Efendi” ifâdesi kullanılarak, “hangi tarihe kadar maaş ita kılındığının inbâsı lüzûmunun muhasebe ifâdesiyle beyânı” talep edilmektedir ( DH. MKT., 893 / 26 ).

Andelîb Es’ad’ın sürgününe ilişkin kaynaklardaki hatayı düzelttiği için Dr. Ali Osman Çınar’a bir kez daha teşekkür ederim.

Andelîb Es’adın Mizâcı

Andelîb Es’ad sürgünden önceki bütün vaktini meyhânelerde ve kütüphânelerde geçirmiştir. Meyhâne arkadaşı Hakkı Paşazâde Celâl gibi Arap ve Fars edebiyatına hâkim, ekseriya eski edebiyat taraftarı biri olarak tanınmıştır. Alkol bağımlılığı, onun birçok sorun yaşamasına neden olduğu muhakkaktır.

Ahmet Rasim, Andelîb Es’ad’ın mizâcı hakkında şunu söyler:
” Andelîb için hiddetten neş’eye geçiş sırasında pek cüz’i bir mesâfe vardı. Onun içindir ki çocuk tabiatlı biri olarak addolunurdu. Aşırı içki düşkünlüğü, bu mizâcı hem hırpalıyor, hem de değiştiriyordu. Fakat içki onu asla garaz, suiiniyet, iftira, menfaat temini gibi yalan dolan, fitnecilik gibi kötü ahlâka delâlet eden hâllerden hiçbirine sevkedemiyordu.”
Ahmed Rasim, Andelîb’in ve Hakı Paşazâde Celâl’in eski tarz şiire düşkünlükleri ile ilgili şu değerlendirmeyi de yapar.

” Kaç defa Celâl’i ve Andelîb’i ellerinde yazı yazılmış bir gazel veya bir manzume olduğu hâlde sızmış görmüşümdür. Zavallı Celâl kaç defa bana rüyâsında söylediği şeylerin, uyandıktan sonra aklına gelmediğinden dolayı izhâr-ı te’essüf eylemiştir. Andelîb  meluf-u nisyân olduğu hâlde Celâl’de bu hâl yoktu. Yalnız kendi âsarını değil müşâhirden hemen cümlesini, yeni yetişmelerin bile zevkine giden nazmıyâtını hafızasında tutmuştu. Vezne son derece alışkın olduğu için ilk mısraı eder etmez diğerlerini de diziye koyardı. Her ikisi de âşık geçinirlerdi.”

Ahmed Rasim’in Andelîb’i
Ahmed Rasim yakın arkadaşı Andelîb Es’ad’ı, uzunca kıvırcık siyah saçlarının kocaman kafasını papak giymişe döndürdüğü ablak yüzlü, siyaha yakın elâ gözlü, gür kaşlı ve pos bıyıklı biri olarak tarif eder. Her zaman kalıpsız, lekeli, yağlı ve tozlu olan fesi kafasına büyükse derin çizgili alnını örterek kaşlarına kadar iniyordur, kafasına küçükse de tepesinde tuhaf bir hâlde duruyordur. Mollazâde olması hasebiyle sakalını salıvermiştir. Cildi bozuk ve büyükçe kulaklarının içi kıl doludur. Sövüp saymasına sebebiyet verecek bir olay çıkarsa, o solgun yüzü önce kızarıyor, ardından da morarıp kararıyordur.

Babası onun deliliğine, alkol düşkünlüğüne ve siyasal muhalifliğine katlanamadığı için Mehmed Faik Es’ad’a yüz çevirmiştir. Evden ayrılmasının nedeninin de babasının bir defasında kendisini azarlaması olarak biliniyor. Bâb-ı Âli Caddesi’nde Sucu Yorgi’nin dükkânın üstündeki bir bekâr odasına çıkar. Sürgününe kadar da burada ikamet edecektir. Andelîb’in bu odası devrin bütün harâbâtî ediplerinin toplanma yeriydi. Sabahtan itibaren içmeye başlanır, sonra öğle uykusuna yatılır, akşam olduğundaysa oradan hep birlikte doğruca bir meyhâneye gidilirdi.

Ahmed Rasim Matbûat Hâtıralarından Muharrir, Şâir ve Edip ( Kanaat Kütüphâne ve Matbaası, 1924 ) isimli eserinde Sucu Yorgi’nin dükkânının üstündeki bu odayı da anlatmıştır:
” Sucu Yorgi’nin üstündeki oda dediğim, ikinci katta, Bâb-ı Âli Caddesi’ne nâzır, dikdörtgenden çok dörtgene yakın, çerçeveleri bozuk iki pencereli bir yerdi. Girişi dükkânının yanındaki dar, karanlıkça bir koridor, dolambaç bir merdiven ve bakla sofadan ibâretti. Oda kapısından girilince serili veya bükülüp bırakılmış iki yatak görünürdü. Mefruşat ve tezyinat, ne gece indirilmiş ne de gündüz kaldırılmış soluk eski perdelerden, iki köhne sandalyeden, köşelere savrulup atılmış kirli çorap, mendil, hırka, gömlek ve emsâlinden, sayfaları birbirine geçmiş kitaplardan, mecmûalardan, gazetelerden, tabakadan bozma sigara tablalarından, tabanları yenik terliklerden ve kirli havlulardan müteşekkildi.”

Ahmed Rasim arkadaşı Andelîb Es’ad’ın odasını yazmayı şöyle sürdürür:
” Vaktine göre kebapçı, bakkal tabakları, çatalları, bıçakları, sardalya, helva, üzüm, karpuz, kavun, ciğer, piyaz, işkembe çorbası, kelle, peynir, zeytin, patlıcan kızartma, pilaki, kadeh, sürahi, bardak, yeşil çanak, çini, yarım veya bir okkalık, yüz dirhemlik, bazen binlik şişeler, ekmek içi, simit parçaları, sarı havyar ezmesi ve tavuk kemikleri, dağınık ve dökük, kırık ve hurda, karışık veya ayrı ayrı her daim açıkta ve ortada dururlardı. Mevsim kışsa keskin, yazsa biraz daha az keskin bir koku, sigara dumanlarına binmiş hâlde tavanda gezinir, pencereler açılır açılmaz da ağır ağır dağılırdı.

İşte bu odanın içinde günün ne kadar edebî ve siyasî meselesi varsa, hepsi tartışılırdı. O zamanlar böyle telefon tertibatı mevcut olmadığı için ya evdekilerden biri zahmete katlanarak karanlık koridora çıkıp Yorgi’ye seslenecek veya aramızdan biri ayağıyla döşemeye kuvvetle vurarak Yorgi’yi durumdan haberdâr ederdi. Yorgi meşgûl ise küçük çocuğu yollar, değilse mutlaka kendisi gelirdi. Orta boylu, saz benizli, zayıfça, gözleri çukur, akı ziyade, elâ gözlü, kızmadan çok gülmeye meyyal, Karamanlı veya civar köylerin ahalisinden, otuz otuz beşlik biriydi. Fakat Andelîb bu Yorgi’den şüphelenir, onun bir hafiye veya konuşulanları kolluğa götüren bir muhbir olduğunu söylerdi. Matbâta musallat olan belâları daha sonra ayrıntısıyla yazacağımız için, Andelîb’in şüphesini burada derinleştirmeye gerek görmüyorum.

Oda alelusûl bir malî muvâzeneye tabiydi. Bu muvâzene de Yorgi’ye doldurmasını için uzatılan şişenin hacminden anlaşılırdı. Eğer bütçe açık ise yüz dirhemlik ve yarım okkalık, gelir ve gider dengedeyse bir okkalık, para fazlaysa bir binlik işâret edilirdi. Pek nadiren de karşıki bakkal İstavri’den balık tavası ve peynir, mevsimine göre Sirkeci’den üzüm, elma, portakal, vesaire aldırılırdı.”
Akşamları Andelîb Es’ad’ın odasından, genellikle Çarşıkapı’daki Taş Han’a, Kumkapı üstündeki Büyük veya Küçük Müslim’e, Çemberlitaş’taki Vezir Han’a ve Sirkeci’deki Kafkas Birahânesi’ne gidilmiştir.

Ahmed Rasim’in Sucu Yorgi olarak andığı kişiyi Sadri Sema Eski İstanbul’dan Hatıralar‘da ( Vakit Gazetesi Neşriyatı, 1952 ) Sucu Kosti olarak belirtiyor:
” Kosti’nin dükkânı. Sucu dükkânıydı ama müşterilerine kahve, çay, gazoz, limonata, nargile filân da verirdi.

Söylediğim gibi Bâb-ı Âli yokuşunun alt başında, Sabah Matbaası’nın karşısında ikinci dükkân. Burası ufacık bir yerdi. Bilmem o günlerde, yahut o tarihlerde gazetecilere büyük ferahlık verecek bir havası, bir tılsımı mı vardı, neydi? Matbaalarda içi sıkılan, bunalan, rakı içecek para bulamayan, para bulmak için çare arayan muharrirler, mütercimler, musahhihler, şâirler kendilerini buraya dar atarlardı. Ahmed Rasim en baştadır. Mehmed Celâl onun peykidir. Müstecabîzâde İsmet, Andelîb Faik Es’ad da oraya gelirlerdi. Şeyh Vasfi de demirbaş. Nûri Şeydâ’nın bu dükkâna uğraması selâmlaşmak için gibi bir şey olurdu. Çünkü o, yakınlardaki odasına koşacak, musluğu açacak, kadehini, hayır maşrabasını dolduracak, bahçesinin karşısına geçecek ve çekecekti. Ha, bahçe deyince saksılarıyla, çamlarla, çardaklarıyla, havuzlarıyla gönül alan bol yeşilliği ve renk renk çiçekli bir saha gözlerinizin önüne gelmesin. Onun bahçesi masasının üstünde ıslak bir tabağa ortasından kesilip tersine dikilmiş yarım havuç ve bunun yeşillenmiş mini mini yapraklarıydı. Musluktan rakıya gelince bu da onun bir buluşuydu. Nûri Şeydâ bir gaz tenekesine musluk taktırmıştı. Rakıyı bu tenekeye boşaltır, çeşmeden su içer gibi işte bu musluktan maşrabasını doldurur, atar, sırt üstü yatardı. Mehmed Celâl, Andelîb filân da boş kaldıkça, yahut başlarına ateş bastıkça, söndürmek için Nûri Şeydâ’nın sebiline koşarlardı.”

Sucu Yorgi’nin veya Sucu Kosti’nin dükkânı ve onun üstündeki Andelîb’in bekâr odası, bir edebiyat mahfili olmuştu. Sadri Ertem burayı “Harâbât Sarayı” olarak anar. Bu mahfil,  Ahmed Rasim, Andelîb Es’ad, Hakkı Paşazâde Celâl, Nûri Şeydâ, Müstecabîzâde İsmet, Şeyh Vasfi ve Muhiddin Raif gibi isimlerden teşekkül ediyordu.

Andelîb’in Bekâr Odası
Şemsettin Kutlu’nun Eski İstanbul’un Ünlüleri ( Hürriyet Yayınları, 1978 ) ismli kitabının 19’uncu sayfasında  Andelîb Es’ad’ın Bâb-ı Âli Caddesi’ne nâzır bekâr odası sehven Hakkı Paşazâde’nin kira evi olarak gösterilmiştir. Bu nedenle düzelterek yazacağım.

Andelîb Es’ad kira ödemeyi pek sevmediğinden, ev sâhibine borcu biriktikçe birikmiştir. Zavallı adam ne zaman para için kapıyı çalsa, her defasında oradan eli boş olarak ayrılmaktadır. Bir gün yine kapıyı çalar, kapıyı ona Andelîb Es’ad açar.

” Sizden bir ricam var Mehmed Faik!”
” Buyurun, ricanız başım gözüm üstüne efendim.”
” Artık iyica anlamış bulunuyorum ki, bu evden bana hayır yoktur. Sizden kira alabilmem kabil değildir. İyisi mi geliniz şu evi sizin üzerinize yapayım. Böylece ben de her ay gelip elim boş dönmekten kurtulmuş olurum.”
” Çok özür dilerim ama, bu teklifinizi kabul edemeyeceğim efendim.”
Adamcağız çok şaşırmıştır.
” Niçin? İşte size bedavadan bir ev veriyorum ya!”
” Orası pek güzel de, ev benim olursa bunun tamiratı, bakımı, vergisi ve daha bir sürü derdi olur. Bunca işimin gücümün arasında bir de bunlarla mı uğraşayım muhterem beyceğizim!”

Bir Andelîb ve Hakkı Paşazâde Öyküsü
Bir gece gittikleri meyhânede her nasıl olduysa, Andelîb Es’ad rakıyı Hakkı Paşazâde’den daha fazla kaçırmıştır. Andelîb Es’ad konuşacak durumda bile değildir ama bir iki kadeh daha içmek ister. Bunun üzerine Hakkı Paşazâde, “Artık kalkalım Andelîb, sen her şeyi çift görmeye başladın!” diye arkadaşını uyarınca, Andelîb alınır. Karşı duvardaki 4 pencereyi bir sağdan bir soldan defalarca saydıktan sonra Hakkı Paşazâde’ye döner ve “Teessüf ederim sana, şimdi benim şu 8 pencereyi 16 mı gördüğümü sanıyorsun?” der    ( Şemsettin Kutlu, Eski İstanbul’un Ünlüleri, s. 20, 1978 ).

Andelîb ve Saatçi
Andelîb Es’ad’ın harâbâtî yaşamını İstanbul’da bilmeyen yoktur. O herkesi tanımıyordur ama, herkes onu tanıyordur.

 Andelîb Es’ad, şâyet keyfi yerindeyse, şakalaşmayı pek seven biridir.  Alaturka saatle bir öğle vakti Mahmut Paşa Yokuşu’ndan inerken, bir saatçi dükkânı görür. İçeri şöyle bir bakar, saatçiyi tanımadığından emin olunca içeriye girip  Arapgirli taşralı pozunda  saatçiye seslenir:
” Bağa bah, sahat dedüğün ne vahat gurulur?”

Saatçi Andelîb’e bakar ve gülerek yanıt verir:
” Sabah vaktinde kurulur.”
” Neyeymiş o, ahşamları gursam olmaz mı?”
” Olmaz!”
” Ne deyi olmazmış yani?”
” Akşamları siz daima sarhoşsunuzdur da ondan olmaz Andelîb Bey!”

Bu defa şaşıran Andelîb Es’ad olmuştur; dükkândan çıkar ve arkasına dahi bakmadan bekâr odasının yolunu tutar ( Şemsettin Kutlu, Eski İstanbul’un Ünlüleri, s. 19 ve 20, 1978 ).

Andelîb’in Eserleri
Mehmed Faik Es’ad’ın yayımlanan ilk eseri Sabah-ı Hayatım‘dır ( Karabet Matbaası, 1307 ). Bu kitapta Paşmakçızâde Hafidi Mehmed Es’ad ismini kullanmıştır. 64 sayfalık bu eserin hemen ardından Gül Demetleri ( Ahter Matbaası, 1308 ) ismini verdiği 128 sayfalık tercümeleri basılır. Andelîb mahlaslı Faik Es’ad’ı ilk defa Bahar Çiçekleri ( Asuduryan Matbaası, 1310 ) isimli 48 sayfadan oluşan şiir kitabında kullanır. Arapça’dan tercüme ettiği 32 sayfalık Arapların Hikâyat-ı Şâirânesi‘nin ( Mahmud Bey Matbaası, 1312 )  ardından Andelîb Faik Es’ad ismiyle bu defa da 19 sayfalık şiir kitabı Nagamât ( Ahter Matbaası, 1314 ) ve 17 sayfalık Bir Demet Çiçek ( Ahmed İhsan ve Şürekası, 1314 ) yayımlanır. 108 sayfalık Mahşerü’n Nefâis‘te ( Âsır Matbaası, 1315 ) sadece Andelîb mahlasını kullanmıştır. Mahşerü’n Nefâis bazı şâir ve yazarlardan yaptığı seçmelerden oluşmuştur. Son eseri Gülbün ( Âsır Matbaası, 1318 ) ise 27 sayfadır ve 11 şiirini içermektedir. Gülbün üzerine Mustafa Sefa Çakır’ın Geçiş Dönemi Şâirlerinden Andelîb Faik Esad ve Gülbün İsimli Eseri başlıklı bir makalesi bulunuyor (Eski Türk Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, C. 2, S. 1, s. 478 – 502, 2019).

BİR CEVAP BIRAK

Yorum yap!
Adınızı giriniz